Çok olumsuz yazıyorum, yazdıkça da tepki çekiyorum. O yüzden yeni başlangıç yapıyoruz.
Zapata; Buffon, Casillas, Cech ayarında olmasa bile birinci kalitenin hemen altında Galatasaray'a yakışan bir kaleci. Hem bugün o kurtarışı görmediniz mi?
Ya defans, defansa ne demeli? Serkan Kurtuluş, yıllardır aranan sağ bek olduğunu her maç üstüne koya koya gösteriyor.
Avrupa kulüplerini peşinden koşturan Servet'e ise toz bile kondurmam.
Unuttum sandınız değil mi? Çağlar kalibresinde kaç tane sol bek var bu ülkede? Bir de eleştirdi herkes "Ulan PAF takımın tamamını verdik neredeyse" diye.
Cana'yı yazmayacağım, Galatasaray'a yakışan bir futbolcu olmadığını her maçta gösteriyor. Bir an önce gönderilmesi gerekir ve o bölgeye Servet kalitesinde bir oyuncu alınması lazım.
Ya o orta sahamız? Futbol değil adeta şiir gibiler. O alanı daraltan ince zekâ ürünü oyunlar, derinlemesine muhteşem ve şairane paslaşmalar, uzaktan çekilen zımba gibi şutlarla, Sabri'sinden Culio'suna Neill'ından kanatlardaki COK'undan Stancu'suna kadar hepsi ama hepsi muhteşem oyunculardan oluşuyor.
Baros'tan özellikle söz etmiyorum. Karaktersiz herif, yakışmaz Galatasarayımıza. Yakında sakız da çiğnemeye başlar. Golcü filan değil, ne pres yapar, ne kafa vurabilir, nu kaleye top gönderebilir.
Evet teknik direktörümüz ise bundan önce başına geçtiği tüm takımları başarıdan başarıya koşturmuş, her gittiği takıma kendinden bir şeyler aşılamış, disiplin abidesi teknik direktörümüz.
"6 aya ihtiyacım var" dedi, 6 ne be Hacı, biz Rijkaard gibi kimsenin peşinden koşmadığı, bugüne kadar tek başarısı Barcelona'ya kupa kazandırmış bir adama bile 67 maç tahammül etmedik mi? Herif Ledesma, Kalstrom gibi futbolcu olmayan adamları istedi. Anla artık ne kadar futboldan anladığını. 6 ay değil 6 yıl kalmalı Hagi bu takımda.
Ve tabii ki muhteşem başkanımız Adnan Polat. Galatasaray'la uğraşmaktan saçlarına ak düşmüş; genç, yakışıklı işadamı portresinden ak sakallı dede kıvamına gelen büyük başkan Adnan Polat.
Ona çok ihtiyacımız var, stat yaptırdı, GS Bonus, GS Bilyoner gibi işlere imza attı. Sportif başarı da er ya da geç onunla gelecek ve ismi Ali Sami Yen'le birlikte anılacak.
Ayrıca yanından sakın ama sakın adaşı Sezgin'i de eksik etmesin. O tezlere konu olacak transferler yapan, o Galatasaray'ı taktikleriyle şampiyon yapan, o genç futbolcunun götünü kokladığında ne olduğunu anlayan, o Galatasaray'ın bir kuruş parasını boşa harcamayan muhteşem insan yani.
Galatasaray artık Bucaspor'la başabaş mücadele ediyorsa, tünelin ucundaki ışık görünmüş demektir.
Bu takımı oluşturan herkese teşekkür ediyoruz.
19 Şubat 2011
Ölüm nasılsa madencinin kaderi (!)

Bursa'nın Mustafakemalpaşa İlçesi'nde Bükköy Madenciliğe ait kömür ocağında 19 maden emekçisi grizu patlaması sonucu hayatını kaybetmişti.
2007 yılında çalışma koşullarındaki eksiklikler nedeniyle hakkında 6 ay kapatılma kararı verilen Maden Ocağı tıkır tıkır çalıştırılmış.
Olaydan sonra Enerji Bakanı, madenin yine 6 ay süreyle kapatıldığını açıkladı. 19 işçinin hayatı için 6 ay kapatıldı sözümona. Sonra yeniden faaliyete geçti.
Ölen işçilerle ilgili dava başladı. Önce işçi ailelerine 15'er bin lira verileceği açıklandı. Dava sürecine girildi ya, bir nevi sus payı.
Ardından dava başladıktan sonra "İşçiler suçlu" savunması yapıldı. İnsanlarla dalga geçer gibi maden sahibi Nurullah Ercan, "Sizi kırbaçla mı çalıştırdım?" diyerek üste çıktı.
Ve geldiğimiz noktada tutuklu yargılanan herkes serbest bırakıldı.
Bu ülkede "Adalet mülkün değil zenginin temeli." Sadece bugüne özel bir durum değil, hep böyle oldu. Adalet tecelli olsa bile aradan geçen yıllar, geç gelen adaletin adalet olmadığını gösteriyor.
19 insan, geride bıraktıkları aileleri.
Daha önce 3 kez ceza almış, faaliyetleri hakkında 2 kez durdurma kararı verilmiş madencilik şirketi işlerine devam ediyor.
Nasılsa işçiden çok bulunur değil mi? 19'u ölür, yerine yenileri gelir. İnsanlar işsizlikten kırılıyor, çooook işçi bulunur (!)
Ölen olursa da 'kader' deyip geçeriz. "Bu işin kaderinde ölüm var" ya.
Bu ülkede insanın pul kadar değeri yok.
Ah ulan ah! Şu madenlerden çıkıp, sokaklara iniverseniz bakalım o zaman o koltuklarda oturabilirler mi? Bu kararları verebilirler mi? Gözünüzün içine baka baka üstelik de pişkinlikle "Zorla mı çalıştırdım?" diyebilirler mi?
Gücünüzün farkında bile değilsiniz ama er geç o güç ortaya çıkacak...
18 Şubat 2011
Adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler -2-

Maslak’a gelmiştim. Aynaya baktım, gözlerim ne durumdaydı acaba? Güvenlik görevlisiyle selamlaştık, arabayı park ettim. Adımlarımı hızlandırdım, manyetik kartı okutup, merdivenleri çıktım.
"Ne olur bugün bitsin bir an önce."
Koridorun sonuna kadar yürüdüm. İçeri girdiğimde, Orhan Abi klavye başında, kafasını kaldırıp olanca içtenliğiyle "Günaydın" dedi. "Günaydın abi. Ne var, ne yok? Var mı patlama, çatlama bir şeyler", "Yok Barışım neyse ki, sakin. Geceden kalanları toparlıyorum."
Sanki ben bir şeyler sormuşcasına devam etti, "Olur tabii Barışım. Yeni başladı işe, çok tecrübeli de değil, eksiği, gediği olacak. Hepimiz yaşamadık mı?"
Gülümsedim. "Bu laf bana mı?", "Yok sana değil. Biliyorsun, senin hakkında düşüncelerimi. Egolarını okşatma seansı istiyorsun galiba."
Orhan Abi ile birlikte çalıştığımız ikinci işyeriydi burası. 'Meslekte onun eline doğdum' desem yeridir. Az uğraşmadı benimle, açıklarımı kapatmak için yaptığım hataları üstlendiği bile oldu. Zaten buraya da, birlikte geçtik. İkimizin de biraz daha fazla paraya 'Hayır' deme lüksü yoktu.
"Ego mu? O kadar okşattım mı be Orhan Abi? Aşkolsun!"
"Takıldığımı bilmiyormuş gibi konuşma da, bak bakalım geceden benim kaçırdığım haber var mı?"
"Dur bir kahve alayım. Sana da her zamankinden getiriyorum"
"Hay yaşa!"
Orhan Abi’nin yanından geçerek, sola döndüm. Merdivenleri birer ikişer adımlarla bitirdim. "Günaydın Mehmet. Keyifler nasıl bugün?", "Aynı" diyerek, büyük bir yılgınlıkla cevap verdi. "Her zamankinden mi?", "İki tane olsun, Orhan Abi’ye de götürüyorum."
Elimdeki kuponlardan 1.5 liralık kopartıp Mehmet’e verdim. "Haydi kolay gelsin". "Sana da abi."
Sıcak kahveler elimi yaktı, iki adım attıktan sonra sağ tarafta duran, masalardan birine bıraktım. Avuçlarıma üfledim, sıcağını bastırsın diye. Yeniden kavrayıp, merdivenleri çıkmaya başladım. Özlem de gelmişti, ona da "Günaydın" dedim, soğuk bir biçimde.
"Orhan Abi, al bakalım kahveni. Ben kahve diyorum, bakma katran işte."
Bıyık altından gülümsedi. "Sağol Barışım" diye de ekledi. Beni sevdiğini biliyordum ama herkese böyle seslenirdi. "Özlemim, Muratım."
Tek başına yaşıyordu, hiç evlenmemişti. Kendi deyimiyle "Nokta atışı" yapıyordu. O kadar çok konuştuk ama nedenini bilemedim, anlatmazdı kendini, dökmezdi ortaya içini. Açıkçası, kimse bir şeyler anlatmadan, sormazdım. Sevmedim, insanlara "Neyin var?" demeyi. Gereksiz, samimi olmayan, öylesine sorulmuş gibi gelirdi bana.
Bilgisayarın başına oturdum ve düğmesine bastım. Bir yandan gazetelere göz gezdiriyordum. Her zamanki gibi iç sıkıcı, bunaltıcı, insanın tadını kaçıracak cinsten sevimsiz haberlerle doluydu sayfalar. Sağa-sola serpiştirilmiş kadın vücutları da cabası. Bir habere takıldı gözüm. Nişanlı çift, Bolu’da TIR’la çarpışmış, ikisi de ölmüştü. Başlığına baktım, "Acı tesadüf." Her ikisi de, annesini trafik kazasında kaybetmiş. İçimden bir şeyler akıp gitti o an.
"Oooo abicim, biz sana ne dedik, sen öyle ekrana bakıyorsun, boş boş. Şu geceden kalmalara bakıversene Barışım" sesiyle irkildim.
"Pardon be abi. Elektrik faturasını ödedim mi, ödemedim mi onu düşünüyordum" diye, aklıma gelen ilk yalanı söyledim.
İnanmamıştı, "Bilirim ben o faturaları."
Ajansları hızla tararken, arada Orhan Abi’ye, "Şu var mı, bu haber bizde var mı?" diye sordum. Üç soruma da "Var" yanıtını alınca, "Abi hepsini temizlemişsin, ne diye beni yoruyorsun sabah sabah" diyerek, tatlı tatlı çıkıştım.
"İzin ver de, aşağıya inip, boğazımdan birkaç lokma geçireyim."
"Git hadi git. Başımın belası."
Mutlu olmuştum 'başımın belası' deyince. Oldum olası böylesi cümleleri sevmişimdir. Hiç sıcak gelmezdi, içinde vıcık vıcık sevgi kelimeleri barındıran cümleler.
Bir kez daha aşağıya indim, "Mehmet, bana oradan iki tane zeytinli poğaça verir misin?" Yeni yeni moda olmaya başlayan, poşet benzeri eldivenleri, ellerine geçirdi. İkisini birden kavrayıp, kâğıt tabağın içine bırakıverdi.
"Kahve de vereyim mi?"
"Yok be Mehmet. Şu taze sıkılmış ama taze olduğu şüpheli portakal sularından verir misin?"
"Abi bir şey söyleyeyim mi sana? Senin kadar kibar adam zor bulunur vallahi. Bir şey isterken bile kibar kibar konuşuyorsun. O yüzden acayip seviyorum seni."
Kahkahayı patlatıverdim, kaç günden beri ilk kez böylesine gülüvermiştim.
"Ulan Mehmet bana da kibar dedin ya, helal olsun sana. Bilmiyorsun sanki, ağzım ne kadar bozuk."
"Yok abi, ağzın bozuk, orası ayrı. Ama ben dikkat ediyorum, masan silinirken bile, o kadar işinin arasında ‘Teşekkür ediyorum’ diyorsun. Sizin orada, seninle Orhan Baba'dan başka kimse öyle teşekkür, meşekkür etmiyor."
"Kendimi bana sevdirmeye çalışma Mehmet, başaramazsın.
Oturdum, gaz odası şeklindeki sigara odasına. İçeriye sinmiş sigara kokusundan ben bile tiksindim. Pencerelerin açık olmasına karşın, benim gibi birine bile sigaradan nefret ettirebilecek bir kokuydu. Tabağın içindeki poğaçalardan birini elime aldım. Her ısırdığımda, boğazımda düğümleniyordu lokmalar.
Portakal suyunu, bir çırpıda içiverdim. Mehmet’in kâğıt tabağa iliştirdiği peçeteyle ağzımı silip, gömleğimin cebindeki sigaya ve çakmağı çıkarttım. İnsanlar yavaş yavaş Mehmet’i sıkıştırmaya başlamıştı. Kalabalıklara olan nefretim böylesi zamanlarda daha artıyordu.
Sabah kahvaltısı yapmak için kafeteryada bekleyenlerin yüzlerine bakıp, o an ne hissettiklerini tahmin etmeye çalışıyordum. Yağmur’la oynardık bu oyunu. Otobüste, okulda, yürürken, birden soruverirdi Yağmur, "Şu karşıdan gelen kadına bak. Ne düşünüyor sence?"
"2 çocuğu var, biri hayatında bezdirmiş kadını"
"Hayır, şaşkın. Evde eşiyle kavga etmiş. Şimdi işe gidiyor. Akşam, acaba çok mu ağır konuştum, adamın üstüne çok mu gittim diye düşünüyor."
"Sağlam yazdın Yağmur. Sen okul bitince reklam işine gir. Ya da olmadı film senaryosu yaz."
'Reklam' kelimesini biraz da dürtmek için söylemiştim. Yoksa ne çok nefret ettiğini biliyordum.
"Reklam mı? Offf Barış, ne kadar sevmediğimi bilmiyor gibi reklam deyip durmuyor musun? İşte tam o zamanlar deliriyorum. İkimiz de gazeteci olacağız, ben hayat planlamamızı şimdiden yaptım."
"Yok canım, belki ben istemiyorum."
"Tabii tabii, ben de pamuk prensesim."
"Hayat planlamanda neler var? Bileyim de ona göre hareket ederim."
"Hepsi olmaz. Ama kısa özet geçeyim. Okul bittikten sonra ikimiz de çalışmaya başlıyoruz. Aynı gazetelerde değil. Birbirimizi o kadar fazla görürsek, benden sıkılabilirsin."
"Senden sıkılmak mı? Aptalsın sen."
"Niye? Sıkılmaz mısın?"
"Saçmalama, senden sıkılmayı aklıma bile getirmedim, bugüne kadar. Hayatımın sonuna kadar birlikte yaşamak istediğim, tek insansın."
Öpücük kondurmuştu yanağıma, bu cümleden sonra. Sokağın ortasında sıkı sıkıya sarılmıştı, hiç bırakmamacasına.
"Benim de bir tanecik sevgilim. Yaşlı, huysuz, iki aksi ihtiyar olduğumuzda bile, seni yanımda istiyorum."
Sigaranın sonuna geldiğimi, elimdeki sıcaklıktan hissettim. Ayaklarım beni yukarıya doğru götürmeye başladı, beynimse çivi gibi sabitlenmişti, tek bir şeye.
Son basamağı çıkıp, kafamı sağa doğru çevirdiğimde, neredeyse herkesin geldiğini gördüm. "Herkese günaydın" dedikten sonra yerime oturdum. Bir-iki cılız 'günaydın' sesinden sonra İlhan Abi, "Barış bir bakacak mısın bana" diye, odasına çağırdı. Yerimden kalktım, koridorun hafif çaprazındaki odasına gittim.
"Efendim İlhan Abi."
"Barış, seninle ne vakittir konuşacağım, bir türlü fırsat bulamadım. İstersen öğlen birlikte yemeğe gidelim."
"Tamamdır abi, nasıl istersen."
"E, peki o zaman ben sana haber veririm, bir öğlen rakısı yapalım, bokunu çıkartmadan."
"Eyvallah abi, haber vermeni bekliyorum."
İlhan Abi, genel yayın yönetmenimizdi. 12 Eylül döneminde içeride yatmış, solculuğunu şimdilerde sadece kelimelere bırakmış ama insaniyetli bir adamdı. Bütün gün odasında oturur, arada yanımıza gelip "Şu Filipinler’deki sel haberine, doğru düzgün bir fotoğraf koyun" türünden, son derece gereksiz uyarılar yapardı. İyi bir ekip kurmuştu ve bunun bilincindeydi. O yüzden de, kimsenin işine karışmazdı. Zaten o olmasa bile, -ki olmadığı zamanlar az değildi- işler yerli yerinde ilerliyordu.
'Acaba ne konuşacak' diye geçirdim içimden. Serdar, "Barış, şu enflasyon rakamları açıklanacak, sen alabilir misin onu? Biliyorum ekonomi haberi sevmezsin ama elimde TÜSİAD’ın önemli bir açıklaması var." deyince, isteksizce "Peki" kelimesi çıktı ağzımdan. Yine aynı zırvalıklarla doluydu, 'Ülkenin istikrarı ve geleceği için' cümlesiyle başlayıp, 'Toplumun her kesmi, taşın altına elini sokmalı'yla biten, artık ezbere alınmış ve neredeyse kelime kelime aynı cümlelerle örülmüş bir basın açıklaması.
Söylene söylene, haberi yaptım.
"Tamamdır Barış."
"Abi eline sağlık, teşekkür ederim. Bir kahvemi içersin."
"Rüşvetle mi iş yapıyoruz lan?"
"Olur mu öyle şey hiç?"
"Peki peki tamam. Akşama doğru içerim kahveni, madem öyle."
Kulaklığımı kulağıma geçirip, bir yandan da haberleri yapmaya başladım. Bu işe gece çalışmaya başladığımdan, kulaklıkla çok iyi birer dost olduk. Bazen müzik dinlemeden, çalışamadığım zamanlar bile olurdu. Deep Purple’dan Perfect Strangers’dı çalan.
Yağmur’un evindeydik, 7-8 kişi. Üniversite ve çevresinde afiş çalışması yapacaktık. Kendinizce stratejik bulduğumuz noktaları belirliyorduk, Yağmur’un ev arkadaşı Nihal her zamanki ukala tavrıyla "Kim görecek ki bunları. Siz yapıştırdığınızla kalacaksınız sadece" deyince Yağmur’la göz göze geldik. İstanbul’da tek doğru düzgün arkadaşıydı. Bir yıl süren yurt ızdırabından sonra tanışmışlardı.
Biliyordu sert bir kelime ile başlayıp, Nihal’in gözyaşları ile sonlanacak cümle ile bitireceğimi. Gözlerinden "Ne olur bir şey söyleme" dediği anlaşılıyordu.Garip bir iletişimimiz vardı Yağmur’la.İkimiz de, birbirimize söylemek istediğini o an anlayıveriyorduk.
Yağmur hemen atıldı, "Kim kahve, kim çay ister?" Bülent, Özgül, Nihal ve şimdi ismini bile hatırlamadığım bir kız çay istedi. Yağmur, Kaan ve ben, birlikte çokça kahve içtiğimizden, artık biliyorduk. Yağmur elimden tutarak, "Yürü, boş boş oturmak yok. Bir işe yara bari" dedi.
Mutfağa yürürken, ancak benim duyacağım şekilde, "Lütfen Barış, Nihal’ye yeteri kadar tartıştınız. İkinizi de sevdiğimi biliyorsun."
Bakışlarımdaki, ifadeyi sezmiş olacak, odadakilerden uzaklaşmamızın da verdiği rahatlıkla daha yükses sesle, "Şapşal senin yerin ayrı. Her seferinde hatırlatmam mı gerekiyor? Sanki bilmiyormuş gibi davranmaktan vazgeç."
"Off Yağmur, aklımın ucundan bile geçmedi."
"Bilirim, ben o aklından geçmeyenleri. Sevmediğini ve rahatsız olduğunu her hareketinden belli ediyorsun."
Öyleydi, hiç sevmiyordum. Tipik lümpen tavırları vardı ve bu benim çileden çıkmam için yeterliydi bile. Sadece Yağmur’un hatırı için katlanmak, zaman zaman beni yoruyordu.
"Su ısındı galiba. Kahveleri sen koy, ben çayları hazırlarım."
"Peki."
Bozulduğum her halimden belliydi. İçimi, birkaç kelime söyleyememin sıkıntısı basmıştı. En garip huylarımdan biri sayılmazdı fakat taşı gediğe oturtamadığım zaman içimden küfürler savururdum kendime.
"Tamam dedim ama değil mi Barış?"
Ses tonundan, sevgilisini değil de, çocuğunu azarlar izlenimi edinince, "Yağmur, don lastiği gibi uzatmayalım istersen. Sırf senin hatırın için tek kelime etmedim. Sikindirik bir karı için çocuk gibi azarlanmayı da çekemeyeceğim, kusura bakma" dedim.
Yüzü düştü birden. Birkaç saniye önce dünyanın en güzel gülümseyen kadınının yüzünü bu hale getirdiğim için, kendime 'Hay amına koyayım senin. Değer miydi?' diye kızdım.
"Yağmur, özür dilerim, kırmak istemedim. Bir an için, o salak yüzünden laf işitmek ağrıma gitti."
"Barış, Nihal’ı sevdiğimi ve buradaki tek dostum olduğunu biliyorsun. Üstelik hâlâ laf söylüyorsun. Bana ‘don lastiği gibi uzatma’ diyen adam, şu konuyu iki yıldır uzatıyor, hatta üç bile sayılır."
"Tamam bir daha açılmayacak bu konu. Ama once sen gülümse."
"Bu kadar şeyden sonra öyle pat diye gülümsememi bekleme. Beni, senden fazla tanıyan bir kişi daha yok. O yüzden suratımı astığımda hemen sırıtamıyorum" dedi, tüm ciddiyetinle.
"Gülümsemeyeceksin yani? İyi o zaman bunu sen istedin. Şimdi camdan çıkıp, bağırmaya başlarım ‘Bana tecavüz eden yok mu? diye."
Gülümsedi, ardından sıkıca sarıldı, "Bir ömür boyu seninle ne yapacağım? Yarı deli, yarı çocuk bir adamla geçer mi zaman?"
"Geçmez, boşuna mı ben erken öleceğim diyorum sana!" cümlesinin ağzımdan çıkmasıyla, pişman olmam bir oldu.
"Barış, senin bu ölüm merakın, bizi ayıracak tek engel farkındasındır umarım."
O kadar çok ölümden söz ediyordum ki. Önceleri şakayla karışık cümlelere artık ben de inanmaya başlamıştım.
"Tamam, tamam. Ölüm filan yok. Ne ölümü ya. Daha kaç yaşındayız. Oooo, evleneceğiz, iş-güç sahibi olacağız, Eylem doğacak, okula yazdıracağız, ilk erkek arkadaşını pataklayacağım, ikincisi de.."
Kahkahaları, içeriye kadar gitmişti, Kaan’ın sesini duyduk, "Neler oluyor orada?" diye her zamanki zevzekliği ile takıldı.
Yağmur gözlerimin en derinine bakarak, "Biliyor musun? Şu karşımda duran adama sırılsıklam aşığım. Durulmayan bir fırtına gibisin. Bir an beni çok kızdırıyorsun ama aradan saniyeler bile geçmeden kahkahalar atmamı sağlıyorsun. Hayatımdaki en doğru karar seninle birlikte olmamdı" deyince, dudaklarına yapıştım.
Avuçlarımın arasına aldığım yanaklarını tutarak, hiç bırakmamacasına öptüm. Sinsi bir hırsız gibi, dili dudaklarımın arasından geçip, dilime ulaştı. 10 saniye kadar öylece kaldık, geri çekilen Yağmur oldu.
"Deli içeride kaç kişi var. Yürü hadi kahveleri al da gel."
Etiketler:
adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler
Lan siz komik misiniz?
"Elinizi vicdanınıza koyun, 8 yıl önceki Türkiye'yle bugünkü Türkiye'ye bakın. Demokrasi kalitesine bakın, kararınızı öyle verin. 8 yıl önce dile dahi getirilemeyenlerin samimiyetle tartışıldığı bir Türkiye var. Talimatla manşetler atılırken, -o gazetelerin patronları bunu bize bizzat söylüyorlar, talimatla manşetler attık diyorlar- bu dönemde böyle bir şey geliyor mu bizden? Nedir o zaman bizimle alıp veremediğiniz?"

Bu karikatür hangi talimatla yapıldı?
"Gazeteci yazar Orhan Miroğlu'na yönelik tehditler faşizm değil de nedir? Basın özgürlüğün aleni bir tehdit değil de nedir? Oda TV'yle ilgili bu kadar sahip çıkma gayreti içinde olanlar, niçin Mehmet Metiner, Orhan Miroğlu için kalemlerinizi konuşturmuyorsunuz?"

Bu manşet atılırken, siz neredeydiniz?
"Sayın Kılıçdaroğlu, TSK'ya hakaret eden, sadece 'kartondan kaplan' demekle değil, aynı zamanda 'ABD'nin içini oyduğu' diye ifade eden genel başkan yardımcınızla ilgili hangi işlemi yaptınız?"

Bülent Arınç, "Bu orduyla iyi ki savaşa girmemişiz" dediğinde, siz ne tepki verdiniz?
"CHP yaklaşan seçimlerle birlikte ‘popülist’ vaatler vermeye başladı"

Bu 'yardım'ların kaynağı nereden geliyor? Dağıttığınız, televizyonların, çamaşır ve bulaşık makinelerinin, kömürlerin kaynağı nedir? Açıklar mısınız.
"Çorum’a git, Sivas’a git, Kahramanmaraş’a git, Gazi Mahallesi’ne git, kanlı 1 Mayıs’ın yaşandığı Taksim Meydanı’na git, oralarda, aradığının izlerini bulursun."

Sivas'ı gerçekleştirenlerle aynı partide siyaset yapmadın mı? Gazide kurşun sıkanlara "Rejimin teminatı" demedin mi?
"Sokak sokak direnme çağrısı yapan milletvekillerinizle ilgili nasıl bir işlem yaptınız?"

Mısır'da sokak sokak direnenler için ABD'den aldığınız telefon sonrasında "Halkın halkı talepleri dikkate alınmalı" demediniz mi?
Şu an Bahreyn'de, Libya'da, İran'da, Ürdün'de sokaklara çıkan ve öldürülen halklar için neden bir tepki vermiyorsunuz? Yoksa ABD'den yeni bir telefon gelmesini mi bekliyorsunuz.
Irak'a ABD askerleriyle omuz omuza savaşmak istemediniz mi? Askerlerinizi Irak'a göndermek istemediniz mi?
Lan siz komik misiniz?

Bu karikatür hangi talimatla yapıldı?
"Gazeteci yazar Orhan Miroğlu'na yönelik tehditler faşizm değil de nedir? Basın özgürlüğün aleni bir tehdit değil de nedir? Oda TV'yle ilgili bu kadar sahip çıkma gayreti içinde olanlar, niçin Mehmet Metiner, Orhan Miroğlu için kalemlerinizi konuşturmuyorsunuz?"

Bu manşet atılırken, siz neredeydiniz?
"Sayın Kılıçdaroğlu, TSK'ya hakaret eden, sadece 'kartondan kaplan' demekle değil, aynı zamanda 'ABD'nin içini oyduğu' diye ifade eden genel başkan yardımcınızla ilgili hangi işlemi yaptınız?"

Bülent Arınç, "Bu orduyla iyi ki savaşa girmemişiz" dediğinde, siz ne tepki verdiniz?
"CHP yaklaşan seçimlerle birlikte ‘popülist’ vaatler vermeye başladı"

Bu 'yardım'ların kaynağı nereden geliyor? Dağıttığınız, televizyonların, çamaşır ve bulaşık makinelerinin, kömürlerin kaynağı nedir? Açıklar mısınız.
"Çorum’a git, Sivas’a git, Kahramanmaraş’a git, Gazi Mahallesi’ne git, kanlı 1 Mayıs’ın yaşandığı Taksim Meydanı’na git, oralarda, aradığının izlerini bulursun."

Sivas'ı gerçekleştirenlerle aynı partide siyaset yapmadın mı? Gazide kurşun sıkanlara "Rejimin teminatı" demedin mi?
"Sokak sokak direnme çağrısı yapan milletvekillerinizle ilgili nasıl bir işlem yaptınız?"

Mısır'da sokak sokak direnenler için ABD'den aldığınız telefon sonrasında "Halkın halkı talepleri dikkate alınmalı" demediniz mi?
Şu an Bahreyn'de, Libya'da, İran'da, Ürdün'de sokaklara çıkan ve öldürülen halklar için neden bir tepki vermiyorsunuz? Yoksa ABD'den yeni bir telefon gelmesini mi bekliyorsunuz.
Irak'a ABD askerleriyle omuz omuza savaşmak istemediniz mi? Askerlerinizi Irak'a göndermek istemediniz mi?
Lan siz komik misiniz?
17 Şubat 2011
Adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler

Kendimi kaybetmiş gibi dolanıyordum, evin içinde. Adımlarımı, hapishane avulusunda atılan voltalara benzetmeye çalışıyordum, bilinçsizce. Çok uzun zaman olmuştu, böylesi histeri krizine girmeyeli. Oysa ne çok zamanlar yaşamıştım, birbiri ardını kovalayan, hiç bitmeyecek gibi hissettiğim ve bitmesi için artık inanmadığım Tanrı’ya yalvardığım zamanlar.
Adımlarımın yönü beni mutfağa götürdü. Elimi uzatıp buzdolabının kapısını açtığımda, sudaki yansımamı görür gibi oldum. Kurumuş birkaç peynir parçası, ne zaman koyduğumu unuttuğum, üstelik içindekiler hakkında hiçbir fikrimin olmadığı iki kese kâğıdı ile 4 tane yumurta ve içki şişeleri.
Buzdolabının kapağını açtığımda fark etmemiştim ama çıplak vücuduma çarpan serinlik, bu kış soğuğunda içimi ürpertmeye yetmişti. Şişelere daldı gözlerim. Kendimi hayvan pazarında, kurbanlık koyun beğenen insanlara benzettim. Beynim en dolu şişeyi almamı emredince, vokta şişesine doğru yöneldim ve sıkıca kavradım. Dolabın kapağını kapadıktan sonra elimdeki şişeyle birlikte kendimi yatağa fırlattım. Beynim daha içmeden kendinden geçmişcesine başına buyruk davranmaya başlamıştı. Neredeyse üç-beş saniye içinde düşünmemem ne kadar şey varsa, hepsi ardı sıra dizilip, beni huzursuz etmeye başladı bile.
İlk aklıma gelen Yağmur oldu, sanki aklımdan çıkıyormuş gibi. Üniversite günlerimizden bir kare belirdi o an. İstanbul niversitesi’nin ana kapısından, bana doğru yürümeye başladığı o sahne. Yürürken sanki etrafımızda ben ve o dışında herkes donuyordu, boktan romantik film sahnelerindeki gibi.
Gülümseyerek yanıma gelip, "Günaydın. Bugün nasıl oldu, bunalım beyimiz? Dün akşam bıraktığım gibi mi? Yoksa benden aldığı öpücükle gülümseyen gözlerle giden, benim en sevdiğim adam gibi mi?" deyişi aklıma geliverdi. İster istemez yeniden gülümsemiştim. Beni bu dünyada içtenlikle gülümsetebilen tek insandı o. En kötü günlerimde bile, yemyeşil gözlerinin içine sığınırdım bu yüzden. "Yok, bugün ikisinin arasında kaldım. Günün bundan sonrası için kesin bir şey söyleyemiyorum" demiştim.
Nedendir bilinmez, her aklıma düştüğünde birlikte geçirdiğimiz o son günün başlangıcını hatırlıyorum tekrar tekrar. Öylesine beynime kazınmış ki, neredeyse her gün bu diyaloğun farklı yorumlarını ve farklı biten sonlarını kurguluyorum.
Neredeyse şişeyi gırtlağım delinene kadar diktim. Dudağımın kenarlarından süzülen alkol damlacıkları sakallarıma kadar yol aldı. Aynı şeyi yeniden yaptım.
Başımı havaya kaldırıp, gırtlağımı bir huniymişcesine kullanmaya çalıştım.
Komodinin üstünde duran, daha açılmamış sigara paketini aceleyle açtım. Ağzıma götürdüğüm sigarayı, Yağmur’un hediye ettiği çakmakla yaktım. Zorla aldırmıştım, pişkinlik yapıp. Derin derin içime çektim dumanı. Ancak üflediğimde anladım, ciğerlerime ne de çok duman çektiğimi.
Hep kızardı, "Çok sigara içiyorsun Barış. Bak cidden bir gün bunun için fena halde kapışacağız. Ne yanımda ne de benden ayrıyken, bu kadar çok sigara içmeni istemiyorum. Eylem’in minicik yaşlarda babasız büyümesini istiyorsun, buyur iç!" diye, tehditle karışık, içime korku salan serzenişlerde bulunurdu. "Peki" derdim ama hiçbir zaman da engel olamadım.
Sigaranın bittiğini yeni fark ettim, uç uca ekleyip bir tane daha yaktım. Anneannem içerdi böyle. Sadece ilk sigarasında kibrit kullanırdı.
Saat kaç olmuştu kimbilir. Küçüklüğümden bu yana, duvar saatlerinin çıkarttığı o tik-tak tik-tak seslerinden rahatsız olduğum için yanı başımda, bakabileceğim bir saatim yoktu. Saate bakmak için bilgisayarın başına gitmem gerekiyordu. Yerimden doğrulduğumda fark ettim, ne denli yorgun bir vücut taşıdığımı.
Çok zaman, beynimin beni yormasından anlamıyorum ama boynumun ve belimin beni ufak ufak uyardığını hissettim. Yatak odasının tam karşısındaki odada duran bilgisayara doğru yöneldim. Birkaç adımda kendimi bilgisayarın başında buldum. Saat 03.36’yı gösteriyordu.
Oturdum, koltuğa. Sanırım saate bakmak bahanem olmuştu, Yağmur’un fotoğraflarına bakmak için. Gözlerimi kapatıp, yüzlerce fotoğraf içinden birine tık’ladım. Bebek’te birlikte balık tutmaya gittiğimiz o güne aitti. Kafasında kenarları çiçekli şapkası, üstünde bir sokak satıcısından ikimize farklı renklerde aldığım lacivert yağmurluğu ve boyunca olta ile gülümsüyordu. O güne dair hatırladığım en belirgin şey, otobüsle Bebek’e giderken, "Çok soğuk Barış. Sarıl bana" demesiydi. Sımsıkı sarılmıştım, kimseye aldırış etmeden. Bebek’e gidene kadar da bırakmamıştım, üşümesin diye. Nasıl da severdi balığı. Bir kez bile çatal-bıçak kullandığını görmemiştim. İki parmağının arasına aldığı balık parçalarını yerken, gözlerini benden ayırmazdı. Sıcacık, insanın içini ısıtan gülümsemesiyle bakardı.
Yine gözlerimi kapattım ve bir fotoğrafa daha bastım. 1 Mayıs'a gittiğimiz günde, kime çektiğirdiğini bilmediğimiz yumruklarımız havada poz vermişiz. Ben her zamanki gibi suratımı asmışım, Yağmur da, her zamanki gibi gülümsemiş.
Okuldan çıkıp, yaklaşık 70 kişi gitmiştik. Cengiz, Pelin, Rüya, Altay... Aramızda, disiplini kimsenin bozmaması için konuşmuştuk. Sululuk yoktu, büyük ciddiyet içinde alanda yerimizi alacaktık. Birlikte saatlerce tartıştığımız, zaman zaman kavga ettiğimiz arkadaşlarımız. Otobüse doluşmuş, Okmeydanı’nın yolunu tutmuştuk.
Fotoğraflara baktıkça kendimi daha kötü hissetmeye başladım. Külçe gibi ağırlaşan bedenimi kaldırdım, oturduğum koltuktan ve yatak odasına geçtim. Votka şişesini yerde bırakmışım, fark etmesem hepsini yere boca edecektim. Şişeyi bir kez daha diktim, midem bulandı. Kendimi yatağa bıraktım, gözlerimi tavana dikip, öylece kaldım…
Telefonun alarmı çaldığında saat 07.22’yi gösteriyordu. Üstüme bir şeyler geçirmek için yatağın tam karşısında duran dolabı açtım. Elime ilk geçirdiğim gömleğin düğmelerini iliklemeye başladım, bir yandan aynada kendime bakıyordum. Yorgunluğum yüzüme vurmuştu. Ölene dek taşıyacağım çizgiler, yer etmeye başlamıştı. Kapının ardında asılı olan pantolonlardan birini, telaşla giyiverdim.
Dişlerimi fırçalamak için banyoya gittim. Kesif bir küf kokusu yayılmıştı banyonun içine. Yine üst kattakilerin banyosu akıyor olmalıydı. "Kaçıncı kez hatırlatmam gerekir" diye söylendim, kendi kendime. Daha sabah olmasına karşın, işin bitiş saatini düşünmeye başlamam, içimdeki sıkıntıyı artırdı.
Arabanın kapısını açarken, boylu boyunca uzanan derin çiziği gördüm. "Orospu çocukları, bu kaçıncı kez oldu kimbilir." Anahtarı çevirdim, bıyıkları sigaradan sararmış, her nefesindi hırıltı çıkartan, yaşlı ihtiyarlar gibi bir ses geldi.
Neyse ki, bu sabah kıçımın dibine park edilmemişti ya da benden erken davranıp, çoktan gitmişlerdi. Radyoyu açtım, gazete sayfalarından haberleri okuyordu, iğrenç sesli bir genç. Başka bir dil konuşuyor gibiydi, kelimelerin bazılarını seçmekte zorlandım. Hiç katlanabilecek durumda değildim, düğmeye bastım, bir daha, bir daha. Hah işte oldu.
Akustik gitarın sesi, ruhumu tam okşarken, korna sesiyle irkildim. Yeşil ışık yanmış bile. Arkamda sıralanmış arabaların içindeki insanlar, sadece kornayla yetinmeyip, aynı zamanda da küfür ediyorlardı. Dikiz aynasından baktığımda, birkaç kişinin küfredebildiğini seziyordum. Saate baktım 8’e geliyordu. Radyoda çalan şarkının sözlerine kulak kabarttım; "Mevsimlerin en sıcağında, susuzluğa kanarım. Yitip giden insanlara, dostlarıma ağlarım. Yanlış zamanlara, sensizliğe ağlarım." Gözümden bir damla yaş süzüldü. "Of be Yağmur, ne vardı gidecek. Niye sen, niye bir başkası değil. Sensizliğe daha ne kadar katlanabilirim, bilmiyorum."
Etiketler:
adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler
!!!
Benim facebook'um, twitter'ım bilmem neyim yok, o yüzden buradan paylaşmak istedim.
İçim şişti, bunaldım. Kendi derdimi bile anlatamaz duruma geldiysem, vay halime.
İşe de sokayım, hayata da sokayım, 1440 tane post yazmışım, bunların 600'e yakını fikrimin altı keçeli kalemle çizilmiş halidir.
Buna rağmen, derdimi anlatamıyorsam yazdıklarıma da sıçayım, düşündüklerime de.
Bu halk neler konuşuyor, nelere inanıyor?

Bir hafta arayla ilgiç iki olay yaşadım. Her ikisinden çıkarttığım ana fikir, bu halkın bambaşka bir dünyada yaşadığı oldu. Buyurun, okuyun..
Geçen hafta işyerinden çıktım, biraz acelem vardı ve taksiye atladım, DMC binasının hemen önünden.
Taksici: Burada mı çalışıyorsun.
Ben: Evet.
Taksici: Gazeteci misin?
Ben: Eh olmaya çalışıyoruz işte.
Taksici: Aydın Doğan'ın bunların hepsi değil mi?
Ben: Evet.
Taksici: Ya bu Aydın Doğan için Ermeni diyorlar doğru mu?
Ben: Valla hayatımda ilk kez duyuyorum.
Taksici: Yok valla öyle diyorlar.
Ben: Nereden duydun?
Taksici: Ya kahvede konuşuyorlardı.
Ben: Kim konuşuyor peki?
Taksici: Valla siyasi partilerden geliyorlar, sohbet ediyoruz işte.
Ben: Hangi partilerden geliyorlar peki?
Taksici: Akp, Bbp, Saadet, Mhp filan.
Ben: Aydın Doğan Gümüşhaneli.
Taksici: Hadi ya, ben de Gümüşhaneliyim.
Ben: Bak gördün mü, hemşehri çıktınız.
Taksici: Ya bu Cem Uzan için de Ermeni diyorlar doğru mu?
Kahkaha attım ve gereksiz bir muhabbeti daha fazla uzatmak istemedim.
Dün işten çıktım, hemen az ileriden minibüse bindim. Minibüste şoför (A kişisi), yan tarafında (B kişisi) bir eleman ve hemen arkalarında ben varım. Muhabbet ediyorlar.
B kişisi: Bu televizyonlar, gazeteler filan hep Aydın Doğan'ınmış
A kişisi: Heee
B kişisi: Lan bu Aydın Doğan Ermeni'ymiş biliyor musun?
Dayanamadım,
Ben: Hocam siz bu engin bilgileri kimden öğreniyorsunuz?
B kişisi: Valla herkes konuşuyor.
Bu insanlarla birlikte mi yaşıyoruz, hangi ülkede yaşıyoruz bilmiyorum inanın bilmiyorum. Bu halkın gündemi, bildikleri, duydukları bizimkilerden -en azından benimkilerden- bambaşka.
Sanki bir Türkiye var, o Türkiye'nin içinde başka bir ülke var o ülkeyi hiç bilmiyorum. Hayır, ben öyle Nişantaşı, Taksim, Etiler filan dolanan bir adam da değilim. Sıradan ötesi bir yaşantım var, bu insanlarla iç içeyim ama aynı dili konuşmuyoruz.
Sonra Erdoğan'ın "Partimin mensupları olarak yalan yanlış bu haberleri yapan medyaya karşı sizler de kampanyanızı başlatın, sürdürün. Bu gazeteleri evlerinize sokmayın, almayın" sözünü hatırladım.
Neyse az kaldı, artık çağrı yapar "Özellikle bu gazeteleri alın" diye...
Sövmekten yoruldum!!!

Şanlıurfa Tarım Müdürlüğü ekiplerinin yaptığı denetimlerde ele geçen 2 ton bozuk sucuk ile 1 ton 200 kilo tavuk etine el konuldu.
Bozuk gıdalar, barınakta bakılan köpeklere verilerek imha edildi.
Haberi birkaç kez okuyun, daha iyi anlayacaksınız. Bozuk gıdaları imha etmenin yola, barınaktaki hayvanlara verilerek sağlanıyor.
Tarım Müdürlüğü bunu yapan. Ülkenin tarımının ağzına sıçtınız, şimdi sıra barınaktaki hayvanlara geldi.
Hayvancağızların aç bırakılmasına mı isyan edeceksin, yoksa bozuk ve kokmuş yiyeceklerin verilmesine mi?
Sabahtan beri sövüyorum artık yoruldum. Bu ülkede olan her şeye alıştık, yapılanlara, söylenenlere, eylemlere...
Dünyanın en aşağılık milletiyiz ve nüfus cüzdanımda T.C. ibaresi taşıdığım için ağır bir utanç yaşıyorum.





16 Şubat 2011
Bunlar insan değil!

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Bölüm Başkanı Prof. Orhan Çeker; "Sorunun odağında kim var? Kadın var. Kardeşim sen dekolte giyinirsen bu tür çirkinliklerle karşılaşman sürpriz olmayacaktır.
Tahrik ettikten sonra sonucundan şikayet etmen makul değildir. Bu konuda suçu işleyenleri savunduğum anlaşılmasın. Elbette işlenen suç son derece iğrençtir.
Lakin bu suçun işlenmesinde dekolte ve tahrik edici kıyafetler giyinen kadının da etkisi küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Kadının da suçu gözardı edilirse meseleyi çözümde yanlış adım atmış oluruz. Bu olayda her iki taraf da suçludur."
Sözün kısası diyor ki, 'Ey kadınlar, siz böyle dekolte giyerseniz, tecavüze de uğrarsınız, hiç ağlamayın.'
Herifteki zihniyete bak sen. Bu herif profesör, üstelik de fakültede bölüm başkanı.
Şu özlü sözü çok severim: "Kaşınan göte Bağdat'tan yarrak gelir."
Bu insan görünümlü tipe sormak lazım, "Tecavüz en çok nerede yaşanıyor?"
Bu ülkenin köylerinde dekolte mi giyiliyor da tecavüzler yaşanıyor. Herifin derdi tecavüzle değil, dekolteyle.
"Zihniyet çarpık" desem, bu çarpıklık bile olamaz. Acayip bir düşünce biçimi. Üstelik bunu rahat rahat söylüyor.
Yavşak herifler, bu ülkede şehirlerden daha çok köylerde, kasabalarda tecavüzler yaşanıyor, hane halkıyla orantılı olarak.
Puştlar, eşekler de dekolte giyiniyor değil mi, o yüzden tecavüz ediyorlar eşeklere, atlara, koyunlara, keçilere?
Geldiğimiz noktaya bak sen. Bu herif profesör, eğittiği öğrencilerden ne çıkar ki? Bunun eğitim verdiği nesillerden ne olacak? Kaç paralık insanlar yetiştirebilir?
Ama tabii bu insan görünümlü garip canlıya da bir taraftan hak vermek lazım (!) Muhtemelen bu tiple ortalarda dolansam, ben de bir kadınla birlikte olmanın tek şartının tecavüz olduğunu düşünürdüm.
Lan hakikaten bunlar lanetli mi doğuyor nedir? Ulan bir taneniz insana benzesin. Bırak insana benzemeyi, lan biriniz hayvana bile benzemiyorsunuz. Ne boksunuz, nesiniz, belli değil.
Bunları yatırıp, eline geçen her şeyi götünden kan gelene kadar, sokmak lazım. O zaman anlarlar dekolteyi, kadını, tecavüzü. Çünkü bunlar insan değil.
Biraz önce TV'ye çıkıp, "Sözlerimin arkasındayım" dedi.
Ben de öyle, "Sözlerimin arkasındayım."
Şu yazıyı da okumayanlar mutlaka okusun. Laf aramızda, hiç bilmeyenler varsa okuyun bu adamı...
"BÜTÜN ERKEKLER TECAVÜZCÜDÜR!"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

