4 Kasım 2011

Bitmeyen u dönüşleri


Tarih 18.03.2011

Recep Tayyip Erdoğan: Parası olana bedelli var, olmayana yok. Bunu adalete oturtamazsınız.

Tarih 01.11.2011

Recep Tayyip Erdoğan:: Bedelli askerlik gönlümüzde yer alan bir uygulama. Bir an önce neticelendireceğiz.

En son Libya'da örneğini yaşadık, "NATO'nun Libya'da ne işi var?" dedikten bir gün sonra Türk gemilerinin Libya açıklarına konuşlandırdıldığı ortaya çıktı.

Deniz Feneri sanıklarından Mehmet Gürhan'ı tanımadığını söyledi, akabinde, kendisiyle çektirilmiş fotoğraflarını hepimiz gördük.

İçinde helikopter pisti olan, oturduğu havuzlu villada kiracı olduğunu söyledi, baktık ki tapu kayıtlarında villa oğlunun üstüne çıktı.

İlk seçildikleri 2002 seçimlerinde dokunulmazlıkların kaldırılacağını söyledi, aradan 9 yıl geçti, hâlâ bekliyoruz ki, adi suçlarda milletvekilleri için dokunulmazlıklar kaldırılsın diye.

YÖK'ü kaldıracağız dediler, kaldırmak bir yana, YÖK Başkanı'nı dokunulmaz hale getirip, yetkilerini genişlettiler.

U dönüşleri, yalanlarla 9 yıl geçti. Devlet kasası boşaldı, bedelli askerliğe karşı çıkanlar, şimdi gönüllerinde olan bir uygulama olduğunu söylüyor.

Çok adi, aşağılık, kirli, yalan dolan üstüne kurulu bir siyaset yürütülüyor. 'Elhamdülillah' dedin mi, iş bitiyor.

Son yılların favori kontralarısı "Siz zaten yıllarca böyle düşündüğünüz için Akp iktidarda. Halkı anlayamadınız" oldu.

İktidarı eleştirdin mi, karşında direkt bu cümleyi buluyorsun. Elbet, haklılık payı var ama şu cümleyi söyleyenler, savurulan yalanlara kulaklarını tıkamış, ortada olan biten her şeyi görmezden geliyorlar.

Erdoğan, gemisini yürüten kaptan şeklinde ilerliyor. Gemi dediysem, 'gemicik' işte anlayıverin.

Bu kadar yalanla nereye kadar gidecekler bilmiyorum. İnsanlar garip bir biçimde "Bunlar iktidardan gitmez" deyip duruyor.

Hangi koltuk, kime kaldı acaba? Öyle ya da böyle gidecekler. Yarattıkları tahribat ve zarar ile ceplerine koydukları yanlarına kâr kalacak tabii.

Anlayacakları dilden bitirelim; "Yalana iyice kulak verirler, haramı tıka-basa yerler. Sana geldiklerinde ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir şekilde zarar veremezler. Ama aralarında hükmedersen, adaletle hükmet. Allah, adaletle hükmedenleri/adaleti ayakta tutanları sever."

Söyleyebilecek küfür bile yok


Adana'da 40 yaşındaki K.H., cinsel ilişkiye girdiği iki erkeğe 12 yaşındaki kızı F.H.’yi 5 lira karşılığında pazarladığı iddiasıyla yakalandı.
İlköğretim 7’nci sınıf öğrencisi H.D.’nin dedesi yaşındaki erkeklerden gördüğü cinsel istismar, hamile kalınca ortaya çıktı.

Yüreğir İlçesi'nde yaşayan F.H. okulda rahatsızlanınca öğretmeni eve gönderdi. Mide bunaltısı ve baş dönmesi olan küçük kızı, annesi K.H. Adana Çocuk Hastanesi’ne götürdü.
Doktorun muayenesinde F.H.’nin bir aylık hamile olduğu saptandı. Hastane yetkilileri durumu polise bildirdi. F.H. hastaneye gelen Çocuk Şube Müdürlüğü ekiplerine yaşadıklarını anlattı.
Psikologlar gözetiminde ifadesi alınan F.H. iki erkeğin kendisiyle cinsel ilişkiye girdiğini, annesi K.H.’nin de buna gözyumduğunu anlattı.
Küçük kızın ifadesi üzerine harekete geçen polis ekipleri, annesi K.H. ile tekstil mağazasında gece bekçiliği yapan 46 yaşındaki M.A.İ. ve özel temizlik firmasında çalışan 45 yaşındaki M.T.’yi gözaltına aldı.

"ANNEM ODADA YALNIZ BIRAKTI"

İfadesinde cinsel istismara ilk kez 2 ay önce uğradığını anlatan F.H. annesiyle M.A.İ.’nin evine gittiklerini, burada bir odada evsahibi erkekle ters ilişkiye girdiğini, aynı anda M.T.’nin de cinsel ilişkide bulunduğunu, bütün bunlar yaşanırken de annesinin mutfakta yemek yaptığını söyledi.
F.H. cinsel istismarın ardından odaya giren annesinin M.T. ile öpüştüğünü, 5 lira verdiğini ve bu parayla dolmuşa binerek evlerine döndüklerini ifade etti.

"SADECE ELLEMELERİNE İZİN VERDİM"

Sorguya alınan anne K.H., olayın taraflarından iki erkekle ilişkisi olduğunu doğrularken, kızının cinsel istismara uğradığını bilmediğini ileri sürdü.

Olay günü zanlılarla ilişkiye girmek için bir araya geldiklerini ifade eden K.H., "Bana kızımla birlikte olmak istediklerini söylediler. Ben de daha çok küçük olduğunu, buna izin veremeyeceğimi söyledim ama ısrar ettiler. Bunun üzerine ilişkiye girmemeleri şartıyla ellemelerine izin verdim. Kısa süreliğine baş başa kalmaları için mutfağa gittim. Geri döndüğümde kızım giyiniyor, onlar ise çıplaktı. Ne yaptıklarını bilmiyorum. Sadece ellediklerini düşündüm. Dolmuş parası olarak da 5 lira verdiler. Para karşılığı kızımı pazarlamadım" dedi.

CAMİ TUVALETİNDE DE CİNSEL İSTİSMAR

Şüpheliler M.A.İ ve M.T. küçük kızın verdiği ifadeyi doğrularken, zorla bir şey yapmadıklarını savundu. M.T. ilk olaydan sonra anne K.H. ve F.H. ile ilişkilerini aralıklarla sürdürdüğünü anlatıp, temizliğinden sorumlu olduğu caminin tuvaletinde temizlik malzemelerini koyduğu odada da ilişkiye girdiğini söyledi.

DEVLET KORUMASINA ALINDI

Dedesi yaşındaki erkeklerden cinsel istismara uğrayan F.H., devlet korumasına alınıp, bir çocuk yuvasına yerleştirildi.
Emniyet Müdürlüğü’ndeki sorgularının ardından adliyeye sevk edilen K.H., M.A.İ. ile M.T. tutuklanarak cezaevine gönderildi. Polis, küçük kızın başka erkekler tarafından da cinsel istismara uğramış olabileceğini değerlendirip, soruşturmayı derinleştirdi.

3 Kasım 2011

Rahatlatın kendinizi


Bu başlığı atanın ağzının ortasına sıçmak lazım. Ülkede "Neden taciz var?" diye millet tartışıyor. Bu ülkede en çok okunan haber taciz-tecavüz haberleridir, en çok izlenen dizilerin cilası tecavüzle atılır, birkaç bölüme yayılarak. Niye soruyorsun o zaman, "Tecavüzler neden arttı?" diye.

Buna şaşırmak, daha önce hiç yokmuş da, bir anda oraya çıkmış gibi davranmak yavşak bir tavır. Bu ülkede taciz, tecavüz hep vardı. Lan, eşek siken bir milletten söz ediyorum. Gazetede haberini görseniz eşeğe tecavüz etti diye, pek çok kişi "Hahahhahaa. Gördün mü lan eşek sikmiş" diye gülersiniz.

Vicdan rahatlatmak için 13 yaşındaki N.Ç olayının üstüne gidiliyor. İki bilemedin üç gün daha tartışılır sonra unutulur gider.

Bu olayları bu kadar tartışan insanlar 16 yaşındaki zihinsel engelli A.Y'yi hatırlıyor mu? Ne oldu, kim yaptı, nasıl sonuçlandı? Var mı bileniniz? Unutuldu tabii, bir-iki gün meze yapıldı, iki-üç alengirli kelime, fantastik bir cümle. Hepsi o kadar işte. Ufacık bir çocuğun, hayatı boyunca yaşayacağı travma, bizim ağzımızda mezeden başka bir şey olmuyor.

Derviş'in fikri neyse zikri o olurmuş, Milliyet o hesap.

Söylemekten ağzımda tüy bitti. İnternet portalları iyiden iyiye zıvanadan çıktı. Kopyala-yapıştırın ötesine gidemeyen, bin lira maaşla, ilkokul zekâsına sahip insanları çalıştırırsan "Yaş 70 ama.." da der, "70'lik amcanın siki inmiyor" da yazar.

Zaten aptal bir nesil yetişiyor. Bu aptallar arasından, daha aptallarını seçip bilgisayar başına oturtup, kimliklerine 'editör' yazdırınca da ortaya bu tablo çıkıyor. Ne ilk, ne de sondur bu. Alelacele başlığı değiştirdiler ama hastalıklı fikirleri böyel başlık değiştirilir gibi değiştirilemiyor.

Bu toplum böyle ne yazık ki. Ahlâki değer, ahlâki değer diye götünü yırtar ama ahlâkın zerresine rastlayamazsın.

Topunun sülalesini sikeyim...

1 Kasım 2011

Minik prenses ile Kar tanesinin hikâyesi


Kocası Türkiye'ye musallat oldu. Sözde bilmediği bok yok, spordan siyasete her konuda ahkâm kesiyor. Hoş ülkenin genel kahvehane tavrı da bu yöndedir, spor ve siyaset ikilisinin konuşmadığı kimse yoktur.

Böyle dalyaraklar konuşurken, herife kontra olarak sanat soracaksın. Misal, "Rasim lan, bana iki tane Ekspresyonist ressam ya da iki-üç Kübist sanatçı söylesene lan!" diyeceksin. Hiç olmadı, çalıştığı yerden soracaksın, "Lan götoğlanı futbol konuşuyorsun, Dünya Kupası'nı en çok kazanan ülke hangisi?" diyeceksin. Öyle mala bağlayıp, kalmazsa, herife döner veririm.

Minik kar tanesi Rasim, Nagehan'la evlenince, kendi çaplarında kar topu olmaya çalışıyorlar. Karıyı zaten sevmem ve hazzetmezdim ama bu Rasim denen tohumu dalyaraktan oluşmuş, döl israfıyla evlenince, olmayan hislerim, nefret olarak kendini hisse çevirdi.

Neyse bu minik prenses Nagehan, 2-3 haftadır Che'ye, salça olmaya başladı. Kuvvetle muhtemel, evde kar tanesi Rasim bunu yeteri kadar mutlu edemiyor olmalı ki, değişik arayışlar, farklı tatlar peşinde.

Kendisi vicdan ve akıl sahibi solculara sesleniyor ve diyor ki, "'Devrim söz konusuysa gerisi teferruattır' zihniyetindeki Guevara'yı da lanetlemek zorundayız. Guevara'nın SS katillerinden özde hiçbir farkı yok! Görüntüde çok daha soylu ve evrensel amaçları zikrettiği için bu zihniyet çok daha tehlikeli üstelik..."

Devam ediyor sonra "Yoksulların sömürülmesine, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı mücadele etmek her vicdanlı insanın sorumluluğu olmalı. İşte tam da bu nedenle, soylu bir amaç uğruna soysuzca cinayetler işlediği, vicdansız, barbar ve zalim olduğu için bu totaliter sol zihniyete bu kadar tepkiliyim!"

Buradan öğreniyor ki, kendisi yoksulların sömürülmesine ve adaletsizliğe karşıymış. Eh, bozuk saat de günde iki defa doğruyu gösterir. Kaldı ki, bir gazetede köşe yazan birinin, "Yoksulları çatır çatır sömürsünler. Ayrıca adaletin sağlandığı dünyanın amına koyayım" diyeceğini de beklemiyorum.

Bu Oya-Bora ikilisi tadında takılan çift, büyük ihtimal, kıçlarına kurşun kalemi sokup yazılarını öyle yazıyor olmalı.
Gerçi devir değişti, artık klavye kullanılıyor. Katlanabilir, harikulade klavyeler var. Değiş-tokuş prensibine uyarak, kâh minik kar tanesinin kıçına, kâh prensenin kıçına sokup yazıyorlardır.

Çünkü mantıklı bir insanın bunların yazdıklarını yazabilmelerinin mümkünü yok. Kan deyip duruyor amı sikli prensesimiz, ulan şakak lobunu siktiğim salağı, çiçekle böcekle ne zaman devrim yapıldı da, Che eline silah yerine, bir demet yasemen alıp, halk düşmanlarına, emperyalistlere savurarak, "Arkadaşlar, dostlar rica ediyorum yapmayın. Bakın size çiçeklerle geldim. Haydi, siz de ellerinizdeki silahları bırakın, papatyalarınızdan fal bakalım. Sona kalan kazansın" mı diyecek? Kansız devrim mi olur lan?

Bu süper salak ikili, aslında şu konuda gayet zekiler. Günümüz Türkiye'sinde en aykırı yorumları yapanlar, hele hele sırtını siyasal iktidara dayamışsa, ekranların gülü oluyor. İzlenme kaygısı güden herkes bunları çıkartıyor. İki laf söyler, ertesi gün bütün medya tartışır. Reklamın iyisi kötüsü olmaz nasılsa değil mi?

Bal tutanın parmağını yaladığı bir devirdeyiz. Ama işte şunu unutuyorlar. Bir gün o parmağı bal yalarken yakalayıp, adamın götüne sokuverirler.

Şimdi böyle fütursuzca konuşuyorlar, devam edin. Bir gün hayasızca sikerler adamı, aklınız bile almaz.

31 Ekim 2011

Kaşımla, gözümle senin şerefini sikeyim


Gaziantepspor maçına tecavüz eden, Abdullah Yılmaz'ın Türkiye Futbol Federasyonu'na gönderdiği rapordan, alıntılanmıştır: "Galatasaray’ın yardımcı antrenörü Hasan Şaş, el kol hareketlerinin yanısıra jest ve mimiklerle taraftarı tahrik etmiştir."

Bak Hasan Şaş'a sen! Kaş gözle kitleleri harekete geçirme yetisine sahip. Bir göz işaretiyle 10 bin, diğer gözüyle 20 bin kişiye küfür ettiriyor. Galatasaray taraftarı üstünde zihin kontrolüne sahip olan Hasan Şaş işte böyle biri.

Lan! Sen maçın ağzına sıç, sonra götünü kurtarmak için yazdığın raporda, jest-mimik diye ancak senin zekâna sığabilecek ifadeler yazıyorsun.

Bak işte, böylelerinin anası orospu olmasa bile, kendileri orospu çocuğu oluyor. Yani annesinin bir hatası yok, kadına ne diye küfür edeyim boş yere. Ben sadece bu pezevengin evladına sıfat arıyordum, en uygununun orospu çocuğu olduğuna karar verdim.

Pezevenk, maçın ağzına sıçtın, çıkıp özür dileyeceğine kaş-göz edebiyatı yapıyor. Biriniz de çıkıp, 'hatalıydım' deseniz, dişimi kıracağım.

Saçını siktiğim pezevengi, 90 dakika koştu, tek teli bozulmadı. Yakışıklı görünecek ya, basmış jöleyi kafaya.

Ağzındaki düdüğü sokacaksın götüne, pezevenk her yellendiğinde ötecek. Bunu topluma böyle salıp, cezasını öyle çektireceksin.

Sana söylenecek tek bir şey var: "Hasan Şaş'ım, Hasan Şaş'ım; Abdullah'a girsin başın!"

30 Ekim 2011

Bırakın bu zemin masalını

Geçen hafta TT Arena'da birkaç sakatlık olunca, herkes 'zemin'e bağladı hadiseyi.

Sanki herkes salak, herkes aptal, farkında değiliz, bu adamların sürekli sahaya sürüldüğünden. Play-off diye bir bok çıkarttılar ortaya, futbolculara, insanlık dışı bir muamele uygulanmaya başlandı. Bugünkü maçta Yekta da, Gökhan Ünal da, zıpladılar ve yere temas ettiklerinde sakatlandılar.

Aslında takım takım liste çıkartmak gerekir, hangi takımda kaç futbolcu sahada sakatlandı. O zaman ak göt kara göt ortaya çıkar. Fakat bunu zemin diye geçiştirmek, ayıp olmaya başladı. Üstelik bugünkü Kayserispor-Galatasaray maçının zemininde bir şey görmedim, yani TT Arena gibi değildi. Bunların sayısı artmaya başladığında, yakınmalar da peşi sıra gelir.

Haa, futbolcular da, sakın ha sakın ağlayıp sızlamasın. Para kazanmak gayet fantastik oluyor tabii. Futbolcular için bir sendika varken, kimse kılını kıpırdatmıyor. Hal böyleyken, adamı Veliefendi'de gem bağlanmış ata çevirirler, ağzını bile açamazsın. Elin oğlu NBA'de oyuncular sendikası kuruyor, yüzde 2'nin hesabını yapıyor, bizimkiler suya sabuna dokunmadan, şu anın tadını çıkartıyor.

Maça geçersek, Galatasaray'da Elmander diye bir gerçek yaşanmaya başlandı. Sezon başında Fatih Terim'in burun kıvırdığı, 'golcü de isterim golcü' diye tutturduğunu gayet net anımsıyoruz.

Attığı golleri bir kenara bırakın; sahada haftalardır en çok koşan adamlardan biri, savunmalara uyguladığı baskıyla, rakibin oyun kurmasını engelliyor, oyunun sıkıştığı anlarda pas trafiğine katkısıyla takımın nefes almasını sağlıyor. Her eve lazım mutfak robotu gibi bir adam işte.

Tartışılan adam Riera, bugün çok daha iyi göründü. Hem hücumda, hem de savunmada, takıma ciddi katkı sağladı. Elbet bir varsayım ama çok daha iyi olacağını düşünüyorum. Sokakta keşfedilmiş bir adam değil, ne olduğunu bildiğimiz bir adam.

Keza Eboue için de aynı şey geçerli. Haftalardır bu adamın gerçek yerinin sağ bek olduğunuz söylüyoruz. İlk kez kendi yerinde oynadı. Demek ki, neymiş "Eboue'den joker olmaz"mış. Ben de tek maçlık performansla bunu yazıyorum ama sol açık, sağ açık, orta saha gibi yerlerde oynatınca "Bu adamı geri gönderin" diye muhabbet yapan, çakallarla doluyor ortalık.

Son yılların geleneği olarak bu iki adam da çabuk asıldı. Seviyoruz zaten adam asmayı, iki maç tökezlesin, 3 maç sahada olmasın "Büyük fiyasko" geyikleri dönmeye başlıyor. Geldiğinde ağzından salyalar akan, ergenler iki maçtan sonra "Yazık yabancı kontenjanımız gereksiz yere işgal ediliyor" diye ahkâm kesiyor.

Lan işte, o adam bizim bildiğimiz Eboue. Her maç 4 yıldızlık oynamaz ama belli bir standartın da üstündedir. Ya da millet Riera'yı babasının hayrına mı İspanya Milli Takımı'nda oynattı da, "İkinci Marek Heinz vakası" diye kuştan ödünç beyinle ortalarda yorum yapıyorsun.

Millet kızacak şimdi ama bu sözlüklerin çıkışıyla, ortalık kendini ispat etmeye çalışan adamla dolmaya başladı. Futbol bu ülkede böyle, kime sorsan futbolu ondan iyi bilen yoktur. Bir de süper sik beyinliler var. En sıradışı yorumları yapacak ki, kısa zamanda sıyrılacak. E amına koyayım o zaman, küfür ettiğin spor yazarlarından ne farkın kalıyor? Onlar da yarak-kürek yorumlar yapmıyor mu? Hem küfür et, hem ona benzemeye çalış.

Semih'ten söz etmeden olmaz. Gökhan Zan sakatlandı, 76 numaralı insan formu kırmızı kart gördü, mecburu istikamet Semih'i gösterdi. Bugün sahada izlediğimiz genç çocuğun Servet ya da Gökhan Zan'a göre çok eksiği var mıydı? Yoktu, hatta telaşsız oyunuyla, rahatlıkla oynayabileceğini gösterdi. Ujfaluši ile de gayet uyumlu göründü. Bazen risk almak gerekir, yerim tecrübesini. Tecrübe tecrübe diye beklersek, bu takıma bir genç adam koyamayız. Haaa, Aydın gibi bir bok olmayacağı belli olur, gereksiz yere zorlamazsın ama Semih Kaya gibi çıkıp oynar, ışığı görürsün.

İki maç tökezledikten sonra Kayseri'den alınan 3 puan nimet gibiydi. Oyun olarak ahım şahım bir futbol sergilenmedi, hele hele Aydın oyuna girdikten sonra, çok kötüydük.

Alkışı hak eden bir adam da Ayhan'dı. Aylardır oynamıyor, çıkıp tek başına kişisel antrenman yapıyor, formayı giyince de, rotasyonda yeri olabileceğini, gerektiğinde oynatılabileceğini gösterdi. Bütün sezon 11'de oynatamazsın ama oynattığında da, önyargısız baktığında, takıma katkı sağlar.

Herkesi asıp kesmeyi bırakın, hele hele yabancı futbolcuları. Yemeği, içmesi, geleneği, dili v.s. v.s. her şeyiyle bambaşka yere geliyor bu adamlar. Kimisi Ujfaluši, Melo gibi altyapıdan çıkmışcasına hiç yadırgamıyor, kimisi kendine gelene kadar birkaç ay geçiyor. Kavun değil bu adamlar götlerini koklayıp "Hımm bu adam bize hemen uyum sağlar" diyelim.

Deplasmanda alınan 3 puan her zaman iyidir. Oyun çok önemli olmayabiliyor bazen, hele de bu saçma sapan sistemde, angut yönetenleri bulunan, süper mal spikerlere sahip bir futbol ortamında.

İki tane salak Elmander deplasmanda gol atamadığı için "Deplasman fobisi" diye götten çıktığı her halinden belli olan bir söylemde bulundular. Ehh, adamın götüne şampanya mantarını patlatıp, böyle sokarlar işte. Ülke liseliyle kaynıyor a.k.

27 Ekim 2011

İsimsiz kahramanlara selam olsun


Hepimiz sokakta rastlıyoruzdur bu insanlara ama görmüyoruz bile çok zaman. Öylece yanı başlarından yürüyoruz. Belki bazılarımız, bir-iki adım yana atıp ürküyoruz bile.

Onlar geçen yıl örgütlendiler, Geri Dönüşüm İşçileri Derneği adı altında. Çevreye ve ekonomiye farkına bile varmadığımız biçimda katkı sağlıyorlar. Çünkü sokaklarda onlara taşeron firmalar ve belediyeler saldırıyor. Evet yanlış duymadınız, saldırıyor. 2010 yılında sadece Ankara'da 60 katı atık emekçisi, uğradıkları saldırılarda yaralanmış.

Katık isminde bir de dergi çıkartıyorlar. Paraları ne vakit çıkışırsa, o ay bir sayı çıkıyor.

Hepsinin başka başka hikâyesi var. Kimi ilkokulu bitirmiş gencecik yaşında sokaklara koyulmuş, kimi kan davası nedeniyle düştüğü cezaevinden çıkmış, başka iş bulamayınca o arabayı yüklenmiş, kimi daha çocuk yaşta evden atılmış çöplerin arasına dalmış.

Van depremi olduğu zaman, örgütlü işçiler, 'Ne yapabiliriz?' diye kafa patlatıyor. Ankara'da, Antalya'da, İstanbul'da yardımların ulaşması için karton kutulara ihtiyaç duyulacağını düşünerek, sokaklara koyuluyorlar. Kullanılabilir nitelikteki, karton kutuları, kendilerine saldıran, belediyelere ulaştırıyorlar.

Geri Dönüşüm İşçileri Derneği’nden Ali Mendillioğlu'na uzatılan mikrofonda şu yanıtı veriyor, "Biz çok özel bir şey yapmıyoruz, yapmamız gerekeni yapıyoruz. Hayatımızı idame ettirmemiz gereken kartonları da veriyoruz. Varsın olsun 2-3 gün aç kalırız ama oradaki kardeşlerimize yardımlar uzansın."

Milyonlarca süslü kelimeyi, fiyakalı cümleyi yan yana getirsen, şu iki cümledeki insanlığın içini dolduramaz. İnsan ister istemez, kendi insanlığını sorguluyor.

Çok kişi elinden geleni yapıyor Van için ama bu insanları unutmamamız, hafızamıza çivi gibi çakmamız gerekiyor. Çünkü onlar, yardım denilen olgunun salt parayla yapılmadığını gösteriyor ve insanlığın sınırlarının ne denli uçsuz bucaksız olduğunu çiziyor bizlere.

Bu toplumda, kahraman olarak dolaşan çok insan var. Yaptığı yardımları, düğün salonlarında takılan altınlar mikrofondan söylenince şöyle etrafa bakınan tipler gibi ilan edilmesinden gururu okşanan, açık artırmaya gelip "Madem o bin veriyor, ben de 2 bin veriyorum" ukalalığıyla televizyonlar karşısında gösterenlere inat, sokaklarda aç kalma pahasına yardım eden kahramanlar hiç unutulmamalı.

Zaten onlar, dergilerinde tüm bunlara, "Kapitalizmi tarihin çöplüğüne atmayın, beş para etmez!" diyerek, en güzel yanıtı vermiş.

Üstüne ne desek boş kalır.

İsimsiz kahramanları anmadan geçseydik, büyük ayıp olurdu.

Teşekkürler...

El sikiyle gerdeğe girenlerin dünyası

Biraz vakit bulunca, ülkenin insanlarının "Deprem vergileri nereye gitti?" haberine yaptığı yorumlara bakındım.

Birkaç demet sunacağım.

"O paralar önceki depremlere harcandı bu yeni deprem"

"Deprem vergisi adı altında toplanan paralar yine depremi önlemeye karşı yapılan çalışmalarda kullanılıyor. madde madde harcamaları devlet size bildirmeye ve hesap vermek zorunda da değildir."

"cemil çiçek dün açıkladı; sakarya ve gölcük bu paralarla tekrardan inşaa edildi. Aynı şekilde van'da bu paralarla yeniden inşaa edilecek."

"İstanbulda binlerce devlet binası,köprü,okul,hastane vs. için güçlendirme çalışması yapılıyor.Bu toplana vergilerin üstünde harcamalar yapılıyor."

"ben hükümetimize güveniyorum kimsenin hakkını yemez."

"yol yaptılar diye eleştirenler, o yollar olmasa sen yardımları van'a zor gönderirdin. zaten yardım eden edası da yok tavırlarında ya. neyse.."

"bu vergiyi Akp getirmedi ki, niye başbakınımızı suçluyorsunuz?"

"deprem oldumu devlet seni sokakdamı bırakıyor bir şekilde devletin olanaklarından faydalanıyorsun niye deprem adına alınan vergi duble yola gidiyormuş yok niye saglık harcamasına gidiyormuş birdefada yapılan hizmetleri görbe ne olur"

Böyle düşünen çok insan var. Lan o bu değil "Depremin önlenmesi için kullanılıyor" diyen embesille aynı havayı soluyoruz.

Tabii bunun dışında, "Kardeşim bunlara harcadıysan, eğitim, sağlık için topladığın vergiyi ne yapıyorsun?" diye sorunlar da oldukça fazla.

Akp 9 yıldır iktidarda. Satılmayan KİT kalmadı. PETKİM, TÜPRAŞ, TELEKOM gibi dev kamu kuruluşları iki yıllık kârları karşılığında satıldı. Üstüne insanların üstüne vergi yükü bindirildiçe bindirildi. Elde var sıfır. Dış borç ve cari açık katlanarak büyüyor.

Karnından konuşmamak gerekir, ne düşünüyorsan açık açık söyleyeceksin. Bana biri "İyi de, benim sağlık, eğitim için verdiğim vergiler ne oluyor?" diye sorsa, makarna, nohut, bulgur, kömür, seçim dönemlerinde çeyrek altın gibi maddelere dönüşüyor derim.

Haa bu kadar mı? Olur mu? Devletin kasasından dış gezilere harcanıyor, 50 milyon dolarlık uçaklara, Köşk'te tadilatlara, devlet bankasının parasıyla gazete-televizyon alımına, hastane yaptıran eşe dosta, müteahhit olan eşe dosta v.s. v.s.

Bir çember düşünün, bunlar tam ortasında, yakından uzağa doğru bir saadet zinciri oluşturulmuş. En uzaktakine akmasa da damlıyor, yakındaki ise kendisine yalı, konak alacak duruma geliyor.

Başbakan Erdoğan, "Kaçak yapılaşma konusunda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile çalışma içine gireceğiz. İktidarı kaybetsek de bunu yapacağız" diyor.

Hacım, dün seçim oldu, bugün işbaşına mı geldiniz siz? 10 yıl oluyor iktidarda geçirdiğiniz süre. Onun öncesinde sen İstanbul'da belediye başkanlığı yaptın. Aklınız neredeydi?

Ehh tabii İETT'de memur olup, bu noktaya ulaşmak pek kolay olmuyor. Her şeye de yanıtları var. Oturduğu konağı sorarsın "Arkadaş kiraladı" der, oğlanın gemiyi sorarsın "Gemicik o" der, hiç işin içinden çıkamazsa "Elhamdürillah Müslümanız" der olur biter.

Maliye Bakanı, milyonlarca insanın gözüne baka baka dalga geçti. Deprem vergilerinin, deprem dışında her tür yere harcandığını söyledi. Duble yol, eğitim, sağlık, havayolu v.s. v.s.

Peki güzel kardeşim, miting meydanlarında "Binlerce kilometre duble yol yaptık" diye efelendin bize. Herifler bizim cebimize ellerini sokup parayı alıyor, sonra o paradan bize iki çikolata -Ülker'dir o çikolata- alıyor "Canımın içisi, bak sana çikolata aldım" diye kafamı okşuyor. Aslında götümüzden sikiyorlar da, efendilik bizde kalsın diye 'kafamızı okşuyor' diyorum.

El sikiyle gerdeğe gir, sonra "Gördün mü benim taşaklar altı okka, alet de 25 santim" diye övün. Lan o zaman "Hepimiz Rocco'yuz" diye pankart açıp yürüyelim sokaklarda.

Bizi fena dürtüyorlar. Elimize verdiler, ağzımıza soktular, götümüzü parmakladılar, sikilmedik tek yerimiz kulağımızın arkası kaldı, onu da 'hamdolsun' önümüzdeki 4 yılık süreçte yaparsınız.

Ama bunlar yetmez, bence yekten ÖSV diye bir vergi çıkartın, kulak arkasını da onunla tamamlarsınız.

26 Ekim 2011

John Travolta özentisi pezevenk

Sezonun başı ilginç olmuştu. Mahkemelik olan bir ligimiz var. Bir sezon öncenin şampiyonu kim belli değil. Kulüp başkanları, teknik direktörleri, yöneticileri cezaevinde yatıyor.

Lig başlamasına kısa süre kala, play-off diye bir sistem getiriliyor, yangından mal kaçırılır gibi 40 kusür yıllık sistem değiştiriliveriyor.

Yayıncı kuruluş Lig TV'nin, ligin yönetiminde başak aktörlerden biri olduğu söylentisi ayyuka çıkıyor.

Neyse lig başlıyor, herkes hayatından memnun. Mutlu mesut tablolar çiziliyor. Fenerbahçe iki kazanıyor, üstüne Galatasaray iki galibiyet alıyor, şike, cezaevi, çete suçlamaları unutuluyor.

Bugünkü Galatasaray maçının temel resmidir tüm bunlar. İstemediği play-off zorla kabul ettirildi, değiştirilmeye çalışılan şike yasasının altına imzasını attı kulüp olarak. Ehh bu kadar şeye 'eyvallah' demişken, Abdullah Yılmaz denen adama da boyun eğmeyi bileceksin.

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir misali, sezon başından beri elini 10 santimden yükseğe kaldırıp, hakeme baktın mı sarı kartı basıyorlar. Herifler hakem değil, Tanrı vekili gibi sahanın içinde. Uyanık olanı emekliliğini açıklayıp, kapağı TRT'ye atıyor. Muhtemelen, Grease'den çok etkilenmiş, saçları John Travolta özentisi pezevenk de, Bünyamin'den rol çalmaya çalışıyor. TRT'de para mı yok, Pazar akşamı olmaz, Salı akşamı koyarlar bir spor programı Abdullah götverinini oraya çıkartırlar.

Haa iğneyi başkasına batırırken, çuvaldızı kendimizden eksik etmeyelim. Bunları öyle haybeden centilmenlik çağrıları, entel-dantel görünmek için söylemiyorum. Servet denen sığırın yaptığı affedilir bir hata değil.

Pozisyon kırmızı kart ya da değil, o tartışılır ama sevgili sığırcık, taç çizgisine doğru yol almış bir adamın kolundan ne çekiştiriyorsun? Bırak gitsin herif dönemediysen kalecin var. O da olmazsa en fazla gol olur. 25'te oyuna girip, 44'te kırmızı kart gören adamın zekâsından şüphe bile etmem velakin olmayan şeyi arama gafletinde bulunduğum için gerizekâlının önde gideni yaftasını yapıştırırlar bana. Dakika 90 olur, yaparsın aynı hareketi, gol olsa da herkes seni alkışlar ama 44'te yapılacak iş değil bu üstelik takım 2-1 gerideyken.

Dönelim saha içinde olanlara; şimdi bu söylediğim şey için bir sürü adam yüklenecek bana biliyorum ama çok da umrumda değil. Fatih Teriml'in başında bulunduğu takımların hiçbiri sinirini kontrol edemiyor. Sabri sezon başından beri itirazdan kırmızı yiyor, Ujfaluši keza öyle. Maç 3-2'ye geldikten sonra Melo ve Selçuk'un kırmızı kart görmesi gerekir.

Hepimizin hayatta isyan ettiği şeyler var, kızıyoruz, sinirleniyoruz ama profesyonel bir iş yapıyorsak, bir noktadan sonra sinir kontrolünü yapmak gerekiyor. Sinirlenip, arkadan tekme atmak kimseye yakışır bir hareket değil. Haaa, madem sinirlisin git tekmeyi hakeme at, yardımcıya salla. Sana hiçbir şey yapmamış, topunu oynayan rakibe vurma.

İşler iyi giderken, hiçbir şey batmaz insanın gözüne de, sarpa sarmaya başlayınca ağır ağır batar, bu sinir konusu da böyle bir durum. Madem hakemler böyle bir uygulamaya gitti, o zaman ona göre davranacaksın. Yoksa hakemin saha içinde, dokunulmaz olduğunu filan düşünmüyorum, tam tersi bu yarı Tanrı pozisyonundan herkesten çok şikâyetçiyim.

Hakem iyi niyetli değildi. Neredeyse Tayland ligini bile izliyoruz. Böylesi gerginleşen maçlarda, hakemin iki takımın kaptanını çağırıp, biraz daha sakin olunması yönündeki telkinlerinin her yerde yapıldığını görüyoruz. İşte hakem tam da bunun için kötü niyetliydi.

Mesleki deformasyon (öğretmen kendisi) olsa gerek, saha içinde önüne geleni azarlıyor, bakışlar, tavırlar, iğrenç mi iğrençti. Bir de arkadaş, o saçının her telini ayrı ayrı siksinler e mi?

Başa dönüp, sonlandırayım. Bugüne kadar kimse sesini çıkartmadı olan bitene. "Bu arkadan kurulmuş ligde oynamıyoruz" denmeliydi. "Play-off'u istemiyoruz" deyip, transferlerini sürdürüyorsan samimiyet sorgular noktaya geliyor insan.

İki basın açıklamasıyla olacak şey değildi, geçen yılki iğrenç süreci kınamak. Kimin umrunda bu lig? Kim aynı heyecanla izliyor? Ortadaki pastadan iki dilim de biz alalım diye, bu boktan kurmacanın payendesi olunmaması gerekirdi.

Futbola dair de bir-iki kelam edeyim demek istiyorum ama ne yapsam çıkmıyor. Şu kadarını söyleyeyim, Eboue'den sağ açık, sol açık filan olmaz. Fatih Terim, bu adamın joker olduğunu nereden çıkarttı bilmiyorum ama kendisi kupa 2'li, maça 3, karo 4, hadi bilemedin sinek 6'lısı olur, başka bir şey olmaz. Riera konusunda halen kararsızım, çok çabuk asıldığını düşünüyorum.

Elmander gibi futbolcular lazım, sakinliğini koruyup aynı zamanda futbol oynamaya çalışan.

Salazar'dan aşağı salıverdim derbiyi!



Portekiz'de diktatör Salazar, otoriter yönetimini nasıl sürdürdüğünü sorduklarında "Halkı 3F ile uyuttum" der. Yani 'Fado, Fatima ve Futbol'la.

Pazar günü Van'da meydana gelen depremden sonra, medya 3 maymunu oynarken, sosyal medyada insanların, bölgedeki duruma ilişkin anlattıkları, konuştukları devletin yetersiz kaldığı gerçeğini ortaya çıkartınca, facebook ve twitter kullanıcıları için "İdeolojik olarak kullanıyorlar" suçlamasında bulunuldu.

Tabii, nasılsa medyaya diz çöktürülmüş, kalemlere emirler verilmiş ve her şeyin yolunda gittiği tablosu çiziliyordu. Daha biraz önce bir köşe yazarının "Bakanım isterseniz, "Yardımlar en geç bir hafta içinde tamamlanacak demeyelim, tepki çeker, biz buna en kısa zaman ifadesini kullanalım' daha iyi olur" konuşmasını dinleyince, midemin bulanmasıyla, yarından sonra çizilecek profilin de ipuçlarını açık açık verdi.

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in, "Terör örgütünün bu ülkede ve bu millete karşı mücadelesi dağda silahlı mücadelenin veya şehirde bombalı mücadelenin yanında, bu konularda da yalan haberleri yayarak bir takım asparagas haberleri yayarak, oluşturarak veya Van’da izlediğimiz gözlediğimiz gibi olmayan talebi oluşturarak, talep patlaması yaparak adeta yardımın yetersizliği gibi bir algılamayı oluşturmak şeklinde de devam etmektedir.
Açıktan devletin ve milletin oraya gönderdiği yardımın engellenmesi, engellenmişliği söz konusu değildir. Fark ettirmeden gizlice bir engelleme söz konusudur"
açıklaması, devletin yardım konusundaki acizliğini taşeronlaştırmadaki ustalığını da gösteriyor.

Libya'ya havadan uçaklarla yardım yapan Akp iktidarı, kendi halkına yardım etmek konusunda çok açık ve net sınıfta kalmıştır. İktidar kendi beceriksizliğini örtmek için her tür kurum ve kuruluşu suçladı.

Oysa 4. günde halen yardım gitmeyen onlarca köy var, insanlar Van merkezinde bile sokaklarda kalıyor.

Dış yardımlar konusunda süngüsü düşen hükümet tam da "Neden o zaman 3 gün beklediniz?" diye eleştirilmeye başlamışken, Türkiye Futbol Federasyona, Beşiktaş-Fenerbahçe derbisine, sarı-lacivertli taraftarların alınmayacağını duyurdu.

Rakip taraftar için biletleri satılmış bir derbide alınan bu son dakika haberinden sonra, gündem ne oldu peki?

Salazar'ın 3F'inden biri Türkiye'de devrede. Biz de hep birlikte oturup, bu gündem değiştirilme çabalarına ortak oluyoruz.

Bravo bize....