10 soru 10 blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 soru 10 blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2011

10 soru 10 blogla haftanın değerlendirmesi



Giriş notu: Bugüne sarktığı için özür dilerim, iki gündür yorgan döşek durumdaydım, o yüzden hadiseye giremedim bile. Bundan sonra daha özenli olacağımdır. Tekrar kusura bakmasın, takip eden ve kafa patlatan herkes...

Fenerbahçe'nin derbide Beşiktaş'ı 4-2 yenmesinin başat faktörü senin için ne oldu?

Jesus Almeyda: Skora takılmamak lazım öncelikle. İlk devre Dia'nın direkten dönen topu, Ekrem'in oyundan atılmaması ve Rüştü'nün müthiş oyunu olmasa ilk devre 3 farkı bulabilirdi Fenerbahçe. Beşiktaş'ın Quaresma-Guti'den oluşan topsuz oyunda gözükmeyen ileri hattı müdafaya gelmeyince arkalarında Toraman ve Ekrem gibi iki vasat defans varsa -ki maçın sıradışılığı bu ikisinin de şu rezil oynadıkları maçta gol atmalarıdır- Fenerbahçe'nin Niang-Dia ikilisi ile ilk devre rakibi sürklase etmeleri çok normal.

30'dan sonra maç başındaki pres gücü kalmayan ve geriye yaslanan Fenerbahçe manzarası normaldi. O şekilde prese devam edemezlerdi. Lakin anormal olan Beşiktaş'a göre çok daha motive çok daha soğukkanlı ve çok daha "takım" olan Fenerbahçe'nin, Toraman'ın ikinci golünden sonra dağılmasıdır. Evet Beşiktaş ne kadar dağınık bir takım olursa olsun şu kadrosu ile en kötü ihtimal kontra hücumlarda rakibin darmadağın edebilir. Ekrem'in golünü de bir kontra golü sayabiliriz.

Almeida'nın kaçırdığı gol ciddi bir kırılma noktasıydı. Fenerbahçe öyle bir dağılma eşiğine gelmişti ki Almeida o golü atsaydı muhtemelen bu 4 gollü galibiyet Beşiktaş hanesine yazılmış olacaktı. Kaldı ki oyunun ilerleyişine baktığımızda Ferrari'nin saçma sapan kırmızı kartı ve penaltı olmasaydı da Fenerbahçe'nin gol atması ya da en azından gol yemeden bu golleri atması pek ihtimal dahilinde değildi. 2-2'den sonra ise Beşiktaş'nın berabere bile kalamayacağı aşikardı.

Hani bu durum Fenerbahçe'nin başına gelseydi 2-2'yi koruma ihtimalleri daha yüksekti. Ama Alex penaltıyı attığı an maçı Fenerbahçe'nin kazandığı da belli olmuştu. Fenerbahçe'nin önümüzdeki 3 hafta boyuna rakipleri şu dönemde üst üste yendikleri rakiplerine göre çok daha zayıflar. Bu 3 hafta sonunda Fenerbahçe TS'dan liderliği alıp puan farkını bile açmış olabilir.TT Arena'daki Galatasaray-Fenerbahçe derbisi çok enteresan sonuçlara yol açabilir diyeyim son olarak.

Son haftalarda alınan sonuçlar ve oyun görkemli Barcelona'yı aratır düzeyde. Barcelona'da bir düşüş mü var mı?

Eren Loğoğlu: Aslında yok.

Barça'nın kusursuzluk / başarı / kötü grafiğini belirleyen çok ince bir çizgi bulunuyor, ara pasının geçip geçmemesi, pasın şiddetinin her zamanki gibi ayarlanamaması, boşluklara sızan oyuncunun fark edilip, fark edilmemesi gibi eylemler üzerinden değerlendirme yapılabilecek. Bu liste uzar gider, gel gitleri olan bir anlayış onların oyununa bakış açısı, az gol attıkları zaman kötü oynuyor sanrısı yaratan.

Barça, aynı oranda topa sahip olmasına karşın 2. golü atamadığı iki maç yaşadı ve zorlanıyor gözüktü, pozisyonları değerlendirse muhtemelen bunlar konuşulmuyor olacaktı. Sadece Gijon maçında geriye düştüler, ona da geleceğim.

3 maçlık durumu maddeleyerek anlatacak olursam;
- Gijon maçında aşırıya kaçan rotasyon, Milito, Maxwell, Mascherano ve Afellay ile.

8 Dünya Kupası kazananı + Messi + Alves + sol bek = "Kusursuz Teorik Oyun" denklemi, kişisel tespit olarak söylüyorum ve eğer bu yapının herhangi bir parçası eksik olursa, kusursuzluk bozuluyor çünkü yerine konan ismin adaptasyonu sağlaması çok zor bir seviye var ortada.
Gijon maçında rotasyona giren oyuncuların hangi birine yetersiz denilebilir ki! Barça'nın felsefesine uyum sağlayıp verimli olmak bambaşka bir olgu ve Barça, kendisini altyapıya mahkum ediyor, yetişmek zorunda doğru, hatasız oynamak için ya da Arsenal, Villarreal gibi kendisine benzeyen takımlara yönelmek.

Onların en güzel özelliğiyse bizden farklı olarak, sabırlı olmaları, Afellay'ı da, Javier'i de zamanla çok daha iyi göreceğiz, felsefeyi kavramaları adına saatlerce Barça maçı seyrettiğinden bahseden oyuncular bunlar, pes etmeyen türden, yeryüzünün en güzel oyununu sergileyen takımının parçası olmak isteyenler.

- Gijon maçıyla ilintili, FIFA Virüsü, konsantrasyon kaybı ve erken yenilen gol ile yapılan soğuk duş.

- Puyol'un yokluğu. Savunmada rakibe, o ilk müdahaleleri yapan ve hücumları olgunlaşmadan bitiren savaşçı takımıyla sahaya çıkamıyor sakatlığından ötürü, Pique'nin üstün top tekniğine karşın, Puyol kadar savunma yönü güçlü bir oyuncu olmadığını Llorente karşısında gözlemledik.

- 2. golü bulamama hastalığı. Arsenal ve Bilbao maçları, cömertçe harcanan fırsatlar sonucunda, oyunu tehlikeye sokmak ve rakibe cesaret aşılamak.

- Guardiola'nın fanteziye kaçan bazı formasyon ve oyuncu denemeleri. Bilbao maçında 3 - 3 - 3 - 1 oynattı, Gijon maçında 65. dakikada yapılan değişikliklerle Xavi'nin daha geride oynatılması.

- Iniesta'nın bir süredir -hangi maçta olduğunu anımsayamadım- omzundan sakatlığı var ve maç sonlarında çıkmak zorunda kalıyor, Gijon maçında ona çok ihtiyaç varken oyundan çıkarılması. Sanırım atlattı, Bilbao maçında çok korkusuzdu.

- Ve belki de en önemlisi Messi'deki görece performans düşmesi. Pas hataları arttı, akıl almaz goller kaçırdı, driblingleri daha bir etkisizdi ancak onun da dün gece düzelme izlenimi uyandırdığını rahatlıkla belirtebilirim. Barça öyle zirvede duruyor ki, düşünün Messi'yi eleştirebiliyoruz, seviyeyi belirlediler çünkü.

- Arsenal maçı, ayrıca değerlendirilebilir. ŞL eleminasyon maçlarında hiç kazanamamak, Arsenal'in performansı gibi maçın kendine özel faktörleri de vardı.

- Pep'in sezon planlaması. Son 3 sezondaki puan kayıpları, aynı üç ay içersinde gerçekleşiyor. Sezonun başlangıcı Eylül, ortası Şubat ve sezon sonu,Mayıs. Barça, Hercules'e yenildiğinde ve Mallorca'ya puan kaybettiğinde de aynı endişeleri taşımıştı Barça sevdalıları, benzer argümanlar yine vardı ve Pep, Kasım sonunda zirve yapacağız söyleminde bulunuyordu, bir programı olduğunun işaretiydi bu açıklama.
Mayıs kayıpları, kesinleşen şampiyonluk sonrası gerçekleşti, ciddiye almamak gerekir. Şubat da bitmek üzre, tek maç kaldı, Mallorca, çok önemli.

Endişeye mahal yok! Tarihin en güzel futbolunu oynayanlar, bunun hazzını bizlere yaşatmaya ve futbolun adaleti için kazanmaya devam edecekler.

Futbolda haftanın en önemli gündem maddesi neydi?

Kayıp Zamanın Peşinde: Medyanın veyahut futbol ile ilgili olan mecraların yarattıkları gündemler vardır muhakkak. Ama benim gündemim farklı meselede takılıp kaldı geçen hafta itibariyle. O da dünya yıldızlarıyla bezeli ve başkanlarının ‘Dünya bizi konuşuyor’ dediği Beşiktaş’ın, bir hafta içerisinde kendi sahasında sekiz golü kalesinde görmesidir.
Beşiktaş’ın Fenerbahçe maçındaki skoru hak edip etmediği meselesi bir yana, ortada iki maçlık bir netice var. Bu bağlamda bana göre gündemi oluşturan en önemli şey, bazı hatalardan ders alamamak ve popülist adımların bir takımın kaderini olumsuz yönde çok etkilemesidir.
Siyah-beyazlıların en önemli rakiplerinden olan Sarı Kırmızılıların iki sezonda yıldızlarla neler yaşadığını dikkate almaması ve futbol yönetiminde söz sahibi olanların mantıklı atılımlardan ziyade koltuğu koruma derdinde olup popülist adımlar atması ilgi çekicidir.

Sarı-Kırmızılılar da zamanında bir çok yıldızı kadrosuna dahil etmiş ama kadronun bütünsel kalitesine önem vermeyip rotasyona yeterli kapasitedeki oyuncuları dahil etmediğinden asla bir takım olamamıştı.
Bu yüzden önü başka arkası başka telden çalıyordu. Bir futbol takımında ortak dilden konuşabilmek çok önemlidir. Bu dilin daha güzel, şiirsel ve sanat dokunuşlu olabilmesi için yeşil zeminde topun peşinde koşturanların aynı kalibrede yeterliliğe sahip olması gerektiği söylenebilir.

Galatasaray bunu başaramadığı için dengesiz ve başarısız bir takım olup çıkmıştı. Keza takım bile olamamıştı. Beşiktaş’ın bunlardan ders çıkarmayıp birkaç yıldız alarak kendisini dünya kulübü ilan etmesi, şampiyonluğun ve hatta UEFA Kupası’nın en büyük adaylarından biri olarak görmesi Türk futbolunun hayalperestliği olsa gerek. Ne de olsa hayal. Kurması bedava. Mantığa gerek bile duyulmaz.

Türk futbolunun yaşadığı büyük düşüş ortada. Bir çok insan nedenlerini sorgulasa da o kadar uzaklarda aramak gerekmiyor. Büyük takımların son yıllarda yaptıkları yanlış atılımlar ve dengesiz kadro kurmaları, onlarla özdeşleşmiş olan ‘kazanan takım’ olgusunu yerden yere vurmuş durumda. Artık peş peşe üç, dört maçını kazanan büyük takımlardan pek bahsedemiyoruz.
Bazen herhangi bir Anadolu takımından farksız top peşinde koştururken görüyoruz onları. Bazı Anadolu takımlarını da çok iyi atılımlar yaparken görüyoruz; Kayserispor ve Gaziantepspor gibi. Temelde, olayı sadece yabancı kalitesine bağlamak büyük bir yanlış.
Yerli kadro kalitesini sağlayan takımların daha dengeli olacağı su götürmez bir gerçek. Dinamo Kiev karşısında iki yerli oyuncuyla oynayan Beşiktaş’ın durumu ilginç bir anekdottur. Artık takımlar yıldızlara tomarla para harcayacaklarına, kendi öz kaynaklarından kaliteli oyuncular üretmenin peşini de bırakmamalıdır.

Nihayetinde gerçekler ortada. Dünya yıldızlarıyla bezeli olan ve dünyanın konuştuğu Beşiktaş, bu yıl yerden yere vurulan, bazen garibanları oynayan Galatasaray ile aynı puanda. Her iki takım da daha sağlıklı atılımlar yapan Kayserispor ve Gaziantepspor’un altındalar.
Ve an itibariyle iki büyük takımın durumu pek iç açıcı değil. Her ne kadar ileriki yıllara atılım yaptıklarını söyleseler de! Umalım ki sezon sonunda doğru adımları atarlar ve popülist kadro kurmanın peşine düşmezler. Sonrasında mı? Kendi düşen ağlamaz...

Trabzonspor 2 deplasman maçından sonra Kayseri ve Beşiktaş'la karşılaşacak. Bu iki maçta alınacak 6 puan Trabzonspor'un şampiyonluk şansını ne derece etkiler?

Ceza Sahası: Trabzonspor çok kritik bir dönemeçten geçiyor. İlk yarıda formu tavan yapmış Trabzonspor için geçerli değil elbette ve o Trabzonspor bu iki maçtan alınacak -en kötü- 4 puanla birlikte geri gelecektir. Ligin gidişatına baktığımızda zirvedeki iki takımdan biri en üst düzey formunu yakaladı.

Diğeriyse kendi formunun yarısında henüz. Trabzonspor ve Fenerbahçe'nin durumu bu. Fenerbahçe'nin bu tempoyu sürdürebilmesinin zor olduğunu tüm futbol tarihi istatistikleri söylüyor. Ve çok uzağa değil, ilk yarıya baktığımızda Trabzonspor'un formunu bulduğunda neler yapabileceğini de herkes görüyor.

Kısacası şu anda Fenerbahçe formuyla, Trabzonspor formsuzluğuyla şaşırtıyor ve her şey sezon normallerine döndüğünde -ki bu maçlar kritik bu normallere dönüşte- Trabzonspor'un ipi göğüsleyeceğine inanıyorum. Bu maçlarda kazanılacak 6 puan sadece Trabzonspor'u sezon normallerine döndürmeyecek, Fenerbahçe'nin de moralini bozacaktır mve dolayısıyla şampiyonluğa etkisi fazla olacaktır.

Beşiktaş taraftarı, hemen herkes tarafından maçın kaybedilmesinin sorumlusu Ferrari'yi çıkarken alkışladı. Benzer tavırlar diğer tribünlerde de oluyor. Rakibine vuran, tüküren, iten oyuncular neden baştacı yapılıyor. Taraftarın kötü anlamda bu denli baş aktör oyuncuyu alkışlarla uğurlaması için neler söylersin?

Evrensel Blok: Soruya, "taraftar" olmanın getirdiği psikolojiyi iyice anlayabilmek için okunması gerektiğini düşündüğüm ufak bir tavsiye ile başlayabilirim sanırım.

Sosyolog Roland Girtler'in Terbiyesizliğin Teorisi isimiyle türkçeye çevrilen kitabında, "futbol taraftarlarının terbiyesizliği" üzerine yerinde tespitler mevcuttur. Taraftar, esas itibariyle taşkın davranışlarda bulunan, terbiyesiz ve serseri toplulukların ismidir. Kendine özgü ritüelleri, alışkanlıkları söz konusudur.
Daha fazla klişe söz etmeden, çoğu taraftarın, maç saatleri dışındaki vakitlerinde gayet "normal" bireyler olduklarına dair hikayeleri de sıkça okuyoruz. Yani, taraftarlık, bir kısmi özgürlük alanı olarak, bireyin gündelik hayattaki sıkışıklığını küstahça sergileyebileceği bir mecra görevi görüyor. Bu yüzden, tükürmek, itmek, çekmek gibi "serserice" eylemler tabii ki taraftarlarca onay görecektir.

Bunun yanında, dizilişlerinin dahi basit savaş stratejilerine göndermede bulunduğu bir spor olan futbolda, tabii ki, diziliş veya takım tertibinin yanı sıra, oyun içi mücadele sırasında da sertlikler en hafif ifadeyle "gereklidir."
Çünkü az evvel bahsettiğimiz gibi, en başından, dizilişlerden itibaren, futbolda bir savaş atmosferi mevcut. Dolayısıyla, bir futbolcunun sırf rakibe zarar verdiği için alkışlanması, biraz da futbolun doğası gereğidir diyeyim daha fazla uzatmadan.

Beşiktaş ve Fenerbahçe arasında futbol açısından harika bir maç yaşadık. Neden sürekli başka şeyleri tartışıyoruz ve protokol tribününde yaşanan yumruklaşmalar için ne söyleyebilirsin?

Futbol Muhalifi: Bundan yaklaşık tam 20 sene önce yabancı takımlara karşı maç yaptığımızda şayet yağmur yağıp, saha çamura dönerse abimle söylediğimiz bir söz vardı: "Bizimkiler çamurda oynamaya alıştığı için bu maçı kaybetmeyebiliriz."

Günümüze bakınca da çamur yerini kaos ortamına bırakmış durumda. Nerede kaos orada biz. Gerek medya, gerek yöneticiler, gerekse biz izleyiciler bu kaos ortamından besleniyoruz. Yani bir futbol maçının olmazsa olmazı bizim için “kargaşa”dır. Maç oynandı bitti, ama hâlâ kartlardan bahsediyoruz. TRT tadında bir klip yapsa bir kanal inanın kimse izlemez. Ben bile izlemem arkadaş!
Yarım saat boyunca Lugano ve Ferrari’nin birbiriyle olan itişmesini izlemek daha keyifli. Şaka bir yana iyi maçlar oynandığı sürece işin kötü tarafı elbet azalacaktır.

Protokol tribününde yaşanan kargaşa için söyleyeceğim tek şey, o insanların egolarını başka yerlerde tatmin etmesidir. Sürekli sorun çıkartan bu tiplerden inanın nefret ediyorum.

Fenerbahçe derbiden 4-2 galibiyetle ve maç fazlasıyla liderliği olarak döndü. Bundan sonra ne olur?

Tribünsel Sevda: Derbinin ardından F.Bahçe'nin Kasımpaşa ve Konya'yla içerde, G.Birliği ile deplasmanda yapacağı 3 maçı var önünde. Sonrasında G.Saray deplasman ve Bursa'yla Kadıköyde karşılaşacak.

G.Saray maçına kadar yapılacak 3 maçtan kayıpsız çıkarsak eğer Arena'dan alacağımız beraberlik ve Bursa karşısında gelecek galibiyetle şampiyonluk yolunda çok büyük bir yol katetmiş oluruz.
Fikstüre baktığımızda tablo bu şekilde gözüküyor. Futbol olarak değerlendirdiğimizde şuan şampiyonluk mücadelesi veren takımların içerisinde birlik beraberlik bakımından en iddialısı F.Bahçe gözüküyor. Bu hava kaybedilmezse sene sonunda şampiyon olamamamız için hiçbir neden yok.

Schuster'in Sivok ve Bobo kararı derbinin sonucunu direkt olarak etkiledi mi?

Rakamla10: Bobo ve Sivok'un ilk on sekizde bile olmadığını vapurla Beşiktaş'a geçerken telefonuma gelen smsten öğrendim. Schuster'in oyuncu tercihlerine şaşırmıyoruz artık ama anlamak için de bayağı bir kafa yoruyoruz açıkcası.

Balık Pazarı'nda demlenirken eldeki mevcut kadro, ligdeki konum, üç gün önceki Avrupa hüsranı vesaire konuşulduktan sonra hepsi bir kenara bırakılıp maça dair umutlar tazelendi her maç öncesinde olduğu gibi. Kimileri kafasındaki "Yener miyiz?" sorusuna cevap ararken, ben nedense epey bir umutsuzdum. Nedense demek yersiz aslında nedenleri belliydi. Üç gün önceki oyun, ligin ikinci yarısındaki düşüş, Fener'in çıkışı, son yıllardaki bize karşı olan üstünlüğü ve Alex.

Fenerbahçe bir yana Alex bir yana bence. Bu adamın heykelini dikmezlerse ben üzülürüm. Neyse konu dağılmasın bize dönelim. Maç dün akşam iki kere gitti geldi.Uzun uzadıya maçın kritiğini yapmadan sorunun cevabına gelirsek ben tartışmasız olarak 'Evet' derim.

Maç 2-1 iken bariz bir üçüncü gol şansını kaçıran Almeida ve yok yere hem penaltıya sebebiyet verip hem de kırmızı kart görerek hüsranla bitecek olan gecenin fitilini ateşleyense Ferrari olunca bu soruya hayır demenin imkanı yok zaten. Ha tutup da denilirse "Canım hoca nerden bilsin Ferrari'nin böyle bir kart göreceğini?" buna bir şey diyemeyebiliriz belki ama Almeida tercihinde aynı durum söz konusu değil.

Altı senedir Türkiye'de oynayan, Fenerbahçe maçlarının atmosferini iyi bilen, bu takıma karşı bir çok kez gol bulan bir Bobo en azından kadroda olmalıydı. isim olarak bakıldığında belki yüz kere Almeida tercih edilir ama Fener maçı olunca iş farklı. Beşiktaş dün maçı iki değişik golle çevirdi, ilkinde Ekrem hayatı boyunca bir daha atamayacağı güzellikte bir gol bularak soyunma odasına daha az stresli gidilmesini sağladı.

Toraman da şanslı bir golle öne geçirdi Beşiktaş'ı. Bu dakikadan sonra öyle bir döndü ki oyun, eğer üçüncü gol gelse Beşiktaş farka koşacaktı, olmadı. Genele bakıldığında sağ kanadı koridor gibi kullanan Fenerbahçe Alex'in önderliğinde on kişi kalan rakibini rahat geçmiş oldu. Eksik kalınmasa ne olurduyu bilememenin gerçekliğiyle herhalde çoğunluk Beşiktaş'ın kazanacağında hem fikirdir.

Hakem de es geçtiği penaltı dışında kartlarında hep bize karşı bonkördü, UEFA hakemi ya (!) gördüğünü verdi, görmediklerini konuşmak da bize kaldı.

15 Şubat 2011

10 soru 10 blogla haftanın değerlendirmesi


GİRİŞ NOTU: Kime soru sormay unuttum ben, haber versin bana. Beynim darmadağın kusura bakmayın

Çok iyi giden bir Fenerbahçe ve berbat giden bir Beşiktaş. Hafta sonu için beklentin nedir?

Tribünsel Sevda: Fenerbahçe'nin 2. yarıda bütün maçlarını kazanmasından daha çok takımın birlik içinde hareket etmesi daha önemli.
İnönü'ye bu birliktelik ve beraberlikle çıkacak olmamız bizim için avantaj olacaktır.

Özellikle son İbrahim Üzülmez olayıyla ilgili Beşiktaş camiası daha da karışmış durumda. Onlarda mutlaka kazanmak isteyeceklerdir ve zannedersem Guti'de sahada olacak. İspanyol futbolcunun varlığı bile Beşiktaş'ın toparlanması için yeterli oluyor.

Beşiktaş'ın çok kötü, Fenerbahçe'nin çok iyi olması derbinin sonucuna bir ipucu olamaz. Bunun örneğini Kadıköy'deki Fenerbahçe-Galatasaray derbisinde gördük.
Ama elbette oluncu performanslarına göre bir yorum yapacak olursak ben bu maçtan beraberlik çıkma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum.

Engin ve Burak'ın saha içindeki gerilimi için ne söylersin? Takım üstündeki gerginliğin bir yansıması mıdır yoksa salt Engin'den mi kaynaklanıyor?

Ceza Sahası: Yanıtım problemin Engin kaynaklı olduğudur. Engin bugün özür diledi. Burak da mevzuu fazla uzatmayacağının sinyalini daha maçın başında vermişti.
Engin'in ilk vukuatı bu değil. Daha önce Avni Aker'de oynanan 0-0 sona eren Eskişehirspor maçında da benzerî bir çıkışı olmuştu oyundan alınırken. O dönemde bir baskıdan söz edebilir miydik? Hayır. Takım gayet iyi gidiyordu. Fakat Engin bu...

Aslında maç içinde klasik Engin'den çok uzaktı. Sabırlıydı, çok sert müdahalelere maruz kalmasına karşın sabrını korudu. "Galiba bu sefer çıldırdı" diyebileceğim bir çok pozisyonda tuttu kendini.
Hatta alakasız hareketlerden kaçınışını bir pozisyonda iyice gözlemledim: Kendi lehine taç verilmesi gereken bir topun rakibe verilmesi üzerine topa vurmaya yeltenip bir şeyleri hatırlayarak kendini frenlediği an.

Bu tip futbolcuların değişim yolundayken bazı patlama anları olabiliyor. Engin de kendini tuttu, tuttu ve alâkasız bir yerden patlayıverdi. Tabii bu hoşgörülebilir bir davranış değil.
Hiçbir profesyonel futbolcu, ister takımını çok sevsin -Engin gibi- ister nefret etsin, böyle bir hareketi yapma lüksüne sahip değil. Mahalle maçlarında şu hareketi yapanı bir daha takıma almıyorduk biz.

Engin yatsın kalksın Şenol hocaya dua etsin. Çok değil, daha bir kaç ay önce Trabzonspor dergisine "Uğruna ölürüm" demişti Trabzonspor formasıyla alâkalı olarak. Şunu gördük ki bu sözü de bir gaz anında söylemiş. Ben öyle düşündüm maçtan sonra..

Hagi'nin oynatmak istediği oyunun saha içindeki oyuncular birbiriyle örtüştüğünü düşünüyor musun?

Eren Loğoğlu: Kayıp bir sezon yaşanıyor. Türkiye Kupası dışında rasyonel bir amaç da kalmadı, ligde dördüncü olma şansı her hafta azalıyor. Böyle bir ortamda yapılacak en uygun iş önümüzdeki sezonun programı için şimdiden deneme/yanılma yoluyla bazı tespitler ve onların sonucu olarak kararlar almaktır.

Hagi, bu süreci tecrübe ediyor şu an. Ne oynatmak istediği konusunda da net bir tavrı yok haliyle. Bazı temel istekleri bulunuyor, Galatasaray'ın karakteristiğiyle -2000 ruhu- örtüşen bir ön alan baskısı gibi. 4-1-4-1 formasyonuyla takımın konumlandırıyor ve iki merkez oyun noktası oluşturuyor, burda da kadro içersinde futbol aklı en üst düzey olan iki oyuncuyu -Lucas, Kewell- kullanıyor.

Onun stratejisinde orta saha çok önemli, bu sebeple çok alternatif üzerinde durdu bu bölge için. H Balta ve Sabri akla en son gelenlerdi. Culio'yu sol iç yaparken, sağ iç olarak da aynı dinamizmi sunacak birisini arıyor ve Sabri'ye yoğunlaşıyor;

------------------Lucas----------------
Kazım---Sabri---Culio---Stancu
-------------------------------------------
------------------Kewell---------------

şeklinde.

Devre arası Biglia ısrarının altında yatan sebep de Sabri'nin bölgesiydi kanımca. Yekta'nın mutlaka düşünülmesi gerekiyor oraya. Arda ve Baros döndüğünde, Kewell ve Kazım'ın değişeceği söylenebilir. Bu tarz bir orta saha kurma amacı, Culio'nun sol iç / açık oynayabilmesinden dolayı;

------------------Lucas----------------
---Sabri---------------------Culio----
----------Kazım-------Stancu-------
------------------Kewell---------------

gibi bir yapıya evrilme şansı doğuyor top kullanıldığında. Biglia gibi bir isim olmadığından top kullanabilen Lucas önde, süpürücü Cana arkada oynuyor, bu da pek çok zaafı ortaya çıkarıyor.

Bunun yanında ayrıca bek sorunları -Serkan, H Balta- ve merkez savunmacıların -özellikle Servet- çizgi halinde yakalanıp rezil olmamak adına savunmayı geriye çekmesi sıkıntıları da var.

Serkan, G Zan, Çağlar, H Balta, Sabri, M Sarp, Barış gibi oyuncular verimli olabilecekleri bir bölge, görev tanımı varsa sistem içersinde bunun denemesine giriyorlar, zamanla eleminasyona uğrayacaklarını düşünüyorum.

Böyle bir operasyon için elbette yerlerine alınması gereken yerliler olacağından bütçe gerekecek, bu da bir başka tercihle karşı karşıya kalma anlamı taşıyor. Hagi'nin kalıp kalamayacağı ve uygulamak istediklerini bu yazdan itibaren devreye sokup sokamayacağı da Zapata&Romero gibi transfer başarısızlıklarını da düşününce ayrı bir tartışma konusu.

Türk Telekom Arena ve Galatasaray arasında bir isim krizi yaşanıyor. Galatasaray yönetimi bu krizi iyi yönetemedi mi yoksa krizin temel sebebi yönetimin kendisi midir?

Beşiktaş ve Federasyon arasındaki kavga büyüyor. Tartışmanın bir ucunda da Galatasaray var ve sanki aynı safta gibilir. Bu kavganın sonunda Federasyon'un görevde kalabileceğini düşünüyor musun?

Stalker: Bu tartışmalar, diklenmeler, atışmalar filan bana yapay geliyor. Neyi paylaşamadıkları muğlak bir kere. Çok ilgilenmediğim için belki kaçırdığım şeyler olmuştur ama hakem hataları dışında yoğun itirazlara neden olan ciddi bir mesele görmedim.

Kulüp yönetimleri kendi başarısızlıklarına ve beceriksizliklerine kılıf uydurmak için hakem facialarını gündemin ilk maddesi haline getiriyorlar. Zira kamuoyunu manipüle etmenin en kolay yolu bu.

Bir döngü var; sırayla her kulüp yakınıyor durumdan ama sistemin nasıl işlediğine dair ne analiz var, ne isyan. En basit çıkış noktası şudur: Oyunu güzelleştirmenin yolları aranmıyor.

Buradan start alırsak, bütün zihniyeti dönüştürmek gerekir tabii. Bu da hakemlerle sınırlı kalmaz, yönetimlerden teknik direktörlere kadar uzanır. E kim ister ki bunu?

Neyse, sonunu şöyle getireyim: Beşiktaş ve Galatasaray yönetimleri sahadaki sonuçlardan sonra dalga konusu olmuşken, federasyonu filan düşüremezler. Yarışın içinde olsalardı ihtimal verebilirdim, fakat ortada sudan sebepler var. Buradan onlara ekmek çıkmaz.


Futbol Muhalifi: Galatasaraylı arkadaşlar kusura bakmasın ama TT Arena önümüzdeki birkaç sene boyunca onlar için tam bir baş belası olacak gibi gözüküyor. Bunda da tabii ki yönetimin köylü kurnazı gibi hareket etmesi en önemli sebep. Köylü kurnazı dediğim kişilere bireysel olarak baktığımız zaman kelli felli insanlar olduğunu görüyoruz. (Ufak bir aile şirketini yönetenler yok karşımızda.)

Fakat icraatlara bakınca insan gerçekten şaşırıyor. Bir sözleşme yapılıyor ve sen bunu açıkça çiğniyorsun. Sonra da "ya ne olacaktı, Telekom'dan böyle bir şey beklemiyorduk" deme ayıbını gösteriyorsun. Telekom, doğal olarak geri adım atacak, çünkü bir şekilde Galatasaray taraftarını karşısına alma durumu var.
Burada da başkan Adnan Polat resmen tribünlere oynayarak onlardan yardım istiyor, ki daha stadın açılışında yaşanan olaylar unutulmuş değil.

Tüm bunları yazdıktan sonra suçu yönetimin basiretsizliğine bağlayarak olayı kapatabiliriz. Her ne kadar büyük suç onlarda olsa da Galatasaray bir değişim içinde ve bu değişimi yaparken de hatalar olacaktır.

Bundan 10 sene sonra kulübün kurumsal olarak başarılarından söz edersek bilin ki buradaki pay bugünün yönetiminindir. Çok yanlışları oldu ve belki daha da olacak; ama bu işler kolay değil. En basitinden herkes endüstriyel futbola karşı ama takımında Zlatan'ı görmek ister veya sabah akşam bahis kuponları yapar.

Demek istediğim oyunu kurallarına göre oynamak zorundayız. Bir oradan olayım bir buradan alayım demekle burnumuz boktan kurtulamaz. Umarım bu emekleme kısımları sancısız ve bir an önce geçer. Bu arada benim merak ettiğim Adnan Polat'ın bu başarısızlıkları iş hayatına nasıl yansıyor?

Servet Çetin'in kaptanlık bandını takmasına nasıl bakıyorsun?

Jesus Almeyda: Kaptanlık mevzusunda normal şartlar altında oyucu kalitesinden önce kıdemine bakma taraftarıyım. Lakin liderlik vasıfları üstün olmasa da kaptanlık yapacak oyuncunun karakteri çok önemlidir bana göre.

2008 yılındaki gibi bakabilseydik Servet Çetin'e bugün kimse laf etmezi onun kaptanlığına lakin son 1,5 yılda kendinden nefret ettirme derecesine getirdi Servet Çetin çoğu GS taraftarını.

Bununla birlikte ne kadar Servet'in kaptan olmasından hoşmut olmadıysam da Ayhan-Arda-Sabri'nin aynı anda sahada olmama ihtimali nispeten düşük olduğu için Servet'in kaptanlığını pek görmeyeceğiz diye umuyorum.

Kaptanlık hususunda kıdeme önem veririm lakin kadroda 3.yılını geçiren Kewell (Servet'ten bir sezon sonra geldi) tüm sakatlıklarına rağmen kaptan opsiyonlarından biri olmalı fikrindeyim. Ve sözleşmesi uzatılırsa Neill'ın da gelecek sene kaptanlık hiyerarşisinde yer bulması en büyük arzum.

Futbolda haftanın en önemli gündem maddesi neydi?

Hepsi Detay: Haftanın gündemi bence Serdar Adalı'nin gereksiz çıkışlarıydı. Bjk ikinci yarıya çok iyi transferler yapmasına rağmen istediği başarıyı bir türlü yakalayamadı.

Mutlaka hakem hataları oldu ama çıkıp bu tarz açıklamalar yapmanın takımı germekten başka bir işe yaramadığı görüldü, nitekim çok kötü oynanan bir Ankaragücü maçı sonrası gelen yenilgi tüm bu açıklamaları boşa çıkardı.

Gundemdeki bence diğer ilginç konu da Engin Baytar ile Burak Yılmazin tartışmasıydı. Bu seviyede futbolcuların çocuk gibi küsüp tartışmaları futbolun psikoloji tarafının da ne kadar önemli olduğunu gösteren örneklerden biriydi.

Türkiye'de hakemlerden şikayet etmeyen takım yok gibi. Kimileri ilk yarıda kimileri ise ikinci yarının başlamasıyla feryat etmeye başladı. MHK ve Türkiye Futbol Federasyonu ile özellikle Galatasaray ve Beşiktaş'ın bir sorunu olduğu çok açık.

Eskiden olsa bu iki 'büyük' kulübün isyanı ile TFF Başkanı seçime zorlanır ve koltuğundan edilirdi. Beşiktaş ve Galatasaray'ın sahada aldığı sonuçlar dışında kulüp olarak etkilerinin azaldığını söylemek mümkün mü?


Evrensel Blok: Yalnız bu iki kulübün değil, Fenerbahçe'nin de vakt-i zamanında devletin ya da otoritenin göz bebekleri olarak palazlandıklarını biliyoruz.
Üç kulüp de çok köklü bir geçmişe sahip, buradan doğan bir "camia" gücü mevcut. Bunun dışında, iktidar peşinde koşan çoğu siyasal partiden daha fazla destekçileri var. Hem de koşulsuz destekleyen bir kitle.

Ve son olarak siyasi ilişkileri de şeffaf değil, oradan kimi dönemler kendilerine rant sağladıkları açık. Yani her üçünün de TFF'yi etkileyebilecek güçlerinin bulunduğu aşikar.
Peki neden Beşiktaş ve Galatasaray'ın gücünün azaldığı düşünülüyor? Bunun bir çok sebebi olabilir, ama benim üzerinde duracağım sebep yönetim kabiliyeti olacak. Demek istediğim, Aziz Yıldırım'ın Adnan Polat ve Yıldırım Demirören'e nazaran "iş"ini daha iyi gördüğünü söyleyebiliriz.

Yıldırım, milyonlarca destekçisi olan, çok büyük bir camiaya başkanlık yaptığını biliyor ve bunu masabaşı meselelerinde anlamlı bir koz olarak elinde bulundurabiliyor.

Oysa, Polat'tan gördüğümüz üzere, Galatasaray yönetimi kriz yönetmesini bilmiyor. Siyasi iktidarla arayı bozmayayım derken kendi değerlerini ayaklar altına alıyor ve siyasal iktidara gebe olmayı bir sorun olarak görmüyor. Böylesi bir anlayışın yönettiği hiçbir kulüp hiçbir organ üzerinde istediği baskıyı oluşturamaz.
Yine de, bu açıklamalarımdan Aziz Yıldırım'ın "ideal" bir başkan olduğu fikri çıkmamalı. Bilakis, "ideal" olan hiçbir şeyin yanında yer alamayacak kadar "abartılı"dır Yıldırım.

Bunun yanında, siyasal iktidarların yalnız siyasette değil siyaset dışı alanlarda da mevcut ortama kendi istekleri doğrultusunda bir şekil verme kaygısı söz konusu.
Mevcut iktidarın, var olan futbol büyüklerine karşı, Anadolu'dan birkaç büyük futbol kulübü yaratma isteğiyle karşı karşıya olduğumuzun da bilinmesini isterim. Nasıl ki "Anadolu Kaplanları" ticarette, son yıllarda aldıkları açık destekle, egemen duruma gelmişlerse, futbolun "Anadolu Kaplanları"nın da bir devlet projesi olarak önümüzdeki yıllar vitrini çok daha fazla meşgul edeceğinden şüphelenmekteyim.

Galatasaray'ı izlediğinde ne görüyorsun tam olarak?

Kayıp Zamanın Peşinde: Marcel Proust ustanın şu mealde bir sözü vardır. “Başımıza iyi şeyler geldiğinde nasıl oldu da böyle oldu diye düşünüyorsak, başımıza kötü bir şey geldiğinde ‘bu kötü şey neden başıma geldi’ diye düşünüyor muyuz?” diye. Son yıllarda Galatasaray’ın başına gelen kötü şeylerin çetelesini çıkarmış olsaydık sayfalara sığmazdı. Futbol içi ve dışı bir çok etken var ama en azından biz sahadaki futbola göz atalım.

Hani geçen çalışmada Galatasaray’da tünelin sonundaki ışık göründü mü diye sormuştun? Biz de bu kadar erken gözükmesinin mümkün olmadığından, çünkü takım içinde kalite bazında büyük farklılıklar olduğundan bahsetmiştik. Aslında Galatasaray için kilit kelime kalitedir. Sahip olduğu oyuncuların kalite sorunudur.

Bunun yarattığı dengesizlik ve uyumsuzluktur. Aynı on bir içerisinde Serkan Kurtuluş ve Lucas Neill gibi keskin farklılığa rast gelebiliyorsunuz. Bu kalite farklılığı ister istemez dengesiz ve istikrarsız bir takımı ortaya çıkarıyor.

Bu olayı şöyle açalım. Bir senfoni orkestrası kuracaksınız. Büyük klasik eserleri yorumlayacaksınız. Zor, yoğun ve hassas eserlerdir bunlar. Ustalık istemektedir.
Başlıyorsunuz orkestra elemanlarını seçmeye. Berlin Flarmoni Orkestrası’ndan işinin ehli kemancı, kontrbasçı, trompetçi falan alıyorsunuz. Bunlara tavernada çalan bir perküsyoncuyu, gazinoda çalan bir piyanisti, evde kendi başına takılan bir harpçıyı ilave ediyorsunuz.

Sonra da bu yapıdan bir anda harika bir eser bekliyorsunuz. İstikrarlı bir yapı istiyorsunuz. Müthiş ahenkli ve akıcı bir eser bekliyorsunuz. Mümkün mü? İşte Galatasaray’ı izlerken gördüğüm en rahatsız edici taraf budur.

Galatasaray’ı bu yıl izlerken pek mutlu olabildiğimizi söyleyemeyiz. Eskişehirspor maçı haricinde çok mutlu olduğumuz bir maç da hatırlamıyoruz. Çok iyi bir kadroya sahip olduğumuzu düşünenler olabilir.

Bu kadro içinde gerçekten kaliteli oyunculara sahip olduğumuz doğrudur ama toplam kalite anlamında maalesef uzun süreli yol alabilmek mümkün değildir. Büyük takımların farkında olamadıkları şey diğer bazı kulüplerin de kaliteli yabancı oyuncu alma, kaliteli yerli oyuncuya sahip olma konusunda sıkıntı yaşamadığıdır.

Misal Kayserispor takımının yabancılarına bakarsanız büyük diye adı geçen takımlardan asla eksiği olmadığını görürsünüz. Kaliteli futbolcular sadece büyük kulüplere mahsus değil artık. Hal böyle olunca büyük takımların yapması gereken şey bellidir.
Kadro kalitesini üst seviyeye çekmek, oyuncular arasındaki kalite farklılığını minimuma indirmek. En sıradan oyuncuyu Culio tabanında görebilmek. Bu biraz zor, masraflı görünebilir ama bunu yapmadığınız sürece dengesiz, istikrarsız, bizi mutlu etmeyen Galatasaray’ı izlemeye devam edeceğiz.

Son maçı izlerken son yarım saatte biraz kıpırdanma varmış gibi gözüktü ama önemli olan maçın genelidir. İlk 5 dakikaya çok iyi başlayıp, daha ilk şutta golü yer yemez buna tepki veremeyecek kadar aciz bir takım görmek pek hoşuma gitmiyor.

Gönül bağı ile bağlı olduğum takım olsun ya da olmasın, eğer bir futbol maçı izliyorsam zevk almak isterim. Güzel ve istekli bir futbol görmek isterim. Bu maçtan hiç zevk alamadım bir türlü. Daha geçen hafta birbirleriyle çok iyi anlaşan oyuncular, bu maçta birbirlerine tamamen yabancı olmuşlardı.
Belki buna dair bir çok mazeret ileri sürebilirler bazıları, Kewell’ın yokluğu, Milli maç arası yorgunluğu vb gibi. Ama bu kadar keskin farklılık olmamalıydı. Hani derler ya, başı ayrı kıçı ayrı oynuyor diye, Gaziantep maçındaki Galatasaray’ın hali ve oyunu direkt o sözü anımsatıyordu.

Bir takım söyleyin. Bu takımın ismi umut ile özdeşleştirilsin. Onun isminin olduğu yerde her daim umut olduğu söylensin. Bu takım ki, kalesine atılan ilk şutta golü yiyor, geri kalan dakikalar boyunca bu maçı çevirmesini geçtim, güzel ve ahenkli oynayacağına dair bana iki dakikalık umut bile veremiyor. Sanki ‘farklı sesler senfonisi’ adı altında karmaşık, senkronizasyonu olmayan, şefi ayrı telden enstrümanları ayrı telden takılan orkestra topluluğuydu izlediğim Galatasaray.

Beni mağlubiyetten daha fazla üzen ise futbolcuların resmen çaresiz kalmalarıdır. Şu maçı biri çıkar çevirir arkadaş diyebileceğimiz hiçbir adam olmadı. Baros bile bütünü bozuk bu parça içinde kayboldu gitti. Rakip kaleye yüzünü dönemeyen, hızlı bir şekilde akamayan, forvet oyuncularını besleyemeyen Galatasaray’ı izlerken, atılacak golü ancak mucizelerden bekleyebilirdiniz.

Bu öyle bir Galatasaray ki, bir çok oyuncusu asıl mevkisinde oynamıyor. Farklı bölgelerde oynamak zorunda kalıyor. Sabri, Cana, Neill gibi isimlerin asıl yerinde oynamamaları bile Galatasaray’ın eksik bir şeylere sahip olduğunun kanıtıdır zaten.

Kalite ve oyuncu eksikliğinin kanıtıdır. Hagi kendi anlayışına göre yeterli adama sahip değil ki bazı oyuncuların yerlerini değiştirerek deney yapmak zorunda kalabiliyor. Bu sezon bittiğinde bunu hem teknik direktör hem de yönetim doğru okuyabilecek mi, bilemiyoruz.

Galatasaray’ı izlerken umutsuzluk görmek istemiyorum. Biz bu maçı çeviririz, gerekli tepkiyi veririz, maçı koparırız demeyi istiyorum. Yenilsek bile güzel ve kaliteli bir oyun görmek istiyorum. Dengeli, uyum içinde oynayan, rakibi her koşulda baskı altına alan, forvet bölgesinde zenginlikler içinde yüzen bir Galatasaray izlemek istiyoruz.

Galatasaray’ın psikolojik olarak naif ve sorunlu olduğunu görüyorum. Çok ufak nüans parçacıkları Galatasaray’ı maç içinde çok etkileyebiliyor. Misal Eskişehirspor’a hemen baskı kurup golü bulunca psikolojik olarak moral kazanıp yapmak istediklerinizi daha güzel yapabiliyorken, Gaziantep’te olduğu gibi golü yer yemez de anlamsız bir hal alabiliyorsunuz.

Bu Galatasaray’ın hâlâ kırılgan bir takım olduğunu kanıtlıyor. Geriye düştüğünüz hiçbir maçı çevirememişsiniz bu yıl. Beypazarı Şekerspor deyip bu konuyu es geçmeyelim. Galatasaray zaten bu kadar düşmemeli.

Ama en alt sırada olan bir takım bile Galatasaray’ı yenebileceğini düşünüyorsa, bu takımların seyircileri Galatasaray gibi büyük bir camianın oyuncuları ve futbolu üzerine dalga geçebiliyorsa en dayanılmaz olanı budur. Böyle bir çaresizliği görmek istemiyoruz. Kadro seçimini doğru yapamadığınız, uyumluluk ve kalite eşiğini aşamadığınız sürece aynı sorunları yaşamaya devam edeceğiz. Ben de Galatasaray’ı izlerken bunları görmeye devam edeceğim.

Acaba soruyorlar mıdır bu takımı yönetenler kendilerine ve iç seslerine, 'Bu kötü şey bizim başımıza neden geldi?' diye? Asıl kilit mesele bu.

Mondragon'dan bu yana çözülemeyen bir kaleci sorunu var mı ve Galatasaray'ın bir kaleci sorunu olduğunu düşünüyor musun?

Çoban Salata: Galatasaray'da bir kaleci sorunu yok aslında. Bu kadar çok kalecinin gelip geçtiği ama dikiş tutturamadığı bir kalede başka sorunlar aramak gerek.
Biz Çoban Salata olarak 2009'dan beri bu sorunu arıyoruz mesela. Sonuç itibariyle vardığımız durak senelerdir bir başkası değil hep Nezih Ali Boloğlu oldu.

E sayalım hep beraber: De Sanctis, Leo Franco, Fevzi, Orkun, Aykut, Ufuk, Zapata... Bu adamların hepsi kötü kaleciler mi? Hayır değiller. Bu adamlar Galatasaray kalesine geçtikten sonra ilerleme kaydettiler mi? Hayır, asla. Bu adamlardan kaç tanesi Galatasaray'da maç kurtardı? Bir elin parmaklarını geçmez, hangisi olduğunu da hatırlamayız. Demek ki sorun aşikar.

Bu adamların topu dallama olmadığına göre, hepsi Milli Takımlar düzeyindeyken Galatasaray'a gelip dip yaptıklarına göre, ötesinde De Sanctis hariç gerisi kariyerlerini bitirme noktasına geldiklerine göre denilecek tek laf; göz göre göre Nezih Ali Boloğlu! Sevgili Boloğlu ile asla kişisel bir problemimiz olamaz.

Her gelen Teknik Direktör kendisini gayet beyefendi ve geçimli biri olarak tanımlamış, teknik kadrolarında bulunmasından asla rahatsız olmamıştır zaten. Ancak beyefendilik futbolda bize özellikle performans açısından ne kazandırır? Hiç bir şey.

Bellidir ki, profesyonel sporculuğu döneminde çıktığı resmi maç sayısı toplamda 2 sezonun toplam maç sayısını zor bulan ve kariyerini "hep yedek kaleci" olarak geçirmiş bir adamın böylesine büyük bir camianın kalesindeki adamlara verecekleri çok kısıtlıdır.
Mondragon bile son 1-2 sezonunda bir hayli geriye gitmiş, minare yıkılsa da mihrabı yerinde olduğu için Galatasaray bundan pek etkilenmemiştir. Her ne kadar takım savunması denilen kavram seneden seneye çöküyor olsa da Galatasaray kalesindeki adam en azından senede 3-5 maçı kurtarabilecek şekilde hazır ve teyakkuzda bekleyen adam olmalıdır.

Bugün Casillas, Van Der Saar, Victor Valdes büyük takımların kalelerinde olmalarına rağmen her an savaşa hazır Gladyatörler gibi tetiktelerse bu çok iyi çalıştıklarından, çalıştırıldıklarındandır. Demek ki Galatasaray kalecisi iyi çalıştırılmamakta, hatta kafa olarak da o kaleye geçmeye hazır hale getirilememektedir.

Kaleci antrenörü bu yeterlilikleri gerçeklemesi gereken adamdır ve buna ilaveten yeni bir kaleci transferi olacaksa bu transferde Teknik Direktörü yönlendirip o kalenin ağırlığını kaldıracak kaleciyi seçecek otoritedir. İşte bu noktada soru şudur: Boloğlu otorite midir Allah aşkına?

Galatasaray'da kaleci sorunu yoktur. Sağ bekten, oyun kurucudan, forvetten önce falan Galatasaray "Kaleci Antrenörü" transfer edip Nezih Ali Boloğlu'na teşekkür etmelidir. Yoksa en yakın zamanda Polat'a teşekkür edilecektir. Hattı zatında ben bugünden Polat'a teşekkür ediyorum mesela.

Bernd Schuster'in Beşiktaş'taki geleceği, şu an bulunan konum düşünüldüğünde uzun soluklu olabilecek mi?

Rakamla10: Bu sezon hem yönetimin hem de tribünlerin ligden bir beklentisi kalmadı. İlk iki hedefi de çok ama çok zor. Elle tutulur ve sezonu çekici kılan yegane sebep Avrupa Ligi.

Bernd Schuster'in tabelası Avrupa Ligi'nde yapacağı işlerle ve tribünle alakalı. Bana göre, sana göre, ona göre gibi bakış açısına girmeden Demirören'e göre diye başlamak da bir ışık tutacak Schuster'in geleceği ile ilgili.

Demirören bazı durumlardan ders çıkarmaya başladı diyerek doğru işler yapacağına olan inancım falan artmadı. Aksine yere düşen topun tekrar yükselmesi gibi bir fizik kuralıyla açıklamak daha doğru olacak durumu.
Demirören önümüzdeki sene de Schuster ile devam edecektir. Başka da çaresi yoktur. Dibe vuran bir adamın tutunduğu daldan bahsediyoruz.

Schuster'in ipi tribünde. Tribünlerin Schuster ile olup olmayacağına olan inancı ise kırılmadı. Takıma olan inanç hala çok yüksek. Kağıda Beşiktaş'ın onbirini yazarken yarım bırakmıyorsanız ne Schuster'den ne de takımdan umudu kesersiniz.

Tribündeki adam uzun vadeli plan yapmaz. Heyecan duyuyorsa, keyif alıyorsa gerisi hikaye. Beşiktaşlı ligde ağır aksak giden ama kupada iki tur atlayan Schuster'i de takımı da yarı yolda bırakmaz.

Schuster'in kaderi Avrupa Ligi'dir. Yarı finaldir. Manchester City'i eleyen Beşiktaş'ı hayal edelim. Kim gitsin der ki Schuster için.

8 Şubat 2011

10 soru 10 blogla haftanın değerlendirmesi


Hagi'nin Neill ve Cana değişikliği herkes tarafından eleştiriliyor. Hagi'nin yapmak istediği nedir sence ki, iki oyuncu birbirlerinin pozisyonlarında oynuyor?

Van Hooijdonk'un Hiddink'in yardımcılığına getirilmesi hakkında neler söylersin?

Eren Loğoğlu: Hagi'nin Lucas & Cana ön - arka tercihinin sebepleri var. Birincisi Lucas'ın futbol aklı Cana'dan daha etkileyici. Oyun görüşü yüksek ve bunun sonucu olarak uzun paslarla takımı hızlı bir biçimde öne taşıyabilir.
Cana tek pas oyununu iyi yapıyor ancak oyunu açmak, rahatlamak ve hücumu yerleştirmek anlamında bir katkısı yok ön alanda. Kurgulanan oyun planının (4 -1 - 4 - 1) merkezinde ön libero bulunduğundan tercih de futbol aklından ve bazı görevleri daha etkin yaptığından dolayı Lucas. Bu tercihin zaaflar da doğuruyor.

Cana, Lucas kadar iyi pozisyon alabilen bir merkez savunmacı değil, ofsayt ve çizgi savunmayı bozması, kademe hataları, bunun yanında ön alanda dönen topları kazanan ve dinamizm katan performansından da yoksun kalıyor takım, Lucas, görevi gereği çok basmıyor ve kimi zaman üçüncü merkez savunmacı gibi de davranıyor.
Bir süre daha bu değişikliğin olumlu / olumsuz yanlarını gözlemlemek gerekir, hangisinin baskın geleceği önemli. Ayhan döndüğünde nasıl bir tercih olacak, onu da merak ediyorum.

2) Hiddink'in Hollanda kökenli isimlerle çalışmak istemesi doğal, teknik kadroda Fuat Usta var misal, sırf bu sebepten oraya seçilmiştir diye düşünüyorum. PVH seçimini de böyle yorumlayabiliriz, ligimizde oynamış ve başarılı olmuş bir Hollandalı, iletişim sorunu da yok.

Beni rahatsız eden tek konu, Milli Takım kadrolarının Fenerbahçe odağında kurulması, bunu da taraf olmamla ilintilendirebiliriz. Ersun Yanal, Oğuz, Engin, Şenol, Turhan, Abdullah şimdi de Pierre tercihleri, bir projenin parçasıymış izlenimi veriyor.

Aralarında Okan, Gökhan, Zeki gibi diğer kulüplerle özdeşleşmiş isimler de olsa, ana görevlerde hep Fenerbahçelilerin bulunması rastlantı değildir diye düşünüyorum, Yine de Fenerbahçe'de kısa bir süre çalışan Hiddink'in, tanıdığı, bildiği kişilerle birlikte görev yapma isteğini de olağan karşılamak gerekir, eğer bu kararları TFF kendi başına almıyorsa.

Çünkü saydığım bazı isimler Terim döneminde, 'bütün kadro Galatasaraylı olmasın' mantığının parçası olarak kendilerine yer bulmuştu teknik kadroda.

Beşiktaş artık lig hedefinden uzaklaştı diyebiliriz. Kağıt üstünde harika bir kadro kurulmasına rağmen işler istenildiği gibi gitmiyor. Bu sezon, bu kadroyla alınan sonuçlar önümüzdeki yıl, kağıt üstündeki bu harika kadroda bir güven bunalımı yaratır mı?

Stalker-Alp: Güven bunalımı, sezonun ilk yarısında yaşanılan ağır düşüşün nedenlerinden biriydi. Schuster'in bu konuda fazlaca eksik kaldığını düşünüyorum. Ancak bu durumun önümüzdeki sezon için öngörülebilecek sorunlar arasında olduğunu zannetmiyorum.

Yine de, üstün formuna rağmen Karabük maçında kenarda oturtulan İsmail'in kısa vadede yaşadığı özgüven kaybı, Üzülmez'in kendisine tercih edilme durumu sezon sonuna dek sürerse, önümüzdeki sezona da sarkabilir. Aynı şeyler Necip için de geçerli.

Hazır güven konusu açılmışken: Taraftarın Schuster'e olan güveni sezon sonuna kadar yüzde 50'nin dahi altına düşebilir. Asıl sorun bu. Musibetlerden ders çıkarılmaması ve anlamsız formasyon/oyuncu seçimi nedeniyle ikinci bir Mustafa Denizli dönemi yaşanıyor gibi.

Ve bu durum birçok Beşiktaşlıyı rahatsız ediyor. Guti ve Simao'nun takımda bulunması, ikinci bir özgüven erozyonu yaşamayacağımız konusunda beni kısmen ikna ediyor. Ancak taraftardan sonra oyuncular da Schuster'e olan güvenini kaybederse, o zaman ülkenin gördüğü en iyi kadronun sonu facia olabilir.

Mustafa Kamil Abitoğlu herkesin birleştiği gibi skandal bir maç yönetti. Yeteneksizlik mi, kötü niyet mi, kötü hakemlik mi? Teknolojiden yardım almanın zamanı geldi mi yoksa futbol "Hakemler de insandır" şeklinde devam mı etmeli?

Rakamla 10: Mustafa Kamil Abitoğlu için yeteneksiz desem tek maçla adam değerlendirmek olacak. Yeteneksiz midir? Bilemiyorum. Daha önce kaç maç yönetmiştir? Nerenin hakemidir? Hangi bölgeden çıkmıştır? Hakemlik dışındaki mesleği nedir? Daha önce kaç Beşiktaş maçı yönetmiştir? Onunla çıktığımız maçlarda neler olmuştur?

Kaçımız cevap verebilir?

Bu soruların cevabını bilmediğim için değerlendirmem yanlış olacak. Daha önce bu kadar skandal maçı var mı mesela?

"Abitoğlu futbolun cilvesine denk geldi, gününde değildi" demek istiyorum. Hakemin iyi günü, kötü günü olmaz diyenlere "hakemler de insandır" şeklinde devam etmek lazım tabii. Mutlaka haftanın hakemleri açıklandı kısmını takip eden hatrı sayılır futbolsever vardır. Ama ben hiç "acaba maçımızı kim yönetecek" diye merak etmedim.

Maçtan çıkıp çınarlı yolda yürürken aklıma, maç oynanırken scoreboard da Almeida'nın pozisyonunu yansıtsalardı neler olurdu diye gelmişti. Düşünün, maç oynanıyor, pozisyon geçmiş ve Almeida'nın vuruşunu lig tv scoreboarda taşıyor.
Düşünmek bile istemiyorum aslında ama Fenerbahçe maçını hepimiz televizyonlarımız başından seyrederdik. "İleri Demokrasi"ler için teknoloji iyi ama geri vitese takılmış ileri demokrasiler için -çok pis başlık çalarız- çok ama çok tehlikeli.

Yani teknolojik her türlü yenilik futbolun içine giriyor, futbolun ruhu bozulmuyor ama pozisyonlar scoreboard da gösterilince ruhunu kaybediyor futbol öyle mi diyene de cevabım yok. Futbolun içine bu gibi durumlar için teknoloji sokacaksak, yanlış kararlar olmayacak eyvallah...
Ama oyunun hızı, zevki ve sihri ne olacak onu da bilemiyorum. Bir de Musa Çözen'in Türk futbolundaki belirleyici rolünü kimse hayal bile edemez:)

Belki de bilerek sokulmuyordur futbolun içine teknoloji.

Futbol, topluluk, siyaset, para, şehircilik, particilik,kombine, oy, cemaat, seçim, seyir zevki, decoder, iddaa, digitürk, spordan sorumlu bakan, TFF, lobi, adamcılık, menajerlik, sponsor... Bunların içine tertemiz niyetlerimiz için, aman hatalardan şampiyonluk kaçmasın, küme düşme hattı olması gereken gibi olsun diyerek teknolojiyi soksak. Hani 10 blog toplansak kardeş kural budur, bunu da uygulayın desek. İmkan verilse. Başımıza gelmeyen kalmaz.

Erman Toroğlu ve Ahmet Çakar işsiz kalır. Buna sebebiyet vermemiz, bittiğimizin resmi demek. Bu adamlar güçlü adamlar. Hakem hataları olmasa gazeteci ne yazacak, hakem yorumcusu ne yapacak. Fanatik, Fotomaç kaç satacak. Kimsenin buna hakkı yok!!

Çünkü bu memleket böyle adamların.

Trabzonspor geçen hafta Fenerbahçe'ye kaybettiği 11'de benzer bir kadroyla sahaya çıktı (yanılmıyorsam Egemen-M.Yumlu dışında bir değişiklik yok) . Kaybeden bir takımda ısrar etmek doğru mu? Ve yeni transferlerin oynama zamanı geldi mi? Ya da geç mi kalındı?

Ceza Sahası-Adem Yiğit: Antalyaspor'un oyun anlayışının, strese girmiş bir Trabzonspor'u iyice gereceği muhakkaktı. Antalyaspor topa hakim olduğunda bir kaç pas yapan, tempo yapan, tempo sonrası zaman öldüren, yatan, oynatmayan bir takım. Bu oynatmama da öyle presle falan değil, centilmenlik dışı sakatlık numalarıyla yapıyorlar bunu en çok. İstediklerini de aldılar.

Trabzonspor kendi sahasında 2. kez golsüz berabere kalıyor. 2 maçta da Yattara oyuna sonradan girdi. Özellikle 36. dakikada sarı kart gören Antalyaspor sol beki Yanal'ın karşısına ivedilikle sürülür diye bekledim. Fakat bu hamle de gelmedi.
Kendi sahanızda bu kadar kapanacağı belli olan bir takım karşısında sırtı dönük oyunu becerebilen santraforunuz olmadığı için hep zorlandınız. Yapabileceğiniz en iyi şey kanatları kullanmaktı ve Trabzonspor'un iç sahada attığı gollerin çoğu o kanattan geldi.
Özellikle İlk goller. Kapanan rakiplerin açılmasında bu kadar etkin bir rol oynayan kanadı işlevsiz bırakmak bütün bir sezon yapılanla ters düşmektir. Bu bir yorum da değil üstelik, bir realite.

Bu noktada Fenerbahçe maçı 11'inden farklı olarak Brozek'e şans verilmesini bekliyordum. Zira takıma skor anlamında kesin katkı yapamasa da, oyun akıcılığı anlamında ileride topu tutabilmesi, pasörlüğü sayesinde Jaja'yı ve kanat oyuncularını daha iyi hücuma katabilmesi mümkündü. Olmadı.

Trabzonspor geç mi kaldı? Transferde geç kalmadı aslında. Fakat diğer yeni transferler Miller'in, Kujovic'in, Stancu'nun, Amrabat'ın, hatta Brozeklerle aynı ligden alınan Robak'ın 90'ar dakika çıkardığı ligde, gayet de zamanında aldığınız oyuncular nasıl halen hazır olamazlar, büyük bir soru işareti.

İlk yarı boyunca yazdığım hemen her maç yazısında Trabzonspor için şampiyonluğun yolunun her şeyden önce çok iyi bir pivot santrafordan geçtiğini söyleyip durdum. Eğer böyle bir oyuncunun maliyeti 10 milyon € ise, Trabzonspor'un 27 yıl sonra kazanacağı şampiyonluğun maliyeti o kadardı işte.
Olmadı, yapılmadı. Doğru transferin neler katabileceğini görmek için Bursaspor ve Kayserispor örneklerine, yani şampiyonluk yolundaki rakiplerine bakması yeterliydi Trabzonspor'un. Yine büyük bir hata yapıldı ve artık Trabzonspor 1 numaralı şampiyonluk adayıyken 3. sıraya geriledi.
Fenerbahçe ve Bursaspor her açıdan Trabzonspor'dan çok daha avantajlılar artık. İvme yakaladılar, ilk yarı belki de sadece düşledikleri bir şeyin gerçeğe dönüştüğünü gördüler ve 2. yarı onlar için yepyeni bir sezon gibi başladı.

Dipnot: Trabzonsporlu oyuncular 3 haftadır yokları oynuyor. Fakat kaderin bir cilvesi ki en formda oldukları zamanlar Millî takım için düşünülmüyorlarken böyle bir zamanlarında Millî takıma çağırılıyorlar.

Fenerbahçe ve Galatasaray Medikal Park Euroleague maçlarının her ikisini de Fenerbahçe farklı kazandı. İki takım arasındaki uçurum neydi de, her iki maçı da Fenerbahçe çok farklı kazandı?

Tribünsel Sevda: Kadro kalitesi ve antenör farkının büyük etkisi var. Fenerbahçe'nin gerek yabancıları gerekse Türk oyuncuları Galatasaray'lılarla karşılaştırdığımızda bir tek Işıl-Birsel ikilisi kafa kafaya olur. Onun dışında parmakla gösterebileceğin bir oyuncu yok.
Augustus ve Fowles'a sıkı bir savunma uygulayınca sayı bulamadı Sarı-Kırmızılılar. Taurasi ve Taylor olsa daha da farklı olabilirdi ama Fenerbahçe'ye yeni gelen Jakobsen de boş oyuncu değil gibi.

Bunun yanında G.Saray CC. zaten Avrupa'da iyi gitmiyordu, lige konsantre olmaları için fırsat bile olabilir. Duyduğuma göre önümüzdeki günlerde G.Saray CC'da büyük değişiklikler olacak. Bundan sonra lige asılacaklar ama Fener bu takım oyununu sürdürdüğü sürece kaybetmeleri çok zor.

Futbolda haftanın en önemli gündem maddesi neydi?

Evrensel Blok-Kieran: "Böylesine geniş bir soruyu kendi alanım ölçüsünde sınırlayarak cevaplamam daha doğru olacaktır. Dolayısıyla, süreden de biraz çalarak, geçtiğimiz hafta, transfer sezonunun son günlerinde yaşanan hareketliliğin futbolun en önemli gündem maddesini oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Peki söz konusu transferler neden önemliydi? İlk olarak, oyuncuların fiyatlarının astronomik boyutlara ulaştığını gördük. Bu şüphesiz basit bir piyasa denklemi. İlk kıvılcım 18 milyon pound karşılığında Aston Villa'ya transfer olan Darren Bent idi. Haliyle, Bent'in 18 milyon ettiği bir piyasada Torres 50 milyon edecektir.

Ardından, Torres özelinden devam edecek olursak, kimi oyuncuların belli kazançlar uğruna belli manevi kazanımlardan vazgeçtiklerini izledik. "Para kazandırıp gitti", "Oynadığı süre içerisinde çok faydalı oldu" klişelerinden öte; kupa kazanmanın, "başarılı" olmanın çoğu şeyden daha değerli olduğunu biliyoruz artık. Bu değişimdeki vicdani boşlukları ise oyuncuları "profesyonel", genel olarak futbolu da "modern" veya "endüstriyel" ön adları ile tarif ederek dolduruyoruz.

Sonuç olarak, "profesyonel futbolcu" (Fernando Torres) bize ne anlatıyor? Kontratlı bir "mal" olduğunu ve ona sahip olmak için ödenen en yüksek ücreti veren için ter dökeceğini. Bunun dışında ortada "ruh" veya "duygu" yok. Basit mekanik bir karar alma mekanizması. Sanırım bu sadece geçtiğimiz haftanın değil, futbolun geleceğinin de en önemi gündem maddelerinden biri olmaya aday bir konu..."

Kayserispor'da Zaleyata, Ambarat, Cangele, Emir Kujoviç, Mooritz, Triosi; Bursaspor'da Altidore, Miller, Turgay, Sercan gibi oyuncular varken Galatasaray'da halen forvet eksiği çekilmesini neye bağlıyorsun?

Jesus Almeyda: Bursaspor eldeki forvet oyuncularını satmadan üzerine devre arasında Miller-Altidore'u aldı ki zaten eldeki forvetleri ile TSL şampiyonu olduklarını düşünürsek üzerine yapılan 2 kaliteli ekleme takıma derinlik kazandırdı.

Transferlerin ardında iş bilen bir menajerin olduğunu düşünüyorum çünkü Ertuğrul Sağlam'ın yabancı trasnferinde özellikle de ileri uca adam alırken karavana atış yapması artık bir gelenek haline geldi. Kayseri'de ise Şota'nın portföyü ve Süleyman Hurma'nın çabaları ciddi manada izlenilesi bir takım orta çıkmasına yol açtı.

Galatasaray'a gelirsek kısa ve net olarak futbol aklı diye bir şeyin kulüpte hakim olmadığını söyleyebiliriz. Bu yılı geçelim.
Misal Skibbe dönemine bir bakalım. UEFA'da ciddi manada yüksek bir performans gösteren o takımda Meira'nın -önlibero iken- yedeği Mehmet Güven Baros'un ise Yaser Yıldız'dı. Bu bile kadro kurulurken derinlik denilen kavramdan ne kadar bihaber davranıldığına delildir.

Eskişehirspor maçı "tünelin ucundaki ışığı" gösterdi mi?

Kayıp Zamanın Peşinde: Futbola dair basit bir çıkarım vardır. Bu çıkarıma göre iyi futbol iyi futbolcularla oynanır. Ya da futbolcular çok kaliteli olmasa bile tam takım olmayı başarabilmiş oyuncular topluluğunca oynanır. Galatasaray ise uzun zamandır takım olamamanın sıkıntısını yaşıyordu.
Bir tarafta babalar varken diğer tarafta futbolcu müsveddeleri mevcuttu. Babalara bir hal gelip futbol müsveddelere kalınca Galatasaray’ın tepetaklak yuvarlandığına şahitlik etmiştik. Bazen futbol, bir takımın futbolcu kalitesi oyuncular bazında keskin farklılıklar içeriyorsa, kalitelilerin olmadığı bir ortamda geriye kalanların neler yapabilecekleri üzerine şekillenir.
Galatasaray ise uzun zaman kalitelilerden mahrum oldu. Geri kalanlar üzerinden futbolu şekillendirmeye çalışan bir Galatasaray izlemeye çalışmıştık. Onlarla ortaya çıkan ürün maalesef pek verimli olmamıştı.

Tünelin sonundaki ışığı görüp görmemek o kadar basit olmasa gerek. Çünkü tünelin sonundaki ışık, tek bir maçla şekillenecek kadar basit bir şey değildir. Kendine güven ve istikrarlı bir gidişat ister.
Her türlü ortamda şiir gibi futbol oynamayı gerektirir. Babalara bir şey olduğunda, geri kalanların bu istikrarı ve güzel futbolu devam ettirdiği bir süreç ister. Belli bir özgüven ister. Peş peşe üç maçı farklı skor ve güzel futbolla kazanırsanız gidişatınız değişir.
Olaylara bakış açınız değişir. Futbola, oyuna, hücum setlerine, doğru motivasyona ve sağlıklı psikolojiye sevk eder sizi. İşler kötü gittiğinde ise mevcut kaliteniz psikolojik süreciniz nedeniyle zayiata uğrar. Burada en ufak nüans parçacıkları bile önemlidir güzel futbol gidişatında.

Doğrudur. Galatasaray bu sezonun en iyi futbolunu ortaya koymuştur. Maçın ilk yarısında ortaya konan performansa söylenebilecek tek bir kelam dahi yoktur. Beni ekrana yapıştırmış ve şok olmama neden olmuştu. Bu sadece futbol iştahı ve isteğinin bir getirisi değildi.
Tek başına, usta ayakların mükemmel bir pas trafiği kurmasının da getirisi değildi. Futbolun doğrularını yerine getiren ve takım olmanın nasıl olacağını gösteren futbolcular topluluğunun ahengiydi.
Topun olduğu yerde kalabalık olup rakibine nefes aldırmayan ve bunlar yetmezmiş gibi, topu ayağına aldığı an hızlı bir şekilde rakip ceza alanına akan bir anlayışın tezahürüydü. İleri uç adamlarının sabit olmadığı ve sürekli yer değiştirdiği, hareketli oynadığı akışkan bir futbolun eseriydi bu güzel futbol.

Bu futbolu oynayabilmek gerekli ortam olunca basittir. Kaliteli oyuncularla basittir. Orta sahada Ayhan, Barış, Mustafa Sarp ile bu oyunu oynayamazsınız. Stoperden bozma Neill, Culio, Kazım ile oynayabiliyorsunuz.
Normal şartlar altında Arda, Baros, Stancu, Kewell, Culio, Neill, Pino gibi isimlerin oynayacağı futbolun karşılığı bu olacaktır. Ama önemli olan bu oyuncuların bir arada oynayabilmesidir. Çünkü bu oyuncular olmadığında geriye kalan oyuncuların aynı oyun ritmini tutturabilecekleri söylenemez.

Gerçek anlamıyla tünelin sonundaki ışığı nasıl görebiliriz? Baros, Arda, Kewell, Culio, Pino, Neill, Stancu gibi oyuncuların bir kaçının başına bir hal geldiğinde geri kalanların aynı ritmi tutturabileceğine şahitlik ettiğimizde gördüğümüzü söyleyebiliriz.
2,5 yıldır biz bu takımdan bunu göremedik. 2,5 yıl boyunca bunu görememişken, bu sezonun geri kalan evresinde buna nasıl emin olabiliriz?

Gerçek anlamıyla tünelin sonundaki ışığı gösterecek şey basittir. Galatasaray gibi büyük bir takımın en sıradan oyuncusu Culio ve benzeri olmalıdır. Biz bu seçenekten bahsedemeyeceğimiz sürece ışıktan da bahsedemeyeceğiz.
Asıl ışık önümüzdeki sezon belki parlayacaktır. Oyuncuların arasındaki keskin kalite farklılıkları ortadan kalktığı an parlayabilecektir. Ama Galatasaray sezon sonuna kadar kaliteli oyuncularını sakatlıklara kurban vermezse o ışık bize yaklaşmaya devam eder.
Biz de tünel boyunca mutlu bir şekilde ışığa doğru yürüyebiliriz. İçimizde her zaman bir kaygı taşıyarak ve bir çok şeye emin olamayarak..

Fenerbahçe'nin her tepeye yükseldiği noktada "Bu sene Fenerbahçe şampiyon yapılacak" yorumları yapılıyor yıllardan beri. Bunda bir gerçeklik payı olduğunu düşünüyor musun yoksa tam tersten bir rüzgar mı estiriliyor yıllardır.

Çoban Salata: Öncelikle bizim için hiçbir şekilde sorun oluşturmuyor aksine ilgiyle soracağın soruyu bekliyor ve cevaplıyoruz. Sorduğun soruya gelince,
Bahsettiğin durum zaman içerisinde hem Fenerbahçe hem Galatasaray hem de Beşiktaş için dile getirildi. Hatta son iki yıl içerisinde bu iki takımın içine "Anadolu takımları Federasyon bazında çok destekleniyor" şeklinde beyanlarla Bursaspor ve Kayserispor da girmiş gibi görünüyor ve Kayserispor ve Bursaspor ile ilgili iddialar özellikle yine bu üç takım özelinde gerçekleştiriliyor.

Bu iddiaları ortaya atanların ortak özelliği takım olarak taraftarın beklediği başarıyı elde edemeyen ya da vaadlerini gerçekleştiremeyen kulüplerin yöneticileri olmaları.

İddiaların sebebi ise açıkça söylüyorum başarısızlıkların üzerinin örtülmesi, korku, endişe, taraftar baskısı ve taraftara "bakın haklarımızı nasıl da koruyoruz" anlayışının aktarılma çabasından başka birşey değildir. Hakem özelinde tabiki bariz hatalar yapılıyor. Bunların karşısında sessiz kalmak muhakkakki doğru değil. Ama kulübün haklarını koruyayım derken gidip işi başka kulüplerin başarılarına gölge düşürme durumuna geçmesi bu temaşa sanatının keyfini kaçırıyor.

Çünkü taraftarın kendisi de bir süre sonra buna inanıyor ve madem şampiyonun kim olacağı en üst mevkide belli ise neden o zaman izliyorum durumuna geliyor. Bu da futbol endüstrisine darbe vuruyor. Yani bu açıklamalarla aslında futbolun içindeki insanlar kendi ayaklarına sıkıyorlar.

Güney Kore ile oynanacak hazırlık maçı kadrosu çok tartışıldı. Hiddink'in kamuoyunda beklenen etkiyi yaratabileceğini düşünüyor musun?

Futbol muhalifi: Milli takım oyuncularının seçilme kriteri neye göre yapılmalı? İlk olarak bu sorunun cevabını düşünmemiz gerekiyor. son zamanlardaki gibi performansına bakılmaksızın sadece isimlerine göre mi yoksa o andaki en formdaki kişiler mi seçilmeli? Bir de bunların yanında, bana göre en önemlisi olan, oyuncunun taktiksel vs. özelliklere uygun olması var.
Sonuçta bir isim kendi takımında çok iyi olsa da milli takımda çok farklı bir şekilde oynayacak. İlk tercihe baktığımız zaman karşımıza Almanya ve Azerbaycan maçları çıkıyor ki çoğumuzun hatırlamak istemeyeceği maçlar. (Kadro seçimi hakkında bir sürü insan görüşünü belirtti zaten.)

Güney Kore ile yapılacak olan maçın kadrosuna baktığımız zaman bir sürü yeni isimler görüyoruz. En basitinden "Üç büyüklerde oynamayan oyuncunun milli takıma seçilmesi imkansız!" sözünün kırıldığını görüyoruz. Gerçi burada futbolumuzun genel anlamda tıkanması da etkili.

Soruya dönecek olursak, Hiddink’in gittiği ülkelerdeki değişimlerini hepimiz biliyoruz. Yavaş yavaş bu olay bizde de gerçekleşmeye başlıyor. Buradaki altın kural ise hemen başarıyı mı elde etmeliyiz yoksa sözlükte tanımı olmayan kelimeyi mi seçmeliyiz: Sabır.

Kamuoyunun verdiği tepkilerin anlık başarılara göre olduğunu hesaplarsak Hiddink’in işi gerçekten zor. Ama kadroya bakınca ilerisi için insanda bir umut yeşeriyor. Yani insanlar biraz beklerse bu değişimin ne kadar gerekli olduğunu anlayacaktır.

Ve son olarak da bir Rus’a Hiddink hakkındaki görüşlerini sorarsanız size söyleyeceği sözlerden sonra hocaya olan hayranlığınız daha da artar.
Rusya’dan örnek verdim sebebi ise Rusya’nın da milli takıma futbolcu seçiminde şu an bizim gibi değişime gitmeye çalışması. Onlar da bizim gurbetçi olarak tanımladığımız futbolculara el atmaya başladılar. (Yangından mal kaçırır mantığı gibi değil tabii ki.) Bizdekinin tersi olarak ligdeki genç oyuncuları şimdi daha fazla düşünüyorlar. İki ülkenin şu anki hocası da Hollandalı.

31 Ocak 2011

10 soru 10 blogla haftanın değerlendirmesi


Geçen hafta 8'de kaldık, bu hafta 9'a yükseldik, umut ediyorum ki 10'u bulacağız, bir sonraki haftaya. Herkese tekrardan çok teşekkürler. Lafı eveleyip gevelemeden direkt başlıyorum....

Beşiktaş kimilerine göre rüya kadro kurdu. Daha ikinci lig maçında kamyonun devrilmesini neye bağlıyorsun?

Jesusalmeyda: Beşiktaş gerek orta saha göbeği gerekse de ofans opsiyonları itibariyle cidden hem kaliteli hem alternatifli bir kadro kurdu ama 2 büyük sorun vardı maç öncesi bu sezona dair.
Birincisi Beşiktaş'ın ön tarafı ile arka tarafı arasında hem kalite hem zeka farkının ayyuka çıkmasıdır. GS'ın rezil olarak sıfatlandırabileceğimiz geri 4'lüsü pek çok açıdan BJK'dan üstün ise durumun vehameti daha kolay anlaşılır.

Öteki sıkıntıları ise kadroyu devre arasında iyice güçlendirseler de kamuoyunun kadro üzerinde yarattığı baskıydı. Bursa ve FB'nin kötü oyunları ve TS'un her an bozguna uğramaya müsait kaotik iç yapısı ilk bakışta rakiplerinden kopmuş gözüken BJK için umut gibi gözüktü ama yeni bir kadro için böylesi bir baskı pek sağlıklı sonuç vermez.
Avcı şayet Ali ve İskender'i devre arası oyuna alsaydı muhtemelen çok daha farklı bir skor ve Schuster eleştirilerinin sesinin yükseldiğini duyacaktık.

Sence Türkiye'de futbolda "3 Büyükler" olgusu sona erdi mi ya da eriyor mu? Son iki yıldır futbolda değişen ne oldu da, görüntü değişmeye başladı?

Erenloğoğlu: Üç büyükler kavramını farklı yönlerden incelememiz gerekiyor aslında. Bunlar arasında en belirgin olanlar, ekonomik güç ve başarı kıstası şeklinde değerlendirilebilir.
Bu temel unsurların etkisiyle şekillenen taraftar ve sempatizan desteğini de göz ardı edemeyiz. Saltanat kültürünün işlediği bir toplumda, babadan oğula veya çevrede örnek alınan kişiden, sevdiğin bir arkadaşından geçen bir takım tutma algısının da bunda payı var. "Looking for Eric" filminin pub sahnesinde;

"Eşinden ayrılabilirsin, siyasi görüşlerini değiştirebilirsin, dininden vazgeçebilirsin ama asla tuttuğun takımı değiştiremezsin" der, bizde de geçerlidir bu durum. Kısa vadede, bu destek gücünü kaybetme zorluğundan dolayı üç büyükler olgusunun sona ereceğini zannetmiyorum.
İlerde bir gün, Adana'da bulunan insanlar, oluşan şartlar sonucu, yalnızca şehrinin takımlarını tutmaya başlarlarsa ve bu etkileşim pek çok farklı şehirde meydana gelirse, üç büyüklerin İstanbul takımları olarak kalma riski bulunmaktadır. Ancak üç büyükler de, küresel ortama uyum sağlama yoluyla ayakta kalmaya çalışacaklardır, Manchester United ve Real Madrid'in Uzak Doğu'da popüler olması gibi.

Üç büyüklerin yanlış -saha içi ve dışı- tercihleri, iktidara yakın görüşün hakim olduğu şehirlerde Anadolu sermayesinin güçlenmesi -Bursa, Kayseri vs.- sonucuna varılabilir değişten tablo için.
Üç büyükler gerilerken, Anadolu takımları yukarıya sürekli yaklaşıp, makası kapatmayı başardı. Salt teknik taktik sebeplere indirgememek gerekir bu aşamayı. Bakkaldan köse bir top alıp yola taş koyarak, ardından koşturulan çocukluk günlerine dönüldüğünde, bilmiyor ve anlamıyorduk futbolun ezilenleri mutlu eden en güzel oyun olduğunu.
İşte şimdi daha iyi görüyoruz. Futbol, egemenlerin ekonomik ve sosyal entegrasyonu sağlamak için kullandıkları bir saha ve Anadolu'dan şampiyon çıkmasının, bazı şehirlerin yükselmesinin bu döneme rastlaması asla rastlantı değil.

Fenerbahçe taraftarı çok fazla ümitvar değildi ligden. İki haftada alınan sonuçlarla tablo yavaş yavaş değişmeye başladı. Fenerbahçe'deki değişim ne oldu da, zirvenin ortağı oldu?

Tribünsel Sevda: Aslında geçen haftaki maçtan sonra pek bir değişim olduğundan söz edemezdik. Ne kadar galip gelsekte sahadaki futbol yine taraftara ümit vermiyordu. Fakat Trabzon maçında sergilenen oyun çok farklıydı.
Bu sezonun en iyi mücadelesini gösterdiler. Ortaya koyulan futbol, Trabzon maçına mı özeldi yoksa gerçekten futbolcular söyledikleri gibi kenetlendiler mi ilerleyen haftalarda göreceğiz.

Böyle maçlardan sonra kesin konuşmamamız gerektiğini ilk yarıdaki F.Bahçe-G.Saray maçını düşündüğümüzde anlayabiliriz. G.Saray, F.Bahçe maçında kaybedecek birşeyi olmayan takımdı ve saldırdı.
Bugün F.Bahçe'nin de kaybedecek birşeyi kalmamıştı, saldırdı ve istediğini aldıktan sonra çekildi. F.Bahçe'nin gerçekten zirveye ortak olduğunu söyleyebilmemiz için bu mücadeleyi kalan maçlarada yayması gerekiyor.

Ankaragücü beraberliği, Beşiktaş yenilgisi ve bugün de Fenerbahçe mağlubiyeti. Aykut Kocaman ve Şenol Güneş üstünden haftalardan bu yana ciddi bir gerilim yaratıldı. Gerilim savaşını Trabzonspor mu kaybetti yoksa Fenerbahçe mi kazandı?

Ceza sahası: Bir kere bu sorunun cevabı için Bünyamin Gezer'in maç içindeki hareketlerine, Fenerbahçeli futbolculara karşı gösterdiği tavırla Trabzonsporlu futbolculara gösterdiği tavır arasındaki farka bakmak gerekiyor. İlk 20 dakika boyunca Fenerbahçe'nin her istediğini verdi.
İkinci gol öncesinde, Emre'nin Jaja'ya yaptığı kartlık faulü garip bir avantaj anlayışıyla es geçti mesela. Bu açıdan bakınca bile gerginliğin Trabzonspor'a değil Fenerbahçe'ye yaradığını görüyoruz.

Trabzonspor'un alacağı 1 puan Fenerbahçe'nin umutlarını söndürmeye yetecekti. Fakat sahaya çıkan kadroya baktığımızda gerilimin yine Fenerbahçe'ye yaradığını görüyoruz.
Trabzonspor'un sahaya sürdüğü kadronun anlamı şudur: Bu maçı kazanmak zorundayız. Buna karşın Fenerbahçe 3'lü orta saha ile oynamayı tercih etti, hem de kendi evinde. Tuzağa düşen Trabzonspor, geri düşeceğini hiç hesaplamamış, bütün planları galibiyet üzerine kurmuş.
Bütün hücum opsiyonları sahada. Yedek kulübesinde golcü diyebileceğimiz tek oyuncu yok. Elinizdeki forvetlerin yokları oynayabileceğini hiç hesaba katmıyorsanız, başınıza gelene şanssızlık diyemezsiniz.
Eğer bu polemiğe girmek yerine faydacı davranılsaydı, mesela önce susulsa ve bu karşılaşmada manasız bir şekilde galibiyet kovalanacağına öncelik 1 puana verilseydi her şey çok farklı olabilirdi. Aykut Kocaman'ı ve öğrencilerini tebrik ediyorum.

Ha bir de Bünyamin Gezer'i.

Elano, Galatasaray ve Santos performansları birbirinin tam zıttı. Aradaki değişiklik sadece Brezilya ve Türkiye ligleri arasındaki farktan mı kaynaklanıyor?

Evrensel Blok-Kieran: Elano'nun Galatasaray'da başarısız olduğu hükmünde bulunabilmek güç. Bir kere, başarısızlığına göndermede bulunan ne kadar argüman ileri sürebiliyorsak, en azından onun iki katı kadar kanıtı da -Galatasaray döneminde gözle görülür bir veri olmasa dahi- başardıkları hakkında sunabiliriz.
İlk akla gelenleri bir çırpıda sayarsak; Elano, Galatasaray'da oynadığı dönemlerde istisnasız olarak Brezilya milli takımının formasını giyiyordu(çoğunlukla ilk 11) ve sayısız yıldızın bulunduğu aynı kadroda duran topların başına hep o geçiyordu (kornerlerde her zaman, serbest vuruşlarda çoğunlukla).
Aynı şekilde, M.City'de de penaltıların ve diğer duran topların, sahada olduğu müddetçe Elano tarafından kullanıldığını biliyoruz.

Yani, Elano'nun yeteneğini tartışmak pek anlamlı bir jimnastik olmayacaktır. Öte yandan, "yetenekli olabilir ama Galatasaray'a faydası dokunmadığı kesin" çıkarımı da hala bir yanıyla eksiktir. Çünkü yukarıda saydığımız özellikleri dışında, oyun içinde de aktif bir rol alamadı Elano Türkiye'de iken. Dolayısıyla, Elano'yu bugün en iyi, "yetenekliydi, Galatasaray'a çok şey katabilirdi ama tüm bunları gösterebilmesi için ona ne yeteri kadar destek ne de -saha içinde- rol verildi" türünden bir yaklaşım ile değerlendirebiliriz. Zira, mesele saha içinde rol almak ise Ayhan'dan Sabri'ye yerli futbolcuların hevesli tavırlarından "milyonluk yabancılara" sıra gelmediğini bundan önce de onlarca kez gözlemledik.

Sonuç olarak, kağıt üstünde de olsa, yerli kalitesinin yabancı kalitesinden kat be kat altlarda olduğu, geçen sezonun Galatasaray'ında, tüm bu seviye farkına rağmen, yerli futbolcuların bir takım hassasiyetlerinin veya komplekslerinin Elano'nun takım içinde benimsenmesini ve duran toplar başta olmak üzere, kritik zamanlarda insiyatif alabilmesini güçleştirdiğini görüyoruz.
Böyle bir süreç sonunda, kısa süre içinde takıma iyice yabancılaşan Elano da, kabul, "başarısız" olmuştur. Kendisine inanıldığı, sorumluluk almaya itildiği bir ortamda, Elano'nun etkisiz kalması akıl alır gibi değildir. Muhtemelen, Santos'ta kendisine böyle bir ortam yaratılmıştır (gollerinden sonra, takım arkadaşlarıyla yaşadığı sevince bakınca da bu fikrimin doğrulandığını hissediyorum). Aksi gibi, hemen herkesin herşeyi bildiği bir takımda (Galatasaray), Elano'dan "sınırlı" uzmanlık alanları ile vasata ulaşması dahi beklenemezdi. Öyle de oldu.

Ümit Özat'ın saldırıya uğraması ve ardından yere düşen taraftarı tekmelemesi. Daha 3 yıl önce Köln forması giyerken sahanın ortasında yığılıp kaldığı zaman tüm Türkiye onun için dua ediyordu. Şimdi gelinin noktada saldırıya uğruyor. Türkiye'de futbolun temel itici güçlerinden biri nefret midir yoksa bu ülke insanı mı nefret dolu?

Futbol muhalifi: Bundan birkaç sene önce Fenerbahçe-Denizlispor maçını evde annemle birlikte izliyorduk. Annem de klasik futbol izleyicisi bu arada: Ekranda tek kırmızı-beyaz forma olduğu halde “Hangisi Türkiye?” sorusunu da sormadan edemez. Maça dönecek olursak, hatırlarsanız Ümit Özat ve Giray Bulak arasında sert bir tartışma yaşanmıştı.
O anda anneme Ümit’in aslında çok efendi bir insan olduğunu söylüyordum; ama görüntüler beni yanıltmak için bir bir ekrana geliyordu. O an Ümit adına utanmış, içimden yeter, kes diye bağırıyordum. Dünkü maçta yaşanan olayları görünce hem o taraftar adına hem de Ümit adına yine ben utandım. Onlar fark etmiyor ama attıkları o yumruklar, tekmeler hep futbola atılıyor. Her gün birileri bu spordan sayelerinde uzaklaşıyor.
Bunları yazarken tek örnek bizim ligimizde var gibi bir durum anlaşılmasın. En son Barcelona-Real Madrid maçında Mourinho ile yaşadık. Hatta ülkemizde pek ilgi duyulmayan Rusya’da Spartak’ın hocası eski efsane Karpin ile Zenit’in ciddi anlamda psikolojik sorunları bulunan orta sahası Denisov arasında bu tür tartışmaları izledik. Elbet, birilerinin hoşuna gidiyor bu durum.
Yani bunlardan beslenen birileri mutlaka var. En basitinden medya için kaçırılmaz bir fırsat. Maç öncesi ve sonrasında insanları kışkırtmaları için güzel malzemeler ellerine geçiyor. Kısacası, kaçmaz bu fırsat!

Ümit konusuna gelecek olursak, bir Fenerbahçeli olarak kendi sporcumuza yöneltilen yumruklara alışığım. Birileri düğmeye basıyor ve olaylar gelişiyor. Zaten kendisinin yönetimden birileri ile tartışması vardı.
Bir de bunun üstüne son zamanlarda taraftarla arasındaki diyalog kötüleşince yaşanan olaylar şaşırtıcı değil. Şunu da belirtmek istiyorum; Ankaragücü gol attıktan sonra Ümit Özat’ın elindekilerini taraftarlarına gösterip fırlatması onun kişilik olarak (teknik direktör) fazla gelişmediğini gösteriyor. Kendisine, ailesine küfürler edilebilir; ama o da yangına körükle gidiyordu.

Bir diğer konu da günlük hayatın her alanında şiddete maruz kalıyoruz. Bu şiddet sokakta başlıyor, okula, iş yerine, eve ve stada kadar yayılıyor.
Şiddet üstüne bir sürü film izledim, kitap/makale okudum; ama tam olarak bir sonuç elde edemiyor insan. Bu yüzden de insanlarımızın nefretle çalışan bir makine olduğunu düşünmek istemiyorum.

Not: Sanırım Ümit Özat Köln’de antrenörlük kursu gibi bir şeye katılmıştı. Yılmaz Vural’ın da Köln geçmişi olduğu biliniyor. İkisinin bir diğer özelliği de kalp rahatsızlıkları. Konuyla alakalı olmasa da ilginç ortak noktaları var. Kalp rahatsızlığını iyi bilen birisi olarak umarım kimseyi bir daha öyle bilincini yitirmiş olarak yerde yatarken görmeyiz.

Rijkaard'a "67 maç tahammül eden" Adnan Polat, Hagi'ye kaç maç tahammül eder? Yakın ya da uzun vadede Hagi'den herhangi bir beklentin var mı?

Kayıpzamanınpeşinde: Eğer görüntü böyle olmaya devam ederse Hagi önümüzdeki sezonu tabii ki göremez. Bunun için müneccim olmaya gerek yok. Fakat an itibariyle Hagi’nin öne sürebileceği birkaç mazeret vardır tabii ki. Nedir bunlar? Öncelikle an itibariyle Baros, Arda, Kewell, Neill, Pino gibi takımın çehresini değiştirecek oyunculardan uzun zamandır mahrum kalmasıdır.
Bu beş oyuncu takımın omurgasını oluşturması ve sürekli bir arada oynaması gereken oyuncular. Takıma kalite katan isimler. Bu isimlerin olmadığı Galatasaray maalesef bir nevi Anadolu takımı hüviyetine bürünüyor.

Eğer salt Bursaspor maçına bakış atarsak, Hagi maalesef hata yapmıştır. Hagi – Tugay ikilisinin seçimi bu yönde olmuştur, onlara göre hata değildir belki ama, biraz mantıklı düşününce Bursaspor maçında sahaya sürülen kadronun Anadolu takımı hüviyetinden bir farkı yoktu. Kenarda durup farklılık yaratabilecek tek oyuncu Stancu’ydu.
Bursaspor gibi sert oynamayı bilen bir takım karşısında fizik olarak zayıf Emre Çolak’ı oynatıp, Stancu’yu yedek kulübesine mahkum etmek, “ben gol atma derdinde değilim arkadaş” tadındaydı. Emre Çolak yerine Stancu’yu tercih etmek, Kazım’ı kanada atıp Culio’yu sola koymak daha etkin bir hücum gücünü sağlardı.
Baros, Stancu, Arda, Kewell gibi oyuncuların yokluğunda santrfor bölgesini Kazım’a mahkum etmenin, son maçlarda hangi kısır döngülere yol açtığı açık seçik ortada. Bu oyun şablonu ve oyuncu seçimleriyle maalesef Galatasaray verimli hücum edemiyor. Hala bu şablon ve oyuncu seçimiyle diretmek, inatçı bir bakış açısı. Tutmayacak duaya amin demek gibi bir şey.

Ben Hagi’yi gerçek anlamıyla konuşabilmemiz için takımın önemli olan oyuncularının dönüşünü bekleme taraftarıyım. Hagi’nin asıl o zaman bir şeyler yapabileceğini ve takımın hücum varyasyonları üzerinde yetkinliğe kavuşabileceğini düşünüyorum. Kısa vadede bu oyuncuların dönüşüyle hücum konusunda sıkıntı yaşamayan, daha fazla pozisyona giren ve biraz daha fazla gol atan bir Galatasaray bekliyorum.
Uzun vadede ise Galatasaray kalitesine uygun olmayan oyuncuların gönderilip çok daha kaliteli oyuncularla ikame edilerek, eski bilindik Galatasaray oyun şablonuna evrilmenin beklentisi içindeyim. Hani, şu rakiplerini kendi sahasına kapatan, üst üste ataklarla rakibini bunaltan ve baskı kuran Galatasaray’ı bekliyoruz.
Eğer Hagi oyuncu seçimlerinde başarılı olursa, bazı konularda inatçılık yapmazsa başaramaması için bir neden yok. Ama elinde iyi hücum oyuncuları dururken onlardan verim elde edemezse, daha çok kontrol oyununa yönelip hücumu sonra düşünürse, önümüzdeki sezonu göreceğinden şüpheliyim.
Bursaspor maçındaki Stancu tercihi bile Hagi’nin öncelikle maçı kaybetmemek üzere motive olduğunu ortaya koyuyor. Ama benim bildiğim Galatasaray, öncelikle kaybetmemeyi değil, direkt kazanmayı hedefler. Hagi de bunun pekala farkında olmalıdır."

Portekizlilerin transferinden sonra Ernst'in yedek kalmasını nasıl değerlendiriyorsun?

Stalker: Ernst’in yedekliği konusunda yargıya varmak için erken olduğunu düşünüyorum. Sezonun ilk yarısında 28 maça çıkan bir oyuncudan bahsediyoruz zira. Nerede tıkanacak diye bekliyorum ama maşallahı var, ufak form düşüşleri haricinde sürekli üst düzey performans gösterdi. Kupadaki Manisaspor maçından sonra Schuster’in yaptığı açıklama aydınlatıcı:

“İlk yarıda kulübemizde gerekli değişikliği yapacak, oyunun şeklini değiştirecek isimler bulunmuyordu. Bugün Almeida'nın yerine Bobo, Guti'nin yerine de Ernst girdi. Bunlar önemli değişiklikler. Ernst'i yedek kulübesinde görme şansım var.”

Şampiyonlar Ligi hedefini kovalasak da, UEFA’da ilerlemek ve Türkiye Kupası’nı kazanmak daha makul hedefler olarak gözüküyor. Sonuçta Beşiktaş diğer takımlardan fazla maç oynayacak. Bu şartları göz önünde tutuyor hoca bana kalırsa. Ernst’in ne kadar değerli bir oyuncu olduğunun zaten farkında. Onu verimli kullanabilmek adına kadrodaki alternatifleri zorluyor.
Tabii bu noktada yabancı kontenjanı ve taktiksel tercihler de devreye giriyor. Aurelio üçlü orta sahada değil ama ikili düzende gerçekten olağanüstü işler yapıyor. Fernandes de potansiyel olarak eldeki sert orta saha oyuncularından daha ofansif bir yapıya sahip olduğundan, hocanın stratejisine daha uygun.

Uzadı, hemen bağlayayım. İBB mağlubiyetinden sonra Schuster muhtemelen Guti ve Aurelio’ya aşırı yük bindiren sistemden vazgeçecek. Ernst’e, planladığından daha uzun süreler vermek zorunda kalacak. Zaten kazanan bir takımın olmazsa olmazıdır Ernst. Dolayısıyla herkesin hayrına Saçsız Kral’ın oynaması.

Futbolda haftanın en önemli gündem maddesi neydi?

Çobansalata: Futbolda bu haftanın en önemli gündem maddesi muhakkak ki Ankaragücü-Manisaspor maçında Ankaragücü teknik direktörü Ümit Özat'a yapılan saldırı idi.
Tabii bana bu olayda doğrudan şu haklıdır şu haksızdır demekten çok olayın baştan aşağıya bir yanlışlar sinsilesinin son halkası olarak çıktığını kabul etmek daha mantıklı geliyor.
Cemal Aydın'dan sonra bir türlü yönetimsel bazda bir uzlaşının sağlanamaması, Ankara Belediye Başkanı'nın takım üzerinden elini çekmek istememesi aksine tek hükümdar olacak şekilde takımı bir oyuncak haline getirmesi, eski başkanların yeni yönetimi devamlı çomaklamaları, çoğu kişisel rant peşinde olan sözde taraftarların birilerinin avukatı ya da celladı kisvesine bürünmeleri, dün kavga ettikleri birini ya da birilerini işlerine gelince takımın menfaatini düşünmeksizin omuzlara almaları ve kafasının dikine gitmeyi seven, yönetilmekten hoşlanmayan bir teknik direktörün takım üzerinde tek etkili olma inadı sonucunda iş o saldırıya kadar geldi.

Başta da belirttiğim gibi, olay anında ne maçın Ankaragücü aleyhine devam ediyor olması, ne Özat'a edilen küfürler, ne Ümit edilen küfürlerden sonra Ankaragücü golü bulunca onun yaptığı iddia edilen tahrikvari hareket, ne de takımın ligdeki durumu ki onca hengameye rağmen iyi durumda olduğunu düşünüyorum bu olayın münferit ya da bir anlık sinirle olan bir olay olduğunu kanıtlamaz. Ümit Özat'ı ne parasızlık, ne yönetimsel dirayetsizlik ne de futbolcu olmaması yıldırabilirdi ancak can korkusu onu bu takımın başından ayırırdı.

Dün olmasaydı gelecek hafta olacaktı, ya da ondan sonra ki hafta. Ama bu olay olacaktı. Olay öncesi tahrikler de işin tetiklemesi oldu. Tabi ayrıca Özat'ın saldırı geçiştirildikten sonra saldırgana yaptıklarını ve daha sonra genel anlamda söylediklerini de tasvip etmek mümkün değil.
Malum psikopat çok bu memlekette. Onlardan biri Özat'ın bu hareketleri ve söylemlerinden kendine vazife çıkarıp onun canına bile kastedebilir. Olmaz olmaz demeyin. Dediğim gibi psikopat çok...