29 Aralık 2009

Günün sözü


"İngiltere’ye dönmek istiyorum. Hislerini gizleyen erkeklerden değilim. Burada olmayı seviyorum."

Herkes Kewell'ı alıyor

Kewell'ın gösterdiği performans ve sezon sonu mukavelesinin bitecek olması, kendini spor gazetesi sanan, paçavralar tarafından da ancak yeni fark edildi.

Vücutlarının en nadide bölgelerinden uydurdukları haberleri, Avustralya sitelere (ismi nedense yok, kaynak Avustralya siteleri) ve Avustralya basınına (burada da gazete ismi yok, sadece basını) dayandırarak, bir tanesi Kewell'ı Beşiktaş'a yollarken, bir diğeri ise Fenerbahçe'ye yollamış.

Sezon sonu Kewell, Fenerbahçe ya da Beşiktaş'a gider mi? Futbol bu, gayet doğal bir durum gitmesi. Üzülür müyüz, evet üzülürüz o ayrı mesele fakat dövünüp, ağlayacak halimiz yok. (En azından ben ağlamam)

Şimdi kilit soru şu: Kewell, sezonun ilk yarısında bu performansı göstermeseydi, bugün bu haberler çıkar mıydı? Bence çıkmazdı.

Misal, şu an Elano hakkında herkes atıp tutuyor, iki yıl iyi oynasın yeter. Mukavelesinin bitmesine yarım sezon kala, Fenerbahçe'deki Brezilyalıların arkadaşlığını kıskanır, onların arasında olmak ister ve Fenerbahçe'ye transfer olur kesin (!)

Hiçbir futbolcu hiçbir takım için vazgeçilmez değildir. Bunun aksini düşünen birinin futbol bilgisi ve zekâsını sorgularım. Ama şu bir gerçek ki, Hagi'den bu yana hiçbir yabancı oyuncu bu kadar sevilmedi. Şeytan tüyü var adamda, iyi futbol oynamasa da insanlar onu seviyor.

Tahminim, yönetimin kendisiyle anlaşacağı yönünde. Söylediğim gibi anlaşamazsa da oturup ağlamam. Nereye giderse gitsin, başarılı olmasını çok isterim.

28 Aralık 2009

Beckham AC Milan'la antrenmanda


David Beckham'ın 2010 Güney Afrika inadı sürüyor. Görünen o ki, 2010'da o da, takım arkadaşlarıyla birlikte uçaca binecek.

Capello, bugün İtalyan basınına "Ben yaşa değil, kaliteye bakarım. Beckham çok kaliteli bir oyuncu. Ciddi, profesyonel ve de dünya kupasına da çok önem veren bir oyuncu" diyerek, sinyali çaktı.

Beckham da, AC Milan'la sözleşme imzalayarak ve kuvvetle muhtemeldir ki, forma giyerek 2010 için elinden geleni yapıyor. Bugün geldiği İtalya'da vakit geçirmeden antrenmana çıktı.

Güney Afrika'ya giderse, ne gibi bir etkisi olur bilinmez ama bu çabasını takdirle karşılamıyor da değilim. Kendisini çok da seven biri olmayarak....

Modric futbolu özlemiş


Ağustos ayı gibiydi, Birmingham maçında ayağı kırıldı Hırvat gencin. Noel, yeni yıl iplemeyen Premier League'nin bugünkü ilk maçında Tottenham ve West Ham United karşı karşıya geldi.

Luka Modric, futbolu ne denli özlediğini 11. dakikada attığı golle gösterdi. White Hart Lane de, kendisini özlemiş...

Haberi ilişkilendirirken, insanlıktan azalmak

River Plate'in genç yıldızı Diego Buonanotte'nin ölümle pençeleştiği haberini bilmeyen ya da okumayan yok gibidir. Şimdiden acil şifalar kendisine.

Bu genç adamın, ölümle burun buruna gelmesi pek ilgi çekmemiş olacak ki, Milliyet haberi "Beşiktaş'ın listesinden, ölüm döşeğine!" şeklinde sunmuş.

Her olguyu, her haberi "biz"leştirme çabası, bazen böyle iğrenç işlerin yapılmasına neden oluyor. Bir adam ölümle savaşıyor ama bunların derdi "Nasıl olur da, habere daha çok ilgi çekmek için, Türkiye'ye ait unsurlar serpiştiririz içine" düşüncesi.

Bunların normalleşeceği yok, aksine düzgün olanlar bile bunlara benzemeye başladı. Demek ki, bu işin doğrusunu başından beri bunlar yapıyormuş! Öyle ya, adam gibi haber verenler, neden bunlara benzesin yoksa?

Ne söylesem boş. Her seferinde sesimi çıkarmayacağım diyorum ama her gördüğümde de sinirlenmekten ve yazmaktan kendimi alamıyorum.

Not: River Pla-te yazmayı bilmiyormuşuz bugüne dek. Onu da öğrenmiş olduk.

27 Aralık 2009

İtiraf ediyorum....

Küçükken rüya gördüğümde hemen anneme koşardım "Anne rüyamda şunu gördüm, ne demek" diye sorardım. Annem "Hayır olsun, oğlum" derdi ve benim de aynı cümleyi söylememi isterdi.

Bugün sabah kalktım ve 'hayır olsun' dedim. Şimdi siz diyeceksiniz ki., "Bize ne senin rüyandan." Eh, tabii haklısınız ama 'sportif' bir rüya gördüğüm için kaleme alıyorum.

Baştan söyleyeyim, rüyayı yazınca "Senin kıçın açıkta kalmış" demeyin sakın...

Rüyamda; Henry, Messi ve benim aynı takımda olduğumuz bir halı saha maçı vardı. İşin ilginci başka kimseyi tanımıyorum. Sağdan bir top getiriyorum, Messi'ye veriyorum eleman iki çalım yapıp topu kaptırıyor. Bağırmaya başlıyorum "Lan oğlum adam gibi top oyna" diye. Elini, Sabrivari bir utangaçlıkla havaya kaldırıp özür diliyor.

"Peki Henry ne yapıyor?" diye soracaksınız. Zaten rüyanın en ilginç yanı da bu. Ben Messi'yi azarlarken, Henry rakip kalenin orada gülmekten yerlere yatıp, "Abi valla hastasın sen, bu herifi senden başka azarlayan kimse yok" diyor. (Neden abi diyor, nasıl Türkçe söylüyor hiçbir bilgim yok)

Bu rüyayı görmemin yegane sebebi, doğum günümde bana şahane ve çok fiyakalı Barcelona sweat t-shirt'ü alan kuzenimdir (Siz onu yorum yapan Saunders82 olarak tanıyorsunuz). Karambolde hem ona teşekkür, size de açıkça itiraf edeyim. Evet, benim de tahminim odur ki, kıçım açıkta kalmış....

İyi pazarlar....

Kuzene not: Emre de aynı rüyayı görebilir, şimdiden uyarıyorum.

2009 biterken Türk futbolunun durumu


1- Halen ulusal takımın bir teknik direktörü yok. Hiddink'ten başlayıp Klinsmann'a uzanan listede, Hakan Şükür ve Bülent Uygun gibi iki felaket isim bulunuyor. 7 Şubat'ta çekilecek kuralar öncesi bir soru işareti halinde duruyor, teknik direktör konusu.

2- Tıpkı 10 yıl önceki gibi ufak hesaplar şark kurnazlıkları ile yönetilmeye çalışan bir futbol anlayışı mevcut. Talip olduğu Avrupa Şampiyonası'nda, neredeyse birbirine yürüme mesafesiyle gidilebilecek şehirler seçilirken, ülkenin batısı dışında her yer yok sayılmış durumda.

3- Hâlâ kulüplerin başkanları, yöneticileri birbiriyle sidik yarıştırıyor, tansiyonu yükseltmek için adeta birbiriyle yarışıyor. Takım ve renk gözetmezsizin, kendi küçük ırmaklarında yüzebilmek ve hakimiyet kurmak için çabalıyorlar. Gösterdikleri çaba, Türk futbolunu daha da küçültmekten başka bir işe yaramıyor.

4- Ne yazık ki, birkaç kelimeyi biraraya getirecek futbolcu sayısı her zamanki gibi bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar. Futbol dışındaki hayatlarını; play station, ultra lüks arabalar ve gece kulüpleri ile lüks restoranlar üstüne kurgulamış Türk futbolcusuysa hedefi, ismi olan bir Avrupa kulübüne gitmekten çok uzakta.

5- Eskiye nazaran tribünlerde şiddet daha baskın. 2000'li yıllarda tribünlerde tabancalar patlıyor, insanlar bıçaklanarak öldürülüyor, yönetimlerin beslediği sözüm ona taraftarlar birbirine tahammül sınırına bile yaklaşamıyor.

6- Aslında ismi spor medyası olması gereken futbol medyasında okunabilecek insan sayısı gün geçtikçe azalıyor. Klişe sözcüklerle yazılmış makaleler, analizler, maç yorumları (!) artık daha fazla yer buluyor gazetelerde. Televizyonlarda, gazeteciler yerine yorumcu olarak futbolcu eskilerini izliyoruz. Yalan transfer haberleri, sağdan-soldan çalınmış yazılarla kendini bir ileri boyuta atmış durumdalar.

7- Türk hakemleri de 2000'li yıllarda daha geriye gitti. Yapılan hatalar artık facia boyutunda. 90'lı yıllarda bütün bir sene 3-5 maç konuşulurken hata açısından şimdi artık her hafta 3-5 maç bulabiliyoruz. Bu yüzden kendileri, tıpkı futbol kulüplerimiz gibi Avrupa'da Mart ayında sıcacık evlerinde oturup, televizyondan izliyorlar maçları.

8- Daha önce şike gibi kavramlar sadece iddia boyutundayken (tabii ki yapılıyordu), artık UEFA nezdine yükselmiş birçok maçımız var. Şike-bahis skandalları önce konuşulup sonra sumen altı ediliyor. Ama tabii ki, mızrağın çuvala sığmayacağı günler yakın.

9- Hâlâ Galatasaray-Fenerbahçe-Beşiktaş dışında şampiyon çıkartabilmiş değil, ülke futbolu. Her yıl bu üçünden hangisi şampiyon olacak diye papatya falları açıyoruz. Herhangi bir takım ligi forse etmeye başladığında derhal yılın takımı ilan ediliyor. Ancak Mayıs ayına geldiğimizde arkasından sadece "Bu bile büyük başarı" cümlesini kuruyoruz.

10- İstikrar tıpkı 80'li ve 90'lı yıllarda olduğu gibi ülkeye uğramıyor. Her sezon başında (hatta sezon bitiminde) uzun vadeli planlar yapıp, daha Ocak ayı gelmeden günü kurtarmanın peşine düşüyoruz. Birkaç yenilgide adam asmaca oynayıp, "Sen zaten ne anlarsın?", "X kişi futboldan anlamıyor" türünden yazılarla, mezar taşı hazırlıyoruz.

11- Yakaladığımız Dünya ve Avrupa üçüncülüğüne karşın, halen bir futbol stilimiz yok. Günlük başarıları, başarı olarak kabul edip, anın esiri oluyoruz.

12- Artık tribünlerde daha bir ana-avrat-sülale küfür ediyoruz. "Hakeme de maaşallah, gelin olur inşallah", "Bir baba hindi" tezahüratlarından direkt olarak anne ve eş gibi seksist yaklaşımlar sergiliyoruz.

13- Artık ülkeye gelen yabancı futbolcuları ve teknik direktörleri ırkçı yaklaşımlar göstererek eleştiriyoruz.

14- Ölmez sağ kalırsak, 2019 yılında da benzer bir yazıyı kaleme alacağımızı tahmin ediyoruz. Kendi kendimizi yiyip-bitirmekten mazoşist yapımızdan ötürü zevk alıyoruz. Çünkü büyük denizde küçük balık olmaktansa, küçük denizde büyük balık olmak daha kolay geliyor.

15- Birbirimizden nefret ediyoruz. Nefretimizi gün be gün içimizde büyütüyoruz.

16- Futbolun altı üstü bir oyun olduğunu, ne yazık ki algılayamıyoruz.

26 Aralık 2009

Vefa vefa diye ağlayanlar

Galatasaray Kulübü'ne yeni üye olan 583 kişiye berat ve üyelik kartları verildi.

Galatasaray Lisesi Tevfik Fikret Salonu’nda düzenlenen törende kulübe üye olanlar arasında Hakan Şükür, Bülent Korkmaz, Ümit Davala, Arif Erdem, Ergün Penbe, Hakan Ünsal, Hasan Şaş, Tugay Kerimoğlu ve Vedat İnceefe de vardı.

Sanırım kimsenin şikayeti olmaz (gerçi benim bazı isimlere itirazım var) bu isimlere üyelik verilmesine. Ancak neredeyse her gün televizyona çıkıp, gazetelerindeki köşelerinden "Galatasaray'da vefa yok" diye salya sümük ağlayan bu arkadaşların hiçbiri törene teşrif etmemiş.

Tabii neden gelecekler ki, eğer gelirlerse ağlamak için nedenleri kalmayacak. Terbiyesizlik başka bir meziyet. Siz iyisi mi, tam da mevsimi birer bardak boza için. O kulübün üyeliği size fazla...

2009'dan taraftar görüntüleri -4-









Trabzon ve İnönü'süz 2016 Avrupa Şampiyonası

Öncelikle dünü pas geçtim okuyan, takip edenler kusura bakmasın. Fena bir baş ağrısı ve evde geçen istirahattan ötürü olduğunu belirtmek boynumun borcudur. Şimdi yazıya geçelim...

Euro 2016 için adaylık süreci resmen başlatıldı. İşin ekonomik boyutu aslında ayrı bir yazı konusu. Ancak resmi tanıtım kampanyasının yapıldığı gün, statlar konusu kafamı kurcaladı. Açıklamaya göre İstanbul'daki maçlar sadece Olimpiyat Stadı ve Türk Telekom Arena olacak. Ciddi bir itirazım var sadece bu iki stat olmasına.

Dünyanın mekân açısından en güzel, en büyüleyici statlarından biri olan İnönü Stadyumu'nun olmaması büyük bir saçmalık. Dünyanın neresinde, böylesine bir konuma sahip olan stat vardır ki? Siz burayı ıskalayıp, Olimpiyat Stadı gibi ucubik -kimse kusura bakmasın- bir yerde, onlarca handikaba sahip bir stadyumu seçersiniz?

Bu işin ekonomik boyutu var değil mi? Amaç sadece "Hadi bizim ülkemizde yapalım da, dosta-düşmana kim olduğumuz gösterelim" gibi bir düşünce değil.

İnönü ve Olampiyat statlarını karşılaştıralım. Örneğin; İngiltere ve Fransa maç yapıyor. Karşılaşma Olimpiyat Stadı'nda. Maç bitiyor ve insanlar dağılıyor. 80 bin seyirci maçtan sonra bir şeyler yemek, bir şeyler içmek isteyecek. Bu kadar insan nerede, ne yiyip içecek? En yakın mesafede ne gibi eğlence yerleri var? O stada gittiğim için gayet iyi biliyorum, bildiğin Bulgaristan sınırında. Etrafta stadı kıskandıracak biçimde in-cin çift kale maç yapıyor. Yani işin ekonomisi açısından berbat bir seçim.

Peki aynı maç İnönü Stadı'nda olsa. Maç bitmiş, insanlar yürüme mesafesinde yüzlerce yere gidip; üzülen kafayı dağıtmak, yenilen zaferi kutlamaya gidebilir. Herhangi bir yere gitmeyi bırakın, stattan birkaç adım atıp, deniz kenarında bile bu işi yapabilir. Üstelik bu seyircilerin birçoğu da, o civardaki otellerde kalacak.

Yahu bırakalım işin ekonomisini. Sadece konumundan ötürü İnönü Stadı kesinlikle 2016 listesinde olmalı.

Şimdi İstanbul dışındaki diğer statların hangi şehirlerde olacağına bakalım. İzmir, Konya, Antalya, Bursa, Eskişehir ve Ankara. Bu şehirlere yeni statlar yapılacakmış. Eyvallah, tamam.

İyi de, gözünüzü seveyim Türkiye'nin en futbol kokan şehri Trabzon neden bu listede yok? Nasıl olur da bir Avrupa şampiyonasında Trabzon'da maç oynanmaz. 7'sinden 70'ine herkesin futbolla yatıp kalktığı bir şehirin Avrupa Şampiyonası göremeyecek olması nasıl bir anlayıştır?

Tıpkı İnönü Stadı'nda verdiğim örnekte olduğu gibi işin ekonomik boyutundan ötürü de Trabzon'un olması gerekir. Konya'ya giden insanlara Konya Ovası'nı ve buğday ambarlarını mı gezdireceksiniz? (Konya'da sadece bu mu var demeyin, çünkü Konya'yı gayet iyi biliyorum)Buraya gelecek insanların sadece stada gidip geleceğini mi düşünüyorlar acaba.

Bu insanlar gezecek, bu insanlar eğlenecek, bu insanlar para harcayacak gittikleri yerde. Trabzon gibi turizm cenneti bir yeri es geçmek, kelimenin tam anlamıyla aptallık.

Şahsen, futbol dendiği zaman benim aklıma ilk gelen şehirlerden biridir Trabzon. İstanbul hegemanyosını yıkıp, bu ülkeden bir başka şampiyon çıkardığı için bile hak ediyor Trabzon ve halkı. Sadece bu bile, benim açımdan yeterli.

Hiç kusura bakmasınlar ama bu stat seçimi işini kim ya da kimler yapmışsa, hangi kriterlere göre yapmışsa şu an yaptıkları işi bıraksınlar, başka iş arasınlar. Çünkü berbat seçimlerde bulunmuşlar. Bir işe girişip, o işi yarım yamalak yapmak, tam da bize göre bir anlayış.

Son sözümü söyleyeyim. Avrupa Şampiyonası'nda Trabzon listede yoksa, umarım o organizasyonu alamayız.

Not: Ne Trabzonlu'yum ne de Karadenizli.