harry kewell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
harry kewell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2010

Kewell seçkisi















Seviyorum lan seni.

Aralarındaki farklar



Bir futbolcu için ne kadar kötü bir şey olsa gerek. Aynı formayı paylaştığın, benzer hedefler peşinde koştuğun adamlardan biri baştacı edilirken, sana "Siktir git" denmesi.

Hayatını altyapıda geçirmişsin, bu takımın neredeyse her basamağını atlayarak, hayalini kurduğun adamlarla birlikte oynamışsın ama senin için sağda solda "yeniçeri" benzetmeleri yapılırken, elin Çek'i 4 yenilen bir maçta alkışlarla sahayı terk ediyor.

Aralarındaki farka bakıyorum. Zekâ, insanlık, onur, haysiyet, yetenek gibi belirgin farklar var.

Biri lifi atana kadar koşuyor sahada, diğeri kendine güvenmeyenleri hizaya getirmek için maçın başından sonuna saçmalıyor.

O yüzden bu ülkeden bir bok olmuyor ya. Adamda meslek ahlâkı var. Aldığı parayı dibine kadar hak etmek için kendini sakatlayana kadar koşuyor sahada. Diğerine bakıyorsun, her gelen yabancıyı sepetlemek için dibindeki adama pas bile vermiyor.

Şunu kabul edelim. Galatasaray'ın saha içi sonuçlarının bu kadar berbat gitmesinin temel nedenlerinden biri saha içindeki adamlardaki ahlâki eksikliktir.

Sabri'yi örnek alalım. Futbolcu olmasa, ne olur bu adamdan? Valla çok çok çırak olur. Sabri'nin beynine sahip bir adamın çıraklıktan kalfalığa yükselebileceğini düşünmüyorum. Genel bir zekâ eksikliği olduğu su götürmez bir gerçek. Ama daha önemlisi insani yönleri zayıf.

Hangi işi yaparsan yap, iş ahlâkı önemlidir. Misal oturduğum evin orada en az 3-4 bakkal var. Biri saat 9'da açıyor dükkânını, biri 10'u buluyor, biri ise saat 6.30'da açıyor. 2 kardeş, 2 aile geçiniyor o bakkal dükkânından. Herkesi güleryüzle karşılıyorlar, sorup da "Yok" dedikleri bir mala rastlamadım. Tam esnaflar, tertemiz iki adam.

Sizce bu 3-4 bakkaldan hangisinin daha çok müşterisi vardır? Ehh, cevabı gayet basit.

Sabri ile Servet, saat 10'da dükkân açıp, müşteriyi tersleyen bakkallar. O yüzden sevilmiyorlar, o yüzden hain gibi görülüyorlar.

Mesela merak ediyorum, Servet Hagi ve Tugay için "Bu yıl son şansları" diyebilecek mi? Diyemez, neden diyemez çünkü şark kurnazı Servet. Kime laf söyleyip, kime laf söyleyemeyeceğini bilir. Servet artık ağzıyla kuş tutsa yaranamaz kimseye. Bundan sonra senelerce iyi oynasa da, daha ilk hatasında "Zaten Rijkaard'ı da göndermek için elinden geleni yaptı" diyecekler.

Cidden hayatta en önemsediğim şeylerden biridir, iş ahlâkı denen olgu. Ne yazık ki, bizde pek de bulunmayan bir şeydir bu. Sadece futbolda değil; bakkalı, gazetecisi, marangozu v.s. v.s. her yerde aynı.

İş ahlâkı olan futbolcular istiyorum. Vatanı, milleti, boyu, posu hiçbir şeyi önemli değil. Sahaya çıktığında isterse bin tane de hata yapsa aldığı paranın hakkını vermek için çabalasın yeter.

Ben o yüzden Mustafa Sarp'a hiç kızamıyorum. Adamın yeteneği o kadar, elinden geleni yapıyor ama elinden gelen o kadar, fazlası yok.

Ben, futbolcunun Baros gibi zeki, çevik ve aynı zamanda ahlâklısını seviyorum. Servet gibi ortalarda 'delikanlı' diye dolanıp, götü ayrı başı ayrı kafasında bin tilki olanını değil.

Şu formaları daha fazla kirletmeden bu zihniyetteki adamlardan bir an önce kurtulmak şart. Yemişim şampiyonluğu, başarıyı...

Kızıyorum, ediyorum ama yine de konuşmaktan kendimi alamıyorum. Ne acayip şeymiş Galatasaraylı olmak.

22 Eylül 2010

Kalbimizdesin


Ali Sami Yen çimlerinin üstünde dolaşan en harika büyücü bu adam.

İsterse 40 yaşına gelsin, topa vurmaya mecali olmasın ama varsın olsun kalsın takımda.

Yüzündeki gülümsemeyi görmek bile fantastik.

Lan harbi büyücü bu eleman. Bütün taraftarları böyle kendisine sevdiren kaç tane adam var ki.









14 Eylül 2010

10 numara adamlar


Elimde fırsat olsa 10 numarayı senden başka kimseye vermezdim. O formayı senden daha çok hak edecek adam yok çünkü.

Metin Oktay'la ilgili bir dolu şey yazdım, sonra sildim. Bazı insanların kelimelere dökülmesi zor oluyor. Metin Oktay da böyle biri Galatasaraylılar için. Herkes yazıp çizdi ama söylemek lazım, bari dün parçalı forma giyilseydi. Saçma sapan bahaneler, aptalca hareketler ve ucu pazarlama taktiklerine dayanan adilikler... İnsanın midesini bulandırıyor.

Nâzım bu şiiri yazarken, bambaşka şeyleri düşünmüş olsa da, içimden buraya koymak geldi.

Ha bu arada bir haber de benden olsun. Bundan sonra maç yazılarıyla posta.com.tr'de olacağım. Hemen hemen buradakilerle aynı olacak ama benim üslubun biraz daha tıraşlı halini bulacaksınız. Dünkü yazının biraz değiştirilmiş bir hali burada

SEVGİLİM YALAN SÖYLERSEM

Sevgilim yalan söylersem sana
Kopsun ve mahrum kalsın dilim
Seni seviyorum demek bahtiyarlığından

Sevgilim yalan yazarsam sana
Kurusun ve mahrum kalsın elim
Okşayabilmek saadetinden seni

Sevgilim yalan söylerse sana gözlerim
İki nadim gözyaşı gibi avuçlarıma aksınlar
Ve göremesinler seni bir daha

Nâzım Hikmet

13 Eylül 2010

Kendimizi kandırmaya devam edelim


Galatasaraylı olmak zor zenaat olmaya başladı birkaç yıldan bu yana. Deplasmanlarda oynanan pasif futbola biraz biraz alışmaya başlıyor insan ama Ali Sami Yen'de böylesine sonbahar karşılaması insanın uykusunu getiren ve aynı zamanda kalbini yoklayan bir oyun görünce zorluk derecesi artıyor.

Rijkaard'ın göreve geldiği günden bugüne Galatasaray 'altı kaval üstü şeşhane' bir takım görüntüsünde. Hücum özellikli oyuncular isim olarak bakıldığında ne kadar iyiyse, orta saha bir o kadar zayıf kalıyor. Ancak belli ki, yönetenler durumdan şikâyetçi değil. Yoksa akıl kârı değil, orta sahanın Ayhan-Mustafa Sarp-Barış üçlüsüne teslim edilmesi.

İlk 45 dakika uyku sorunu çekenlere birebirdi. Sağ kanatı işlevsiz hale getirmek için elinden geleni ardına koymayan Ali Turan-Elano ikilisi, oyunda etkisiz elaman görevindeydi. Elano'ya bir parantez açmak gerekir.

Muhtemelen "Elano'ya neden kızılmaz?" isimli bir kitap çıkartsam, en çok satanlar arasında yerini alır. Yaz boyunca satmaya çalış, satamayınca kurtarıcı olarak sahaya yolla. Adamın bütün dengesi bozuldu, biz top oynamasını bekliyoruz.

O yüzden kızılmıyor. Oysa, her maçta bir umut, herkes bekliyor. En mantıklı yol, üstüne Brezilya Milli Takımı formasını geçirmesi için TFF'den özül izin almak. Başka türlü futbol oynayacağı yok çünkü.

Ali Turan konusuna girmek bile istemiyorum. Koskoca 45 dakikada hücuma çıkılmaya çalışılan her topu rakibe, bayram şekeri niyetine ikram etti. Eyvallah, bu adam sağ bek değil ama bu kadar da pas hatası yapması üstelik bek olarak kademesini sürekli kaybetmesi üstünde sarı-kırmızı forma olan bir adama yakışmıyor.

Biz gördük, Rijkaard görmedi mi? Haliyle bu hissedilmeyen ikiliye soyunma odası yolunu gösterdi. İkinci yarıya, tüm izleyenlere yalancı bahar hissiyatı veren Galatasaray, 10 dakika baş döndürücü bir tempo yaptı ama sadece o kadar işte. Şans pozisyonuyla bulunan bir penaltı ve Ali Sami Yen'de yani kendi evinde mahkûm bir futbol.

Üretkenlik yok, kalite yok, zekâ yok. Sözün özü futbol yok. 'Sezon başı' deyip, geçiştirilemez de. Temmuz'da sezonu açmış bir takımın, 5. haftaya girilirken, oynadığı şu futbol affedililir gibi değil.

Kimsenin umudu yok, kimse bir sonraki maçın 3 puanla kapatılacağı inancında değil, üstelik haklılar da. Galatasaray kalecisi zaman geçirmeye çalışıyorsa, her top geriye dönüyorsa, tribünlerden gelen ıslıklı tepkiye alışmalılar.

Gün geçtikçe geriye gidiyor Galatasaray. Bugün alınan ve anlık sevinç yaratan 3 puana aldananlara Nicolas Boileau'nun o meşhur sözünü hatırlatırım; "Her aptal onu beğenen başka bir aptal bulur."

Tolunay Kafkas için bir-iki kelam etmek gerekir. Her gittiği takıma kimlik veriyor, benzerini Gaziantepspor'a da uygulamış. Sert, orta sahası rakibe oynama şansını minimuma indirmiş, defansif yönü güçlü bir takım yaratmış. Ancak böylesi Galatasaray'ı karşısında gördüğünde golü yedikten sonra değil de, golü yemeden önce hücumu düşünse bugün itibariyle en az bir puanı cebine koyup giderdi.

Son söz Metin Oktay için olsun. Bugün ölüm yıldönümüydü ve Galatasaray sahaya sarı ya da kırmızıdan eser taşımayan bir formayla sahaya çıktı. Kulüpten yapılan açıklama mantıklı ve inandırıcı değildir. En azından böylesi bir günde parçalı formayla sahaya çıkılmalıydı, pembe-mor-altın sarısı ya da başka bir renk yerine.

FUTBOLCU GÜNLÜĞÜ

Ufuk: "Her maç Neill'la tartışmayı ihmal etme."
Ali Turan: "Top bana geldiğinde mutlaka rakibe atmalıyım."
Servet: İstedikleri kadar eleştirsinler işimi yaparım.
Neill: "Şu ileri çıkışlarımda paslarımı bir düzeltebilsem."
Insua: "Buraların yenisiyim, umarım fark etmemişlerdir."
Mustafa Sarp: "Kaç ciğer taşıdığımı düşünüyorlar acaba?"
Ayhan: "Hâlâ genç görünmem tek avantajım."
Misimovic: "Ufaktan ısınıyorum."
Kewell: "Bir de beni gönderiyorlardı. Gitseydim puan bile alamazlardı."
Elano: "Copacabana plajını ve Milli Takım formamı özledim."
Baros: "Başımın çaresine daha ne kadar bakabilirim."
Aydın: "Eski günleri hatırlattım, birkaç maç formam garanti."
Sabri: "Ali Turan mı? Tek ayağımla oynarım o futbolu."
Pino: "Bir iki deparla günü kapattım."

Not: Arda ile ilgili birkaç kelam yazmıştım ama kendisi hakkında yazmama gayreti içinde bulunduğumdan, o bölümleri sildim.

18 Temmuz 2010

O futbolcudan önce adam


Çok az futbolcuyu bu kadar sevdim, çok az adam aklımda yer etti bugüne kadar. Gerilerden bu yana düşünüyorum; Prekazi, Cüneyt Tanman, Hagi. Yok işte başka aklıma gelmiyor. Bazılarını sevdik, sevgimize layık olamadılar, o yüzden hızla sildik hafızamızdan.

Galatasaraylı olup da, bu adamı sevmeyen var mı diye düşünüyorum hep. Kim sevmez, o gülümsemenin sahibini ya da neden sevmez? Anlam veremiyorum hiç.

Kewell'dan çok şey öğrenmesi gerekir bu ülkenin, sadece Galatasaray değil. Futbolculuğunu bir kenara bırakarak söylüyorum bunları. Saha içinde en delirdiği halde bile hakeme gülümseyebilen kaç tane futbolcu hatırlıyoruz, bu ülkeye yolu düşen? Ben hatırlamıyorum, hatırlayan varsa söylesin.

Bazı adamlar önemli olmasının yanı sıra özeldir de, işte Kewell bu özel adam listesine giriyor. Hagi'de böylesi bir yanlışı yapmıştık, onu bu kulübün içinde barındıramadık bir türlü. Böylesi bir fırsat elimize geçti, bunu değerlendirmeliyiz.

Galatasaray'da kalmalı Kewell. Menajer, altyapı antrenörü, sportif direktör v.s. v.s. ne derseniz deyin adına ama kalmalı. Eğer ileriye yönelik adımlar atacaksak, günü kurtarmanın derdine düşmeyeceksek, Kewell gibi bir adamı bu kulübün içinde barındırmalıyız.

Ne bileyim; Kewell altyapıdaki çocuklara topa vurmayı, sahada sahtekârlık yapmamayı, her şartta gülümseyebilmeyi, kornerde ön direkte gol koklamayı ama en önemlisi adam olmayı öğretmeli.

Altyapıdan çıkan çocuklar, en ufak darbede kendini yerden yere vuran Hakan Ünsal gibi ahlaksız olmamalı, Hakan Şükür gibi senelerce ekmediğini yediği milyonlarca dolar kazandığı kulübüne sallamamalı, tribünlere sahtekârlık yaparak sevgi kazanılmadığını öğretmeli.

Belki abartılı buluyorsunuz, bendeki Kewell sevgisini. "Ulan 2 yıldır oynuyor hiçbir başarı sağlamadık" diyorsunuz.

Kewell'ı futbolcu olarak değil adam olarak seviyorum, futbolculuğu adamlığının sonrasında geliyor benim için. O yüzden bu kadar önemsiyorum, üstüne düşüyorum, hatta daha da ileri gidip "Galatasaraylılığımı askıya alıyorum" diyorum.

Çünkü eriyor futbol tüm dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de. Konuştuğumuz, tartıştığımız şeylere bakarsak anlayacaksınız. Futbol sahasından çok arenaya dönen bu ortamı değiştirmek gerek, değiştirirken de Kewell gibi adamlarla yapmak lazım.

Yoksa bu ülkede çok Hakan Şükür'ler, Hakan Ünsal'lar var ama adam olarak Kewell'ların sıkıntısını yaşıyoruz ve taşıyoruz.

İyi ki, geldin Kewell. İlk maçında sevgilisine koşan, genç aşıklar gibi Ali Sami Yen'de olacağım. (Son cümlede algınız maksadını aşmasın lütfen. Ben bile okurken, bir an şüphe ettim)

16 Temmuz 2010

Bu formaya en çok yakışan adam


Son zamanlarda daha iyi bir haber alamazdım sanırım. Böyle olmayacağı, olmaması gerektiğini yazıp durdu birçok kişi. Kewell, futbolcudan çok daha ötede bir yerlerde.

Galatasaray'da oynadığı süre içinde, daha hiçbir maçta kendisini sahtekârca yere bıraktığını görmedim, hakemle anlamsız bir tartıştığına da tanık olmadım. Sahaya çıkıp, işini yapan güzel bir adam.

Tabii ki, futbolcu olarak Galatasaray'a verdikleri de tartışma götürmez. Hep dedik ya, Kewell bu takımın 'beyni' diye. Sahadaki 22 adamın hepsi oradan oraya koşturur ama bazıları zekâsını konuşturur. Harry Kewell bunun tipik örneği. Takımda kalması, bu açıdan çok önemli.

Ben, O'nun için Taffarel'in üst modeli (sene itibariyle) diyorum. Bütün bir yıl antrenman fotoğraflarını takip edin. Gülümsemediği o kadar az fotoğrafa rastlayacaksınız ki, siz de şaşıracaksınız. Bir takımda gülümseyen yüz ya da yüzler çok önemli.

Herkese sorun, herkesin başka Kewell sebepleri vardır kalması için. Benim Kewell sebeplerim, yüzündeki gülümsemesi ile sahada gösteridği 'ahlaki' duruştan başka bir şey değil. Böylesi adamlar, ülke sınırlarındaki bu kirli ve kirletilmiş oyun çok önemli.

Bu kadar az süre oynayıp, ortada herhangi bir başarı olmamasına karşın, çok seviyoruz Kewell'ı. Hagi'den bu yana, izlemek için stada gittiğim tek adam Harry Kewell.

Kişisel olarak, eğer gitseydi çok üzülürdüm. Sadece futbocu olarak değil, Galatasaray'a yakışan bir bireyi kaybettiğim için üzülürdüm.

19 Haziran 2010

9. günden aklımda kalanlar

Önce Anelka hadisesine kısa bir yorumu yapalım. Anelka, tüm dünyadaki futbolseverlerin dili, ağzı, aklı, beyni olmuş, basmış Raymond Domonech'e küfrü. Ağzına sağlık Anelka'nın. Aklın yolu bir. Yerinde olsam aynı şeyi söylerdim. Zaten buraya gelmeleri bile futbola büyük bir ihanetti.

Günün ilk karşılaşmasında Hollanda-Japonya maçını izledik. Her turnuvaya görkemli bir başlangıç yapıp, en fazla çeyrek final kapısından dönen Hollanda, sağlam adımlarla ilerliyor. Dünya Kupaları ve Avrupa şampiyonalarında, fantastik futbol oynayan takımlara karşı çok daha sert tedbirler alınır, o yüzden de İtalya gibi şampiyonlar çıkar, sessiz sedasız.

Hollanda bu defa, bu hataya düşmüyor. Bilinçli olup olmadığını bilmiyorum ama ben ikinci turdan sonra çok daha iyi futbol bekliyorum, üstelik Robben gibi bir güç de katılacak takıma.

İkinci maçta işi bitirerek, son maçta bazı oyuncularını dinlendirme şansı buldular. İki maç itibariyle takımın en zayıf halkası Van der Vaart olarak göründü. Kamerun maçında o bölgede Elia'yı görmeyi bekliyorum.

Savunma ve orta sahada çok fazla riske girmiyorlar ancak bugünkü Japonya maçında parlak sinyaller vermediler. Karşılaşma 1-0 olduktan sonra Japonya, adeta hapsetti yarı sahalarına. Topla oynama yüzdeleri özellikle ilk yarıda, rakibin gücüyle de orantılı olarak yüzde 79'a kadar dayandı.

Takımın en etkili olması beklenen oyuncularından Van Persie, iki maçtır ciddi anlamda kötü. Tek alternatifi Huntelaar. Van Persie-Huntelaar-Kuyt üçlüsü daha efektif oynayabilir diye düşünüyorum ama tabii bu sadece bir varsayım.

Kamerun'u yenerek, gruptan çıkmak için önemli bir avantaj yakalayan Japonya, her ne kadar maç sonu istatistiğinde % 69-31 gibi topla oynama rakamlarında ezilmiş olsa da futbol olarak bunu hissettirmedi bize. Orta alanı çabuk geçip, Hollanda ceza sahasına yaklaştıkları anda şut denediler.

Açıkçası forvette oynayan Okubo ve defanstaki Tulio çok iyi oyuncular. Okubo, skorda geriye düştükleri andan, 77. dakikada oyundan çıkana kadar kaleyi düşündü ama olmadı.

Hollanda artık rahat, bundan sonra diğerleri düşünecek ne yapacağını. Yine de, turnuva öncesinde söylediğim gibi Hollanda en ciddi favorim durumunda.

NE SÖYLESEM BOŞ, NE YAZSAM ANLAMSIZ

Sezon bittiğinden bu yana, Kewell'ın Dünya Kupası'nda oynamasını bekledim. Kewell, 6 aydır Dünya Kupası'nda oynamayı bekledi, Galatasaraylılar Kewell'ın oynamasını bekledi, Avustralyalılar 10'nun oynamasını bekledi. Ancak sadece 25 dakika izleyebildik.

Kırmızı kartı gördüğü an aklıma gelen şey; takımın en ucunda oynayan bir adamın, o çizgide ne aradığıydı. Garip bir sezgi yeteneği olsa gerek, aslında olması gereken yerdeydi. Sadece o pozisyon bile Kewell'ın zekâsını, gözler önüne seriyor.

Kişisel olarak kırmızı kartın doğru karar olduğunu düşünüyorum, kolunu uzatıyor pozisyonda. Ama keşke bıraksaydı o topu da içeri girseydi, biz de onu önce 65 dakika sonra 90 dakika daha izleme şansına sahip olsaydık.

Yukarıda dedim ya; "Bir şeyi çok istemeyeceksin, onu anladım...." diye. Evet gerçekten de öyle.

Maça dönersek, Avustralya kimsenin beklemediği bir başlangıç yaptı. Kingston'ın hatasıyla maçın başında avantajı lehine çevirdi, kısa sürdü. Avustralya'da Bresciano bütün bir maç boyunca top ezdi, takımı hücuma çıkarken yavaşlattı.

1 kişi eksik olmasına karşın, kaybedecek hiçbir şeyi olmadığı için savunmayı düşünmeden gol aradılar. Bu, onların çok sayıda pozisyon vermesine de neden oldu fakat Neill denen adam acayip bir performans sergiledi. Neredeyse takımdaki bütün gedikleri kapatan adamdı. Takımının hücuma çıkmasına da, fazlasıyla yardımcı oldu. Sözün özü, bugünkü performansı parmak ısırtır nitelikteydi.

Gana, bu turnuvada izlediğim fizik gücü en yüksek takım. Pantsil'den Gyan'a kadar tüm oyuncularının rakipleri karşısında ezici üstünlükleri var. Gel gör ki, orta sahasında 'yönetmen' bir adamın olmaması, oyunlarının daha zenginleşmesine engel oluyor.

Fizik gücü futbolda en önemli olgulardan biri ama ne yazık ki tek başına yeterli olmuyor. Bu noktada ciddi bir eksiklikleri var. Bu eksiklik, onların daha ileriye gitmesine engel nitelikte.

Forvette oynayan Gyan tek başına kalıyor, bazen de tek başına oynuyor. Turnuva öncesi pek çoklarının yıldız adayı Ayew kanattan yeterli desteği veremiyor. Bu da hücum açısından zenginlik yaratmalarına engel oluyor.

Yine de, kupadaki tüm Afrika takımları içindeki en iyi takım Gana. Almanya ile çok önemli bir maça çıkacaklar, Almanya, Gana'nın söz ettiğimiz fizik üstünlüğüne cevap verebilecek ender takımlardan biri. O yüzden ikinci tur şansları, Sırbistan-Avustralya maçına bağlı olacak.

KAMERUN, KAMERUN, KAMERUN

Turnuvaya en erken veda eden takımlardan biri Kamerun oldu. İlk Japonya maçındaki kadro yanlışlığı ve biraz da rakibi küçümseninin bedelini, kendi kıtalarındaki Dünya Kupası'ndan koparak ödediler.

Danimarka, Hollanda maçından farklı olarak Jesper Grønkjær, Rommedahl ve Jon Dahl Tomasson üçlüsü ile sahaya çıkarak, kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını rakibine çok açık bir biçimde gösterdi.

Her ne kadar, bizim faşist, ırkçı, siyah düşmanı yorumcumuz "Bu üçlü ile olursa işi zor" türünden saçma sapan bir yorumda bulunmuş olsa da, böylesi turnuvalarda 'tecrübe' önemli etkenlerden biridir.

Kamerun, 10. dakikada Eto'o'nun golüyle öne geçip, birkaç pozisyon daha bulunca, herkes maçın rahat geçeceğini düşündü fakat yanıldı. Yanılgının temel sebebi, rakibin bir İskandinav olduğunun unutulması oldu. 1992'de plajdan toplanan adamların şampiyon olduğu düşünülürse, ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır.

Kamerun'un, şu iki maçta en büyük zaafı kanatları olumlu ve yeterli kullanamaması oldu üstelik hem defansif hem de ofansif açıdan. Haliyle, bu durum onların sadece göbekten gitmelerine neden oldu.

Danimarka bu galibiyetle, büyük ihtimalle gruptan çıkma yolunu açtı. Son maçta Japonya karşısında eğer bu anlayıştan uzaklaşmazsa rakibine karşı büyük üstünlük sağlar.

Rommedahl, gençlik dönemlerini hatırlatan bir performans sergiledi. Vuruş tekniği açısından bence turnuvanın en güzel golüydü. Agger ve Poulsen ise alınan galibiyetin kilit adamlarıydı.

Doğrusu zoraki bir biçimde maçı yazdım, bunu söylemem lazım. Çünkü Kamerun'un veda etmesi, beni fazlasıyla üzdü. Bu kadronun, daha iyi futbol ve daha iyi sonuçlar alması lazımdı. Artık elde Fildişi Sahili ile Gana kaldı. Her ikisinin de işi zor. Umarım en az biri ikinci tur görür. Yoksa kıtanın sahipleri olmadan ikinci tur, hüzünlü olur. En azından benim için.

Son olarak yine TRT spikerlerine değinmek lazım. Telaffuzları berbat, verdikleri bilgilerde yığınla hata var, üstelik de yanlarında hâlâ "Düşünemiyorlar" diyen, rengi beyaz, ruhu siyah bir adam var. Berbat spikerlerle daha 21 günü nasıl geçireceğiz, hiç bilemiyorum...

Before & after



Bir şeyi çok istemeyeceksin, onu anladım....

17 Haziran 2010

Yeter artık! Sahaya çık


Yarın saat 17.00'de sahada göreceğiz muhtemelen. Artık kalmasını beklemiyorum, kalmasın da bu boktan futbol ortamında.

Türkiye'ye Kewell gibi adamlar fazla. Adnan Sezgin, 'tez' konusu olacak iki-üç adam bulur nasılsa. Bize Carrusca'lar müstehak.

13 Haziran 2010

Almanya'da değişen bir şey yok


Kewell'ı izleyemedik, Avustralya fark yedi ve daha da kötüsü muhtemelen turnuvayı kapattı.

Türkiye'de Almanya Milli Takımı'na (tabii ki Brezilya da) karşı özel bir hassasiyet vardır. Ben Almanya Milli Takımı'nı sevmeyenler listesindeyim ancak bu saygı göstermiyorum anlamına gelmesin.

Bir ülkenin futbol geçmişi ve futbol kültürü olması çok önemli. Almanya bu yüzden 1982'den bu yana tüm dünya kupalarında minimum çeyrek finale çıkma başarısını gösteriyor.

Bugün maç başlamadan önce, Almanya'nın kazanabileceğini düşünüyordum fakat boylesi bir skorun ortaya çıkması aklıma gelmemişti.

Kupaya gelmeden önce ve geldikten sonra bir yığın önemli futbolcusunu, sakatlıktan ötürü kadroya alamayan Löw, şu açıdan çok çok şanslıydı. O da, Mesut Özil gibi bir adama sahip olması. Neden mi? Çünkü Littbarski'den bu yana ilk kez böylesine teknik bir oyuncuya sahip olması. Dün İngiltere orta sahasında eksikliğini vurguladığım futbolcu tipi tam olarak Mesut Özil'e denk düşüyor. Yani öyle bir maç olur ki, siz çaresiz kalırsınız ama bir adam çıkıp o çaresizliğe son verir. Mesut o yüzden, Löw için çok ciddi anlamda büyük şans

Bence maçın adamı değildi (Benim maçın adamı tercihim Müller) ancak bir gerçek var ki, turnuvada şu ana kadar gördüğümüz en etkili orta saha performanslarından birini ortaya koydu. Turnuva başlamadan önce FIFA'nın sitesindeki "Genç yıldız adayı" titr'ini hak eder biçimde takımının ciddi tüm ataklarında bir biçimde var olmayı başardı.



Almanya'nın bugünkü 4-0'lık galibiyetinde, takım halinde oynayabilme başarısı önemliydi. Arne Friedrich'ten, Bundesliga'da berbat bir sezon geçiren Klose'ye kadar tüm oyuncular, ilk dakikadan son dakikaya kadar niyetlerini gösterdiler.

"Milli Takım futbolcusu" olgusuna, oldum olası inanmışımdır. Podolski, tam da bu terime cuk oturan bir futbolcu. Milli takım formasını ne zaman giyse, bambaşka bir futbol oynuyor. Oyunun başında attığı golle, maçın dengesini tamamen değiştirdi. Gerçi, dakikalar ilerledikçe, Avustralya'nın, Almanya karşısında puan alabilme ihtimali olmadığını gördük ama yine de, Podolski bunu çabuklaştırdı.

Almanya maç boyunca Lahm ve Müller'in kanadından Avustralya'yı delik deşik etti. Bu ikiliye özellikle ilk yarıda Mesut da katılınca, Avustralya'ya gönül verenler için çile halini aldı maç. Chipperfield ve Moore bu üçlü karşısında inanılmaz aciz bir görüntü çizdi. Doğrusu, daha 20. dakikayı bile beklemeden Chipperfield'ı oyundan alırdım.

Herkesin gol beklentisi bu maçla karşılanmış oldu. Tarihinin en genç kadrosuyla bir dünya kupasına katılan Almanya, bu maçtan sonra turnuvanın en ciddi favorilerinden biri olarak gösterilecektir fakat ben erken olduğunu ve özellikle Gana maçını beklemek gerektiğini düşünüyorum.

Avustralya açısından turnuva muhtemelen kapandı. İlk maçta 4-0 yenilgi alan ve en önemli oyuncusu Cahill'i kırmızı karta kurban veren Avustralya'nın toparlanabilmesi çok güç. Zaten yaparlarsa mucize olur ama o mucizeyi gerçekleştirebilek güce sahip olmadıkları çok net biçimde belli oldu.

Defansta ağır ve hantallar, orta sahadan ileriye geçme süreleri mevsim değişimine neden oluyor. Defanstan atılacak uzun toplarla gol kovalamak mantıklı değil. O yüzden de, Avustralya için turnuva kapanmıştır diyorum.

Yanarım, yanarım Kewell'ın oynamamasına yanarım. Muhtemelen hazır değildi yoksa, yedeklerde (hatta sahada da)ondan başka skoru etkileyebilecek adam yoktu. Umuyorum, bundan sonraki maçlarda Oz Büyücülüğünü gösterir ve Avustralya'yı en azından bir adım öteye taşır. Umut fakirin ekmeği, olumlu düşünmek istiyorum.

Ya unutmadan söyleyeyim. Maçın Meksikalı hakemi Marco RODRIGUEZ saçına briyantin süreceğine biraz daha hakemlik yapsa iyi olurdu. Herkesin yorumu farklı olabilir ama Cahill'in pozisyonunda gösterdiği kırmızı kart, pek bir ağır kaçtı. Haa, bu sonucu değiştirir miydi? Tabii ki değiştirmezdi ama Avustralya en önemli iki adamından birini kaybetti.

12 Haziran 2010

Hangisi daha karizmatik


Yarın yedek olacak. En büyük ümidim oynaması.

John Travolta kamp ziyareti yapmış. Lütfen söyler misiniz, hangisi daha karizmatik?

9 Haziran 2010

Sen her türlü güzelsin


Adamın suratına baktıkça içim açılıyor. Sarı-kırmızı altında görmek istiyorum seni.

8 Haziran 2010

Asaletin bize yeter


Gülüşüne bak şu adamın. Seni gönderenler taş olsun lan.

tenten'in yorumu şu oldu okunmalı: Dun aksam uzeri havaalaninda Haldun Ustunel ile karsilastim. Elinden telefon dusmuyordu. bir ara telefonu kapattiginda yanina gittim. soyledigim ilk sey Kewell oldu. 6+2+2 geldi madem birakin tribunde otursun gitmesin dedim. Benim soyledigim butun Galatasaraylilarin istegidir dedim. Sakatligi bizi cok dusunduruyor ama dunya kupasi kadrosuna girerse gondermeyecegiz dedi. kendiside kalmak istiyormus. Girmesede gondermeyin dedim seviyoruz adami... bir ise yarar mi bilmiyorum ama en azindan yonetimden birine yuz yuze soyleme sansim oldu...

5 Haziran 2010

Hastasıyız

4 Haziran 2010

Ayıp lan!


Genelde girmem, şeytan dürttü tık'ladım. Yaşlı, sakat dediğin ve göndermek istediğin adam için 'oyuncumuz' demek pişkinlik olmuş.

Daha fazla yorum yapmayacağım.

3 Haziran 2010

Hasta, yaşlı, sakat vol.3


Harry Kewell'a yaşlı diyenler acaba, bu adamın Hagi'nin Türkiye'ye geldiği yaşta olduğunun farkında mı?

Şu Dünya Kupası, bir an önce gelip çatsın, Kewell özlemi bitsin..

31 Mayıs 2010

Hasta, yaşlı, sakat vol.2


Avustralya Milli Takımı Teknik Direktörü Pim Verbeek: Yarın zorlu bir antrenmanı var. Perşembe günü de bizimle antrenmanlara başlamasını umuyoruz. Kewell, planladığımız gibi formuna kavuştu.

Yapacağımız ilk maça gayet hazır görünüyor.

28 Mayıs 2010

Hasta, yaşlı, sakat


Yazmak istemiyorum çünkü yazdıkça sorgular duruma geliyorum.

Sorguladıkça da soğuyorum. Benden söz, her gün yeni Kewell fotoğrafı koyacağım bir tane..

26 Mayıs 2010