3 Temmuz 2010

Berbat bir senaryonun başrolü: Asamoah Gyan



Şimdiden belirteyim, yarı final maçlarının belli olmasını beklememiştim. Ancak Gyan'ın 120'de kaçırdığı penaltıyla birlikte, üstünden kamyon geçen insan modeline döndüm. Üst direkten dönen o penaltı sonrası ruh halimi anlatmakta zorlandım. Ruh halimin depresyona yelken açmasının tek nedeni, Gana'nın elenmesiydi.

Afrika'da gerçekleştirilen bu Dünya Kupası'nda finalistlerden birinin kıta sahiplerinden biri olacağına dair kuvvetli bir ümidim vardı.

Kritik eşik aşılabilse, futbol yetilerine kimsenin söz edemeyeceği bu adamların, bir de üstüne özgüven aşılayarak final yolunu bulabileceğine olan inancam ancak boktan Hollywood filmlerinin senaryoları benzeri bir sonla noktalanınca, doğrusu bilgisayar başına geçemedim.

İlk yarı final mücadelesinde Hollanda ve Brezilya'yı izledik. Turnuva başlamadan önce, Hollanda'nın bu kupayı alacağını söylemiştim. Kuvvetli bir iç sesle birlikte, Hollanda'nın ayakları yere sağlam basan futbolu, bu fikrin oluşmasında önemli bir veri olmuştu.

Brezilya daha maçın başında 1-0'ı yakalamasına karşın, neden bu Brezilya'yı sevmediğimi doğrularcasına ve üstelik karşısında berbat bir Hollanda bulmuşken, skoru koruma amaçlı futbolu, Dunga'nın takımının sonunu getirdi.

Orta sahada doğru düzgün 3 pası yapamayan bir Hollanda bulmuşken, kontraatakla sonuca gitmeye çalışan Brezilya, kendi futbol tarihinin mirasyedisi gibi. Oysa turnuva boyunca en sağlam bölgesi defanstaki ikilisi olan Hollanda'da André Ooijer gibi bir piyango da kendilerine vurmuştu.


Bu piyangoyu tek bir golle değerlendirebilen Brezilya'nın temel sorunu, Dunga'nın futbol anlayışı ve oyuncu seçimleri. İtalya'da berbat bir sezon geçiren Felipe Melo'ya bu denli güvenmek yaptığı en büyük hataydı ve bedelini ağır biçimde ödedi.

Öte yandan Dunga'nın, 6 kişilik defansif hatla "Gol yemediğim sürece elbet gol atarım" anlayışı, benim açımdan Brezilya'yı çekilmez bir takım haline getirdi.

Hollanda yarı finale çıkarken, Uruguay'ın ardından şansı en yaver giden takım oldu. Bu kadar kötü futbol oynadıkları 45 dakikada sadece 1 gol yemeleri, her ne kadar Dunga'nın 'sakat' oyun anlayışından kaynaklandı.

Elbette bir takımın ezberinin bozulması, hele de en güçlü oldukları yerde bunun olması, kolay değil. Fakat Bert van Marwijk'in, Joris Mathijsen yerine André Ooijer'i oynatması ateşle imtihan gibi bir şeydi. Oysa aynı bölge için pekala Edson Braafheid ya da Khalid Boulahrouz tercih konusu olabilirdi.

Bir gerçek var ki, Hollanda eğer Dünya Kupası'nı alırsa Wesley Sneijder denen adama çok şey borçlu olacak. Sadece asist ve gol hanesine yazdırdıklarıyla değil aynı zamanda, bir takımın nasıl yönlendirilmesi gerektiğini adeta bir ders gibi öğreten Sneijder, Hollanda açısından işler ne zaman ters gitse, mutlaka bir biçimde sahne almayı beceriyor.

Hollanda halen forvette etkili bir silaha sahip değil. Son adam konumundaki Van Persie bile yerini yadırgıyor. Sakatlıktan yeni kurtulan Robben, o bizim bildiğimiz ve beklediğimiz performansını yansıtamıyor, Van Bommel, berbat bir turnuva geçiriyor.

Ancak yarı finalin diğer ayağına nazaran, daha iyi bir rakiple eşleşti. Diğer üç takımdan bir adım daha önce final yolunda. Halen Hollanda'nın şampiyon olacağını düşünüyorum. Dedim ya, kuvvetli bir iç ses sadece. Sahadaki futbol gerçeğine baktığımızda İspanya-Almanya ayağından gelecek finalistin dşampiyonluğu daha olası görünüyor.

BERBAT BİR SENARYONUN BAŞROLÜ: ASAMOAH GYAN

Dün akşam saat 21.30 olup da, televizyonun karşısına geçtiğimde Gana'nın yarı finalist olacağına inancım tamdı. Bu fikrimde duygusal ve taraflı bakış açımın yanı sıra kupa boşunca Gana'nın gösterdiği performans da etken olmuştu.

Bu maça öyle taktik-teknik açıdan filan bakmak gereksiz. Üçüncü sınıf ABD filmlerinde rastlayabileceğimiz türden bir son izledik. Dramatik yanı ağır bassın, filmin sonunda gözyaşı sel olup aksın diye yazılan bu dandik senaryoların iyiler ve kötüler (iyi ve kötü hadisesi sadece metafor) ikileminde her şey kötülerin istediği gibi gelişir ama öyle bir son olur ki, iyiler kazanır. Bu kez kötü ve iyi ikilemi yerine Uruguay ve Gana vardı. Ve film sanki DVD için yapılmış gibi iki ayrı sonla bitiyordu.

Birinci son Gyan'ın 120. dakikada attığı penaltı golüyle sonlanması gerekiyordu ama üst direkten dönen top sonrası, DVD'den alternatif sonu izledik.

Doğrusu Gana'nın elenmesi ve Gyan'ın gözyaşları, içimde "Batsın bu dünya" tadında bir duyguyu su yüzüne çıkarttı. Tarihlerinin en büyük başarısını yakalamaya tek bir vuruş kalan Gana (tabii ki bütün bir Afrika) bir kıtanın talihini değiştirebilirdi. Ama ne yazık ki, futbol böyle bir şey. Yarım saniye önce sevinç çığlıkları atan insanlar, 5 dakika sonra ufacık çocuklar gibi ağlayabiliyor. Ya da bunu tam tersi olarak, oyundan çıkarken ağlayan Suarez, "Tanrı'nın eli benim" diyerek, kahraman haline geliyor.

Kuvvetle muhtemel ki, turnuva sonrası Gana, 2010 Dünya Kupası'nın 'en büyük sürprizleri'nden biri olarak addedilecek. Oysa benim için sürpriz, Gana'nın çeyrek finalde elenmesiydi.

Gana açısından yaşanan melodram, Uruguay için rüya gibi. En azından dünyanın en iyi 4 takımından biri olacaklar. Defansı cezalılar ve sakatlıklardan ötürü tüyü yolunmuş kaza dönen 'güneşin çocukları' için büyülü bir Dünya Kupası oldu. Devamı gelir mi (ben son nokta olacağını düşünüyorum) bilinmez ama 2010'un en fazla sükse yapan takımı olmaları kesin.

MARADONA'NIN FELSEFESİNİN İFLASI

Almanya, İngiltere'nin ardından Arjantin'e de 4 gol atarak, tüm yarı finalistler arasında en sükseli ve rahat galibiyeti aldı.

Arjantin'in ilk maçından sonra şöyle bir cümle kurmuştum; "Bu Arjantin Dünya Kupası'nda oynayan her takıma 5 gol de atar, 5 gol de yer." Bu cümle aslında tamamen Maradona'nın felsefesinden kaynaklanıyordu.

Elindeki hücüm gücüne güvenen Maradona'nın temel oyun felsefesi, tüm rakiplere karşı aynıydı. Hiçbir rakibe, önlem almadan, kendi futbolunu oynayan ve gol yememekten çok tamamen gol atmaya endeksli Arjantin'de, Maradona'nın en büyük hatası Cambiasso gibi ülkenin en iyi orta saha oyuncusunu kadrosuna almamaktı.


Eğer oyun anlayışınızda hiçbir rakibe karşı özel önlem ve taktik yoksa, orta sahanızda oyunu tutması gereken adamlar olmalı. Sadece Javier Mascherano ile ayakta tutulmaya çalışılan orta saha ile Almanya, Hollanda, Brezilya gibi takımlar karşısında alabileceğiniz sonuç da, tıpkı bugünkü gibi olur.

Ancak kişisel bir tercih yapacak olursam, Dunga'nın Brezilyası yerine Maradona'nın Arjantin'ini yeğlerim, bir futbolsever olarak.

Almanya'ya gelince; 2010 Dünya Kupası'nda oynanan tüm maçlar içinde en istikrarlı takım olarak göze çarpıyor. Kaybettiği Sırbistan maçı dışında Almanya'nın 5 maçlık performansında en dikkat çekici unsur, gole ulaşmaktaki kolaylığıydı.

Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa turnuvaınn en erken golünü bulan Almanya, Klose'nin 20. dakikada kaçırdığı pozisyonda skoru 2-0'a taşıyabilse, Arjantin'e 4-0'dan daha fazlasını yaşatabilirdi. Zaten o pozisyonun kaçmasının ardından Arjantin, sahada Almanya'ya ciddi bir üstünlük kurdu.

68. dakikaya kadar olan bölümde sürekli golü kovalayan Arjantin'de en büyük eksiklik, Diego Milito gibi bir adamın bulunmaması oldu. Higuain, Tevez, Messi üçlüsü, Arne Friedrich ve Per Mertesacker ikilisi arasında sürekli ezildi. Bu ikiliye bir de Lahm gibi bir kademe ustası eklenince, Arjantin'in tek gol ihtimali Di Maria kaldı.

Joachim Löw, turnuvadaki 32 teknik adamın en zekilerinden biri. Takımının gücünü çok iyi biliyor. Klose, Podolski ve Mesut Özil gibi göz önündeki adamların alternatifini Thomas Müller olarak belirlemiş ki, Müller bugüne kadar olan maçlarda bunun hakkını sonuna kadar verdi.

Mesut Özil, 5 maç içindeki en silik görüntüsündeydi 45 dakika boyunca. Fakat ne zaman Arjantin oyundan düştü, ondan sonra o pasif Mesut birdenbire kendini aktife aldı. Neredeyse tüm Almanya hücumlarında başrolü oynayan adamdı. Attırdığı son gol, birinci sınıf kalitedeydi.

Almanya, rakiplerine gözdağı vere vere ilerliyor ve şimdi final yolundaki tek engel 2008 Avrupa Şampiyonası finalinde 1-0 yenildiği İspanya. Kâğıt üstünde, oynanan maçlara bakıldığında, Almanya'nın finale daha yakın olduğunu söylemem mümkün. Ancak İspanya, benim futbol terazimde biraz daha ağır basıyor. Neden ağır bastığını yarı final maçından sonra okursunuz...

İSPANYA VİLLA İLE İLERLİYOR

Cidden çok ilginç bir maç oldu. Sadece 3 dakika ile verilen 2 penaltının kaçması bile, İspanya-Paraguay maçının Dünya Kupaları tarihine damga vurmasına yeterli.

Berbat bir hakem izledik. İspanya penaltısında Caceres'e kırmızı kart vermeyişi, İspanya'nın gol olan penaltısını tekrar ettirmesindeki hassasiyeti Paraguay penaltısında göstermemesi, Xabi Alonso'nun kaçan penaltısının hemen ardından kaleci Villar'ın Fabregas'a yaptığı net penaltılık hamleyi görememesi ile ne kadar berbat bir yönetim olduğunu kanıtlar nitelikteydi.

İspanya, yenildiği İsviçre maçı da dahil olmak üzere, ilk kez bu denli baskı yedi yarı sahasında. Paraguay adeta "İspanya'ya karşı nasıl oynanır?" dersi verir gibiydi. İspanya'nın gerek kendi sahasında, gerekse yarı alana geçişlerinde, rahat pas yapmasını engelleyen Paraguay'ın tek eksiği gol atamamak oldu. Belki 1-0'ı yakalayabilseler, çok farklı bir maç izleyebilirdik.

Paraguay ilginç bir biçimde elindeki üç hücum oyuncusuna karşın, top rakipteyken 4-6-0 gibi bir dizilişle, tüm rakiplerine oyun oynama şansı tanımadı. Top kendisine geçtiği andan itibaren yelpaze gibi açılan Paraguay, turnuvada takım savunmasını en iyi uygulayan ekiplerden biri oldu. Savunmada gösterdiği başarıyı, hücumda gösterememesi; çeyrek finale çıkarak, tarihi bir başarı sağlayan Paraguay'ın yarı final kapısıdan dönmesine neden oldu.

İspanya ise Del Bosque engeline karşın, yarı finale kadar geldi. Paraguay, oynadıkları 5. maçtı. Bir teknik direktör, bu 5 maçın hepsinde de David Villa'yı önce sol kanada hapsedip, 60. dakikadan sonra gerçek yerine koyuyor ve başarı sağlıyorsa bir sorun var demektir.

Artık herkes anladı ki, David Villa solda oynayamıyor ve yine aynı David Villa soldan, hücum hattının en önüne geçince gol buluyor ya da İspanya'nın gol bulmasını sağlıyor. O zaman bu anlamsız ve saçma inat niye? Eğer bu bir taktikse, benim nacizane futbol bilgime göre, gayet mantıksız ve anlamsız. Yok eğer bu bir taktik değilse, o zaman teknik direktörün futbol anlayışında bir sorun var demektir.

İspanya, ciddi anlamda kör topal yarı finale kadar geldi. "Hepsi yalan bu gerçek" noktasındayız. Artık rakip, Şili, Portekiz ya da Paraguay değil, bütün bir takım halinde oynayan Almanya.

Del Bosque'nin önünde bu maç dahilinde pek çok seçenek duruyor. Bu seçeneklerden biri, turnuvanın başından beri felaket oynayan Torres'i yanına almak. Elbette, Torres alelade bir oyuncu değil fakat şu bir gerçek ki, sakatlıklardan sonra yeterli gücünde değil.

Almanya gibi bir takım karşısında böylesi bir Torres'i oynatmak hem rakibe +1 üstünlük vermek, hem de biraz önce yukarıda söz edilen Villa'nın gerçek üretkenliğini törpüleyerek, yine rakibe avantaj sağlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Del Bosque, bu maç dahilinde Iniesta'yı sola kaydırıp, Fabregas seçeneğini masaya yatırması gerekir. Bu hem orta alanın işlevselliği açısından hem de Almanya'nın güçlü orta sahasının gardını düşürmek açısından mantıklı görünüyor. Yok, eğer Torres'le başlayıp yine Villa'yı sol kanada kaydırırsa o zaman Paraguay maçındaki kadar şansı yaver gitmeyebilir. Çünkü Almanya, gol bulmakta hiç de zorlanan bir takım değil.

Dün ve bugün iki genç adamın yani Cardozo ve Gyan'ın gözyaşlarına tanık olduk. Futbolsever olarak, taraftar olarak, bu gözyaşları çok şey anlatıyor bizlere. Bu genç adamların, yaptıkları hatalar karşısında nasıl üzüldükleri, nasıl kendilerine kahrettikleri ve bizim üzüldüğümüz kadar onların da üzüldüğünü.

Hata yapan insanları yuhalarken, küfrederken, ıslıklarken, biraz daha düşünmek gerekli.



Not: Yazılar geciktiği için özür dilerim ama inanın Gana'nın mağlubiyetiyle fazlasıyla sarsıldım...

2 Temmuz 2010

Tarihle yüzleşme vakti


Bu coğrafyanın sınırları dahilinde pek çok acı yaşanmıştır, tarihe pek çok kirli sayfa not düşülmüştür. Ancak 2 Temmuz 1993 bu kirli sayfaların en vahşet kokanlarından biridir.

2 Temmuz 1993'te sadece 33 beden yakılmamıştır aynı zamanda bu ülkenin vicdanı, insanlığı, geleceği da yakılmıştır.

Ortaçağda bile eşine rastlanmayan bir biçimde insanları diri diri yakanlardan, zafer çığlıkları atan binlerce insandan, bu toplumun hâlâ hesap soramaması, 17 yıldan bu yana 73 milyon insanın ayıbı olarak süregeliyor.

Dönemin Adalet Bakanı'nın sorumlulara avukatlık yapması, dönemin başbakanının "Neyse ki, orada bulunan vatandaşlarımıza zarar gelmemiştir" demesi, dönemin siyasi iktidar ortaklarından kendini sosyal demokrat sayanların bu işin peşine düşememesi, insanların yandığı yerin kebapçı yapılması, toplumun tepki göstermemesi v.s. v.s., bunların hepsi Cumhuriyet tarihinin utancıdır.

Benim, bu ülke insanından nefret etmeye başladığım tarih olmuştur 2 Temmuz 1993. O tarihten bu yana yaşananlar, bu nefreti körüklemekten başka bir şeye yaramadı.

Bugün geldiğimiz noktada, halen Alevilere zorunlu din dersi uygulaması yapılmakta, Alevi vatandaşların vergilerinin Diyanet İşleri'ne gitmesi, Alevi köylerine sabır imtihan eder gibi camiler yapılması, Cemevlerine ibadethane yerine sanki bir eğlence mekânı gözüyle bakılması, devletin yanan bedenlerle dalga geçtiğinin bir göstergesidir.

Her ne kadar Türkiye'nin demokratik bir ülke olduğu savunuluyor olsa da, bu ülkede kendinden olmayanlara karşı yürütülen sistematik saldırılar hiç bitmedi.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, Sivas'ta bedenleri yakılırken, dışarıda zevk çığlıkları atan zihniyetin ta kendisidir.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, dün TİP'li gençlerin boğulmasına alkış tutanlardır.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, dün Maraş'ta, Malatya'da, Çorum'da Alevi evlerine, Nazi Almanyası'daki gibi beyaz kireçlerle çarpı atanlardır.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, dün 1 Mayıs 1977'de halkın üstüne panzerleri sürenlerdir.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, dün 17 yaşındaki Erdal Eren'in idamında sandalyeye tekme atanlardır.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, dün darbeleri yapanları alkışlayanlardır.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, dün işkencehanelerde yaşananları görmezden gelenlerdir.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, dün Beyoğlu'nda Ermenilerin Rumların evlerini yağmalayanlardır, kadınlarına kızlarına tecavüz edenlerdir.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, dün Kubilay'ı arkadan vurup, kafasını diğere geçirenlerdir.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, ırkçı-faşist-şeriatçı birlikteliği kurup, uygulayanlardır.

Bu halk artık tarihiyle yüzleşmelidir. Tarihimizle, utançlarımızla, yaşadığımız ve yaşattığımız vahşetlerle yüzleşmediğimiz sürece 2 Temmuz 1993 ne ilk ne de son olacaktır.

1 Temmuz 2010

Fuck off Pele


Pele: Maradona iyi bir teknik direktör değil. Çünkü tuhaf bir hayat tarzı oldu ve bu nedenle iyi bir takım oluşturması zor.

Belaltı vurmuş, daha önce de yapmıştı, yine yapmış. İyice kabak tadı vermeye başladı bu açıklamalar. Kişisel çekişmelerini sürekli medya önünde malzeme yapmak, başlı başına aşağılık bir tavır.

Buna bir de, "yaşam tarzı" gibi bel altı darbelen eklenince, iyice boktan bir durum halini alıyor.

Klasik gündemde kalma çabaları bunlar. Maradona, o ya da bu biçimde dünyada her zaman gündem olmayı başarmış durumda. Pele'nin gündemde kalma çabası ise sadece Maradona üstünden oluyor.

Zaten sevmediğim bir adamdır. Bürokrat tipli Pele'dense, yüz bin kere halka yakın Maradona'yı tercih ederim.

Fuck off Pele...

Aptal deryasına atılan kulaçlar


Stoch: Fenerbahçe taraftarının çok tutkulu olduğunu duymuştum. Bunu Hollanda’da yaşadım.

Bu taraftarlar bulunduğu her ortamı rakipler için cehenneme çevirecek kapasitede. Fenerbahçe’nin parçası olabilmek benim için büyük bir gurur.

Caner Erkin: Galatasaray’dan ben ayrılmak istedim. Fenerbahçe’de oynamak istedim ve zaten bu yüzden buradayım. Galatasaray’da oynarken de, geçmişte de Fenerbahçe taraftarı olduğumu açıkladım. Ben gerçekten Fenerbahçeliyim.

Eski defterleri açmaya gerek yok Caner konusunda. Daha ilk transfer olduğu gün "İçime sinmedi" diye yazmıştım.

Eyvallah, transfer oldunuz ama ne gerek var bunlara. Daha 3 ay önce "Galatasaraylı Caner olarak anılmak" istiyordun ya.

Türkiye'de şu 'seyirci yalakalığı' kırılmalı acilen. Kimsenin Galatasaraylılığı, Fenerbahçeliliği ya da Bursasporluluğu'nu ölçen bir cihaz yok. Kaldı ki, beni bir taraftar olarak ilgilendirmiyor, futbolcunun hangi takımu tuttuğu.

Ben şimdi bir kurumda çalışıyorum. Buraya aşık mıyım? Değilim tabii ki. Ama emeğimi satarak, para kazanıyorum. Futbolcular da emeği karşılığında bir ücret alıyorlar. Buraya kadar her şey gayet iyi ve düzgünken, sen çıkıp niye böyle embesilce açıklamalar yaparsın ki.

Sorun Caner ya da Stoch değil. Galatasaray'a gelen de, Beşiktaş'a gelen de benzer cümleleri kuruyor.

Dünyanın en sığ futbol ülkelerinden biriyiz şu açılardan. Gelen her adamı binlerce kişi karşılar, futbolcu bayrak öper seyirci mest olur, bir maç oynadı mı kral yapılır, bir maçta adam asarız.

Bu adamların hemen hepsinin önce beyinsel gelişimlerini tamamlamış olması gerekiyor. Yoksa bir Dünya Kupası'nda yarı final görüp, sonraki kupaları evden izlemeye devam ederiz. Nietzsche, Sartre, Erasmus, Descartes okumalarını beklemiyorum da, biraz da kendilerini geliştirsinler, şu aptalca açıklamaları yapmaktan vazgeçerler belki.

Hayır, merak ettiğim şey, bu sözleri duyup mest olan gerizekâlı kaldı mı acaba? Kalmış olması lazım ki, şark kurnazları bu cümleleri sarf ediyor.

Nasıl bir ülkede yaşıyoruz hakikaten. Yöneteni aptal, halkı aptal, futbolcusu aptal, yöneticisi aptal. Biz de, aptal deryasına kulaç açmışız, yavaş yavaş ilerliyoruz...

30 Haziran 2010

Emrah Hamurcu postunu kaldırmama dair bilgilendirme






Benim twitter'ım yok, facebook'um filan da yok. Teknolojinin bu kısmıyla çok fazla ilgilenmiyorum doğrusu. Hayatından cep telefonunu silmiş bir adamım yani.

Ancak bloğa giriş çıkışları takip ettiğimden, kimin nereden geldiğini görüyorum. Chao ve lappappa, twitter'larında şu an göremediğiniz postun linkini vermiş.

Emrah Hamurcu'nun, maraton.com.tr'de "Özel Haber" ibaresiyle kendi imzasını koyduğu haberden sonra, birkaç mail trafiği oldu. İki kişi arasındaki yazışmaların özel kalmasından yana olduğumdan hiçbirini buraya yazmayacağım.

Sonuçta söze geçen haberin altındaki "Özel Haber" imzası silinmiştir ve "Galatasaray forumlarından alınmıştır" gibi muğlak bir ifade yerine "Fotoğraf http://galatasarayformalari.blogspot.com 'dan alınmıştır" ifadesi eklenmiş ve fotoğrafın orijinal hali yani Okan'ın imzasının bulunduğu şekli konuldu.

Sildiğim postun altına şöyle bir şey yazmıştım. Selocan, benim babamın oğlu değil, ben kendisinin amcası, dayısı, ağabeyi de değilim. Benim buradaki temel hassasiyetim, toplumda "gazeteci" olarak anılan insanların, giriştiği sahtekârlıktır.

Gazeteci kendisine gelen haberin üstüne atlamaz. O haberi hazırlarken, altına imzasını yani namusunu atarken, en ince ayrıntısına kadar araştırır, sorar, öğrenir. Ama ne yazık ki, internet ortamında hâlâ bir Basın Yasası sorunu olduğu için böylesi boşluklar doğabiliyor.

35 yıllık hayatımda (bakmayın 36 oldum ama direniyorum) herkesin hata yapabileceğini ve yapılan hatalardan dönmenin önemli bir erdem olduğunu anlamış bulunuyorum. Her ne kadar, şu yaşanmış hadisede halen daha açık delikler bulunmuş olsa da, yukarıda görmüş olduğunuz biçimde gereken düzeltmeler yapılmıştır.

Ben de Emrah'la yapmış olduğumuz elektronik posta yazışmalarında söylemiş olduğum üzere o postu kaldırdım. Yazılacak çok şey var, daha sonra döneceğiz.

Sevgili Selocan'a destek veren herkese ben de teşekkür ederim...

Kupa gazeteciliği


İlk önce belirteyim, böyle bir olgu yok, bu tamamen benim uydurmuş olduğum bir kelime bütünü.

Hepimiz, az ya da çok gazete okuyoruz, tv izliyoruz o yüzden de neler olup bittiğini yakınen görebiliyoruz. 2010 Dünya Kupası başladığından bu yana eğer dikkatli baktıysanız, medyada yer alan trasfer haberlerinin daha 'zengin' olduğunu fark etmişsinizdir.

Bu "Kupa gazeteciliğinin" en önemli kuralı, maçları yakından takip etmektir. Maçlar özenle izlenir, parlayan futbolculara özel bir ilgi gösterilir ve kulüplerin ihtiyaçlarına göre de, haberler gün be gün yıldırım hızıyla okura ya da izleyene iletilir.

Şimdi ufak örneklerle yola çıkalım. Şili'nin ilk maçında Alexis Sanchez oynadığı futbolla herkesin dikkatini çekti. Atıksal beyinli 2 gazetecinin kafası aynen şu örnekte görüldüğü üzere çalışıyor.

- Alexis Sanchez hengi bölgede oynuyor?
- Sol kanatta ama sağ kanada da kayıyor.
- Kanat diyorsun yani?
- Evet abi, bariz kanat oyuncusu
- Tamam Hilmi. Peki kimin kanat oyuncusuna ihtiyacı var?
- Abi, soru mu bu? Tabii ki Fenerbahçe'nin.
- Tamam o zaman, "Fenerbahçe'de Alexis Sanchez harekâtı" haberini yapıyorsun. Araştır bakalım, hangi takımda oynuyor, kaç kere milli olmuş filan.

Örnekte görüldüğü üzere, iki kafadar, gazetenin spor manşetini kotarmış oluyor.

Tabii örnekler sadece bununla da sınırlı kalmıyor. Bu oyun-mevki-ihtiyaç üçleminde bir haberdi. Bir de, çaptan düşen-ihtiyaç-yaş üçlemi var. Nasıl mı? Bakın..

- Lan, Osman. Bu Fransızlar kupada patladı. Bunların alayının fiyatı düşer.
- Abi, deli misin, hepsinin pazarı 3-5 milyon Euro düştü.
- Osman, bu Henry'nin yaşı kaçtı?
- 33 oldu abi.
- Herif süre bile alamadı. Hem bak Barcelona şutlayacakmış.
- Evet abi Yaya Toure'yi de satıyormuş.
- Yapma lan. İkisini aldırabilir miyiz?
- Abi Toure'yi Mançester (Ömer Üründül şivesiyle) istiyormuş
- Pekala o zaman. Kim golcü istiyor?
- Abi Fenerbahçe istiyor.
- Osman, "Fener'in rotası Henry" diye yaz. Habere ekle, Dünya Kupası'nda oynayamadı, kulübü de istemiyor, fiyatı düştü diye.
- Eyvallah abi.


Bu haberde de temel kıstas ve okuru inandırıcı olgularımız yaş ve kulüp bağlarıydı. Bitiyor mu bu kadarla. Tabii ki bitmiyor. Şimdi benim favorim olan yeni parlayan genç yıldız haberi var.

- Abi bak, bu Gana'daki Annan şahane ön libero. Ömer Üründül, her maçta söylüyor.
- Yapma ya, dikkatli izlemedim ben bu oğlanı.
- Abi ben tüm maçları izledim, harbiden herif süper. Çok temiz top oynuyor.
- Nasıl oynuyor lan?
- Abi temiz oynuyor işte. Bak aynı Alioum Saidou'nun gençliği gibi.
- Diyorsun.
- Evet abi.
- Ön libero dedin, değil mi? Kimin ihtiyacı vardı ön liberoya?
- Galatasaray. Yazmadığımız adam da kalmadı hem. Her milletten Diarra'yı bile yazdık.
- Peki bu kadar iyi oyuncuysa başkası alamaz mı?
- Abi daha o kadar parlamadı. Ama parlar diyor, Ömer Üründül.
- İyi, "Cim-Bom Annan'ı gözüne kestirdi" diye atın manşeti.


Dünya Kupaları ve Avrupa Şampiyonaları, yazın futbolsuzluktan ötürü, spor medyasının tek sığınma aracı haline geliyor. Hayatlarında hiç görmedikleri, isimlerini bile duymadıkları futbolcuları, çeşit açısından bir anda vitrine sürme olanağına sahip oluyorlar.

Eh, o kadar ismi bir arada bulunca da, fırsat kaçar mı? Kaçmaz tabii ki. Şimdi tüm bunları neden yazdım değil mi? Buna benzer diyalogları inanın duydum. O kadar ilginç ki, 10 kişilik spor servisinden sadece bir kişinin takip ettiği Dünya Kupası'nda, Japonya ile Güney Kore'yi, Gana ile Kamerun'u karıştıran gazeteciler görüyorum.

Her ne kadar işin dalgasında olsam da, acınacak durumda spor gazeteciliği. Bakmayın spor gazeteciliği diyorum ama futbol gazeteciliği olsa gerek bunun adı. Şu köşelerde yazan meşhur tiplerin telefon konuşmalarına şahit olmak moral bozuyor.

Serdar Taşçı nereli diyen arkadaşlara


Bundan önce Eren Derdiyok ve Mesut Özil hakkında yapmıştım. Arayan, soran çok olunca, insanlar bilgilensin istiyor, bu araştırmacı bünyem.

Evet hiçbir zahmetten kaçınmadım ve yanıtı buldum. Alman Milli Takımı kadrosunda bulunan Serdar Taşçı'nın ailesi Artvinli. Yani bu demek oluyor ki, Serdar Taşçı kardeşimiz Artvinli.

Bu postla ilgili kimi yazsam, yıldızı parladı. Sıra artık Serdar Taşçı'dadır. Bundan sonra hızlı bir yükseliş bekliyorum kendisinden.

Büyük bir takıma gidebilir, sakatlıklar olur milli takımda ilk 11'e yükselir. Orasını bilmem ama görürsünüz Serdar Taşçı'nın da geleceği, bu postla daha da parlak olacaktır.

29 Haziran 2010

Çeyrek finale çeyrek kala

İkinci tur maçları sona erdi. Bugün alınan her iki sonuç da, genel beklentinin bir yansımasıydı.

Yarın daha geniş biçimde çeyrek final eşleşmelerine dair söyleyeceklerimiz olacaktır.

İspanya'nın Dünya Kupası'ndaki serüveni bana 1988 Avrupa Şampiyonası'ndaki Hollanda'nın durumunu hatırlatıyor. Sözü geçen Avrupa Şampiyonası'nda Hollanda, daha ilk maçında Sovyetler Birliği'ne 1-0 yenilmiş fakat finali Sovyetler Birliği'ni 2-0 yenerek kapatmıştı.

İspanya da, tıpkı Hollanda gibi daha turnuvanın ilk maçında İsviçre karşısında aldığı 1-0'lık yenilgiyle yola başladı. Herkesin kafasında az-çok soru işaretleri doğdu haliyle. Ancak gelinen noktada, çeyrek finaldeki rakibi itibariyle en rahat eşleşmeye sahip.

Final için önlerinde Brezilya, Arjantin, Hollanda ya da Almanya gibi iki rakip yerine sadece tek takım var. Tabii bu kelimeleri, İspanya'nın Paraguay'ı rahat geçeceği savıyla yazıyorum.

İspanya ile futbol oynamak ciddi anlamda sinir bozucu. Eğer İspanya Milli Takımı'nda oynuyorsanız ya da TV'den izlerken, İspanya'yı destekliyorsanız haliyle zevkten dört köşe duruma geçiyorsunuz fakat durum tam tersiyse, işte o zaman çileden çıkmamanız için tek bir neden bile yok.

Yüzde 70'e yüzde 30 gibi abuk subuk bir topla oynama oranı bile her şeyi anlatmaya yetiyor aslında. İspanya bu iki rakamı öyle sıradan bir takım karşısında değil, 19 maçtır yenilmeyen bir Milli Takıma karşı yakalıyor.

Portekiz'de Carlos Queiroz, Ottmar Hitzfeld'den kopya çekmiş gibiydi. Ancak onun kadar başarılı olamadı.

Ronaldo'yu sevmediğimi pek çok kez söylemişimdir, bu fikrimde değişiklik yok ama ciddi anlamda üzüldüm. Dünya futbolunun merkezinde olup, kendi taraftarınca yuhalanmak, gerçekten insanın içini acıtıyor.

Bütün ülkenin tüm sorumluluğunu, tek bir adamın sırtına yükleyip, medet ummak akılcı bir çözüm değil. Bunun altında ezildiği her halinden anlaşılıyor.

Messi ile karşılaştırıldığında, Arjantinli'nin çok daha şanslı olduğunu söylemem mümkün. Ronaldo'nun çevresi Tevez, Milito, Higuain, Di Maria gibi yeteneklerle örülü değil. O yüzden, kuvvetle muhtemeldir ki, gerek kendi ülke medyasında gerekse de, başka ülkelerde başlatılacak "Ronaldo milli takımında, kulüp takımlarındaki gibi oynayamıyor" tezine, şimdiden şiddetle karşı çıkacağımı belirteyim. Zaten bu tartışmaların tamamı deli saçmasından ibarettir.

İkinci turun diğer maçında ise Paraguay-Japonya karşılaşması ise, bu turnuvada izlediğim en kötü oyuna sahne oldu. Hakkı penaltılara gitmesiydi. Penaltıları hep Rus ruletine benzetmişimdir. Penaltıyı kaçıran Komano'nun vuruşu da dahil olmak üzere her iki takımın penaltıcıları da doğru vuruşları yaptı.


Şu kadarını söylemeliyim, Japonya yerine Güney Kore, Paraguay'ın karşısında olsaydı bu turu geçerdi. Korkakça oynayanların, sürekli tartıp biçmelerin futbolda yeri olmamalı. Tabii bunu izleyen biri olarak söylüyorum. İşin içinde olanlar için durum böyle değil. Fakat Paraguay çeyrek finalde ancak bizim gibi izleyici olurve skorun olabildiğince altta kalması için çabalar. Biraz iddialı oldu ama sahadaki futbola baktığımızda, gerçekçi olduğunu söylemek olası.

Başta da belirttiğim gibi, çeyrek finale dair kelamlar yarın. Yarın olmasa da, bir sonraki gün. Bizim de kendimizi nadasa almamız gerekir. Bundan sonra hedefimde Hollanda, Arjantin ve Gana dışında takım kalmadı.

40 yıl önce futbol ayakkabısı


Fotoğraftaki futbol ayakkabısı Sir Stanley Matthews.

Futbolun gelişimini sadece ayakkabılara ve toplara bakarak bile anlamamız mümkün sanırım...

İngiltere'nin Yılmaz Vural'ı; Harry Redknapp


Harry Redknapp: İngiltere Milli Takımı teknik direktörlüğünü İngiltere’de doğup büyüyen ve İngiliz futbolunu bilen birinin üstlenmesi gerek. Göreve talibim...

Bir an Yılmaz Vural konuşuyor sandım. Hayır, ilginç olan şu. Yılmaz Vural mı haklıydı yoksa Redknapp mı Yılmaz Vural tipinde bir adam?

Dünyanın başka yerlerinde, üstelik kalite farkı olduğunu düşündüğümüz İngiltere ile Türkiye'de benzer şeylerin tartışılması, insana garip geliyor.

Abarttın demeyin sakın.