gazeteci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gazeteci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2010

Yeni azınlıklar

Ülkenin siyasetçisi...


Ülkenin spor 'adamı'...


Ülkenin gazetecisi...


Ülkenin sanatçısı...


Biz neyi tartışıyoruz ki? Neyi konuşuyoruz. Türkiye'de yeni azınlıklar oluşuyor. Artık ezilenler yön değiştirdi. Ama biz mazlumu oynamayı beceremiyoruz. Çünkü gurur, onur, şeref ve haysiyet sahibiyiz hâlâ. Götünüzden anlamayın, elitist bir tavır içinde söylemedim bunları. Herkes bir an önce ağlamayı öğrensin (!)

30 Ağustos 2010

İsteyen üstüne, isteyen içine alsın


Söylediğim şeyi pek çok kişi kıçından anladı. Muhtemelen ben derdimi anlatamadım. Herkes elbette gazeteci olabilir ama bunu yapmayı isteyen ve yeteneği olan adam yapabilir. Ben gazeteci diyorum, sen futbol yorumculuğu diyorsun.

Tekrar edeyim derdimi. Niye sadece futbol üstünden bu yapılır ya da hadi biraz daha genişleteyim, sadece neden spor üstünden bu yapılır. Çünkü konuşması en kolay konudur bu. Aşağılamıyorum ama kahvedeki adam, taksici, bakkal, kuruyemişçi, simitçi v.s. v.s. herkes ama herkes bu konuda ahkam kesebiliyor.

Rakam vereyim daha iyi anlarsınız belki. Fotomaç 235 bin, Fanatik 223 bin satıyor bu ülkede. En çok satan 10 gazete içindedir, bu iki gazete. Niye? Oturup düşündün mü hiç? Her gün onlarca adam transfer edilir, oturduğu yerden haber yaparlar ama bu rakamlara ulaşır.

Ercan Saatçi ne kadar gazeteciyse sen de o kadar gazetecisin. Hakan Ünsal ne kadar yorumcuysa sen de o kadar yorumcusun. Bundesliga'dan, La Liga'dan, Serie A'dan üç maç izleyip, "Zlatan'ın gelişi, AC Milan'ın bilmem ne yapmasını sağlar" demekle gazeteci olunmuyor. Derdim buydu, anlatmak istediğim yani.

Yoksa ister blogdan, ister haber altına yorum yazarak istediğin yere zıpla. Ama benim nazarımda gazeteciliğin ya da yorumculuğun Ercan Saatçi, Hakan Şükür, Selçuk Yula'dan farksızdır.

Hep açık konuştum, yine açık konuşacağım. Senden gazeteci olmaz, sizden gazeteci olmaz. Gazeteci mi olmak istiyorsun? Al sana aşağıda bir haber verdim. Bu haberi nereden görürsün? Nasıl başlık atarsın? Spotun nasıl olur? Haberi bin 200 vuruşa indirip, tek sütun fotoğrafla bana bir saatte ver.

Bir kez daha söyleyeyim. Götü yiyen spordan farklı bir dalda yapıversin şu işi. Hadi spor olsun ama futboldan başka bir branşta yapsın.

Katılıksa katılık. Gazete yöneteni üç kuruş daha az vermek için seni seçiyor. Senin oturduğun koltuk, bir başkasının oturması gereken koltuk. Sen üniversite bitene kadar takılacağım diye kıçını yırtıp gazeteci olmaya çalışan adamın yerindesin.

Neyse sözün özüne geleyim. Senden, sizden şahane gazeteci olur. Ercan Saatçi'den ne kadar oluyorsa, o kadar olur ama.

Ev ödevini verdim, yapadur. (Artık kim üstüne alınıyorsa, ona gitsin)

ÖNDEN BUYUR

İsrail Yedioth Ahronoth gazetesine konuşan üst düzey TC Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, İsrail’in, BM soruşturma komisyonunun yardımıyla filo krizine çözüm bulması halinde Başbakan Netanyahu’nun Ankara’da memnuniyetle ağırlanacağını söyledi.

Türkiye’nin İsrail’e "uzlaştırıcı mesaj" gönderdiği belirtiliyor. İsrail Yedioth Ahronoth gazetesine konuşan üst düzey TC Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, İsrail’in, BM soruşturma komisyonunun yardımıyla filo krizine başarılı biçimde çözüm bulması halinde Başbakan Binyamin Netanyahu’nun Ankara’da memnuniyetle ağırlanacağını ifade etti.
İsrail’in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronoth’a konuşan TC Dışişleri Bakanlığı üst düzey yetkilisinin, İsrail’e "uzlaştırıcı bir mesaj" göndererek iki ülke arasındaki kriz sona erdiğinde Başbakan Binyamin Netanyahu’nun Türkiye’de memnuniyetle karşılanacağını söylediği duyurulurken, "Türkiye, kameraların önünde İran ile güçlü bağları sergileyebilir ama hafta sonu sırasında İsrail’e barıştırıcı bir sinyal gönderdi" yorumları yapıldı.
Gazetenin internet sitesi Ynet, iki ülke arasındaki ilişkilerin filo baskından bu yana "aşırı derece gergin" olduğunu ancak hafta sonunda TC Dışişleri Bakanlığı’nın üst düzey bir yetkilisinin gönderdiği mesajın ilişkilerdeki yenileşmenin yakın olabileceğini ima ettiğini belirterek şöyle devam etti:
"Yedioth Ahronoth ile görüşmesinde yetkili, eğer İsrail, BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon tarafından kurulan uluslararası soruşturma komisyonunun yardımıyla başarılı bir biçimde Mavi Marmara krizine bir çözüm bulursa, Türkiye, topraklarında Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnuniyetle ağırlayacağını söyledi."
Dışişleri yetkilisi, "zaman geldiğinde, kriz çözülürse eğer, bu ziyaret mümkün olacak. Zaten, Netanyahu, Türkiye’yi hiç ziyaret etmedi" diye konuştu.

İsrail ile Yunanistan arasındaki artan işbirliğinin Türkiye’yi kaygılandırmadığını da ifade eden yetkili, "Bu iki ülke, dostlarımızdır. Eğer İsrail’de Yunanistan ve Türkiye’nin düşman olduğunu düşünen varsa, yanılıyorlar" dedi.
"Kriz’i çözmenin tek yolu, ilişkiyi düzeltmek, bize karşı ittifaklar kurmak değildir" diyen Türk yetkilisi, Türkiye’nin İsrail’in, krizi çözmek için uluslararası BM soruşturma komisyonundan yararlanmayı bileceğini umduğunu da vurgularken, "İlişkileri kurtarmanın en iyi yolu, bir nevi özürde bulunmak ve kurbanların ailelerine tazminat ödemektir" diye konuştu.

Buna karşın, Dışişleri yetkilisinin tazminat miktarı konusunda spesifik bir şey söylemediğini, bu konudaki kararın İsrail’e ait olduğunu belirtmekle yetindiğine dikkat çekildiği haberde aynı yetkilinin, Bakan Ahmet Davutoğlu ile İsrail Sanayi, Ticaret ve Çalışma Bakanı Binyamin Ben-Eliezer arasında Brüksel’de yapılan gizli toplantı sırasında özür ile ilgili bir "ön taslak mektubunu"nu hazırladıklarına ancak çabanın diğer bir üst düzey İsrailli bakan tarafından engellendiğine işaret ettiği de vurgulandı.

Türkiye’nin İsrail ile ilgili "temel tutumu"nu değiştirmediğinin de altını çizen Türk yetkilisi, Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail’i ziyaret ettiğini, İsrail Cumhurbaşkanı Simon Peres’in de TBMM’ye hitap ettiğinin unutulmamasını istedi. Yetkili, şöyle devam etti:
"Türk hükümetinin İsrail karşıtı bir gündemi olsa, böyle şeyler yapar mıydık? İki dost arasında meydana gelen bu olay nedeniyle halen bu tuhaf durumdayız. İsrail bir düşman olsa o kadar önemsemezdik" sözlerini kullandı.

Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ayrıca, "Şimdi bir tırmanmayı önlemeliyiz ve sözlü kışkırtmanın yatıştıracağını ummalıyız. Hükümetimiz, durumu düzeltmek için ellerinden gelen her şey yapıyor, eğer İsrail ile bağlarımızı koparmak istesek çoktan yapardık" dedi.
Yetkili, Mavi Marmara baskınından önce Türk hükümetinin, filo düzenleyicileri ile temasta olduğunu, onların da "Gazze’ye yönelmeyip bunun yerine de Ashdod veya El Arish’a demirlemeye söz verdiklerini" bu bilgilerin de İsrail’e iletildiğini söylediği kaydedilen haberde aynı yetkilinin "İsrail’den bir askeri eylemde bulunmamasını istedik ancak İsrail ordusunun zorba gibi davrandı. Belki, sizin Dışişleri ile Savunma bakanlıkları arasında iletişim eksikliği vardı" sözleri de aktarıldı.
Bu arada, İsrail’in, İHH’nin bir terör örgütü iddiasını tamamen reddeden Türk yetkilisi, "Ülkemiz terörden çok çekiyor ve terör örgütlerini sevmiyoruz. Teröristlerle bir bağları olsa biz bilirdik. İki taraf arasında bir çatışmayı önlemek için ellerimizden gelen her şey yaptığımıza inanıyoruz" sözlerine ekledi.

13 Temmuz 2010

Şurama kadar geldi


Şu gazetelerde, televizyonlarda, internet portallarında ne kadar "Asamoah Gyan Fenerbahçe'de", "Kartal Eduardo ile el sıkıştı", "Ronaldinho Galatasaray'a geliyor" haberi yapan adam varsa....

Lan oğlum onurlu olun, şerefli olun, gururlu olun, adam olan lan, adam olun. Bu mudur gazetecilik?

Sürekli götünden sıkmak mı gazetecilik? Bir siktirip gidin, yetti. Sürekli yalan haber yazmaktan, doğru haber yazamaz olmuştur bu tipler.

Ya eskiden de olurdu ama bu kadar olmazdı. Yazıyorlar, ertesi gün yalanlıyorlar, sonra yeniden aynı adamı getirip, ertesi gün karısından ötürü vazgeçtiriyorlar. Aynı adam 10 kere transfer oluyor.

Siz, ne aşağılık adamlarsınız oğlum. Ne büyük göt varmış sizde, sık sık bitmiyor. Heriflerdeki göt değil mübarek Honduras bandıralı şilep.

Hayır, bu herifler o haberleri yapıyor, birtakım gerizekalılar da okuyor. Tencere-kapak korelasyonunda embesiller birbirini ağırlıyor.

30 Haziran 2010

Kupa gazeteciliği


İlk önce belirteyim, böyle bir olgu yok, bu tamamen benim uydurmuş olduğum bir kelime bütünü.

Hepimiz, az ya da çok gazete okuyoruz, tv izliyoruz o yüzden de neler olup bittiğini yakınen görebiliyoruz. 2010 Dünya Kupası başladığından bu yana eğer dikkatli baktıysanız, medyada yer alan trasfer haberlerinin daha 'zengin' olduğunu fark etmişsinizdir.

Bu "Kupa gazeteciliğinin" en önemli kuralı, maçları yakından takip etmektir. Maçlar özenle izlenir, parlayan futbolculara özel bir ilgi gösterilir ve kulüplerin ihtiyaçlarına göre de, haberler gün be gün yıldırım hızıyla okura ya da izleyene iletilir.

Şimdi ufak örneklerle yola çıkalım. Şili'nin ilk maçında Alexis Sanchez oynadığı futbolla herkesin dikkatini çekti. Atıksal beyinli 2 gazetecinin kafası aynen şu örnekte görüldüğü üzere çalışıyor.

- Alexis Sanchez hengi bölgede oynuyor?
- Sol kanatta ama sağ kanada da kayıyor.
- Kanat diyorsun yani?
- Evet abi, bariz kanat oyuncusu
- Tamam Hilmi. Peki kimin kanat oyuncusuna ihtiyacı var?
- Abi, soru mu bu? Tabii ki Fenerbahçe'nin.
- Tamam o zaman, "Fenerbahçe'de Alexis Sanchez harekâtı" haberini yapıyorsun. Araştır bakalım, hangi takımda oynuyor, kaç kere milli olmuş filan.

Örnekte görüldüğü üzere, iki kafadar, gazetenin spor manşetini kotarmış oluyor.

Tabii örnekler sadece bununla da sınırlı kalmıyor. Bu oyun-mevki-ihtiyaç üçleminde bir haberdi. Bir de, çaptan düşen-ihtiyaç-yaş üçlemi var. Nasıl mı? Bakın..

- Lan, Osman. Bu Fransızlar kupada patladı. Bunların alayının fiyatı düşer.
- Abi, deli misin, hepsinin pazarı 3-5 milyon Euro düştü.
- Osman, bu Henry'nin yaşı kaçtı?
- 33 oldu abi.
- Herif süre bile alamadı. Hem bak Barcelona şutlayacakmış.
- Evet abi Yaya Toure'yi de satıyormuş.
- Yapma lan. İkisini aldırabilir miyiz?
- Abi Toure'yi Mançester (Ömer Üründül şivesiyle) istiyormuş
- Pekala o zaman. Kim golcü istiyor?
- Abi Fenerbahçe istiyor.
- Osman, "Fener'in rotası Henry" diye yaz. Habere ekle, Dünya Kupası'nda oynayamadı, kulübü de istemiyor, fiyatı düştü diye.
- Eyvallah abi.


Bu haberde de temel kıstas ve okuru inandırıcı olgularımız yaş ve kulüp bağlarıydı. Bitiyor mu bu kadarla. Tabii ki bitmiyor. Şimdi benim favorim olan yeni parlayan genç yıldız haberi var.

- Abi bak, bu Gana'daki Annan şahane ön libero. Ömer Üründül, her maçta söylüyor.
- Yapma ya, dikkatli izlemedim ben bu oğlanı.
- Abi ben tüm maçları izledim, harbiden herif süper. Çok temiz top oynuyor.
- Nasıl oynuyor lan?
- Abi temiz oynuyor işte. Bak aynı Alioum Saidou'nun gençliği gibi.
- Diyorsun.
- Evet abi.
- Ön libero dedin, değil mi? Kimin ihtiyacı vardı ön liberoya?
- Galatasaray. Yazmadığımız adam da kalmadı hem. Her milletten Diarra'yı bile yazdık.
- Peki bu kadar iyi oyuncuysa başkası alamaz mı?
- Abi daha o kadar parlamadı. Ama parlar diyor, Ömer Üründül.
- İyi, "Cim-Bom Annan'ı gözüne kestirdi" diye atın manşeti.


Dünya Kupaları ve Avrupa Şampiyonaları, yazın futbolsuzluktan ötürü, spor medyasının tek sığınma aracı haline geliyor. Hayatlarında hiç görmedikleri, isimlerini bile duymadıkları futbolcuları, çeşit açısından bir anda vitrine sürme olanağına sahip oluyorlar.

Eh, o kadar ismi bir arada bulunca da, fırsat kaçar mı? Kaçmaz tabii ki. Şimdi tüm bunları neden yazdım değil mi? Buna benzer diyalogları inanın duydum. O kadar ilginç ki, 10 kişilik spor servisinden sadece bir kişinin takip ettiği Dünya Kupası'nda, Japonya ile Güney Kore'yi, Gana ile Kamerun'u karıştıran gazeteciler görüyorum.

Her ne kadar işin dalgasında olsam da, acınacak durumda spor gazeteciliği. Bakmayın spor gazeteciliği diyorum ama futbol gazeteciliği olsa gerek bunun adı. Şu köşelerde yazan meşhur tiplerin telefon konuşmalarına şahit olmak moral bozuyor.

16 Haziran 2010

Ne iğrenç insanlarsınız siz


Her gün kahve içtiğiniz, iki kelimenin belini kırdığınız bir insanın işten çıkartıldığını öğrenmek insana fena koyuyor.

İşten çıkartıldığını o adama söylemeyip, boktan bir medya dedikodu sitesinden öğrenmek daha da bir içine oturuyor insanın. Sabah toplantısında, yaşananlar sanki gayet doğalmış gibi "Aslında pazartesi söyleyecektik" demek ise yavşaklık sınırlarını zorlamakla eşdeğer bir durum.

Oldum olası, şu medya dedikodu sitelerinden hazzetmedim. İnsanların, şirketlerinde olup bitenleri jurnallemesi, her 15-20 dakikaya bir o sitelere girip "Acaba ne olmuş" diye merak etmesi, başlı başına garip ve anlamsız.

Bu piyasada, bu işten çıkartmalarla ilgili en tatsız anılar Sabah Gazetesi'nde yaşanmıştır. İnsanların sabah, kartlarını okuttuklarında o turnikeden geçememelerine şahit olmadım hiç. Ama bu tatsız hikâyeleri bol bol duydum.

Nasıl bir yavşaklıktır; bir insanın işten çıkartıldığını söylemeden, o dedikodu sitesine haber uçurmak. Nasıl bir ruh hali, bunu insana yaptırabilir, aklım ermiyor.

Aylardır sabahın köründe işe gelip, iki kişi ile iki sayfa çıkartmak öyle kolay bir iş değildir. İşten çıkartılan adamın yetersizliği söz konusu değil, iyi çalışmama gibi bir durumu da yok. Ama doğru düzgün tecrübesi olmayan, iki günlük bir karıyı bilmem ne müdürü diye işe alıyorsun. Bir de allanıp pullanıyor, bilmem hangi gazetecilik okulunu bitirdi diye.

Bu iş lanet ve tiksinç bir iş, acımasız hem de çok.

Bu arada, şu medya dedikodu sitelerini yapan ibnelerin, nasıl mideleri, nasıl vicdanları ve nasıl bir kişilikleri var ciddi anlamda merak ediyorum. Hangi orospu çocuğu, birilerinin işten çıkartılmasını 'haber' diye vererek, o işten para kazanır ve hangi orospu çocukları, işten çıkartılan arkadaşının omzuna dokunup "Siktir et" diyeceği yere, bilgisayar başına koşup, kovulma haberini jurnaller.

Ulan ne iğrenç insanlarsınız siz...

5 Aralık 2009

Adam olma kapasitesi

Türk futbolunun diktatörü kendisi. Her şey kontrolü altında olsun istiyor, her şey onun belirlediği gibi olsun istiyor. Gazetelerde aleyhinde tek bir haber bile olsun istemiyor.

Geçtiğimiz günlerde gazetecilere "Patronlarınızı adam edemedim ama sizi edeceğim" demişti, bugün Eskişehir'de kenti gezerken, gazetecilerden rahatsız oldu ve korumalarını gazetecilerin üstüne saldı.

Diktatör tavırları sergiliyor her yönüyle. Fakat basınla arasındaki ilişkide haksız olduğunu söylemeyeceğim. Bu kadar lafı yemelerine rağmen halen "Başkanım, başkanım" diye yaltaklanan insan güruhu olduğu sürece, Aziz Yıldırım bu tavırları sergilemeye devam edecektir.

Aslında çok basit; Türk basını bir hafta Fenerbahçe yokmuş gibi davransa ve tik bir haber bile çıkmasa, 8. günde önüne gelene istediğini söyleyen bu adam şömine karşısındaki kedi gibi yumuşar.

Aziz Yıldırım; biliyor ki, böyle bir durum asla olmayacak o yüzden de dilediği gibi davranıyor. O yüzden de kızmamak gerekir.

16 Kasım 2009

İşin cılkı çıktı, kalan suyu sıkılıyor

Biri bildiğin ...... (noktalı yerlere isteyen istediğini getirsin), diğeri üç kelimelik bilgisi ile ve sansasyon yaratacak kelimelerle konuşan ne olduğu belli olmayan bir 'yazar'. Bu ikilinin röportajından çıkabilecek tablo ancak budur zaten.

Helin Avşar'ın 'gazeteciliğe' nasıl adım attığını biliyorum. Gazeteport'un sahibi Yavuz Semerci, "Salak, malak millet okur böyle tipleri. Merak uyandırır, ne yazdığı önemli değil" sözleriyle, piyasaya saldı. Sonra Habertürk, bu kadını 'gazeteci' vasfıyla ve tıpkı Semerci'nin refleksiyle işe aldı.

Diğer tipi sadece iki kez dinleyin, aynı kelimeler ve aynı bilgilerle konuştuğunu anlayacaksınız. Okuma zahmetine girmiyorum haliyle.

Röportaj Ayşe Armanvari bir biçimde yapılmış. İçerik sıfır, seksist tavırlar ve fotoğraflarla etlerini sattırmayı hedeflemekte.

Sorun bunların ne yazdığı, nasıl fotoğraf verdiği filan değil. Umrumda değil çünkü zaten takip etmiyorum. Ama bu iki tipin piyasada 'gazeteci' titriyle dolaşması, sokaktaki insanların, bu iki malı 'gazeteci' diye bilmesi, büyük sorun. Toplumun gazeteci algısı bu gibi tipler sayesinde, nerede olduğunu hepimiz görüyoruz.

Kimsenin inanmadığı, çıkar uğruna haber yapan, tetikçilik peşinde koşan ve habere haber gözüyle bakmayan insan topluluğu biçiminde bakılıyor, gazetecilere.

Bunlara kalem verip, köşelere çıkartırsan, halkın algısının da böyle olmasına kimse şaşırmasın. Kimse kusura bakmasın ama medyada büyük paraların dönmesiyle günde güne kalitesi azalan gazetecilik mesleği ayaklar altında ve bunu da kendisine 'gazeteci' diyen adamlar sağlıyor. En münasip taraflarınıza kına yakın.

30 Eylül 2009

Minimum zekâ örneği


"Moskova'da üç gol vardı"
"Kadıköy'de 2 gol"
"İnönü'de tek gollü gece"

Neredeyse her maçta aynı başlıkları atan milliyet.com.tr ekibine büyük bir tebrik. Zaten gazetecilik mesleğinde aynı başlıkların atılmasından kaçınmak gerekir. Attığınız bir başlığın, diğer bir başlıkla aynı olmasını bırakın benzeşmemesi gerekiyor.

Ama işte internet haberciliği böyle bu ülkede. Daha dramatik olansa, öyle ya da böyle Türkiye'nin en çok okunan haber portalı milliyet.com.tr durumunda.

Başlık atmak zekâ ister, başlık atmak zengin bir dimağın göstergesidir. Demek ki, neymiş efendim; bu başlıkları atanlar ne zeki ne de zengin bir dimağa sahip.

26 Eylül 2009

Kapatın basın-yayın okullarını


Türkiye'nin resmi dil kılavuzu niteliğindeki www.tdk.gov.tr'yi açtım ve 'yazar' kelimesinin karşılığında ne yazıyor diye baktım. Açıklama aynen şu şekilde; "Bilim, edebiyat, sanat alanlarında kitap yazan veya kitap hazırlayan, bir eseri ortaya koyan ve eserin sahibi olan kimse, kalem erbabı, müellif. 2. Özellikle gazete ve dergilerde herhangi bir konuda yazı yazan kimse, kalem erbabı, muharrir. 3. sf. Yazma özelliği olan."

2 numaralı maddeye özellikle dikkat çekmek istiyorum. Yani özellikle gazete ve dergilerde herhangi bir konuda yazı yazan kimse, kalem erbabı, muharrir (yazar). Türkiye'de gazetelerin satış rakamlarına bakıldığında ve bu rakamlar analiz edildiğinde şu gayet iyi görülüyor ki, artık zaten 'haber atlatma' gibi olgulardan uzak kalan Türk medyasında tirajları artıran kişiler köşe yazarları.

Tüm haberler aşağı yukarı benzer biçimlerde, sadece verilme biçimleri farklı. O yüzden de, insanlar gazete satın alırken; ya eskiden kalma alışkanlıkları ile hareket ediyor ya da o gazetedeki yazarları tercih ettiği için o gazeteyi satın alıyor.

Durum böyle olunca, köşe yazarlarının ne denli önemli olduğunu söyleyebiliriz ülkemiz açısından. Yurtdışındaki gazeteci ve gazetecilik örnekleriyle, Türkiye'deki örneklerse pek çok kez birbirini tutmuyor.

Ufak bir örnekle bu cümleyi açıklamak gerekir. Misal; New York Times, Guardian, Le Monde gibi dünyanın en saygın gazetelerinde, bizde olmayan pek çok görev alanı mevcut. Bu gibi ciddi gazetelerde, bizim fotoğraf altı dediğimiz ve hiç önemsemediğimiz o birkaç cümle için özel kadrolar vardır.

Yani adamın işi bu; sadece fotoğraf altı yazmak. Ya da, sadece spot ve başlık atan editörler var. Ancak bizde bu ve bunlar gibi tüm işler editörlerin eline bakıyor. Maksat, bir kişiden maksimum faydayı sağlamak ve minimum insan istihdam etmek.

Muhtemelen yazının burasına kadar okuyanlar, merak ediyordur niye bunların yazıldığını. Eğer böyle düşündüyseniz, ana konuyu yazmaya geçelim.

Futbolculuk yıllarında maç sonlarında, antrenmanlarda ezbere alınmış birkaç kelime ve cümleyle konuşanların; spor yazarı olması açıkçası beni rahatsız ediyor, mesleğin de içinde bulunmamdan ötürü. Yazının içeriğine bakmaksızın, yazanın ismiyle ilintilendirilmiş gazeteciliğe karşıyım.

Şu anda gazetelerde kendilerine yer edinmiş eski futbolcuların geçmişlerinde konuşmalarını anımsayın. Papağan rutinliğinde aynı cümlelerle, her maçı aynı şekilde yorumlayan insanlar, halka ne verebilir? Oysa ki; gazetecinin işi, yazanın işi; okuyanın görmediğini noktayı yakalayabilmek, okuyana farklı bir bakış açısı verebilmek ve haklı aydınlatabilmek.

Örneklendirmek gerektiği hissine kapılmıyor değilim, ancak tek tek isimler üstünden de gitmeyeceğim. Bugün hangi eski futbolcunun yazdıklarını doyurucu buluyoruz? Mutlaka ki, görenler vardır fakat kendi penceremden baktığımda kimsede o ışığı görmüyorum.

Bu işin okulunu bitirmiş, ihtisasını yapmış insanlar, bugün bambaşka işler yaparken, tek niteliği daha önceden futbolcu olan insanlar gazetelerde köşe sahibi oluyorsa oturup düşünmek gerekir.

Bu iş, böyle hobi niteliğinde yapılabilecek bir meslek değil. Yıllarını verip, dirsek çürüten insanların bu işten ekmek yemesi gerekirken, milyon dolarlar kazanmış futbolcular, o koltukta oturması gereken kişileri engelliyor.

"O kadar yazmışsın, eyvallah da bu ülkede zaten genel bir sistem bozukluğu var" derseniz, boynum kıldan incedir.

Hep aynı pencereden bakan insanları okumaktan sıkılmamız zaten, şu bloglarda harcadığımız süreleri olumluyor. Neden buralardayız, niye yazma ihtiyacı hissediyoruz? Biraz da okuyacak spor yazarının azlığından, iyi bir yazı bulduğumuzda zaten bir mail silsilesi içinde dolanıp duruyor.

Sürekli takip ettiğim birkaç blogdaki yazı kalitesi, medyada ne yazık ki çok ama çok az.

Ve ne ilginçtir ki, bugün internet gazetecileri Basın Yasası uyarınca medyadan sayılmıyor. Tabii bunda, yaptıkları işlerin de payı yok değil. Yazarlık önemli iş, bu önemli işin nitelik açısından son derece zayıf insanlar tarafından yapılması ise büyük haksızlık. Kapatın Basın-Yayın okullarını, toprak sahalarda eğitim verin, toptan halledin bu işi.