fernando torres etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fernando torres etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2010

6. günden aklımda kalanlar

İspanya-İsviçre karşılaşmasıyla birlikte grup maçlarının ilk maçlarını bitirmiş olduk. Bugün neler düştü aklıma kısaca anlatmaya çalışayım.

Şili-Honduras maçı, tıpkı benim gibi pek çok futbolseveri belli ölçüde doyurmuş olmalı. Her ne kadar Honduras kısıtlı yetenekteki kadrosuyla sahaya çıkmış olsa da, Şili futbol oynamak ve gol atmak istediğini açıkça gösterdi. İki Suazo'nun olmadığı maçta en çok küfrettiğim ve en çok "Ulan helal" dediğim adam Alexis Sanchez oldu.

Egoizminden sıyrılıp, yıldızlaşmak için gol atma çabasını gösterdiğinin yarısı kadar takımı adına oynasaydı, gerçekten de büyük bir yıldız olurdu fakat yakaladığı şansların hemen hepsini heba etti. Yine de, kendisini tanıyan tanımayan herkese kalitesini göstermiş oldu.

Her ne kadar 1-0 bitse de, oyun anlamında nihayet futbol izlediğim ender maçlardan biri oldu. Şili'nin oyunu ve galibiyeti, bir sonraki maçta alınan skorla birleşince herkesin kafasında "İspanya çıkamayabilir mi?" sorusunun geldiğine eminim. Çünkü Şili, bu oyunda devamlılık gösterebilirse, İspanya'yı da yenebilir, Brezilya'yı da. Buna şaşırmam doğrusu.

Ne yazık ki, Honduras için olumlu bir şeyler söylemeyeceğim. Bütün bir maç boyunca Şili'nin futbolu karşısında ezildi. Bunda tamamen kadro kalitesi etken roldü. Bu grupta başka bir sürpriz daha olmazsa, 3'te 0 yapıp, evlerinin yolunu tutarlar.

HİTZFELD'İN ZAFERİ

Gelelim Dünya Kupası'nın en büyük sürprizine yani İspanya-İsviçre maçına. İlginçtir, Avrupa Şampiyonası'nda şampiyon olacağına kesin olarak inandığım İspanya'ya bu turnuvada oynamış oldukları iki hazırlık maçını da izlemiş olduğumdan ve içimdeki bir dürtüyle şans vermiyordum.


Buna, İspanya'nın Dünya Kupası geçmişi ve La Liga'daki Real Madrid-Barcelona rekabeti de eklenince çeyrek finalin onlar için son olacağını düşündüm.

Aslında futbol açısından baktığımızda İspanya'nın kötü futbol oynadığını kimse söyleyemez. Topa sahip olma oranları, kazandıkları maçlarda olduğu gibi yüzde 60'lar düzeyindeydi. Pek çok gol pozisyonu buldular ama olmadı.

Olmamasının temel nedenleri, Hitzfeld'in oyun anlayışı, Benaglio gibi bir kaleciye sahip olmaları ve İspanya'nın oynadığı sistem oldu.

Hitzfeld'i tanıyanlar, takip edenler bilir ki; tüm Hitzfeld takımlarının temel önceliği sağlam defans kurgusudur. Bu Dortmund'da ya da Bayern Münih'te hiç değişmedi. Ama Hitzfeld'in, bugün o nefret ettiğimiz futboldan farkı aynı zamanda oyun oynamaya da çalışmasıdır.

Kimse İspanya ve kalibresindeki karşısında sürekli hücum edecek kadar deli olamaz ancak öte taraftan sadece defans yaparak da İspanya karşısında şansınız olamaz. Bu ikisinin dengesi çok önemli. Evet İspanya çok topa sahip oldu ama orta sahada yapılan pasların birçoğuna İsviçreli oyuncular baskı bile yapmadı. Doğrusu teknik direktör olsam, benzer bir davranışta bulunurdum. İspanya'nın tüm derdi zaten yaptıkları paslarla adam eksiltebilmek. Bu oyuna düşmedi Hitzfeld ve olabildiğince pas yapmalarına izin verdi. Ta ki, kendi yarı sahasının, ortasına kadar.

Amma çok sistemsel konuşma yaptım. Aslında sevmem, ilgilenmem de. Derhal kesiyorum burada.

İsviçre çok dengeli bir takım olmuş. Defanslarındaki Stephan Lichtsteiner ve Philippe Senderos 4-3-3'ün panzehiri gibi. Bütün ortaları topladılar. Eren Derdiyok, Gökhan İnler ve Barnetta İspanya'yı az adamla yakaladıkları bütün pozisyonlarda tehlike yarattılar. Ki, bunlardan ikisinden birinde gol olurken, diğeri direkten döndü.

Del Bosque, Torres'i alarak skoru değiştirmeye çalışsa da, bazen şanssız, bazen beceriksizlikten bir türlü istediklerini gerçekleştiremediler.

İspanya'nın Dünya Kupası tarihinden kitap olur. 2010 Dünya Kupası bu kitaba kapak olur mu, olmaz mı Şili maçında göreceğiz. Şimdiden, turnuvanın en iyi maçı olacağını düşünüyorum. Hele ki, hem Şili hem İspanya ikinci maçlarını kazanırsa.

SOWETO'NUN YILDÖNÜMÜNDE BU OYUN YAKIŞMADI

Bugün bildiğiniz üzere 16 Haziran 2010. Bundan tam 34 yıl önce ırkçı rejimin asimilasyon politikalarının önemli ayağı olan Afrikaans (Dutch dil yapısına fazlasıyla benzer) diline, bağlı eğitimi protesto eden öğrencilerin ayaklanması çok kanlı biçimde bastırılmıştı. Bu ayaklanma sonucunda 1000'e yakın insan hayatını kaybetti.

Sadece bugün için farklı bir futbol bekliyordum Güney Afrika'dan ama kıtanın kupaya katılan en zayıf halkası, Uruguay karşısında neredeyse gol pozisyonu bile bulamadı.

Tabii ki, güç dengesi futbol için çok önemli. İki takımı tartıya koyduğunuz zaman terazinin Uruguay tarafı fazlasıyla ağır basıyor ancak bu kadar pasif bir futbol sahaya konmamalı. Bunda, Carlos Alberto Parreira'nın -benim yıllardır iğrendiğim- futbol anlayışının yapısı da mevcut.


Çalıştırdığı hiçbir takımın maçını izlemek için özel çaba sarf etmedim. Çünkü minimum risk, sürekli rakip hatası kollamakla bir futbol stili örgülemek, benim futbolseverliğim ile taban tabana zıt.

Güney Afrika, bu mağlubiyetten sonra 1954 Dünya Kupası'nın evsahibi İsviçre'den sonra ikinci tur göremeyen evsahibi olarak tarihe geçecektir. Eğer, Fransa karşısında bir mucizeye imza atmazsa.

Uruguay, ilk Fransa maçına oranla, rakibinin gücünü de göz önüne alarak daha etkili bir futbol oynadı. Forlan'ın oyununu, Arsenal dönemindeki Henry'ye benzettim. Sahada sınırsız bir özgürlüğü var ve her topu alan onu arıyor. Böyle oynayınca hem arkadaşlarının daha rahat pozisyona girmesini sağladı hem de kendisinin markajını imkânsız hale getirdi.

Fransa maçı sonrasında, "Uruguay'ın ikinci tura çıkacağını düşünmüyorum" demiştim ama büyük ihtimalle yanılacağım. Ancak Meksika'nın yapacağı iki maçtaki skorlar bunda belirleyici olacak.

Unutmadan; Lugano, efendi gibi topunu oynadı, kavga gürültü çıkartmadan. Futbolculuğunu hırsını zaten severim. Şöyle olsun, canımı yesin.

Sonuç itibariyle, bugün futbol açısından doyurucu bir gün olduğunu söyleyebiliriz. Turnuva yavaş yavaş canlanmaya başlayacak. İlk maçlardaki ölü toprağı ikinci ve özellikle üçüncü maçlarda atılacaktır. Bir de, yurdum insanı vuvuzelaya bu kadar kafayı takmadan maç izlese daha iyi olacak. (Aslında şu konuyla ilgili yazacağım yazacağım diyorum ama çok yoğun çalışıyorum şu günlerde o yüzden erteliyorum. Benim tavrım vuvuzelanın varlığının sürdürülmesinden yana, onu da bilmeyen bilsin. Vuvuzelanın sadece öttürülen bir boru olduğunu düşünenler, fena halde yanılıyor. En kısa haliyle söyleyeyim, yüzyıllar boyunca sömürülmelerine karşı bir başkaldırı aracı olarak kullanılıyor. Haa, sesi hoş mu? Bana göre de değil. Ama destekliyorum)

Alttaki kare, Soweto ayaklanmasının en meşhur fotoğrafıdır. İlk gösterilerde hayatını kaybeden 12 yaşındaki Hector Pieterson'a ait. Ayaklanmanın simgesi olan Pieterson, ırkçı rejimin sonunun gelmesini sağlayan önemli etkenlerden biridir.

29 Ağustos 2009

Premier Lig'in en çok satılan formaları


İngilizler yememiş, içmemiş araştırmış; Premier Lig'de en çok hangi futbolcuların ismi forma arkasına yazdırılıyor diye.

Listenin ilk 10 sırasında geçen yıl bulunan Carlos Tevez, Robin van Persie, Jamie Carragher ve Emanuel Adebayor gibi isimler yerlerini yenilerine kaptırmış durumda.

Listede Premier Lig dışında olup da halen forma arkasına ismi yazdırılan tek oyuncu var. Tabii ki tahmin ettiğiniz gibi Cristiano Ronaldo.

Listeye baktığımızda Liverpool, Manchester United ve Arsenal'li oyuncuların çokluğu, aslında seyirci sayısını da aşağı-yukarı vermiş oluyor. Ya da Carloz Tevez ve Emmanuel Adebayor'un listeden çıkması.

PREMİER LİG'İN FORMA İLK 10'U

1. Fernando Torres
2. Cristiano Ronaldo
3. Steven Gerrard
4. Wayne Rooney
5. Dimitar Berbatov
6. Cesc Fabregas
7. Andrei Arshavin
8. Theo Walcott
9. Nani
10. Frank Lampard

14 Ağustos 2009

Fernando Torres zammı kaptı

Liverpool, İspanyol yıldızı Fernando Torres'le olan sözleşmesini 2014 Haziranına kadar uzattı. Yeni kontrat gereği haftalık 90 bin sterlin alan Torres, 110 bin sterlin kazanacak artık.

Liverpool'un patronu Rafa Benitez yaptığı açıklamada, "Fernando en iyi forvetlerden biri. Onun yaşında birini almak çok zor. O özel bir şetenek ve kendisini geliştirmek için sürekli çabalıyor" diye konuştu.

Torres ise bu sezon Manchester United ve Chelsea'nin işinin hiç de kolay olmadığını belirterek, "Pazar günkü Tottenham maçında, bu sezon neler yapmak istediğimizi göstereceğiz. Artık yeterli deneyime de sahibiz, takım olarak ve bu sezon bahanemiz olmayacak" dedi.

Bu yıl Liverpool'un senesi olur mu? Ya da başka bir deyişle 20 yıllık şampiyonluk açlığını giderebilirler mi bilinmez ama eğer şampiyon olmak istiyorlarsa Torres'e çok ihtiyaçları olacak.