diego lugano etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
diego lugano etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Temmuz 2010

Çalım diye Lugano gelirse


İlk kez dün duydum, bugün haber niyetine düşmeye başlamış basına. Adnan Polat'ın dün basın toplantısında söz ettiği, Fenerbahçe'ye çalım eğer Lugano olursa, çok net ve açık biçimde söylüyorum; Galatasaraylılığımı Adnan Polat, yönetimi ve Lugano gidene kadar sonlandırırım.

1980'lerden kalan, "Sen benim elimden oyuncu alırsan, ben de can evinden vururum" tarzı yöneticiliğin rafa kalktığını tahmin ediyordum. Ancak konuşulanlar bunun süregeldiğini hatta hortladığını gösteriyor.

İstediği kadar iyi oyuncu olsun, istediği kadar yetenekli olsun, Lugano gibi saha içi terbiyesizi bir herifin o formayı giymesine tahammül edemem.

Derdim "Aman Fenerbahçe'den futbolcu almayalım" değil. Gerekirse alırsın. Ama Volkan, Lugano, Bilica ve minik Emre asla ve asla Galatasaray'da forma giyemez. O formayı Lugano'nun üstünde görürsem, Florya'ya gidip suratına tükürmezsem adam değilim.

O formayı herkes giymesin mümkünse, herkes giyerse Galatasaray formasının bir anlamı kalmaz. Futbol sahalarındaki bir pislik o formayı giymesin.

Lugano ne lan? Suratımıza yapıştırılan her tükürüğe eyvallah mı diyeceğiz?

Umuyorum tüm bunlar saçma sapan dedikodulardan ibarettir. Böyle bir şey bile olabileceğine ihtimal vermek istemiyorum.

16 Haziran 2010

6. günden aklımda kalanlar

İspanya-İsviçre karşılaşmasıyla birlikte grup maçlarının ilk maçlarını bitirmiş olduk. Bugün neler düştü aklıma kısaca anlatmaya çalışayım.

Şili-Honduras maçı, tıpkı benim gibi pek çok futbolseveri belli ölçüde doyurmuş olmalı. Her ne kadar Honduras kısıtlı yetenekteki kadrosuyla sahaya çıkmış olsa da, Şili futbol oynamak ve gol atmak istediğini açıkça gösterdi. İki Suazo'nun olmadığı maçta en çok küfrettiğim ve en çok "Ulan helal" dediğim adam Alexis Sanchez oldu.

Egoizminden sıyrılıp, yıldızlaşmak için gol atma çabasını gösterdiğinin yarısı kadar takımı adına oynasaydı, gerçekten de büyük bir yıldız olurdu fakat yakaladığı şansların hemen hepsini heba etti. Yine de, kendisini tanıyan tanımayan herkese kalitesini göstermiş oldu.

Her ne kadar 1-0 bitse de, oyun anlamında nihayet futbol izlediğim ender maçlardan biri oldu. Şili'nin oyunu ve galibiyeti, bir sonraki maçta alınan skorla birleşince herkesin kafasında "İspanya çıkamayabilir mi?" sorusunun geldiğine eminim. Çünkü Şili, bu oyunda devamlılık gösterebilirse, İspanya'yı da yenebilir, Brezilya'yı da. Buna şaşırmam doğrusu.

Ne yazık ki, Honduras için olumlu bir şeyler söylemeyeceğim. Bütün bir maç boyunca Şili'nin futbolu karşısında ezildi. Bunda tamamen kadro kalitesi etken roldü. Bu grupta başka bir sürpriz daha olmazsa, 3'te 0 yapıp, evlerinin yolunu tutarlar.

HİTZFELD'İN ZAFERİ

Gelelim Dünya Kupası'nın en büyük sürprizine yani İspanya-İsviçre maçına. İlginçtir, Avrupa Şampiyonası'nda şampiyon olacağına kesin olarak inandığım İspanya'ya bu turnuvada oynamış oldukları iki hazırlık maçını da izlemiş olduğumdan ve içimdeki bir dürtüyle şans vermiyordum.


Buna, İspanya'nın Dünya Kupası geçmişi ve La Liga'daki Real Madrid-Barcelona rekabeti de eklenince çeyrek finalin onlar için son olacağını düşündüm.

Aslında futbol açısından baktığımızda İspanya'nın kötü futbol oynadığını kimse söyleyemez. Topa sahip olma oranları, kazandıkları maçlarda olduğu gibi yüzde 60'lar düzeyindeydi. Pek çok gol pozisyonu buldular ama olmadı.

Olmamasının temel nedenleri, Hitzfeld'in oyun anlayışı, Benaglio gibi bir kaleciye sahip olmaları ve İspanya'nın oynadığı sistem oldu.

Hitzfeld'i tanıyanlar, takip edenler bilir ki; tüm Hitzfeld takımlarının temel önceliği sağlam defans kurgusudur. Bu Dortmund'da ya da Bayern Münih'te hiç değişmedi. Ama Hitzfeld'in, bugün o nefret ettiğimiz futboldan farkı aynı zamanda oyun oynamaya da çalışmasıdır.

Kimse İspanya ve kalibresindeki karşısında sürekli hücum edecek kadar deli olamaz ancak öte taraftan sadece defans yaparak da İspanya karşısında şansınız olamaz. Bu ikisinin dengesi çok önemli. Evet İspanya çok topa sahip oldu ama orta sahada yapılan pasların birçoğuna İsviçreli oyuncular baskı bile yapmadı. Doğrusu teknik direktör olsam, benzer bir davranışta bulunurdum. İspanya'nın tüm derdi zaten yaptıkları paslarla adam eksiltebilmek. Bu oyuna düşmedi Hitzfeld ve olabildiğince pas yapmalarına izin verdi. Ta ki, kendi yarı sahasının, ortasına kadar.

Amma çok sistemsel konuşma yaptım. Aslında sevmem, ilgilenmem de. Derhal kesiyorum burada.

İsviçre çok dengeli bir takım olmuş. Defanslarındaki Stephan Lichtsteiner ve Philippe Senderos 4-3-3'ün panzehiri gibi. Bütün ortaları topladılar. Eren Derdiyok, Gökhan İnler ve Barnetta İspanya'yı az adamla yakaladıkları bütün pozisyonlarda tehlike yarattılar. Ki, bunlardan ikisinden birinde gol olurken, diğeri direkten döndü.

Del Bosque, Torres'i alarak skoru değiştirmeye çalışsa da, bazen şanssız, bazen beceriksizlikten bir türlü istediklerini gerçekleştiremediler.

İspanya'nın Dünya Kupası tarihinden kitap olur. 2010 Dünya Kupası bu kitaba kapak olur mu, olmaz mı Şili maçında göreceğiz. Şimdiden, turnuvanın en iyi maçı olacağını düşünüyorum. Hele ki, hem Şili hem İspanya ikinci maçlarını kazanırsa.

SOWETO'NUN YILDÖNÜMÜNDE BU OYUN YAKIŞMADI

Bugün bildiğiniz üzere 16 Haziran 2010. Bundan tam 34 yıl önce ırkçı rejimin asimilasyon politikalarının önemli ayağı olan Afrikaans (Dutch dil yapısına fazlasıyla benzer) diline, bağlı eğitimi protesto eden öğrencilerin ayaklanması çok kanlı biçimde bastırılmıştı. Bu ayaklanma sonucunda 1000'e yakın insan hayatını kaybetti.

Sadece bugün için farklı bir futbol bekliyordum Güney Afrika'dan ama kıtanın kupaya katılan en zayıf halkası, Uruguay karşısında neredeyse gol pozisyonu bile bulamadı.

Tabii ki, güç dengesi futbol için çok önemli. İki takımı tartıya koyduğunuz zaman terazinin Uruguay tarafı fazlasıyla ağır basıyor ancak bu kadar pasif bir futbol sahaya konmamalı. Bunda, Carlos Alberto Parreira'nın -benim yıllardır iğrendiğim- futbol anlayışının yapısı da mevcut.


Çalıştırdığı hiçbir takımın maçını izlemek için özel çaba sarf etmedim. Çünkü minimum risk, sürekli rakip hatası kollamakla bir futbol stili örgülemek, benim futbolseverliğim ile taban tabana zıt.

Güney Afrika, bu mağlubiyetten sonra 1954 Dünya Kupası'nın evsahibi İsviçre'den sonra ikinci tur göremeyen evsahibi olarak tarihe geçecektir. Eğer, Fransa karşısında bir mucizeye imza atmazsa.

Uruguay, ilk Fransa maçına oranla, rakibinin gücünü de göz önüne alarak daha etkili bir futbol oynadı. Forlan'ın oyununu, Arsenal dönemindeki Henry'ye benzettim. Sahada sınırsız bir özgürlüğü var ve her topu alan onu arıyor. Böyle oynayınca hem arkadaşlarının daha rahat pozisyona girmesini sağladı hem de kendisinin markajını imkânsız hale getirdi.

Fransa maçı sonrasında, "Uruguay'ın ikinci tura çıkacağını düşünmüyorum" demiştim ama büyük ihtimalle yanılacağım. Ancak Meksika'nın yapacağı iki maçtaki skorlar bunda belirleyici olacak.

Unutmadan; Lugano, efendi gibi topunu oynadı, kavga gürültü çıkartmadan. Futbolculuğunu hırsını zaten severim. Şöyle olsun, canımı yesin.

Sonuç itibariyle, bugün futbol açısından doyurucu bir gün olduğunu söyleyebiliriz. Turnuva yavaş yavaş canlanmaya başlayacak. İlk maçlardaki ölü toprağı ikinci ve özellikle üçüncü maçlarda atılacaktır. Bir de, yurdum insanı vuvuzelaya bu kadar kafayı takmadan maç izlese daha iyi olacak. (Aslında şu konuyla ilgili yazacağım yazacağım diyorum ama çok yoğun çalışıyorum şu günlerde o yüzden erteliyorum. Benim tavrım vuvuzelanın varlığının sürdürülmesinden yana, onu da bilmeyen bilsin. Vuvuzelanın sadece öttürülen bir boru olduğunu düşünenler, fena halde yanılıyor. En kısa haliyle söyleyeyim, yüzyıllar boyunca sömürülmelerine karşı bir başkaldırı aracı olarak kullanılıyor. Haa, sesi hoş mu? Bana göre de değil. Ama destekliyorum)

Alttaki kare, Soweto ayaklanmasının en meşhur fotoğrafıdır. İlk gösterilerde hayatını kaybeden 12 yaşındaki Hector Pieterson'a ait. Ayaklanmanın simgesi olan Pieterson, ırkçı rejimin sonunun gelmesini sağlayan önemli etkenlerden biridir.

11 Haziran 2010

İlk günün ardından aklımda kalanlar

2010 Dünya Kupası'nın ilk gününde A Grubu'nda kazanan çıkmadı. İki maçta aklımda kalan iki şey oldu. Birincisi; Dos Santos'un günün en iyisi olduğu ikincisi ise Lugano'nun çirkeflikte kıta, yer, mekân, zaman tanımadığı.

Günün ilk maçında Güney Afrika ve Meksika arasındaki maç, grubun diğer maçına nazaran daha heyecanlı geçti. 45 dakika Meksika, 45 dakika Güney Afrika'nın etkili olduğu bir maç izledik. Kişisel olarak fikrim, Güney Afrika'nın galibiyeti kaçırdığıydı. Hele ki, 90. dakikada Mphela'nın topunun direkten döndüğü düşünülürse.

"Galatasaray'da kalsın mı, gitsin mi? O para eder mi etmez mi?" denilen Gio, ilk yarıda maçı tek başına sürklase etti. Meksika'nın tüm tehlike geliştirdiği ataklarda O'nun parmağı vardı. Kuvvetle muhtemeldir ki, Stoch hadisesi sonrası Galatasaray Dos Santos için daha önce almış olduğu kararı gözden geçirecektir. Hele de, bir sonraki maçta benzer bir performans sergilerse.

İkinci maçta ise Uruguay ve Fransa karşı karşıya geldi. Nedenini bilmediğim bir biçimde etrafta bir Uruguay efsanesi dönüyor. Bugün işyerinde "Yarı finale çıkar" diyene bile rastladım. Gruptan çıkamayacağını düşünüyordum, bu maç daha da perçinledi fikrimi.

Forlan ismini dışarıda tutarak soruyorum, böyle rezil oynayan Fransa karşısında izlediğiniz Uruguay'dan hangi oyuncunun takımınızda oynamasını istersiniz? Çok net cevap vereyim; Suarez dahil kimseyi istemezdim.

Lugano'yu izlemek ciddi anlamda işkence. Futbol mentalitesi rakibiyle didişmek, rakibinin sinirlerini yıpratmak olan bir adamı izlemeye katlanamıyorum çünkü. Herif Toulalan'la, hakemle tartıştı, Henry oyuna girdi 30 saniye de onunla da takıştı.


Kırmızı kart gören Lodeiro'yu özel olarak tebrik etmek istiyorum. Oyuna yedek girip, 15 dakikada kırmızı kart görmek her babayiğidin harcı değildir.

Fransa'ya gelince, böylesi yetenekli adamlardan oluşan bir takıma, şu izlediğimiz futbolu oynatmayı başaracak, dünya üstünde kaç tane teknik direktör var? Yemin ediyorum Fransız olsam, Domenech'i 'Ergenekoncu' diye içeri attıracak noktaya bile gelirim.

İzlemek bir işkence haliyde iki takımı da, işkence en nihayetinde bitti.

Şöyle bir bloglarda gezindim, televizyonlarda yorumları dinledim, herkesin şikâyeti 'Vuvuzela'. Valla hiç rahatsız olmadım, olmayı da düşünmüyorum. Adamların kültüründe var olan bir şey sonuçta. Sen de yap dünya kupası, 50 bin tane saz çal, olmadı cura çal, hiç mi olmadı cümbüş çal. Bu kadar büyütülecek bir şey olduğunu sanmıyorum. Arı sıra rutinin dışına çıkmak gerekir.

Netice itibariyle ilk gün pek tatsız ve tuzsuz geçti ama turnuva genelinin böyle olacağını sanmıyorum. Bol gollü maçların bizi beklediğine eminim.

16 Mayıs 2010

O an


Gülsem mi, gülmesem mi, bilemedim ben onu şimdi. Ama bu an maçın tam bitimi.

Kadıköy'de petrol çalışması yapan Bilica, yanındaki insan kopyasına sarılmış.

Offf, diyorum. İçimde yağlar vardı, hafiften eriyor.

Not: Adsız yorum yazan sevgili embesil arkadaşım, ben Fenerbahçe şampiyon olamadı diye mutlu filan değilim. Beni zerre ilgilendirmiyor kimin şampiyon olduğu. Benim mutluluğum Bilica, Volkan gibi haysiyetsizlerin, rakibiyle alay eden şerefsizlerin, emek hırsızlığı yapan onursuzların düştüğü durumdur.

İstersen şu gerzekçe yorumlarından vazgeç olur mu? Bu arada bana yolladığın blogda yazanlara yorum bile yapmam, kendisi sene boyunca bol bol nefret kusmuş, önüne gelenle alay etmiş bir tiptir. Layığını bulmuştur.



Bunlar da benden bonus olsun, madem öyle...

16 Ağustos 2009

Zoraki nikâh


Fenerbahçe ve Lugano'nun durumunun başka anlatımı yok. Biri sezon ortasından itibaren "İtalya'da futbol oynayacağım" diye tutturdu. Diğeri ise Daum'un ağzından "Aurelio ve Lugano seçimlerini yapmıştır. Konu bizim için kapanmıştır" açıklamasıyla Lugano'yu Fenerbahçe'de görmek istemediklerini söylediler.

Ne Fenerbahçe Lugano'dan iyisini bulabildi, ne de Lugano Fenerbahçe'den daha iyisini.

Lazio, Juventus, Roma'ydı değil mi? Hakikaten bu Juan Figer müthiş menajer. Oyuncularını çok iyi pazarlıyor. Takdir etmemek elde değil.

Fenerbahçe adına her ne kadar olumlu olsa da, tutamayacağın sözleri sarfetmeyeceksin.