metin oktay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
metin oktay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2014

1954 Dünya Kupası kadrosundan unutulmuş bir kahraman: Coşkun Taş


Türk futbolunda adını bilmediğimiz, geçmişleri, kariyerleri hakkında bilgi sahibi olmadığımız pek çok kahraman var. Her kaybolan nesil sonrası, bu kahramanları anımsamakta daha fazla zorlanıyoruz.

Brezilya’da düzenlenecek 2014 Dünya Kupası’na sayılı günler kala, Türkiye futbolundaki kahramanlardan birini hatırlatmak istedim.

Türkiye’nin ilk Dünya Kupası macerasında kadroda bulunan Coşkun Taş’la söyleştik. Ağzından çıkan her cümlede şaşkınlığım biraz daha arttı. İtiraf etmem gerekir; böylesi bir kariyeri bilmediğim için de kendimden utandım. Almanya’da üst düzey futbol oynayan ilk isimlerden biri Coşkun Taş. Süleyman Seba’nın takım arkadaşı, 1954 Dünya Kupası kadrosunda bulunan en genç oyuncu, Köln Spor Akademisi’nden mezun olan ilk Türk.

Söyleşinin satır aralarında pek çok ilginç şey bulacaksınız. Örneğin; Almanya’da yetişen Türk asıllı futbolcular için söylediği “Türkiye Futbol Federasyonu beleşe konmaya çalışıyor” cümlesi ya da Almanya’ya Halit Kıvanç’ın yolladığı bir mektupla transferi.

Şimdilerde emekliliğin keyfini çıkartan Coşkun Taş’ın sevinçleri, kırgınlıkları ve hatıraları…

Futbol kariyeriniz nasıl başladı?

Aydın Lisesi’nde okurken boş sahalarda futbol oynuyordum. Aydınspor idarecileri bana geldiler, bir talebe lisansı çıkardılar. Böylece 1947 yılında sol açık olarak futbol kariyerim başladı. O yıllarda genç takımlar yoktu. 15 yaşında hem okul takımında ve hem de Aydın liglerinde oynamaya başladım.

1951’de Aydınspor Bursa’daki Amatör Türkiye Şampiyonası’na gitmişti. Sadri Ulusoğlu (MeşhurArap Sadri) beni beğenmiş. O dönem liseyi bitirmiştim ve İstanbul’da üniversite tahsilini yapabilmek için bana para imkânı sağlayabilecek bir kulüp arıyordum.

Beşiktaş’ta sağ bek oynayan Aydınlı Kemal Ağabey ile beraber İstanbul’a gittik. 1951 yılının Ağustos ayında aylık 275 lirayla antrenmanlara başladım. Tabii ilk geldiğim günlerde yedektim. Sol açığımız sakatlanınca, onun yerine geçtim ve İstanbul liglerinde futbol kariyerim başladı.

17 yaşında Aydın’dan İstanbul’a geldikten sonra Beşiktaş yılları nasıl geçti?

CT: Akaretler’deki Beşiktaş Kulübü’nde bana bir oda verdiler. Ağabeyim Metin Taş’la (sonradan senatör oldu) beraber geceleri orada kalıyorduk. Ağabeyim eczacılık okuyordu. Ali İhsan Karayiğit’e de bir oda vermişlerdi. 1952 yılında aynı zamanda Yüksek Ticaret’te okumaya başladım.

1952 yazında Yunanistan Milli Takımı ile özel maç yapılacaktı. Sahaya, kalede Galatasaray’da oynayan Turgay Şeren hariç tamamı Beşiktaşlılardan oluşan bir takım çıktı. 25. dakikada lif kopması nedeniyle sahayı terketmek mecburiyetinde kaldım.İlk milli maçıma böyle çıktım. O zamanlar oyuncu değiştirmek yoktu o zaman. Takımı 10 kişi bıraktım. Ama Türkiye Futbol Federasyonu bu maçı kayıt etmemiş. İnternet kayıtlarında yok.

1953  yılında ilk kez U-18 Avrupa Kupası’na katılacaktık. Antrenör Cihat Arman geldi ve “Coşkun sen 19 yaşındasın, benim takım kaptanımsın. Yaşını 18 yap” dedi. Ben de, Aydın’a gidip, dava açarak 1935 doğumlu oldum. Belçika’da 16 takım arasında 3. olduk.

Peki Dünya Kupası hikâyesine gelelim. Dünya Kupası’na giden Türkiye’nin kadrosundaki en genç oyuncuydunuz. Ülkede neler yaşandı, gitmeniz belli olduğunda? Dünya Kupası’ndaki ilk maç, yani 4-1 yenildiğimiz Batı Almanya karşılaşmasını biraz anlatabilir misiniz?

1954 Dünya Kupası elemelerinde ilk maçta İspanya’ya 4-1 yenilmiştik. Ben takımda yoktum. İstanbul’da 1-0 kazandığımız maçta oynadım ve 1-0 galip geldik. Üçüncü maç için 17 Mart 1954 yılında Roma’ya uçtuk. Maç 2-2 bitti. O dönem penaltı atışları yoktu ve kura çekildi. Kurayı biz kazandık ve İsviçreye gitmeye hak kazandık.

Antrenörümüz İtalyan Sandro Puppo bizi Yıldız Sarayı’nda köşkte kampa soktu. Köşk bomboştu, yataklar yorganlar yastıklar getirdiler. Bol bol yastık kavgası yaptığımızı hatırlıyorum. Tabii futbol camiası Dünya Kupası’na girmemizden çok memnundu.


Dünya Kupası’nın yapılacağı İsviçre’ye uçtuk. Lozan’da Leman Gölü kenarında bir otele yerleştik. İlk maçta Almanya’ya 4-1 yenildik. Daha sonra Kore’yi 7-0 yendik. Her iki maçta da forma giymedim. Son oynadığımız Almanya maçında oynadım. Zürih’te 7-2 yenildik ve Türkiye’ye geri döndük.

Birlikte oynadığınız unutamadığınız isimler kimler?

Beşiktaş’ta Sevgili Süleyman Ağabey (Süleyman Seba) ve Çengel Hüseyin’le (Hüseyin Saygun) 2 yıl beraber oynadık. Süleyman Ağabey’in başkanlığı sırasında sık sık telefonlaşırdık. O devrin bütün oyuncu arkadaşlarımı Fenerli ve Galatasaraylılar da dahil saygı ve sevgiyle anıyorum. Vefat edenlere de Allah rahmet eylesin diyorum.

Almanya’ya karşı oynadığımız maçta rakibim olan Hans Schaefer 1959 yılında FC Köln’de takım kaptanı ve arkadaşım oldu.

Yüksek okul bittikten sonra yedek subaylığım İstanbul Rami’de geçti. Askeri Milli takımla Hollanda’da Lüksemburg’da, Paris’te karşılaşmalara çıktık. Galatasaray’da forma giyen Metin Oktay’la Askeri Milli Takım’da birlikte oynadık.

Almanya’da futbol oynamaya nasıl karar verdiniz?

Mali Müfettiş olmak istiyordum. Bir yabancı lisan öğrenme mecburiyeti vardı. Futbolu vasıta yaparak, Almanya’da kulüp aramaya başladım. Halit Kıvanç Ağabey bana bu konuda yardımcı oldu.

Halit Abi o dönem, Alman Kicker spor dergisinin Türkiye temsilcisiydi. FC Köln takımı sol açık arıyormuş. Halit Abi’nin FC Köln Başkanı Franz Kremer'e yazdığı mektupla, Almanya’ya transfer oldum. Vapurla Venedik’e, oradanda trenle Köln’e geldim. Almanya’da o zamanlar profesyonellik yoktu. Kontratlı oyuncu olarak 400 Mark karşılığında oynamaya başladım. Diğer taraftan da bir şirkette çalışıyordum. 1959-1962 yılları arasında FC Köln’de oynadım. FC Köln’le 1960 senesinde Almanya ikincisi olduk.

Almanya’da forma giymeye başladıktan sonra Türkiye ile ne gibi farklılıklar dikkatinizi çekti?

Almanya’daki futbol çok kondisyon isteyen bir oyundu. Ayakta toptutmak yok, hep tek pas. Alışıncaya kadar iflahım kesildi. Çok seri olduğum ve iyi çalım attığım için başarılı oluyordum. Takımımızda 7  milli oyuncu vardı. Çok esaslı bir takımdık.

Futbol kariyerinizin en unutulmaz anı neydi?

Maalesef Almanya’da geçti. Almanya Şampiyonası eleme maçlarında 6 maçta oynadım ve 3 de gol attım. Oldukça formdaydım. Final maçında beni yabancı diye oynatmadılar. Bunu bana Doğu Alman antrenörümüz söyledi. O zaman oyuncu değiştirme kuralı da yoktu. Bu olaydan sonra futboldan tamamen soğudum ve 27 yaşında antrenör olmaya karar verdim.

Yanılıyorsam beni düzeltin, Köln Spor Akademisi’nde teknik direktörlük diploması alan ilk Türk sizsiniz. Nasıl bir eğitim sürecinden geçip, bu diplomayı aldınız?

Köln Yüksek Spor okulunda 8 ay tahsil gördüm. Futbol hocamız Hennes Weissweiler isminde meşhur bir Alman’dı. Almanya’da Bundesliga Lisansı alan ilk hocayım.

Çok zor bir okuldur. Futbol yanında vucut yapısı, konuşma, öğretme, masaj,  kondisyon artırma gibi dersler verilir. En az 30 sayfalık bir kitap yazmak mecburiyeti vardı. Beni, Almanya’nın unutulmaz teknik adamlarından  Helmut Schön imtihan etti. Türkiye’den konuştuk. İyi dereceyle mezun oldum. Benden sonra Hamburg’da oynayan Özcan Arkoç, Yılmaz Yücetürk, Yılmaz Vural ve ismini unuttuğum bir arkadaş da diplomalarını aldılar.

Peki sonra ne yaptınız?

Alman bir hanımda evlendim. Temelli Almanya’da kalmaya karar verdim. Ford Fabrikaları Satış şubesine girdim. Hobi olarak fabrikanın futbol hocalığını aldım. Sonra bilgisayar kurslarına giderek sistem analisti oldum. 300’e yakın küçük büyük programlar yazdım. 31 yıl çalıştıktan sonra emekli oldum.

Almanya’da Futbol Federasyonu’nda çeşitli görevlerde bulundunuz. Size Türkiye’den gelip ulaşanlar oldu mu? Olduysa, size ne gibi taleplerle geldiler?

Köln’de futbol camiası beni iyi tanır. Mahalli Futbol Federasyonu Başkanı beni yabancı takımlar temsilcisi yaptı. Disiplin kurulu üyeliği ve 20 yıl ikinci başkanlık yaptım. Disiplin Kurulu tüzüklerini Türkçe’ye çevirdim, bastırdım ve bütün Westfalen eyaletine dağıttım.

Hatırlarım, Yılmaz Vural Köln’de bir Türk takımının teknik direktörlüğünü yaparken, bana kitaptan çok şey öğrendiğini söylemişti. Disiplin Kurulu mahkemelerinde görev aldım. Hakem dövmeleriyle uğraştık.

O devirde federasyonlarda her kayıt kalem kâğıtla yapılırdı. Başladım program yazmaya. Access’le (database sistem) bir federasyonun yaptığı bütün işlemleri bilgisayara geçirdim.

Hakem tayinleri, yazışmalar, yalnız Köln’de oynanan haftalık 800 maçın sonuçları ve fiksürler. Sonradan bu yazılımları Bölge federasyonu da üstlendi. 16 yan federasyon ve 1056 kulüp bu yazılımları kullandı. 1995-2005 arası işlemde kaldı. Sonra DFB (Alman Futbol Federasyonu) online sisteme geçerek, bütün Almanyayı kapsayan bir çalışma başlattı.

1971 yılında Köln ve 1991’de Gelsenkirchen’de tercümanlık yaptım. Orada Sayın Şenes Erzik’le tanıştım. 2003 yılında Almanya Futbol Federasyonu, Türkiye ile Almanya arasında oynanan U-21 maçında temsilcilik görevi verdi. Leverkusen’de oynanan maçta yenildik. Bir Türk yedek oyuncu soyunma odasına giderken bir Alman oyuncuya yumruk attı. Hem de hakemin gözünün önünde. Vahşiliğimizi burada da gösterdik.

Bütün bu çalışmalarımdan ve Türklerin spor entegrasyonuna çabalarımdan dolayı Almanya’dan Yüksek Hizmet Madalyası aldım. Bu çok az yabancıya verildiği için çok sevindim.

Almanya’da yetişen Türk futbolcuların, milli takım seçimleri konusunda fikirleriniz neler? Kişisel bir karar da olsa, sizce Türk Milli Takımı’nı mı, Almanya Milli Takımı’nı mı tercih etmeliler?

Futbolcu kapasitesi yüksek oyuncu oldukları için için (Mesut Özil, İlkay Gündoğan, Nuri Şahin v.s.) Alman Milli Takımı’nı tercih etmelerini isterim. Çünkü Onlar Almanya’da doğdular, eğitimlerini ve terbiyelerini oradan aldılar. Çok küçük yaşlardan itibaren, Almanya Futbol Federasyonu’nun kamplarında yetiştirildiler.

Türkiye Futbol Federasyonu beleşe konmaya çalışıyor. Yetiştirme planlarının bir kopyaları elimde. Almanya Futbol Federasyonu her sene genç takımlar için 2 milyon Euro para harcıyor.

Peki sizce, Türkiye Futbol Federasyonu’nun, Almanya’da forma giyen Türk futbolcuları milli takıma kazandırma çalışmaları yeterli mi?

Türkiye Futbol Federasyonu kendi planlarını, kendisi yapsın.Almanya’da hazır yetişmiş gençler yerine, Türkiye’deki gençleri yetiştirsin. Öncelikle bir sürü içi geçmiş yabancı futbolcu alımından vazgeçsinler. Türkiye’de o kadar aç insan varken, yazıktır o vergisiz verilen milyonlarca Eurolar.

Brezilya’da düzenlenecek Dünya Kupası’nda kupasında favoriniz var mı?

Brezilya.

Günümüz futboluyla, oynadığınız dönemleri karşılaştırdığınızda; dikkat çekici, belirgin farklar nedir?

Futbol günümüzde çok serileşti, sistemler değişti. Futbolcuların teknik yetenekleri arttı ama öyle iki çalım atıp da pas verme devri geçti. Mesela Lefter’i hatırlıyorum. Her çalımında tribünler ayağa kalkardı. Oyuncuların taktik anlayışları çok ilerledi.

Yıllarını futbola adamış biri olarak Türkiye’deki futbol ortamı hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Futbolu çok seven bir milletiz. Futbolu bir savaş olarak gördükçe; istenmeyen, sporla hiç alakası olmayan hadiseler ortaya çıkıyor. Senelerce Fairness komisyonlarında yer aldım. Radikal düşünceli insanları statlara alınmaması gerekir.


Son sözleriniz…

Şu anda Kuşadası’nda tatilimi geçiriyorum. 80 yaşına gelmiş, yaşantısının büyük çoğunluğunu Almanya’da geçirmiş bir Türk/Almanım. Aydınspor, Beşiktaş ve FC Köln’ü halen destekliyorum.

1954 Dünya Kupası’na katılan ve hayatta olan Milli Takım arkadaşlarımdan bir rica olacak. Almanya'dan, Polonya’dan çok sayıda imza isteği geliyor ama adreslerini bulamıyorum. Onlara ulaşmak isteyen insanlar var. 

Not: İlk fotoğrafta ayakta soldan üçüncü sırada. İkinci fotoğrafta ise ayakta soldan ilk sırada

24 Ekim 2010

Sizi sevenleri üzmeyin


Gündüz Baba için...


Metin Oktay için...


Haftalardır üzdüğün bu insanlar için...


At şu uyuşukluğu üstünden...

6 da yesen, 5 de yesen, 11 yıldır kazanamasan da, garip bir sevda bu. İnsan içinden söküp atamıyor. Yaramazlık yapan evladım gibisin, ne kadar öfkelensem de, ne kadar bağırıp çağırsam da sensiz olmuyor.

Bu akşam yenersin, yenilirsin, 5 atar 5 yersin umrumda bile değil. Yaşatığınız gurur, saha içindeki dik duruşunuz bize yeter.

Maç sonrası görüşürüz. Şimdi inzivaya çekilme vakti...

14 Eylül 2010

10 numara adamlar


Elimde fırsat olsa 10 numarayı senden başka kimseye vermezdim. O formayı senden daha çok hak edecek adam yok çünkü.

Metin Oktay'la ilgili bir dolu şey yazdım, sonra sildim. Bazı insanların kelimelere dökülmesi zor oluyor. Metin Oktay da böyle biri Galatasaraylılar için. Herkes yazıp çizdi ama söylemek lazım, bari dün parçalı forma giyilseydi. Saçma sapan bahaneler, aptalca hareketler ve ucu pazarlama taktiklerine dayanan adilikler... İnsanın midesini bulandırıyor.

Nâzım bu şiiri yazarken, bambaşka şeyleri düşünmüş olsa da, içimden buraya koymak geldi.

Ha bu arada bir haber de benden olsun. Bundan sonra maç yazılarıyla posta.com.tr'de olacağım. Hemen hemen buradakilerle aynı olacak ama benim üslubun biraz daha tıraşlı halini bulacaksınız. Dünkü yazının biraz değiştirilmiş bir hali burada

SEVGİLİM YALAN SÖYLERSEM

Sevgilim yalan söylersem sana
Kopsun ve mahrum kalsın dilim
Seni seviyorum demek bahtiyarlığından

Sevgilim yalan yazarsam sana
Kurusun ve mahrum kalsın elim
Okşayabilmek saadetinden seni

Sevgilim yalan söylerse sana gözlerim
İki nadim gözyaşı gibi avuçlarıma aksınlar
Ve göremesinler seni bir daha

Nâzım Hikmet

13 Eylül 2010

Kendimizi kandırmaya devam edelim


Galatasaraylı olmak zor zenaat olmaya başladı birkaç yıldan bu yana. Deplasmanlarda oynanan pasif futbola biraz biraz alışmaya başlıyor insan ama Ali Sami Yen'de böylesine sonbahar karşılaması insanın uykusunu getiren ve aynı zamanda kalbini yoklayan bir oyun görünce zorluk derecesi artıyor.

Rijkaard'ın göreve geldiği günden bugüne Galatasaray 'altı kaval üstü şeşhane' bir takım görüntüsünde. Hücum özellikli oyuncular isim olarak bakıldığında ne kadar iyiyse, orta saha bir o kadar zayıf kalıyor. Ancak belli ki, yönetenler durumdan şikâyetçi değil. Yoksa akıl kârı değil, orta sahanın Ayhan-Mustafa Sarp-Barış üçlüsüne teslim edilmesi.

İlk 45 dakika uyku sorunu çekenlere birebirdi. Sağ kanatı işlevsiz hale getirmek için elinden geleni ardına koymayan Ali Turan-Elano ikilisi, oyunda etkisiz elaman görevindeydi. Elano'ya bir parantez açmak gerekir.

Muhtemelen "Elano'ya neden kızılmaz?" isimli bir kitap çıkartsam, en çok satanlar arasında yerini alır. Yaz boyunca satmaya çalış, satamayınca kurtarıcı olarak sahaya yolla. Adamın bütün dengesi bozuldu, biz top oynamasını bekliyoruz.

O yüzden kızılmıyor. Oysa, her maçta bir umut, herkes bekliyor. En mantıklı yol, üstüne Brezilya Milli Takımı formasını geçirmesi için TFF'den özül izin almak. Başka türlü futbol oynayacağı yok çünkü.

Ali Turan konusuna girmek bile istemiyorum. Koskoca 45 dakikada hücuma çıkılmaya çalışılan her topu rakibe, bayram şekeri niyetine ikram etti. Eyvallah, bu adam sağ bek değil ama bu kadar da pas hatası yapması üstelik bek olarak kademesini sürekli kaybetmesi üstünde sarı-kırmızı forma olan bir adama yakışmıyor.

Biz gördük, Rijkaard görmedi mi? Haliyle bu hissedilmeyen ikiliye soyunma odası yolunu gösterdi. İkinci yarıya, tüm izleyenlere yalancı bahar hissiyatı veren Galatasaray, 10 dakika baş döndürücü bir tempo yaptı ama sadece o kadar işte. Şans pozisyonuyla bulunan bir penaltı ve Ali Sami Yen'de yani kendi evinde mahkûm bir futbol.

Üretkenlik yok, kalite yok, zekâ yok. Sözün özü futbol yok. 'Sezon başı' deyip, geçiştirilemez de. Temmuz'da sezonu açmış bir takımın, 5. haftaya girilirken, oynadığı şu futbol affedililir gibi değil.

Kimsenin umudu yok, kimse bir sonraki maçın 3 puanla kapatılacağı inancında değil, üstelik haklılar da. Galatasaray kalecisi zaman geçirmeye çalışıyorsa, her top geriye dönüyorsa, tribünlerden gelen ıslıklı tepkiye alışmalılar.

Gün geçtikçe geriye gidiyor Galatasaray. Bugün alınan ve anlık sevinç yaratan 3 puana aldananlara Nicolas Boileau'nun o meşhur sözünü hatırlatırım; "Her aptal onu beğenen başka bir aptal bulur."

Tolunay Kafkas için bir-iki kelam etmek gerekir. Her gittiği takıma kimlik veriyor, benzerini Gaziantepspor'a da uygulamış. Sert, orta sahası rakibe oynama şansını minimuma indirmiş, defansif yönü güçlü bir takım yaratmış. Ancak böylesi Galatasaray'ı karşısında gördüğünde golü yedikten sonra değil de, golü yemeden önce hücumu düşünse bugün itibariyle en az bir puanı cebine koyup giderdi.

Son söz Metin Oktay için olsun. Bugün ölüm yıldönümüydü ve Galatasaray sahaya sarı ya da kırmızıdan eser taşımayan bir formayla sahaya çıktı. Kulüpten yapılan açıklama mantıklı ve inandırıcı değildir. En azından böylesi bir günde parçalı formayla sahaya çıkılmalıydı, pembe-mor-altın sarısı ya da başka bir renk yerine.

FUTBOLCU GÜNLÜĞÜ

Ufuk: "Her maç Neill'la tartışmayı ihmal etme."
Ali Turan: "Top bana geldiğinde mutlaka rakibe atmalıyım."
Servet: İstedikleri kadar eleştirsinler işimi yaparım.
Neill: "Şu ileri çıkışlarımda paslarımı bir düzeltebilsem."
Insua: "Buraların yenisiyim, umarım fark etmemişlerdir."
Mustafa Sarp: "Kaç ciğer taşıdığımı düşünüyorlar acaba?"
Ayhan: "Hâlâ genç görünmem tek avantajım."
Misimovic: "Ufaktan ısınıyorum."
Kewell: "Bir de beni gönderiyorlardı. Gitseydim puan bile alamazlardı."
Elano: "Copacabana plajını ve Milli Takım formamı özledim."
Baros: "Başımın çaresine daha ne kadar bakabilirim."
Aydın: "Eski günleri hatırlattım, birkaç maç formam garanti."
Sabri: "Ali Turan mı? Tek ayağımla oynarım o futbolu."
Pino: "Bir iki deparla günü kapattım."

Not: Arda ile ilgili birkaç kelam yazmıştım ama kendisi hakkında yazmama gayreti içinde bulunduğumdan, o bölümleri sildim.

22 Şubat 2010

+18'e ihtiyaç duydum kusura bakmayın



Valla Ali Sami Yen'deki ilk maçtan sonra uzun uzadıya yazmıştım, bu kez gerek duymadan tıpkı Meriç'e yaptığım gibi yekten lafımı edeceğim.

Ali Sami Yen'deki maçta bu kulübün kurucusuna küfür ettiniz, bu maçta gencecik bir adamın kız arkadaşına küfür ettiniz, maç bitti Metin Oktay'a küfrettiniz. E, o zaman siz bunu hak ettiniz; alayınız ibnesiniz.

Benim küfürüm, o sözleri söyleyenleredir. Boş yere alınganlık yapmaya gerek yok.

Not: Fotoğrafı en büyük haliyle koydum. Birilerinin Beşiktaşlılık duruşuna karşı, Arda'nın duruşunu göstermek için. İsteyen istediği gibi kullansın...

2 Şubat 2010

Doğum günün kutlu olsun


Söyleyebilecek sözüm olsaydı keşke.

13 Ocak 2010

Zidane'ı pul yaptılar


Fransa Ulusal Posta Servisi, efsanevi futbolcu Zinedine Zidane'ı pul haline getirdi.

Ülkeniz için önemli insanları ve olayları pul haline getirmek, onların unutulmamasını sağlar. Türkiye'de bir Metin Oktay, Can Bartu, Lefter, Baba Hakkı ya da Gündüz Kılıç'ın pulunun olmaması büyük kayıptır ve büyük ayıptır.

Biz ölü sevici toplum olduğumuz için genelde yaşayan insanlar için bu tip hadiselere girmeyiz. Biraz örnek almak lazım, biraz da görmek lazım.

26 Ekim 2009

Çöldeki serap olma...



Kayıp halka olmak en kolayıdır. Türk futbolu yetenekleri tartışılmaz oyuncu çöplüğüdür. Bugün tribünlerden gelen övgüler, yarın küfürlere dönüşüverir. Kolay değil Galatasaray kaptanı olmak, Galatasaray futbolcusu olmak. Bunun değerini bilerek oynamak lazım sahada. Ama sahada, yeşil çimde.

Sahte kabadayılıklarla, ucuz kahramanlıklarla olmaz bu iş. Olur gibi görünür fakat olmaz. Metin Oktay olmak, O'nunla karşılaştırılmak kolay iş değil. Değerini bilmek gerek, sadece bu karşılaştırmanın bile.

Futbolculuk kolay iş de adam olmak kolay değildir. Umarım yitip gitmezsin, bir seraba dönüşmezsin ve büyüdükçe büyürsün. Gönlümüzdeki yerin ve değerin katmerleşip, kabuk bağlasın, iz bıraksın. Bıraktığın iz, boktan bir iz olmasın ama dikkat et.

13 Eylül 2009

Unutturmamak namus borcumuz



Hangi cümleyi kurup, içini doldursam bilmiyorum. Hangi kelimelerle seni anlatmaya çalışsam, onu da bilmiyorum.

"Metin olmak", o formayı senin gibi taşımak, yeri geldiğinde bir çobanla dertleşmek, yeri geldiğinde eşini sarı-kırmızı için terketmek. Ne desem, kelimeler anlamsızlaşacak. Hiçbir şey seni anlatmaya yetmez.

Futbolu milyonlara sevdirmen bile yeter. Hiç unutulmayacaksın Metin Oktay, yaşatmak namus borcumuz.