uğur mumcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uğur mumcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2011

Yaşasaydı ne olurdu?


Bu ülkeye aydın yetişmiyor çok fazla. Yetişse de bozuk para gibi harcıyoruz.

Ya öldürüyoruz, ya yakıyoruz, ya çapraz pusuya alıp vuruyoruz, ya arkasından sinsice kafasına silah çekip vuruyoruz.

Eğer ölmezse hapse atıyoruz ki, fikirlerini paylaşmasın, diğerlerine kötü örnek olmasın diye.

Hapse atmazsak, toplumdaki değerini itibarsızlaştırıyoruz, insanlar onu okuyup, fikirlerini benimsemesin diye.

Uğur Mumcu, 18. yılda da katilleri bulunamadı. Öyle çok uzağa bakmaya gerek yok. Devletin kadrolarını biraz araştırsınlar bulurlar katillerini ve bombayı patlatanları.

"Uğur Mumcu yaşasaydı" deyip duruyoruz ya. Uğur Mumcu yaşasaydı çoktan içeri atılmıştı.

Bu devletten daha fazlasını beklemek büyük hata. Hele de bu iktidarın kadrolarıyla. Hoş, hepsi aynı bokun soyu ya, neyse..

15 Ağustos 2010

Devletin cinayet savunması


Türk Hükümeti'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin "Hrant Dink cinayetini niye önlemediniz?" sorusuna yaptığı savunma, "Dink Türklüğü aşağıladı, nefret söyleminde bulundu. Bu tür yazılar halkı tahrik eder, kamu suçu oluşturur" şeklindeymiş.

Uğur Mumcu cinayetini soruşturan polisin Güldal Mumcu'ya sorusu ise "Güldal Hanım, acaba Uğur Bey aşk cinayetine kurban gitmiş olabilir mi?"

Devlet tüzel bir kavram. Elbette kendisini yönetenlerle vücut buluyor. Kendisine vücut verenler, bir avuç azınlıktan oluştuğu için ve bu bir avuç azınlık her biçimde kendi sürdürülebilirliğinin peşinde olduğu için böylesi durumlarla karşılaşmak mümkün oluyor.

Fakat bu ülkede faili meçhul ve faili belli cinayetlerin devlet tarafından korunması, haklı çıkartılması, savunulması artık sıradan olmaya başladı. Hele ki, 'tahrik' savunması. Sivas'ta insanları cayır cayır yakıp; zafer nidaları atanlar; vücudunda Allah dövmesi olan eşcinsel bir barmeni öldürenler; Marmaris'te, Alanya'da v.s. v.s. turistlere tecavüz edenler, Kürtlere yönelik linç girişimleri yapanlar; devrimci-demokrat öğrencilere saldıranlar, ülkenin aydın insanlarını öldürenler ve bu listeyi neredeyse sayfalarca doldurabilecek kadar yazılabilecek her türden şiddet unsurunun tek savunması tahrik.

Üstelik bu savunmayı artık devlet de yapıyor. Kendi vatandaşı bir gazetecinin cinayetini, 'Türklüğü aşağıladığı için öldürüldü' mealinde, hangi aptalın kaleminden çıktığı dahi belli olmayan bir biçimde, AİHM'e savunma yapıyor.

Devletin bu ülkede toplu cinayetler işlediğini emekli generaller bile televizyonlara çıkarak anlatıyor. Kıçı başı güzel diye oy verilen kadın başbakanın sözlerini hatırlarsak zaten devletin cinayet işlediğini ve işlenen cinayetleri savunduğu aklımıza gelecektir. Ne demişti kendisi, "Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir."

Bir savunma ve bir cümle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin siyasi iktidar gözetmeksizin, kendisine tehdit oluşturacak her türden insanı nasıl bertaraf ettiğinin aleni göstergesi konumundadır.

Referandum üstünden sürdürülen Evet-Hayır kavgasının, iki kutuplu dünya anlayışının Türkiye uyarlamasının sadece günümüz yorumu olduğunu görmemek için aptal olmak gerekir. O kadar çok farklı türevlerini gördük ki; Müslüman-laik, sağ-sol, Alevi-Sünni, Türk-Kürt, v.s. v.s. Hepsi ne kadar da suni ve içi boş. Çok değil oturup birkaç dakika bile düşününce, birçoğunuza aptalca gelecek. Misket oynadığım Selçuk'un Kürt oluşu, birlikte okul kırdığım Cengiz'in Alevi olması, hayatımda en çok güldüğüm adamlardan Ahmet'in sağcı olması, insan olarak acayip sevdiğim, karıncayı bile incitmeyecek Ali Dayım'ın koyu bir Müslüman olması, yaşadığım hangi anı etkiledi? Hepimizin böylesi hikâyeleri yok mu?

İktidarlar ona boyun eğmek zorunda bırakılanlar kadar ona dahil olanları da yozlaştırır. Dünya siyasal tarihine göz gezdirin (aslında göz gezdirmekten daha fazlasını yapın), hangi siyasal iktidar bir süre sonra bir avuç elitist haline gelmemiştir ki?

En yakın örnek Türkiye'nin son 7 yılı. Dün gecekondularda yaşayanlar, bugün artık İstanbul'da kendileri için kurulmuş, kendi zenginliklerini yaşadıkları villalarda yaşıyorlar. Daha önce kendilerinden 'mahrum' bırakılan her türden zenginliği dibine kadar yaşıyorlar. Bunu sadece bugünün iktidarı için söylemiyorum ya da belirli bir ideolojiyi hedef alarak yazmıyorum.

Ekim 17' Bolşevik İhtilali'yle kurulan SSCB'ye baktığınız zaman da görebilirsiniz, her sistemin kendi bir avuç elit zenginini yaratıp, halk üstünde kurduğu baskıyı. (Muhtemelen bu cümlelere itiraz gelecektir. Bunun en tipik örneği "Orada başarısız bir biçimde uygulandı" savıyla gelmeyin ama)

Kültür Devrimi ile başlayan, bugün dünyanın en büyük ekonomik gücü ve dünyayı küresel bir pazara çeviren, yeni dünyanın en büyük sömürgecilerinden Çin'e bakın ya da. Türkiye'de Kürtlere, aydınlara, azınlıklara uygulanan baskılar Uygur Türkleri'ne Tibet'teki Budistlere uygulanmıyor mu?

Sorunun sistem değil, kavram olarak devlet olduğunu görmek gerekir. Evet, kabul ediyorum ki, anarşist bir bakış açısı ancak kendi penceremden baktığımda haklı bir bakış açısı olarak görüyorum.

Yoksa mezarlardan çıkan kemikleri, aydınlara karşı girişilen aslında faili belli ama sözüm ona faili meçhul cinayetleri, toplu katliamları savunmanın iktidardan iktidara değişim göstereceğine inanmak safdillekten başka bir şey değil.

Her şeyi halk adına yaptığını savunan, halka rağmen olmaz diyen siyasi iktidarın Hrant Dink cinayeti karşısında AİHM'e yaptığı savunma, benim lügatımda karşılığı 'aşağılık' kelimesi. Aslında 'yavşakça' diyeceğim ama sağolsun Fazıl Say, bu kelimeyi benden kopartıp aldı. -Bu da ayrı yazı konusudur-

Uğur Mumcu'nun eşine sorulan soru ise kuvvetle muhtemel, "Her türlü olasılığı değerlendirdik, o yüzden sormak zorundaydık" olacaktır.

Yazıyı ben değil Bakunin bitirsin.

"En demokratiğinden en baskıcısına kadar hiçbir devlet halka ihtiyacı olan şeyi veremez: Bu şey halkın aşağıdan yukarıya doğru, her türlü müdahale ve vekâletten bağımsız öz örgütlenmesidir. Marx'ın sahte halk devlet tasarısı da dahil bütün devletçi sistemler, halkın halk adına düşünen, halka rağmen davranan bir grup eğitimli ve ayrıcalılıklı azınlık tarafından yönetilmesinden başka bir şey değildir"

24 Ocak 2010

Bu Ocak da Uğur'suz


17 koca yıl geçti aradan. Oysa sıcağı sıcağına yapılan açıklamalarda "Bu cinayeti çözmek devletin namus borcudur" dendi. 17 yıldan bu yana devletin namusunu koruyamadı. Hâlâ orta yerde duruyor, devletin namusu.

Cinayet için kimileri MOSSAD işi dedi, kimileri İBDA-C, İslami Cihad ya da PKK. Bugün geldiğimiz noktada aslında kimin yaptığının çok da önemli değil. Günümüz Türkiye'sinde Uğur Mumcu'yu her gün öldürüyoruz. Fikirlerini, düşüncelerini her dakika katlediyoruz.

Zaten herkes gayet iyi biliyor ki, Uğur Mumcu'yu öldürenler asla ortaya çıkmayacak. Bir mahkemenin dosyası olmaktan ibaret çünkü Uğur Mumcu, tıpkı savunduklarının günüzde çağdışı (!) olduğunun her gün gözümüze sokulmaya ve beynimize işlenmeye çalışıldığı gibi.

Türkiye'de Uğur Mumcu gibi aydınlık yüzler bugün bambaşka sıfatlarla anılıyor. Kimileri için darbeci, kimileri için Atatürkçü, kimileri için devrimci, kimileri için Cumhuriyetçi, kimileri içinse onurun erdemin timsali.

Kemalist yönünü sevmeyebilirsiniz ya da Cumhuriyetçiliğini ama bir şey var ki çok önemli benim adıma. Onurlu, erdemli bir adam oluşu. (Kır çiçekleri yazısında geçen üç sözcük 'inanç, onur ve erdem') Bu yüzden yukarıdaki sıfatlardan en çok bu ikisini uygun bulurum kendisine.

Bugün yaşasaydı, Cumhuriyet gazetesindeki köşesini devralan Mustafa Balbay gibi içeride olacağı şüphesizdi. Belki birçok kişi, şu an düşündüklerini düşünmeyecekti O'nun hakkında.

Yine bir 24 Ocak, dışarıda yine kar var. O gittikten sonra pek çok şey değişti bu ülkede. Türkiye'nin pek çok fabrikası satıldı, toprakları satıldı, medyası esir alındı. Ağızlarından 'demokrasi, insan hakları ve özgürlük' kelimelerini düşürmeyenler, bu ülkenin yazarlarını hapsetti, tehdit etti (halen ediyor), haklarında her olumsuz düşüneni tazminat davalarına boğdu.

Bu ülkeyi darbe ve şeriat ikileminin içine soktular. Bugün herkes ya darbeci ya da şeriatçı. Kendi adıma her ikisi de değilim. Darbenin ya da şeriatın birbirini derin ve sıkı bağlarla beslediğine inanıyorum çünkü.

Katillerin 'kahraman', haklarını arayanların 'ajitatör' ilan edildiği 2010 Türkiye'sinde, bu buz gibi Ocak ayında Uğur Mumcu'yla aynı topraklarda yaşamak bile insanın içini ısıtıyor.

O çok bilindik cümleyi ben de tekrarlayacağım, 17 yıldan bu yana her Ocak Uğur'suz, ama asla umutsuz değil.

Çünkü bir gün, tüm bu yaşananların hesabı verilecektir. Ama öyle ama böyle...