cinayet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cinayet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Eylül 2014
O heykeli yıkmayanın geçmişini sikeyim
Torunlar GYO Holding. Tarihçesine bu linkten de bakabilirsiniz, uzun uzadıya yazmayacağım.
1977 yılında kuruluyor, kendi deyimleriyle "Türkiye inşaat ve gayrimenkul piyasasında faaliyete geçti; küçük ölçekli konut projeleri gerçekleştirmeye başladı" bu noktada başlıyorlar.
İlk büyük projeleri 1999 yılında Bursa'da açılan Zafer Plaza ve AnkaMall. 2004 yılından sonra inanılmaz büyük projelere imza atmaya başlıyorlar.
1977 yılından 2004 yılına kadar, yani aradan geçen 27 yılda doğru düzgün büyüyemiyorlar. Fakat ne hikmetse 2004 yılından sonra şahlanışları başlıyor. Türkiye'nin büyük AVM ve konut projelerine imza atıyorlar. Daha sonra hepimizin bildiği Ali Sami Yen projesine başlanıyor. Projede satış fiyatları 580 bin dolar ile 3 milyon 900 bin dolar arasında değişiyor.
6 Eylül akşamı, bir 'kaza' haberi geliyor. Ajanslardan geçen ismiyle 'kaza'. 'Yaralılar var' deniyor, ölü sayısı 3, ölü sayısı 5, ölü sayısı 7, ölü sayısı 10. Cinayet mahaline, ambulans ve itfaiyeden önce çevik kuvvet geliyor ve 'güvenlik koridoru' oluşturuyor.
Çok kimsenin izlemediği televizyonlara, inşaatta çalışan işçiler çıkıyor ve açıklamalar yapıyorlar;
"Tazminat almamamız için 3 ayda bir çıkış veriyorlar. Burada her şey dönüyor."
"Burada ölüm kolay. İşe çık öl. İşe girerken daha ölürsen suçlusun diye 15 sayfa kadar kâğıt imzalatıyorlar"
"İki gün önce beni elekrik çarptı. Yetkililer 'ölmezsin' dedi. Bu psikolojiyle biz burada çalışamayız...!"
"Bize hayvan gibi davranılıyor. İzleyenler biraz kendinden utanmalı. Ne koşullarda çalışıyoruz görsünler."
"Mühendislerin yemekhanesi yemekhane gibi; bizim yemek yediğimiz yerde köpek bağlasan durmaz. "
"Olaydan sonra şirket yetkililerinden kimse gelmedi."
Yine Torunlar GYO'nun resmi internet sitesindeki bilgilerden gidelim; 2014'ün ilk yarısında net kârı, 2013'ün aynı dönemine kıyasla yüzde 966 artarak 271.1 milyon tl'ye çıkmış.
Bir yıl içinde böylesine ticari başarı (!) kime nasip olur bilmiyorum. Tam bir yılda net kârı yüzde 966 artıyor. Rakamla anlamayanlar için harflerle yazalım; dokuz yüz altmış altı net kâr.
Bu kârlar nasıl artıyor? 'Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imam-hatip lisesinden arkadaşı olan Aziz Torun'un inanılmaz ticari dehasından mı kaynaklanıyor?' diye düşünüyor insan.
İşçilere hayvan gibi davranarak, iş güvenliği yok sayılarak, işçilere tazminat vermemek için onlara 3 ayda bir çıkış verilerek, işçilerin ölümünden işçileri sorumlu tutacak sözleşmeler imzalayarak... Ve tabii ki, milli irade sahibi, cumhurun başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imam-hatip lisesinden arkadaşı olarak.
27 yılda büyüyemeyen, ilerleme sağlayamayan bir inşaat şirketi, kadere bakın ki, AKP iktidarı ile büyüdükçe büyüyor, sadece kıçı kırık apartman yapan bir şirket İstanbul'un en değerli arasizini alabilecek konuma kadar geliyor.
İşin bir başka boyutu ise çalışma izni meselesi. İnşaatın çalışma izni saat 19.00'a kadar. İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ise itfaiyeye ihbarın saat 19.45'te yapıldığını söylüyor. Çevrede oturanlar ise, inşaat başladığından bu yana gece 3'e kadar çalışma yapıldığını anlatıyor.
Arkadaş kıyağıyla zengin olunan, hırsızlık yapılarak para kazanılan, ülkenin bakanlarının, başbakanlarının, cumhurbaşkanlarının kendi boylarından büyük yolsuzluk dosyaları olan, iş cinayetlerini, iş kazası olarak değerlendirilen, ölenlerin sadece 3-5 gün hatırlanan, 'kader, fıtrat' gibi saçma sapan yorumlarla açıklanan olaylar silsilesi, hiç bitmiyor. Biri başlıyor, biri bitiyor. Sadece ve sadece ölen öldüğüyle kalıyor.
10 emekçinin ölümünden sonra ne mi olacak? Önce bir bakanlık milletin gazını almak için 'gereken neyse yapılacak' diye açıklama yapacak. Sonra göstermelik bir soruşturma başlatılacak, ardından soruşturma ateşten alınarak soğutulmaya bırakılacak, sonra da soruşturma hakkında takipsizlik kararı verilecek.
Cumhurbaşkanı'nın imam-hatipten arkadaşı Aziz Torun ülkenin en önemli iş adamlarından biri olarak, elini kolunu sallaya sallaya dolaşacak, mahdumu genç iş adamı Yunus Emre Torun'a da bir şey olmayacak ve hayat kaldığı yerden devam edecek.
'Önyargılısın' diyecekler 'Hasiktir lan oradan, Soma'nın katili Alp Gürkan'a ne oldu da, bunlar yargılansın' cevabım cepte hazır duruyor.
Yeni Türkiye böyle bir yer çünkü. Soma'da ölen işçilerin hesabı sorulamıyor, Pamukova kazasında ölenler öldüğüyle kalıyor, Roboski'de öldürülenlerin failleri koltuklarını koruyor, Gezi'de gençleri öldüren, sakat bırakın polisler devlet tarafından korunuyor, sokaklarda pala çekenler, sopalarla-bıçaklarla insan avına çıkanlar 'tabletli gençlik' statüsüne sokuluyor, kadın katillerine dokunulmazlık veriliyor, çocuk tecavüzcüleri cezaevinden çıkartılıyor, ülkeyi dolandıranlar kahraman ilan ediliyor, şike yapanlar mağdur oluyor.. Sonu gelmeyen bir liste halinde, bitmiyor, bitmiyor, bitmiyor.
Yeni Türkiye diye yutturulmaya çalışılan şey, ellerinde kanı gizlemek, ceplerindeki haramı gözden kaçırmaktan başka bir şey değil. Allah-kitap diye diye bu ülkeyi sülük gibi emiyorlar, topraklarını satıyorlar, akarsularını peşkeş çekiyorlar, ormanlarını baltalıyorlar, sokaklarına-mahallelerine tecavüz ediyorlar.
Hangisi 'Allah' dese bilin ki arkasında bir cinayet var, hangisi 'kitap' dese bilin ki arkasında hırsızlık var, hangisi 'peygamber' dese bilin ki arkasında yalan dolan var. Sen, ben, bizim oğlan çaresizce ağıt yakıyoruz, beyhude isyan ediyoruz. Zaten 3-5 gün sonra bir alkol tartışmasının, bir namus polemiğinin arkasına takılıp gidiyoruz, onlar neyi isterse onu konuşuyoruz, onların belirlediği gündem neyse onu takip ediyoruz.
İmam-hatip arkadaşı Aziz Torun'un sözleriyle bitireyim; "Ali Sami Yen Stadyumu sahip olduğu tarih ile Türkiye’nin hafızasında önemli bir yere sahip. Biz de Ali Sami Yen Stadyumu’nu yaşatmak için ülkemizin önde gelen 3 heykeltraşından projenin önüne bir heykel yapmasını istedik. Bu Torunlar GYO’nun vefa borcudur" diye konuştu.
Buraya kadar küfretmedim, kendimi tuttum, buradan sonra dayanamayacağım. O heykeli yıkmayanın geçmişini sikeyim. Haydi Fenerbahçelisini, Beşiktaşlısını geçtim. Ali Sami Yen'i sevdiğini söyleyen, orada anısı olan herkes o heykeli bu pezevenklerin götüne sokmazsa, bir daha kimse Ali Sami Yen'i anmasın.
Kimse farkında mı bilmiyorum ama bu ülkenin zencileri biz olduk, beyaz Türkleri AKP iktidarı ve onların destekçileri. Kendi adıma, sıçarım cumhuriyete, sokarım Türkiye'ye. Ben insanlığımı ve ona ait değerleri geri istiyorum. Diğerlerine sonra sıra gelir.
Etiketler:
ali sami yen,
alp gürkan,
arkadaş,
aziz torun,
cinayet,
cumhurbaşkanı,
imam hatip,
lise,
recep tayyip erdoğan,
roboski,
soma
19 Eylül 2010
Aklın bittiği ve sustuğu yerde son karar şiddete aittir

Dün kuzenime bir şeyler gösterirken aklıma geldi. Son 10 yılda Türkiye'de tecavüz, taciz, cinayet ve pedofilik suçlar ne kadar arttı. 10 yıl önce Türkiye'de gazetelerde, televizyonlarda bu kadar yoğun biçimde bu tip haberlere rastlamıyorduk. Son birkaç senede bazı haberleri düşünüyorum da, ciddi anlamda tüylerimin ürpermesine neden oluyor.
İnternetten anket yaparak, annesini öldürüp parçalara ayıran M.F.; Cem Garipoğlu'nun işlediği cinayet; arkadaşlık teklifini reddettiği için işsiz 16 yaşındaki Nilgün Erkmen'i üstüne benzin dökerek öldüren Osman Karakuş; 16 yaşındaki arkadaşını bıçaklayıp öldürdükten sonra elektrikli testereyle parçalara ayıran İ.A.G.; eşinin kafasını kestikten sonra penisini parçalayan Süreyya Kabakulak... Bunlar ilk aklıma gelenler son birkaç yılda dehşet biçimlerde cinayet işleyenler yani.
"Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) verilerine göre 2006 yılında 528, 2007 yılında 473, 2008 yılında 577 ve 2009 yılında ise 652 kadın tecavüze uğradı. 2006 yılında 489, 2007 yılında 540, 2008 yılında 589, 2009 yılında 624 cinsel tacize uğradı.
Aile içi şiddet kapsamında 6423 kadın şiddete maruz kalarak hastanelik oldu. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre ise son 5 yılda tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçları yüzde 30 oranında arttı."
Bir de sapıklık boyutuna gelen saldırılar var tecavüz ve taciz gibi. Sosyal Hizmetler Müdürlüğü'ne bağlı yetiştirme yurtlarında olup bitenler; yatılı okullarda okuyan kızlara yapılan tecavüzler; ensest ilişkiler; çocuk yaştaki genç kızların hastane tuvaletlerinde, apartman köşelerine bıraktıkları ceninler, küçük yaştaki çocuklara yapılan cinsel saldırılar...
Eğer dikkat ediyorsanız daha önce 3. sayfalarda görmeye alıştığımız pek çok haber şimdi manşetlere kadar taşınıyor. Çünkü ahlâksızlığın, şiddetin boyutları artıyor. Üstelik bunu kıçımdan uydurmuyorum, devletin resmi rakamlarına dayanarak söylüyorum.
İzlemedim ama o kadar çok konuşuldu ki, haliyle insan ne olup bittiğini idrak ediyor. Bütün Türkiye "Fatmagül'ün Suçu Ne" dizisindeki tecavüz sahnesini izlemiş. İzlemekle kalmamış, internet sitelerine düşmüş -bir nevi hizmet olmalı, görmeyenler de görsün diye-. Dizinin yönetmeni Hilal Saral, 4 dakikalık sahnenin bütün bir gece boyu sürdüğünü, ölçülü çekildiğini, herkesin tebrik ettiğini anlatıyor.
Dizinin pazarlaması açısından daha ilk bölümde hedefe ulaşılmış. Yapılan reklam, estirilen rüzgâr bu yönde.
Bu diziden sıyrılıp, polisiyelere, vatan kurtaran gençlerin dizilerine bakalım (!). O dizilerde de insan öldürmenin kutsiyeti anlatılıyor. Temel argüman vatanı ve toplumu kurtarmak.
Kaç tane dizi biliyorsunuz bu ülkede, şehir kültürüne ait tutulmuş? Hemen bir çırpıda 10 tane sayabilecek olanınız var mı? Ya da soruyu tam tersinden sorsam, kaç tane dizi biliyorsunuz bu ülkede, köy kültürüne ya da konusu şiddete dair tutunmuş?
Çok dizi izlemiyorum, hatta neredeyse hiç dizi izlemiyorum desem yeridir. O yüzden birçoğu için yorum yapabilecek kadar bilgim yok. Ama fragmanlarlar, medyada konuşulanlar göz önüne alındığında şiddetin ciddi anlamda pompalandığı bir 10 yıl yaşıyoruz.
Olayları ve olguları birbirinden bağımsız tutabilmemizin mümkünatı yok. Bir ülkenin başbakanı "Öfke bir hitabet sanatıdır" diye gayet rahatça açıklama yapabiliyorsa ve bu çok doğal bir davranışmış gibi karşılanıyorsa halk nezdinde, aynı zamanda da şiddetin pompalandığı ve arttığı yıllar, öfkenin hitabet sanatı olduğunu savunan başbakanın döneminde meydana geliyorsa, oturup biraz düşünmek gerekir.
İki isim arasındaki bazı benzerliklere bakacak olursak;
- Her iki lider de ağır ekonomik ve sosyal bunalımların yol açtığı ortamlarda halk oyuyla iktidara geldiler.
- Her iki lider de iktidara gelmeden önce kısa hapis dönemleri geçirdiler.
- Her iki lider de 'mağdur olmuş' kitlelerin sözcüsü olduklarını iddia ediyor ve kitlelere agresif ve öfkeli bir şekilde hitap ediyor(du).
- Her iki lider de anti-semitist bir söylem kullanıyor ve ‘siyasi simgelere’ özel bir önem veriyor(du).
- Her iki lider de kendi milletlerinin üstün özelliklerini vurguluyor ve 'yüksek ahlakın' hakim kılınması için 'kendi belirledikleri' yolda kitlelerin sorgusuz itaatini talep ediyor(du). Kendileriyle aynı fikirde olmayanlara tahammül edemiyorlar(dı).
- Her iki lider de alkol ve sigaradan kesinlikle kaçınır ve bunların kısıtlanmasına yönelik çalışmaları destekliyorlar(dı).
- Her iki lider de, Batı dünyasının büyük düşmanlarına (1920’lerden itibaren komünizm, 2000’li yıllardan itibaren ise radikal İslam) karşı birer antidot olarak kabul edilmiş ve iktidarlarının en azından ilk yıllarında Batı tarafından desteklenmiş(ti).
Şimdi bunları neden yazdım? Aslında söylemek istediğim şey, Erdoğan iktidarının Hitler'in yolundan gittiğini söylemek değil. Böyle bir durum da olabilir ama benim asıl derdim, ahlâkın bu kadar yüce bir kavram olduğunu söyleyen bir başbakanın tek başına iktidarında ülkenin ahlâkının hızla erezyona uğraması.
Toplum önüne çıkıp, insanların kendisine 'delikanlı, Kasımpaşalı' gibi sıfatları sırf davranışlarından ötürü verdiği başbakan, ülkesi ahlâken eriyip biterken, nasıl olur da hâlâ bu kavramdan söz eder, anlaşılır bir durum değil.
Dedim ya, "Fatmagül'ün Suçu Ne" dizisini izlemedim, izlemeyi de düşünmüyorum.
Mide bulandırıcı bir biçimde, sistemli şiddet kültürünün ortasında kalmış bulunuyoruz. Tecavüzcülerin namus adına, itin-köpeğin vatan-millet adına, sapıkların hastalık adına suç işlediği bir ülkenin ortasında kalmış gibi hissediyorum kendimi. Sanki tüm benliğimi mengeneler arasına sıkıştırmışlar gibi. Bazen nefes almakta güçlük çektiğim anlar oluyor.
Ve tüm bunların olduğu ülkenin başbakanı, ağzından ahlâk-din-iman gibi kelimeleri eksik etmiyorsa mide bulantısı yerini tiksinme duygusuna bırakıyor.
Ve bu tiksinme duygusu vücudumun içinde bir yerlerde dolanırken, bazı şeylerin demokrasi denen olguya dayandırılarak yapıldığı söylencesi dile getirildiğinde, mide tiksinme duygusu yerini derin bir nefretı bırakmaya başlıyor.
Çok alakasız bir yerden dolandırdım lafı, bu kadar dolandırdığım için de özür dilerim ama bu ülke, resmi olarak olmasa da çoktan bölünmüştür. En azından benim için böyle.
Hep kızıyorum ülkenin iki kutba ayrıştırılmaya çalışılmasından ama Türkiye insan olanlar ve insan görüntüsündeki yaratıklar olarak ikiye bölündü.
İsmi geçmişken, son söz Hitler'den gelsin: "Aklın bittiği ve sustuğu yerde son karar şiddete aittir."
15 Ağustos 2010
Devletin cinayet savunması

Türk Hükümeti'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin "Hrant Dink cinayetini niye önlemediniz?" sorusuna yaptığı savunma, "Dink Türklüğü aşağıladı, nefret söyleminde bulundu. Bu tür yazılar halkı tahrik eder, kamu suçu oluşturur" şeklindeymiş.
Uğur Mumcu cinayetini soruşturan polisin Güldal Mumcu'ya sorusu ise "Güldal Hanım, acaba Uğur Bey aşk cinayetine kurban gitmiş olabilir mi?"
Devlet tüzel bir kavram. Elbette kendisini yönetenlerle vücut buluyor. Kendisine vücut verenler, bir avuç azınlıktan oluştuğu için ve bu bir avuç azınlık her biçimde kendi sürdürülebilirliğinin peşinde olduğu için böylesi durumlarla karşılaşmak mümkün oluyor.
Fakat bu ülkede faili meçhul ve faili belli cinayetlerin devlet tarafından korunması, haklı çıkartılması, savunulması artık sıradan olmaya başladı. Hele ki, 'tahrik' savunması. Sivas'ta insanları cayır cayır yakıp; zafer nidaları atanlar; vücudunda Allah dövmesi olan eşcinsel bir barmeni öldürenler; Marmaris'te, Alanya'da v.s. v.s. turistlere tecavüz edenler, Kürtlere yönelik linç girişimleri yapanlar; devrimci-demokrat öğrencilere saldıranlar, ülkenin aydın insanlarını öldürenler ve bu listeyi neredeyse sayfalarca doldurabilecek kadar yazılabilecek her türden şiddet unsurunun tek savunması tahrik.
Üstelik bu savunmayı artık devlet de yapıyor. Kendi vatandaşı bir gazetecinin cinayetini, 'Türklüğü aşağıladığı için öldürüldü' mealinde, hangi aptalın kaleminden çıktığı dahi belli olmayan bir biçimde, AİHM'e savunma yapıyor.
Devletin bu ülkede toplu cinayetler işlediğini emekli generaller bile televizyonlara çıkarak anlatıyor. Kıçı başı güzel diye oy verilen kadın başbakanın sözlerini hatırlarsak zaten devletin cinayet işlediğini ve işlenen cinayetleri savunduğu aklımıza gelecektir. Ne demişti kendisi, "Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir."
Bir savunma ve bir cümle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin siyasi iktidar gözetmeksizin, kendisine tehdit oluşturacak her türden insanı nasıl bertaraf ettiğinin aleni göstergesi konumundadır.
Referandum üstünden sürdürülen Evet-Hayır kavgasının, iki kutuplu dünya anlayışının Türkiye uyarlamasının sadece günümüz yorumu olduğunu görmemek için aptal olmak gerekir. O kadar çok farklı türevlerini gördük ki; Müslüman-laik, sağ-sol, Alevi-Sünni, Türk-Kürt, v.s. v.s. Hepsi ne kadar da suni ve içi boş. Çok değil oturup birkaç dakika bile düşününce, birçoğunuza aptalca gelecek. Misket oynadığım Selçuk'un Kürt oluşu, birlikte okul kırdığım Cengiz'in Alevi olması, hayatımda en çok güldüğüm adamlardan Ahmet'in sağcı olması, insan olarak acayip sevdiğim, karıncayı bile incitmeyecek Ali Dayım'ın koyu bir Müslüman olması, yaşadığım hangi anı etkiledi? Hepimizin böylesi hikâyeleri yok mu?
İktidarlar ona boyun eğmek zorunda bırakılanlar kadar ona dahil olanları da yozlaştırır. Dünya siyasal tarihine göz gezdirin (aslında göz gezdirmekten daha fazlasını yapın), hangi siyasal iktidar bir süre sonra bir avuç elitist haline gelmemiştir ki?
En yakın örnek Türkiye'nin son 7 yılı. Dün gecekondularda yaşayanlar, bugün artık İstanbul'da kendileri için kurulmuş, kendi zenginliklerini yaşadıkları villalarda yaşıyorlar. Daha önce kendilerinden 'mahrum' bırakılan her türden zenginliği dibine kadar yaşıyorlar. Bunu sadece bugünün iktidarı için söylemiyorum ya da belirli bir ideolojiyi hedef alarak yazmıyorum.
Ekim 17' Bolşevik İhtilali'yle kurulan SSCB'ye baktığınız zaman da görebilirsiniz, her sistemin kendi bir avuç elit zenginini yaratıp, halk üstünde kurduğu baskıyı. (Muhtemelen bu cümlelere itiraz gelecektir. Bunun en tipik örneği "Orada başarısız bir biçimde uygulandı" savıyla gelmeyin ama)
Kültür Devrimi ile başlayan, bugün dünyanın en büyük ekonomik gücü ve dünyayı küresel bir pazara çeviren, yeni dünyanın en büyük sömürgecilerinden Çin'e bakın ya da. Türkiye'de Kürtlere, aydınlara, azınlıklara uygulanan baskılar Uygur Türkleri'ne Tibet'teki Budistlere uygulanmıyor mu?
Sorunun sistem değil, kavram olarak devlet olduğunu görmek gerekir. Evet, kabul ediyorum ki, anarşist bir bakış açısı ancak kendi penceremden baktığımda haklı bir bakış açısı olarak görüyorum.
Yoksa mezarlardan çıkan kemikleri, aydınlara karşı girişilen aslında faili belli ama sözüm ona faili meçhul cinayetleri, toplu katliamları savunmanın iktidardan iktidara değişim göstereceğine inanmak safdillekten başka bir şey değil.
Her şeyi halk adına yaptığını savunan, halka rağmen olmaz diyen siyasi iktidarın Hrant Dink cinayeti karşısında AİHM'e yaptığı savunma, benim lügatımda karşılığı 'aşağılık' kelimesi. Aslında 'yavşakça' diyeceğim ama sağolsun Fazıl Say, bu kelimeyi benden kopartıp aldı. -Bu da ayrı yazı konusudur-
Uğur Mumcu'nun eşine sorulan soru ise kuvvetle muhtemel, "Her türlü olasılığı değerlendirdik, o yüzden sormak zorundaydık" olacaktır.
Yazıyı ben değil Bakunin bitirsin.
"En demokratiğinden en baskıcısına kadar hiçbir devlet halka ihtiyacı olan şeyi veremez: Bu şey halkın aşağıdan yukarıya doğru, her türlü müdahale ve vekâletten bağımsız öz örgütlenmesidir. Marx'ın sahte halk devlet tasarısı da dahil bütün devletçi sistemler, halkın halk adına düşünen, halka rağmen davranan bir grup eğitimli ve ayrıcalılıklı azınlık tarafından yönetilmesinden başka bir şey değildir"
Etiketler:
bakunin,
cinayet,
hrant dink,
uğur mumcu
10 Temmuz 2010
Yeter demeyi öğrenmeden

Daha kaç maden emekçisi hayatını kaybedecek?
Daha kaç cenaze evlere gönderilecek?
Daha kaç ölüm izleyeceğiz?
Ölümlerde aklımıza düşüp, sonra unutmamayı yine başaracak mıyız?
Bu kez bedeli kaç TL olacak, bir emekçinin hayatı. 5 bin mi? 7 bin mi?
İnsanlar ölmeye devam ederken, hiçbir önlem almayanlar ellerini kollarını sallamaya devam mı edecek?
Bu ölümler sürerken, biz kısır tartışmaların ekseninde dolaşmaya devam mı edeceğiz?
Biri ya da birileri 'yeter' diye haykırmayacak mı?
Ruhum sıkılıyor, içim bunalıyor. Kıvamı tutmamış cinayetler gibi bu ölümler. Aslında cinayet(ler) işleniyor. Bütün bir ülkenin gözüne baka baka, cinayet işliyor, yemeye doymamış yağlı kompradorlar.
'Yeter' demeyi öğrenmeden, tepkilerimizi yüksek sesle haykırmadan bu ölümler sürecek.
Peki biz ne zaman ses çıkartacağız?
Ancak ateşin düştüğü yer, bizim ocağımız olduğunda.
Yani yılan, bize dokunmadığı sürece bin yaşayacak öyle mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
