6 Temmuz 2010

Acilen intikam duygusu yok edilmeli


Şu yukarıda gördüğünüz fotoğraf, Şanlıurfa Hilvan'dan. Önceki gün Siirt'teki çatışmada öldürülen 'Kemal Urfa' kod adlı Yasin Özmen’in cenaze töreninden.

Birkaç gün önce yine bir cenazede, "İntikam" çığlıkları atılmıştı.

Sözün bittiği yerdeyiz artık. Kimse kendini kandırmasın, iki halk arasında tamiri mümkün olmayan bir çizgideyiz. Bu ülkenin, ahlak yoksunu, basiretsiz siyasetçileri kanı kanla yıkamak ya da çözümsüzlüğü dayamak için ellerinden geleni yapıyor. Siyasi bir çözüm bulunabileceğine dair tüm ümitlerim bitti.

Bir dönemin meşhur "Analar el ele versin, bu iş çözümlenir" söylemi de çoktan rafa kalktı. Çünkü analar da birbirinden nefret ediyor.

Ciddi anlamda iç savaşa sürükleniyoruz. Bunu görmemek için aptal olmak lazım. Yaşanan çatışmalar bu ülkenin dağlarından, şehir merkezlerine doğru hareketlendiği an, şu an yaşadıklarımız bize anlamsız gelecek.

30 yıldan bu yana herkes gördü, bu savaş sürecinin askeri önlemlerle bitirilemeyeceğini. Daha bir önceki Genelkurmay Başkanı'ın açıklamalarını hatırlasın herkes. "Bölgeyi BBG evi gibi izliyoruz" demişti. Bölgenin değil BBG evi gibi, anahtar deliği gibi izlenemediği açıktır.

Ölen asker ya da militan fark etmiyor. Ölenlerin yerini yenileri alıyor. Her iki taraf da, kendi haklılığını ortaya koymaya çalışıyor. Tehlikenin farkına varmaya çalışanlar, yavaş yavaş "Birlikte yaşamak zorunda mıyız?" cümlesini dillendirmeye başladı.

Birlikte yaşama koşulları ortadan kalkıyor. Bu koşullar daha da güçlenmeye başlarsa, bu görüş daha yüksek sesle dillendirilmeye başlanacak. Benim derdim, Misak-ı Milli sınırları filan değil. Ulusların kaderlerini tayin hakkına her zaman inandım, inanmaya da devam edeceğim. Zaten hangi ülke, kurulduğu günden sonsuza kadar aynı toprağa sahip olabilir ki?

Şunu açıkça ortaya koymamız lazım; birlikte yaşamak her zaman mümkün. Ama kimse kimseye kan hesabı yapmayacak, kelle sayısı tutmayacak, kin gütmeyecek, nefret beslemeyecek. Böylesi bir durumda neden birlikte yaşamayalım.

Önce birlikte yaşayıp yaşamak istemediğimizi sorgulamamız gerekiyor. Eğer birlikte yaşamak istiyorsak, şiddetin her türlüsünü reddedip, şiddeti destekleyenleri reddedip, adım atmamız lazım. Adımdan kastım, açılım denen ne idüğü belirsiz bir olgu değil.

Bu devletin özür borcu olduğu çok kişi var. Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Rumlar. Bunların hepsinden bir özür dilenmelidir. Yola önce böyle çıkılması lazım. Öte tarafın da, silahlarını acilen bırakması lazım. Elde silah, barış konuşamaz kimse. Tabii barış konuşmak isteniyorsa. Yok elde silahla devam edilecekse, ne silah biter, ne de o silahı tutacak insan.

Türkiye'de yaşanacak bir iş savaş, bu ülkenin felaketi olacaktır. Çünkü her şey olup bittikten sonra, sadece analar değil hepimiz gözyaşı dökeceğiz. Döktüğümüz gözyaşlarından kan damlayacağını bilerek yaşamalıyız ve düşünmeliyiz. İşin sonunda, birlikte döktüğümüz gözyaşında boğulmak da var.

Günün sözü bu olsun


Bir söz söylerken, arkasında duracaksın. Durmayacaksan söz vermeyeceksin.

Söz vermek g*t vermeye benzemez demişler. Birini vermek üç dakikanı alır, diğerinde hayatını bağlarsın.

İnsanlara karşı nefretim kartopundan çığa doğru ilerliyor. İnsan yeter ki, sevdiklerinden tiksinmesin, midesi bulanmasın. En berbat olanı budur çünkü.

Mesleki açıdan soytarılığa sözüm yok ama insanların soytarılaşmasına çileden çıkıyorum.

Haydi eyvallah..

Ahlaki değerler açısından doğru bir karar


Keita'nın futbolculuk yeteneklerine kimse söz edemez ancak eğer kendisi bu yaşta Katar'a gitmeyi seçiyorsa artık futbol oynamayı en azından bir süre askıya aldığı kesin. Öte taraftan, Galatasaray'ın futbolcu satmadan, yeni transfer yapamayacağı da ortadaydı.

Taraftarın memnun olmayacağı muhakkak ama benim baktığım pencereden Keita'nın satışı gayet anlamlıdır. Ne kadar yetenekli olursa olsun, istediği kadar yıldız olsun sahada daimi olarak antipatik hareketler sergileyen futbolcuların, Galatasaray'da forma giymesini hiçbir zaman içime sindiremedim.

Galatasaray'ın böyle bir kulüp olması, kendi adıma beni hep mutlu etmiştir. Kosecki formasını yere fırlattığı zaman ne kadar doğru bir karar alınmışsa, Keita'nın gönderilmesi de aynı doğrultudadır.

Karşı çıkanlar bir de şunu düşünmeli. Daha istenilen ve beklenen bölgelere transfer yapılmadan; Rijkaard, Keita'nın gönderilmesini ister miydi? Pek olanaklı görünmüyor. Muhtemelen Rijkaard'ın da oluru alınmıştır bu transferde.

Evet belki, bizi hop oturtan hop kaldıran bir adamı kaybettik ama ahlaki yönden sahada sürekli olarak zaaf gösteren, sinirlerine hakim olamayan bir futbolcuyu da bünyemizde barındırmamış olduk.

Sahanın ortasında sondaj yapanları gönderemeyenlerle aramızda bir fark olmalı. Benim için bu fark, hiçbir şampiyonlukla ölçülmez. Bazı değerler, şampiyonluklardan daha önemli yoksa "Asaletin bize yeter" diyemeyiz.

Keita'nın yolu açık olur umarım. Bu yaşta Katar'da oynayacak bir adam değil çünkü. Böyle adamlara fazlasıyla ihtiyaç var futbol dünyasında.

Haldun Üstünel'in pasifize edilmesinde, geçen yılki transferlerin payı büyükmüş bunu da görmüş olduk. Doğrusu Elano'nun da gönderileceğini düşünüyorum. Galatasaray'ı önümüzdeki günlerde yönetimsel açıdan büyük krizler bekliyor gibi.

Unutmadan, Keita'nın gidişi Kewell'ın kalmasının da habercisidir. Adnan Polat, taraftarı karşısına almayı sevmez.

5 Temmuz 2010

Türk futbolunun aydınlık yüzü; Şenol Güneş


Aslında biraz gecikti bu post. Perşembe günü evde yatarken, televizyon karşısında klasik kumanda-zapping ikilisi sırasında Lig TV'de haberlere bakıyordum. Trabzonspor'un sabah idmanına giden haberciler, futbolcuların antrenman alanına gittiği yola 2 tane Vuvuzela bırakmışlar ve futbolculara bir biçimde bunu çaldırmaya çalışıyorlar.

Tam bu sırada Şenol Güneş geliyor ve muhabir, "Hocam acayip bir alet. İçi de boş, hiçbir şey yok" diyor.

Ve Şenol Güneş yanıt veriyor, "Boş olur mu? Bağımsızlık var, özgürlük var onda. Onun için çalıyorlar."

"Nasıl güzel bir yanıttır", bu dedim kendi kendime. Bütün dünyanın nefret ettiği bir aletin, ne anlama geldiğini, insanların onu neden çaldığını bir cümle ile özetledi.

Şenol Güneş, Türkiye'de ciddi anlamda hakkı yenmiş bir futbol adamıdır. Özellikle teknik direktörlük döneminde, Milli Takım'ın Dünya 3.sü olduğu dönemde, arkasından söylenmedik kalmadı. Karizmasının olmadığından tutun da, Türkiye'nin ciddi hiçbir rakiple karşılaşmadığına kadar, herkes ağzına geleni söyledi.

Ne yazık ki, Türkiye'de futbol ve futbola yön verenlerin söylemleri, taraftar nezdinde çok çabuk biçimde yayılıyor. Bir kişinin söylediği deli saçması, daha sonraları genel ve hakim görüş haline geliyor.

Oysa Şenol Güneş, Türkiye'de futbolun en aydınlık yüzlerinden biridir. Gereksiz polemiklerden uzak duran, kimseye sataşmayan, işini yapan güzel mi güzel bir adam. Fakat biz böyle Şenol Güneş tavrında ve tarzında adamları sevmiyoruz. Biz istiyoruz ki, birileri hep bize hakim olsun, aşağılasın, üstten baksın. O zaman daha kabul görür bir insan haline geliyoruz.

Yıllarca yazılıp çizildi şu Şenol Güneş'in karizması meselesi. Kaç tane teknik direktör acaba, o soruya aynı cevabı verirdi? Kaç tane teknik direktör, herkesin nefret ettiği vuvuzelanın içinde taşıdığı anlamı bilebilirdi? Doğrusu bir elin parmakları kadar olduğunu sanmıyorum.

Skibbe, Löw, Rijkaard ve Şenol Güneş gibi adamların ortak noktaları, işlerini yaparken kimseye sataşmadan, kimseye laf etmeden, kendi önüne bakmaları. Oysa basın, bu tipte teknik direktörlerden nefret ediyor. Çünkü kendilerine malzeme çıkmıyor, konuşacak, tartışacak bir yönleri yok.

Bu yüzdendir ki; Daum, Bülent Uygun ya da Fatih Terim stili adamlar yeğ tutuluyor. Çünkü biri karşısında alabildiğine ezilip büzülüyorlar, diğerini ise alabildiğine eğip büküyorlar.

Şenol Güneş, bu topların hiçbirine girmez, çünkü onun popülarite derdi yok. İşini yapmaya odaklanmış, işini yaparken de, egolarını işinin önüne çıkartan yapıda değil.

Trabzonspor'da, Şenol Güneş'in göreve gelmesinin ardından olumlu anlamda değişimleri hep birlikte gördük.

Böylesi güzel bir adamın, Türk futbolundan uzaklaştırılmaması gerekir. Bir tane aydınlık yüzü de yemeyelim artık. Bu kadar pisliğin, çirkefliğin, iğrençliğin içinde Şenol Güneş gibi bilgili, kültürlü, kariyerli, lafın kısası adam gibi bir adamı da futbolumuzun içinde tutalım.

Kim ne derse desin, Şenol Güneş, teknik direktör olarak başarılıdır. Başarısının yanı sıra, Türkiye'nin ihtiyaç duyuğu insanlardan biridir.

Trabzon halkı ve medyası yerinde olsam Şenol Güneş'i asla bırakmam, yemem, yedirtmem. Kendi seçimlerini yapma noktasındalar. Ya takımlarının teknik direktör mezarlığı olmasına göz yumarlar ya da Şenol Güneş'in arkasında dimdik dururlar ve uzun vadede başarılı olmayı seçerler.

Sadece Trabzonspor için değil bu sözlerim. Şenol Güneş gibi güzel bir adam, ot gibi bitmiyor sağda solda.

Ben Şenol Güneş'i çok seviyorum. Tekrar edeyim, "Şenol Güneş, Türkiye'deki karanlık futbol ortamının, ender aydınlık yüzlerinden biridir."

Şenol Güneş gibi bir değere sahip olmak, bu ülkenin şansıdır.

Yılın en bomba transfer şakası

Bank Asya'nın yeni ekiplerinden TKİ Tavşanlı Linyitspor taraftarları, takıma 3 yabancı futbolcu transfer edildiğini, sosyal paylaşım sitelerinde duyurunca, bazı 'saf' taraftarlar, antrenmana giderek, yeni transferleri görmek istemiş.

Yeni transferlerin isimleri şöyle: Alman Otumagen (Oturmaya gelin), Senegalli De Ura (Ta orada), Nijeryalı Ge Bureye (Gel buraya), İsveçli Gelirössen (Gelir umarım), Ganalı Nerde Hana (Nerede, hani?), Fildişi Sahili’nden Aha Be (İşte böyle), İsrailli Gelmemyon (Gelmiyor musun?), Sırbistanlı Sası (Küf ve çürük gibi kokan), Japon Mataramasuko (Matarama su koy)"

Valla ben özellikle İsrailli Gelmemyon, Fildişili Aha Be ve Japon Maratamasuko isimlerine koptum.

Ahtapot Paul 'İspanya kazanır' dedi



Paul, bugüne dek yanılmadı, hele de Almanya söz konusuysa. Dehşetle bekliyorum İspanya önerisini. Her şeyi bir kenara bırakın, Paul'u takip eden bahisçiler, şu an köşe olmuşlardır.

Yürü be Paul, kim tutar seni?



Almanya: 0 - Sırbistan: 1



Almanya: 1 - Gana: 0



Almanya: 4 - Arjantin: 0



Almanya: 4 - İngiltere: 1

Maradona ve Arjantin kahramanlar gibi karşılandı






Biz burada yırtınalım duralım. Bizim 'efsane' anlayışımız, tek maçta adam asıp kesmeyle sonuçlanır.

Taptığımız adamı, tek bir maç sonunda alınan sonuçla bitiririz. Bloglar arasında gezinin isterseniz, "Maradona adam değil" diyene rastladım, Arjantin'in 4-0'lık yenilgisinden ötürü.

Arjantin, Maradona'ya tapmaya devam ediyor. Kahraman gibi karşılamışlar Milli Takım ve Maradona'yı.

Maradona gerçek bir futbol kahramanı, ülkesi için de dünya için de böyle. Bunu hiçbir sonuç değiştiremeyecek.

Bu arada, büyük bir çoğunluk Maradona'nın görevde kalmasından yanaymış. Benim de gönlüm devam etmesinden yana. Ne gibi hatalar yaptığını kendisi de görmüştür.

4 Temmuz 2010

Bokunda boncuk olan adam; Adnan Sezgin


Kendimi bildim bileli Galatasaray'lıyım. Yaş oldu 36, eh hadi 7 yaşından sonra kendimi biliyorum diyeyim. Ne oluyor? 29 yıldır Galatasaray taraftarıyım. Çocukken, basket maçlarında yenildiğimizde bile ağlardım. Sonra seneler geçti, "Çocukmuşum işte" diyerek, bu gözyaşı hadisesinin gereksizliğini anladım.

Neyse, anlatmak istediğim şey bu değil haliyle. Bu Adnan Sezgin denen adamı eğer hafızam beni yanıltmıyorsa 1991'den beri Galatasaray kulübü içinde görürüm. Görürüm dediysem, kulüple hiçbir bağım yok, öyle medyadan görürüm işte.

Adnan Sezgin bir profesyonel. Yani basarlar parayı yarın Fenerbahçe, Beşiktaş ya da Zonguldakspor'a da gider. Adnan Polat'ın Galatasaray'ın yönetimde olduğu her vakit, bu Adnan Sezgin denen adam da, kulübün bilimum görevlerini üstlenmiştir. Detayını bilmem, bilmek de istemem.

Şimdi görünen o ki; Adnan Polat geçen yıl yaşanan 'başarısızlığın' faturasını bir biçimde Haldun Üstünel'e kesmiş. Haldun Üstünel, masaya mektup bırakarak, konuşmaya bile gerek duymadan istifa etmiş.

Adnan Polat'ın bu istifa sonrası tek söylemi "Haldun 2 yılda çok yoruldu. Onun da dinlenmesi gerek" gibi, gayet yuvarlak bir açıklama. Sadece bu açıklama bile, Haldun Üstünel'in, Futbol A.Ş.'den ayrıldığı ama yakın bir zamanda yönetimden tamamen ayrılacağının sinyalidir.

Hayatım boyunca savunduğum şey şu olmuştur; "Ben taraftarım, kulübün başına kim gelmiş, kim gitmiş umrumda bile olmaz. Başarılı olurlarsa devam ederler, yok olmazlarsa biletleri zaten kesilir."

Kimseden bir beklentim yok, ne gelenden, ne görevdekinden, ne gidecek olandan. O açıdan rahat rahat konuşuyorum.

Adnan Sezgin'in bugüne dek, Galatasaray'da neleri başardığı, somut olarak ne yaptığını bilen varsa anlatsın bana. Ne bileyim, biri çıkıp desin ki, "Ulan, Ahmet'i 3 liraya aldı 10 liraya sattı." Ya da ne bileyim, "Oğlum, sen dışarıdan atıp tutuyorsun ama Adnan Sezgin olmasaydı Galatasaray, bugünkü Galatasaray olmazdı" desin.

Nasıl bir dostluktur, nasıl bir vefa duygusudur Adnan Sezgin her şart ve koşul altında, Adnan Polat bu kulübün yönetiminde olduğu sürece Galatasaray'da görev yapsın.

Cidden, bizim bilmediğimiz nedir ki, Adnan Sezgin için yönetici kurban ediliyor. Yöneticinin isminin Haldun Üstünel ya da Işın Çelebi olması hiç umrumda bile değil. Sonuçta Adnan Sezgin denen adam, bir profesyonel, diğer isimse Galatasaray yöneticisi.

Daha önce de açıkça belirtmiştim, Adnan Polat yönetimi (özelde kendisi) Galatasaray'ı berbat yönetmektedir. İcraatları arasında pek çok fiyasko bulunmaktadır. Özellikle futbol yönetimi perişan vaziyettedir.

Bu yönetim tarzı devam ettiği sürece, bundan sonraki yönetimler enkaz edebiyatı yapacaktır ve işin kötüsü, haklı konumda olacaklar.

Ya biri cidden bana Adnan Sezgin'i anlatabilir mi? Ben mi kaçırdım acaba büyük icraatlarını. Kimdir abi, Adnan Sezgin? Hakikaten kimdir?

Aşağılık insan (!) portreleri


Yahu nasıl bir insanlık anlayışı vardır, bu ülkede anlayabilmiş değilim. Ne kadar adilik, şerefsizlik varsa bizim insanımızdan çıkıyor.

Hangi ruh hali, şu zavallı hayvanın ağzına kanca geçirmeyi aklının ucundan geçirir. Bunu yapan piçleri bulup, götüne kanca takıp, hava sallandırmak gerekir.

İğreniyorum, şu toplumdan iyiden iyiye. İnsanların yüzüne bakmaya dayanamıyorum artık. Bütün bir toplum, psikopatlardan mı oluşur? Bütün bir toplumun bireyleri insanlıktan, başka bir boyuta mı geçer?

Şöyle bir şey yapılırken, rastgelmeyi çok isterdim. Sanırım, cezaevine giden en kısa yolu bulmuş olurum.

Not: Yorum kısmında İzmir demiştim, düzeltirim. Olay İzmit'te yaşanmış..

3 Temmuz 2010

Berbat bir senaryonun başrolü: Asamoah Gyan



Şimdiden belirteyim, yarı final maçlarının belli olmasını beklememiştim. Ancak Gyan'ın 120'de kaçırdığı penaltıyla birlikte, üstünden kamyon geçen insan modeline döndüm. Üst direkten dönen o penaltı sonrası ruh halimi anlatmakta zorlandım. Ruh halimin depresyona yelken açmasının tek nedeni, Gana'nın elenmesiydi.

Afrika'da gerçekleştirilen bu Dünya Kupası'nda finalistlerden birinin kıta sahiplerinden biri olacağına dair kuvvetli bir ümidim vardı.

Kritik eşik aşılabilse, futbol yetilerine kimsenin söz edemeyeceği bu adamların, bir de üstüne özgüven aşılayarak final yolunu bulabileceğine olan inancam ancak boktan Hollywood filmlerinin senaryoları benzeri bir sonla noktalanınca, doğrusu bilgisayar başına geçemedim.

İlk yarı final mücadelesinde Hollanda ve Brezilya'yı izledik. Turnuva başlamadan önce, Hollanda'nın bu kupayı alacağını söylemiştim. Kuvvetli bir iç sesle birlikte, Hollanda'nın ayakları yere sağlam basan futbolu, bu fikrin oluşmasında önemli bir veri olmuştu.

Brezilya daha maçın başında 1-0'ı yakalamasına karşın, neden bu Brezilya'yı sevmediğimi doğrularcasına ve üstelik karşısında berbat bir Hollanda bulmuşken, skoru koruma amaçlı futbolu, Dunga'nın takımının sonunu getirdi.

Orta sahada doğru düzgün 3 pası yapamayan bir Hollanda bulmuşken, kontraatakla sonuca gitmeye çalışan Brezilya, kendi futbol tarihinin mirasyedisi gibi. Oysa turnuva boyunca en sağlam bölgesi defanstaki ikilisi olan Hollanda'da André Ooijer gibi bir piyango da kendilerine vurmuştu.


Bu piyangoyu tek bir golle değerlendirebilen Brezilya'nın temel sorunu, Dunga'nın futbol anlayışı ve oyuncu seçimleri. İtalya'da berbat bir sezon geçiren Felipe Melo'ya bu denli güvenmek yaptığı en büyük hataydı ve bedelini ağır biçimde ödedi.

Öte yandan Dunga'nın, 6 kişilik defansif hatla "Gol yemediğim sürece elbet gol atarım" anlayışı, benim açımdan Brezilya'yı çekilmez bir takım haline getirdi.

Hollanda yarı finale çıkarken, Uruguay'ın ardından şansı en yaver giden takım oldu. Bu kadar kötü futbol oynadıkları 45 dakikada sadece 1 gol yemeleri, her ne kadar Dunga'nın 'sakat' oyun anlayışından kaynaklandı.

Elbette bir takımın ezberinin bozulması, hele de en güçlü oldukları yerde bunun olması, kolay değil. Fakat Bert van Marwijk'in, Joris Mathijsen yerine André Ooijer'i oynatması ateşle imtihan gibi bir şeydi. Oysa aynı bölge için pekala Edson Braafheid ya da Khalid Boulahrouz tercih konusu olabilirdi.

Bir gerçek var ki, Hollanda eğer Dünya Kupası'nı alırsa Wesley Sneijder denen adama çok şey borçlu olacak. Sadece asist ve gol hanesine yazdırdıklarıyla değil aynı zamanda, bir takımın nasıl yönlendirilmesi gerektiğini adeta bir ders gibi öğreten Sneijder, Hollanda açısından işler ne zaman ters gitse, mutlaka bir biçimde sahne almayı beceriyor.

Hollanda halen forvette etkili bir silaha sahip değil. Son adam konumundaki Van Persie bile yerini yadırgıyor. Sakatlıktan yeni kurtulan Robben, o bizim bildiğimiz ve beklediğimiz performansını yansıtamıyor, Van Bommel, berbat bir turnuva geçiriyor.

Ancak yarı finalin diğer ayağına nazaran, daha iyi bir rakiple eşleşti. Diğer üç takımdan bir adım daha önce final yolunda. Halen Hollanda'nın şampiyon olacağını düşünüyorum. Dedim ya, kuvvetli bir iç ses sadece. Sahadaki futbol gerçeğine baktığımızda İspanya-Almanya ayağından gelecek finalistin dşampiyonluğu daha olası görünüyor.

BERBAT BİR SENARYONUN BAŞROLÜ: ASAMOAH GYAN

Dün akşam saat 21.30 olup da, televizyonun karşısına geçtiğimde Gana'nın yarı finalist olacağına inancım tamdı. Bu fikrimde duygusal ve taraflı bakış açımın yanı sıra kupa boşunca Gana'nın gösterdiği performans da etken olmuştu.

Bu maça öyle taktik-teknik açıdan filan bakmak gereksiz. Üçüncü sınıf ABD filmlerinde rastlayabileceğimiz türden bir son izledik. Dramatik yanı ağır bassın, filmin sonunda gözyaşı sel olup aksın diye yazılan bu dandik senaryoların iyiler ve kötüler (iyi ve kötü hadisesi sadece metafor) ikileminde her şey kötülerin istediği gibi gelişir ama öyle bir son olur ki, iyiler kazanır. Bu kez kötü ve iyi ikilemi yerine Uruguay ve Gana vardı. Ve film sanki DVD için yapılmış gibi iki ayrı sonla bitiyordu.

Birinci son Gyan'ın 120. dakikada attığı penaltı golüyle sonlanması gerekiyordu ama üst direkten dönen top sonrası, DVD'den alternatif sonu izledik.

Doğrusu Gana'nın elenmesi ve Gyan'ın gözyaşları, içimde "Batsın bu dünya" tadında bir duyguyu su yüzüne çıkarttı. Tarihlerinin en büyük başarısını yakalamaya tek bir vuruş kalan Gana (tabii ki bütün bir Afrika) bir kıtanın talihini değiştirebilirdi. Ama ne yazık ki, futbol böyle bir şey. Yarım saniye önce sevinç çığlıkları atan insanlar, 5 dakika sonra ufacık çocuklar gibi ağlayabiliyor. Ya da bunu tam tersi olarak, oyundan çıkarken ağlayan Suarez, "Tanrı'nın eli benim" diyerek, kahraman haline geliyor.

Kuvvetle muhtemel ki, turnuva sonrası Gana, 2010 Dünya Kupası'nın 'en büyük sürprizleri'nden biri olarak addedilecek. Oysa benim için sürpriz, Gana'nın çeyrek finalde elenmesiydi.

Gana açısından yaşanan melodram, Uruguay için rüya gibi. En azından dünyanın en iyi 4 takımından biri olacaklar. Defansı cezalılar ve sakatlıklardan ötürü tüyü yolunmuş kaza dönen 'güneşin çocukları' için büyülü bir Dünya Kupası oldu. Devamı gelir mi (ben son nokta olacağını düşünüyorum) bilinmez ama 2010'un en fazla sükse yapan takımı olmaları kesin.

MARADONA'NIN FELSEFESİNİN İFLASI

Almanya, İngiltere'nin ardından Arjantin'e de 4 gol atarak, tüm yarı finalistler arasında en sükseli ve rahat galibiyeti aldı.

Arjantin'in ilk maçından sonra şöyle bir cümle kurmuştum; "Bu Arjantin Dünya Kupası'nda oynayan her takıma 5 gol de atar, 5 gol de yer." Bu cümle aslında tamamen Maradona'nın felsefesinden kaynaklanıyordu.

Elindeki hücüm gücüne güvenen Maradona'nın temel oyun felsefesi, tüm rakiplere karşı aynıydı. Hiçbir rakibe, önlem almadan, kendi futbolunu oynayan ve gol yememekten çok tamamen gol atmaya endeksli Arjantin'de, Maradona'nın en büyük hatası Cambiasso gibi ülkenin en iyi orta saha oyuncusunu kadrosuna almamaktı.


Eğer oyun anlayışınızda hiçbir rakibe karşı özel önlem ve taktik yoksa, orta sahanızda oyunu tutması gereken adamlar olmalı. Sadece Javier Mascherano ile ayakta tutulmaya çalışılan orta saha ile Almanya, Hollanda, Brezilya gibi takımlar karşısında alabileceğiniz sonuç da, tıpkı bugünkü gibi olur.

Ancak kişisel bir tercih yapacak olursam, Dunga'nın Brezilyası yerine Maradona'nın Arjantin'ini yeğlerim, bir futbolsever olarak.

Almanya'ya gelince; 2010 Dünya Kupası'nda oynanan tüm maçlar içinde en istikrarlı takım olarak göze çarpıyor. Kaybettiği Sırbistan maçı dışında Almanya'nın 5 maçlık performansında en dikkat çekici unsur, gole ulaşmaktaki kolaylığıydı.

Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa turnuvaınn en erken golünü bulan Almanya, Klose'nin 20. dakikada kaçırdığı pozisyonda skoru 2-0'a taşıyabilse, Arjantin'e 4-0'dan daha fazlasını yaşatabilirdi. Zaten o pozisyonun kaçmasının ardından Arjantin, sahada Almanya'ya ciddi bir üstünlük kurdu.

68. dakikaya kadar olan bölümde sürekli golü kovalayan Arjantin'de en büyük eksiklik, Diego Milito gibi bir adamın bulunmaması oldu. Higuain, Tevez, Messi üçlüsü, Arne Friedrich ve Per Mertesacker ikilisi arasında sürekli ezildi. Bu ikiliye bir de Lahm gibi bir kademe ustası eklenince, Arjantin'in tek gol ihtimali Di Maria kaldı.

Joachim Löw, turnuvadaki 32 teknik adamın en zekilerinden biri. Takımının gücünü çok iyi biliyor. Klose, Podolski ve Mesut Özil gibi göz önündeki adamların alternatifini Thomas Müller olarak belirlemiş ki, Müller bugüne kadar olan maçlarda bunun hakkını sonuna kadar verdi.

Mesut Özil, 5 maç içindeki en silik görüntüsündeydi 45 dakika boyunca. Fakat ne zaman Arjantin oyundan düştü, ondan sonra o pasif Mesut birdenbire kendini aktife aldı. Neredeyse tüm Almanya hücumlarında başrolü oynayan adamdı. Attırdığı son gol, birinci sınıf kalitedeydi.

Almanya, rakiplerine gözdağı vere vere ilerliyor ve şimdi final yolundaki tek engel 2008 Avrupa Şampiyonası finalinde 1-0 yenildiği İspanya. Kâğıt üstünde, oynanan maçlara bakıldığında, Almanya'nın finale daha yakın olduğunu söylemem mümkün. Ancak İspanya, benim futbol terazimde biraz daha ağır basıyor. Neden ağır bastığını yarı final maçından sonra okursunuz...

İSPANYA VİLLA İLE İLERLİYOR

Cidden çok ilginç bir maç oldu. Sadece 3 dakika ile verilen 2 penaltının kaçması bile, İspanya-Paraguay maçının Dünya Kupaları tarihine damga vurmasına yeterli.

Berbat bir hakem izledik. İspanya penaltısında Caceres'e kırmızı kart vermeyişi, İspanya'nın gol olan penaltısını tekrar ettirmesindeki hassasiyeti Paraguay penaltısında göstermemesi, Xabi Alonso'nun kaçan penaltısının hemen ardından kaleci Villar'ın Fabregas'a yaptığı net penaltılık hamleyi görememesi ile ne kadar berbat bir yönetim olduğunu kanıtlar nitelikteydi.

İspanya, yenildiği İsviçre maçı da dahil olmak üzere, ilk kez bu denli baskı yedi yarı sahasında. Paraguay adeta "İspanya'ya karşı nasıl oynanır?" dersi verir gibiydi. İspanya'nın gerek kendi sahasında, gerekse yarı alana geçişlerinde, rahat pas yapmasını engelleyen Paraguay'ın tek eksiği gol atamamak oldu. Belki 1-0'ı yakalayabilseler, çok farklı bir maç izleyebilirdik.

Paraguay ilginç bir biçimde elindeki üç hücum oyuncusuna karşın, top rakipteyken 4-6-0 gibi bir dizilişle, tüm rakiplerine oyun oynama şansı tanımadı. Top kendisine geçtiği andan itibaren yelpaze gibi açılan Paraguay, turnuvada takım savunmasını en iyi uygulayan ekiplerden biri oldu. Savunmada gösterdiği başarıyı, hücumda gösterememesi; çeyrek finale çıkarak, tarihi bir başarı sağlayan Paraguay'ın yarı final kapısıdan dönmesine neden oldu.

İspanya ise Del Bosque engeline karşın, yarı finale kadar geldi. Paraguay, oynadıkları 5. maçtı. Bir teknik direktör, bu 5 maçın hepsinde de David Villa'yı önce sol kanada hapsedip, 60. dakikadan sonra gerçek yerine koyuyor ve başarı sağlıyorsa bir sorun var demektir.

Artık herkes anladı ki, David Villa solda oynayamıyor ve yine aynı David Villa soldan, hücum hattının en önüne geçince gol buluyor ya da İspanya'nın gol bulmasını sağlıyor. O zaman bu anlamsız ve saçma inat niye? Eğer bu bir taktikse, benim nacizane futbol bilgime göre, gayet mantıksız ve anlamsız. Yok eğer bu bir taktik değilse, o zaman teknik direktörün futbol anlayışında bir sorun var demektir.

İspanya, ciddi anlamda kör topal yarı finale kadar geldi. "Hepsi yalan bu gerçek" noktasındayız. Artık rakip, Şili, Portekiz ya da Paraguay değil, bütün bir takım halinde oynayan Almanya.

Del Bosque'nin önünde bu maç dahilinde pek çok seçenek duruyor. Bu seçeneklerden biri, turnuvanın başından beri felaket oynayan Torres'i yanına almak. Elbette, Torres alelade bir oyuncu değil fakat şu bir gerçek ki, sakatlıklardan sonra yeterli gücünde değil.

Almanya gibi bir takım karşısında böylesi bir Torres'i oynatmak hem rakibe +1 üstünlük vermek, hem de biraz önce yukarıda söz edilen Villa'nın gerçek üretkenliğini törpüleyerek, yine rakibe avantaj sağlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Del Bosque, bu maç dahilinde Iniesta'yı sola kaydırıp, Fabregas seçeneğini masaya yatırması gerekir. Bu hem orta alanın işlevselliği açısından hem de Almanya'nın güçlü orta sahasının gardını düşürmek açısından mantıklı görünüyor. Yok, eğer Torres'le başlayıp yine Villa'yı sol kanada kaydırırsa o zaman Paraguay maçındaki kadar şansı yaver gitmeyebilir. Çünkü Almanya, gol bulmakta hiç de zorlanan bir takım değil.

Dün ve bugün iki genç adamın yani Cardozo ve Gyan'ın gözyaşlarına tanık olduk. Futbolsever olarak, taraftar olarak, bu gözyaşları çok şey anlatıyor bizlere. Bu genç adamların, yaptıkları hatalar karşısında nasıl üzüldükleri, nasıl kendilerine kahrettikleri ve bizim üzüldüğümüz kadar onların da üzüldüğünü.

Hata yapan insanları yuhalarken, küfrederken, ıslıklarken, biraz daha düşünmek gerekli.



Not: Yazılar geciktiği için özür dilerim ama inanın Gana'nın mağlubiyetiyle fazlasıyla sarsıldım...