recep tayyip erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
recep tayyip erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2014

Fatih Terim için deniz bitti, kara göründü


Çok uzun zamandır yazıyı sallayıp duruyorum, açtığım tarih, 27 Temmuz. İnanmazsanız printscreen de koyarım. Fatih Terim Galatasaray’dan ayrılıp, Milli Takım’a kapak attıktan sonra, ‘zamanı var’ deyip durdum. Zamanı bugünmüş.

Yazıyı okumadan önce, bu bloğu da hiç okumadıysan, açık ve net belirteyim, ona göre devam et. Fatih Terim’i sevmiyorum, hoşlanmıyorum, hazzetmiyorum. Bu hislerim, Galatasaray’dan ayrıldığı için değil, 4 sene üst üste şampiyon olurken de sevmedim, UEFA Kupası’nı aldığı zaman da. Benim için pek çok sebebi var, neden sayıp yormak istemiyorum ne seni, ne kendimi.

Sevenlerinin sayısı her geçen gün daha da azalıyor, hatta sevginin nefrete dönüştüğü pek çok insan var. Onları her gördüğümde, Fatih Terim’i neden sevmediğimi daha iyi anlıyorum, verdiğim kararın erken olması beni sevindiriyor.

Galatasaray ilginç bir kulüp. Bugüne kadar, ona aldığından daha fazla veren çok fazla isim tanımıyorum. Ama her ayrılan, aldığından daha fazlasını verdiğini iddia ediyor. ‘Vefa’ muhabbetleri bir türlü bitip tükenmiyor. Ayrılıp da sallamayan, laf etmeyen neredeyse yok gibi. İnsan ister istemez düşünüyor, sorguluyor, ‘ulan acaba doğru mu?’ diye. Yakınanlara bir bakıyorsun, ciğeri beş para etmez adamlar. Milyonlarca dolar kazandıktan sonra bile, bugün kapılandıkları yerlere Galatasaray sayesinde gelmişler. Galatasaray, konuşmayı bilmeyen adamları gazeteci, yorumcu, teknik direktör, antrenör, yönetici yaptı ama onlar hâlâ sallayıp duruyor.

Fatih Terim’in 3. ayrılığında, herkes saflarını tuttu. Kimisi ihanete uğradığını düşündü, kimisi Terim’e ihanet edildiğini düşündü. Bunun sonu asla gelmez de. Benim gördüğüm şey, Fatih Terim’in açık, aleni biçimde Galatasaray’ı sattığıdır. O ‘bunu’ dedi, beriki ‘şunu’ dediden söz etmiyorum. Aysal haklıymış, Terim haklıymış umrumda bile değil. Fatih Terim’in Galatasaray’ı ilk kez satmadığını biliyorum çünkü. 2000 yılında neden gitti, otur sorgula.

Fatih Terim, Çek Cumhuriyeti maçı öncesinde düzenlediği basın toplantısında, ‘ben aslında dostlarımdan korkmalıyım’ dedi. İnsanın etrafına bunca asalak, bunca yalaka doluştuğunda herkesi dost gibi görüyor olsa gerek. Kimsenin kendisini eleştirmediği, herkesin ‘aslansın, kaplansın, büyüksün hoca’ dediği o ‘dostlar’ aslında kalabalığın ortasında yapayalnız, tek başına olduğunun göstergesidir. Soran yok, sorgulayan yok, eleştiren yok. Bunların hepsi Fatih Terim’in sözümona dostları. Ehh hatrı sayılır derecede taraftar da, böyle düşününce, kendisi bir tür tanrı kompleksinde yaşaması son derece doğal.

Oysa dost eleştirir, yerer, ikaz eder, ‘yapma’ der, ‘bu yanlış’ der. ‘Dostum’ dediğin insanlar eğer bunu yapmıyorsa ‘dost’ değildir, olamaz da. 61 yaşındaki bir adamın, önce dost kavramını öğrenmesi gerek ki, kimin dost, kimin düşman olduğunu etraflıca değerlendirebilsin.

Bir milli takım düşünün; biri ırkçılık yapıyor, koluna kaptanlık bandı takılıyor, öteki gazeteci tehdit ediyor hiç yaşanmamış gibi hayat normal seyrinde devam ediyor, biri arkadaşına silah çekiyor, olayın üstü kapatılıyor, ağzına silah dayananın babası konuşunca ‘siz hasta mısınız?’ diye sorgulanıyor.

Her türlü ahlaksızlık, terbiyesizlik, öylesine normalleştirildi ki, bunların hepsinin sıradan olaylar olduğunu düşünmeye başlıyoruz bir süre sonra. Ehh haksız da sayılmazlar, ülkeyi hırsızlar, dolandırıcılar, katiller yönetiyor, halkın neredeyse yarısı bu haysiyet yoksunlarının arkasında duruyor, desteğini hiç çekmiyor.

Halen Fatih Terim’in arkasında duranların da yaptığı tam olarak bu işte.

Fatih Terim ‘konuşacağım’ deyip susuyor, desteğe devam ediyorlar.
Fatih Terim, şikeyi, ırkçılığı yok sayanlarla kol kola girip imza atıyor, bunlar yine ‘aslan hocam’ diye arkasında durmaya devam ediyor.
Fatih Terim, birine silah çekmiş adamı milli takıma alıyor, bunlar halen arkasında.

Bunun adı sevgi değil, bunun adı koşulsuz tapınmadır. Fatih Terim ne yaparsa yapsın, bunlar o tapınmadan vazgeçmeyecek, destekleyecek, hep haklı bulacak.

Hamasetle, kabadayılıkla, ‘atar’lı tavrıyla, karşısındaki herkesi küçümseyen tavrıyla, faşistlik noktasındaki milliyetçiliğiyle, kompleksli halleriyle, bilimsellikten uzak, eski, köhne fikirleriyle, gücün yanında duran tavrıyla Fatih Terim, aslında tam da bu ülkenin spor kahramanı.

Şu son cümle, ne kadar birini, bir fikre, yaşadıklarımızı hatırlattı değil mi?

Yeniden dizayn edilen ve çerçevesi çizilen yeni Türkiye’ye bir spor kahramanı gerekiyordu, işte seçilen insan da Fatih Terim oldu.

Oysa Fatih Terim, Piontek olmasa bir bok değildi. Tıfıllar hatırlamaz ama Piontek denen adam Tanju Çolak, Rıdvan Dilmen gibi o dönemin efsane oyuncularını kadroya almayıp, kimsenin adını bile duymadığı Hakan Şükür’ü kadroya aldı, daha ilk maçında Tugay Kerimoğlu'na şans verdi, Okan Buruk’u, Abdullah Ercan’ı oynatan Piontek’ti. Ama bu ülkede her yabancıya yapılan Piontek’e de yapıldı ve pastanın kaymağını yiyen Terim oldu.

Fatih Terim, Hagi olmasa bir bok değildi. Kimbilir hangi ismini bilmediğimiz adamı iteleyecekti ama transferine karşı çıktığı Hagi, onu Fatih Terim yapan adam oldu.

Hep doğru Fatih Terim. Cecchi Gori yanlıştı, Galliani yanlıştı, Ünal Aysal yanlıştı, herkes yanlıştı, tek doğru Fatih Terim’di. Yere göğe sığdıramadığı egosuyla herkesi ezmeye çalıştı. Kendinden güçsüz olanları ezdi ama ‘mağrur olma padişahım senden büyük allah var’ derler ya, işte herkese dişi kesmedi.

Fatih Terim, en büyük yanlışı, kendisini ölesiye seven Galatasaray taraftarını karşısına alarak yaptı. Elbette halen arkasında duranlar, taparcasına sevenler yok değil ama her geçen gün sayısal olarak azınlık olduklarının onlar da farkında.

Kader arkadaşı Yıldırım Demirören’le verdiği pozlar, ona yönelen protestolarda göğüs germesi, zaten antipatik olan Fatih Terim’i, onu sevenler gözünde de dayanılması güç bir adam haline getiriyor.

Fatih Terim için deniz bitiyor ve kara görünüyor. Elbette bu ülkede, böylesine ilişkileri olan bir adamın işsiz kalması mümkün değil. En kötü Başakşehir, hadi bilemedin Kasımpaşa, hiç olmadı Lig TV yorumculuğu ile yine yolunu bulur ama artık sevgisizlik çemberinde dönüp dolaşır. Çünkü Fatih Terim yapısındaki adamlar, varlıkları güçle doğru orantılıdır. Ormanda yaşlanan aslanların, genç aslanlar tarafından infaz edilmesi gibi, o da bir gün yok olup gidecek. Camiasını satıp, bugün yanında olduğunu sandığı iktidar, birkaç genç aslanla işini bitirecek ve o gün yanında kimse olmayacak.

Kişisel olarak, başarısızlığı, Fatih Terim’le gelecek başarıya tercih ederim. Bunu söylediğim için çok kişi kızabilir, küfredebilir ama Fatih Terim ve onun gibi insanlardan hoşlanmıyorum. Er ya da geç defolarının ortaya çıkacağını düşünüyorum, tıpkı Fatih Terim’de olduğu gibi.

Bunları salt başarısız olduğu için filan yazmıyorum, yazmadım da. Başarılı olup, olması umrumda bile değil. Ne isterse yapsın, nerede ne kadar başarılı olursa olsun ama Galatasaray’dan çok ama çok uzak olsun, bir daha yolu asla Galatasaray’la kesişmesin.

Benim bütün eleştirilerimi bir kenara bırak; Galatasaray’ın başındayken yabancı kuralını eleştirip, kader ortağına imzayı attıktan sonra ağzını açmamasını, ‘bunlarla uğraşacağım’ dediği adamlarla el ele kol kola gezinmesini, arkadaşlarına silah çeken adama kol kanat germesini, para uğruna Tayyip Erdoğan gibi bir herifle pozlar vermesini eğer içine sindiriyorsan, sen de ciğeri beş para etmez şahsiyetsizin tekisin. Haybeye okudun demektir bu yazıyı. Bu yazıyı yazdığım için sen bana küfret yine ama şunu bil ki, bir gün sen benden daha fazla küfredeceksin Fatih Terim denen adama.

Letonyalı maçından önce gazeteci soruyor; ‘Korner çalışıyor musunuz?’ diye, Fatih Terim yanıt veriyor, “Yok gol yemek için çalışıyoruz” diye. Türkiye insanı balık hafızasıyla meşhurdur. Bundan 5 yıl önce bir Boşnak gazeteci soruyor, “İstifa edecek misiniz?” diye ve Fatih Terim yanıt veriyor, “Hele bir siz Dünya Kupası'na gidin de benim ne yapacağımı ajanslardan öğrenirsiniz” diye.

Bunu iki sebepten yazdım. Biri aradan yıllar geçse de, işler kötüye gittiğinde, küstahlaşıyor ve o tavrı benim, kendisinden nefret sebebim. Diğeri ise, bazı arkadaşlar 'gazeteci dalga geçmek için sordu' türünden savunmalar yaptı, gazeteci her soruyu sorar. Fatih Terim'in derdi, soru değil, işlerin boktan gitmesinden kendini uzak tutmak. İlk değil yani!

Ulan daha yeni yazdın diyenler için yazı şurada. Hep aynı şeyleri düşündüm Fatih Terim için ve bundan sonra da hep aynı şeyleri düşeneceğim. Çünkü o meşhur ‘şark kurnazı’ tabirinin futbol dünyasındaki yansımalarından biri. Hadi bakalım, Galatasaraylılar yanıt versin, Fatih Terim şike için ne dedi? Hiç ağzını açtı mı, konuştu mu? Verebilecek yanıtınız yok değil mi?

Gerilimle, kaosla, hamasetle, nefretle, ‘haydi aslanlar’ vs. demekle bu işler yapılmıyor. Futbol ya da başka bir spor fark etmez; bilimsellikten, gelişmeleri takip etmekten, kendini yenilemekten uzaksan başarılı olabilirsin ama rakibini küçük görüyorsan, aşağılıyorsan ve kendini dağların tepesinde görüyorsan, ‘her şeyi ben biliyorum’ tavrıyla 90’larda ezbere alınmış ve artık geçerliliği kalmamış yöntemlerle sadece ‘ben yaptım’ diyorsan, kaybetmeye mahkûmsun. Sonuç ortada, ülke insanının nefretini kazanmış bir milli takım ve alınan sonuçlar, oynanan futbol.

Ama işte, tam olarak Yeni Türkiye’nin profili bu. Nefreti cazibe merkezi haline getirip, ‘ya bendensin, ya karşıdan’ diyerek, sevenlerin gözünde kendini tapınılası bir mit yaratıp, diğerlerini gözden çıkartmak.

Fatih Terim benim için değil ama pek çok Galatasaraylı için ‘İmparator’du. Şimdi o çok sevdiği insanlar da kendisiyle dalga geçmeye, kendi oluşturduğu nefret çemberinin içine girmeye başladı. Bütün varlığını satsa o sevgiyi bir daha yaşayamayacak ve onu yiyip bitirecek şey de, o sevgisizlik ve nefret olacak, ektiklerinin karşılığında.

Umuyorum Milli Takım’ın başında ölene kadar kalır, çünkü hep dediğim gibi benim milli takımım Galatasaray. Ay yıldızı değil sarı-kırmızıyı seviyorum. Ait olduğu yer Galatasaray değil, Yıldırım Demirören’lerin, Göksel Gümüşdağ’ların, Şansal Büyüka’ların yanı. Mutlu olduğu yerde kalsın ama asla bizim mutluluğumuzun içine dahil olmasın. Galatasaray şampiyon olup, başka teknik direktörlerin adını haykırırken, Yıldırım Demirören, Bilal Erdoğan, Tayyip Erdoğan, Acun Ilıcalı gibilerinin teknik direktörlüğünü yapsın.

Kader ortaklığınız daim olsun, yolun bir daha Galatasaray’dan geçmesin. Pisliğinizde boğulmanız dileğiyle....

7 Eylül 2014

O heykeli yıkmayanın geçmişini sikeyim



Torunlar GYO Holding. Tarihçesine bu linkten de bakabilirsiniz, uzun uzadıya yazmayacağım.


1977 yılında kuruluyor, kendi deyimleriyle "Türkiye inşaat ve gayrimenkul piyasasında faaliyete geçti; küçük ölçekli konut projeleri gerçekleştirmeye başladı" bu noktada başlıyorlar.

İlk büyük projeleri 1999 yılında Bursa'da açılan Zafer Plaza ve AnkaMall. 2004 yılından sonra inanılmaz büyük projelere imza atmaya başlıyorlar.

1977 yılından 2004 yılına kadar, yani aradan geçen 27 yılda doğru düzgün büyüyemiyorlar. Fakat ne hikmetse 2004 yılından sonra şahlanışları başlıyor. Türkiye'nin büyük AVM ve konut projelerine imza atıyorlar. Daha sonra hepimizin bildiği Ali Sami Yen projesine başlanıyor. Projede satış fiyatları 580 bin dolar ile 3 milyon 900 bin dolar arasında değişiyor.

6 Eylül akşamı, bir 'kaza' haberi geliyor. Ajanslardan geçen ismiyle 'kaza'. 'Yaralılar var' deniyor, ölü sayısı 3, ölü sayısı 5, ölü sayısı 7, ölü sayısı 10. Cinayet mahaline, ambulans ve itfaiyeden önce çevik kuvvet geliyor ve 'güvenlik koridoru' oluşturuyor.

Çok kimsenin izlemediği televizyonlara, inşaatta çalışan işçiler çıkıyor ve açıklamalar yapıyorlar;

"Tazminat almamamız için 3 ayda bir çıkış veriyorlar. Burada her şey dönüyor."

"Burada ölüm kolay. İşe çık öl. İşe girerken daha ölürsen suçlusun diye 15 sayfa kadar kâğıt imzalatıyorlar"

"İki gün önce beni elekrik çarptı. Yetkililer 'ölmezsin' dedi. Bu psikolojiyle biz burada çalışamayız...!"

"Bize hayvan gibi davranılıyor. İzleyenler biraz kendinden utanmalı. Ne koşullarda çalışıyoruz görsünler."

"Mühendislerin yemekhanesi yemekhane gibi; bizim yemek yediğimiz yerde köpek bağlasan durmaz. "

"Olaydan sonra şirket yetkililerinden kimse gelmedi."

Yine Torunlar GYO'nun resmi internet sitesindeki bilgilerden gidelim; 2014'ün ilk yarısında net kârı, 2013'ün aynı dönemine kıyasla yüzde 966 artarak 271.1 milyon tl'ye çıkmış.

Bir yıl içinde böylesine ticari başarı (!)  kime nasip olur bilmiyorum. Tam bir yılda net kârı yüzde 966 artıyor. Rakamla anlamayanlar için harflerle yazalım; dokuz yüz altmış altı net kâr.

Bu kârlar nasıl artıyor? 'Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imam-hatip lisesinden arkadaşı olan Aziz Torun'un inanılmaz ticari dehasından mı kaynaklanıyor?' diye düşünüyor insan.

İşçilere hayvan gibi davranarak, iş güvenliği yok sayılarak, işçilere tazminat vermemek için onlara 3 ayda bir çıkış verilerek, işçilerin ölümünden işçileri sorumlu tutacak sözleşmeler imzalayarak... Ve tabii ki, milli irade sahibi, cumhurun başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imam-hatip lisesinden arkadaşı olarak.

27 yılda büyüyemeyen, ilerleme sağlayamayan bir inşaat şirketi, kadere bakın ki, AKP iktidarı ile büyüdükçe büyüyor, sadece kıçı kırık apartman yapan bir şirket İstanbul'un en değerli arasizini alabilecek konuma kadar geliyor.

İşin bir başka boyutu ise çalışma izni meselesi. İnşaatın çalışma izni saat 19.00'a kadar. İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ise itfaiyeye ihbarın saat 19.45'te yapıldığını söylüyor. Çevrede oturanlar ise, inşaat başladığından bu yana gece 3'e kadar çalışma yapıldığını anlatıyor.

Arkadaş kıyağıyla zengin olunan, hırsızlık yapılarak para kazanılan, ülkenin bakanlarının, başbakanlarının, cumhurbaşkanlarının kendi boylarından büyük yolsuzluk dosyaları olan, iş cinayetlerini, iş kazası olarak değerlendirilen, ölenlerin sadece 3-5 gün hatırlanan, 'kader, fıtrat' gibi saçma sapan yorumlarla açıklanan olaylar silsilesi, hiç bitmiyor. Biri başlıyor, biri bitiyor. Sadece ve sadece ölen öldüğüyle kalıyor.

10 emekçinin ölümünden sonra ne mi olacak? Önce bir bakanlık milletin gazını almak için 'gereken neyse yapılacak' diye açıklama yapacak. Sonra göstermelik bir soruşturma başlatılacak, ardından soruşturma ateşten alınarak soğutulmaya bırakılacak, sonra da soruşturma hakkında takipsizlik kararı verilecek.

Cumhurbaşkanı'nın imam-hatipten arkadaşı Aziz Torun ülkenin en önemli iş adamlarından biri olarak, elini kolunu sallaya sallaya dolaşacak, mahdumu genç iş adamı Yunus Emre Torun'a da bir şey olmayacak ve hayat kaldığı yerden devam edecek.

'Önyargılısın' diyecekler 'Hasiktir lan oradan, Soma'nın katili Alp Gürkan'a ne oldu da, bunlar yargılansın' cevabım cepte hazır duruyor.

Yeni Türkiye böyle bir yer çünkü. Soma'da ölen işçilerin hesabı sorulamıyor, Pamukova kazasında ölenler öldüğüyle kalıyor, Roboski'de öldürülenlerin failleri koltuklarını koruyor, Gezi'de gençleri öldüren, sakat bırakın polisler  devlet tarafından korunuyor, sokaklarda pala çekenler, sopalarla-bıçaklarla insan avına çıkanlar 'tabletli gençlik' statüsüne sokuluyor, kadın katillerine dokunulmazlık veriliyor, çocuk tecavüzcüleri cezaevinden çıkartılıyor, ülkeyi dolandıranlar kahraman ilan ediliyor, şike yapanlar mağdur oluyor.. Sonu gelmeyen bir liste halinde, bitmiyor, bitmiyor, bitmiyor.

Yeni Türkiye diye yutturulmaya çalışılan şey, ellerinde kanı gizlemek, ceplerindeki haramı gözden kaçırmaktan başka bir şey değil. Allah-kitap diye diye bu ülkeyi sülük gibi emiyorlar, topraklarını satıyorlar, akarsularını peşkeş çekiyorlar, ormanlarını baltalıyorlar, sokaklarına-mahallelerine tecavüz ediyorlar.

Hangisi 'Allah' dese bilin ki arkasında bir cinayet var, hangisi 'kitap' dese bilin ki arkasında hırsızlık var, hangisi 'peygamber' dese bilin ki arkasında yalan dolan var. Sen, ben, bizim oğlan çaresizce ağıt yakıyoruz, beyhude isyan ediyoruz. Zaten 3-5 gün sonra bir alkol tartışmasının, bir namus polemiğinin arkasına takılıp gidiyoruz, onlar neyi isterse onu konuşuyoruz, onların belirlediği gündem neyse onu takip ediyoruz.

İmam-hatip arkadaşı Aziz Torun'un sözleriyle bitireyim; "Ali Sami Yen Stadyumu sahip olduğu tarih ile Türkiye’nin hafızasında önemli bir yere sahip. Biz de Ali Sami Yen Stadyumu’nu yaşatmak için ülkemizin önde gelen 3 heykeltraşından projenin önüne bir heykel yapmasını istedik. Bu Torunlar GYO’nun vefa borcudur" diye konuştu.

Buraya kadar küfretmedim, kendimi tuttum, buradan sonra dayanamayacağım. O heykeli yıkmayanın geçmişini sikeyim. Haydi Fenerbahçelisini, Beşiktaşlısını geçtim. Ali Sami Yen'i sevdiğini söyleyen, orada anısı olan herkes o heykeli bu pezevenklerin götüne sokmazsa, bir daha kimse Ali Sami Yen'i anmasın.

Kimse farkında mı bilmiyorum ama bu ülkenin zencileri biz olduk, beyaz Türkleri AKP iktidarı ve onların destekçileri. Kendi adıma, sıçarım cumhuriyete, sokarım Türkiye'ye. Ben insanlığımı ve ona ait değerleri geri istiyorum. Diğerlerine sonra sıra gelir.

18 Temmuz 2014

Sakın Filistin için ağlamayın, bırakın biz ağlarız

 
Şimdi sırayla Mısır'da yürütülen İsrail ve Hamas arasındaki kalıcı ateşkes görüşmelerine bir bakalım.

17 Temmuz Perşembe günü, Mısır'da kalıcı ateşkesin sağlanması için İsrail ve Filistin, Mısır Cumhurbaşkanı Sisi'nin arabulucuğunda bir görüşme gerçekleştirdi.

Görüşmeye Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve İsrail delegasyonunda İsrail Güvenlik Servisi Şin Bet'in direktörü Yoram Cohen ve bu senenin başlarında Filistin hükümeti ile sürdürülen ancak başarısızlığa uğrayan müzakerelerdede rol alan başbakan danışmanlarından Yitzhak Molcho bulunuyordu.

Reuters'ın öğlen saatlerinde geçtiği haberde, İsrailli bir yetkili, İsrail ve Hamas arasında Mısır'da yapılan görüşmelerde kapsamlı ateşkes sağlandığını söyledi.

Ancak Hamas Sözcüsü Sami Ebu Zuhri ise, böyle bir anlaşmanın söz konusu olmadığını söyledi ve ateşkes iddiasını yalanladı.

Mısır'ın Dışişleri Bakanı Sameh Şükrü, ateşkesin sağlanamaması üzerine yaptığı açıklamada Kahire'nin çabalarının Türkiye ve Katar tarafından baltalandığını devlet ajansı MENA'ya açıkladı.

Bu arada İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman da İsrail'i ziyaret eden Norveç Dışişleri Bakanı Borg Brende ile görüşmesi sırasında "Türkiye ve Katar'ın, Mısır'ın ateşkes önerisini kabul etmemesi yönünde Hamas'a baskı yaptıkları" iddiasında bulundu.

İşin ilginci Sameh Şükrü bu açıklamayı yapmadan iki gün önce, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Çankaya Köşkü'nde Katar Emiri Şeyh Al Thani'ni ile bir görüşme yaptı.

Görüşmeye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı İbrahim Kalın da katıldı.

Üstelik Al Thani'nin gece yarısı geldiği Türkiye'de Sabiha Gökçen Havaalanı'ndan alınarak, Başbakan Erdoğan'ın Dolmabahçe'deki çalışma ofisine helikopterle getirilerek, içeriği açıklanmayan ve programda olmayan bir saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.

Mısır ve Türkiye arasında var olan iki yönetim arasında ciddi sorun olduğu su götürmez bir gerçek ancak Mısır Dışişleri Bakanı'nın açıklamaları, Katar Emiri Al Thani'nin Ankara ve İstanbul'daki temasları bir araya gelince, anlamlı duruyor.

Bu kadar tesadüfün birarada olması ancak aptalların inanabileceği türden. Çünkü akan kan, üstünden her gün miting meydanlarında naralar atılıyor, 'Eyyy İsrail' ile başlayan cümlelerle başlayıp, 'insanlık' ve 'vicdan' çağrıları yapılıyor. Peki bu kadar sert kükreyen başbakanın kabinesinin Dışişleri Bakanı, İsrail'in Gazze'ye kara harekâtı düzenlediği anda yaptığı resmi açıklama ne oluyor? "İsrail'in Gazze'ye düzenlediği kara operasyondan kaygılıyız."

Akp iktidarı her seçim öncesi, dökülen kandan, karışıklıklardan nemalanıyor. Bu kez, dökülen kanın adresi Filistin. Üstelik kalıcı ateşkese (İsrail'in daha önce 235 kez ateşkesi ihlal ettiğini ve bozduğunu da bir kenara yazalım, hafızalarda kalsın) yaklaşılmışken, Türkiye bu ateşkesi baltalayan taraflardan biri oluyor.

Kendi ülkesinde akan kan üstünden siyaset yapan Akp iktidarı ve onun başı Recep Tayyip Erdoğan'ın eline, tam da Ramazan'da inanılmaz bir fırsat geçti. Her zaman olduğu gibi bu fırsatı değerlendirmekten geri kalmıyor. Miting konuşmalarını her gün dinliyorum, yapılan temel vurgu, alabildiğine muktedir görüntüsü çizip "Monşer" diye aklınca dalga geçtiği Ekmeleddin İhsanoğlu'nu zayıf göstermek (Oyumu Ekmel'e vermeyeceğimi de açık açık belirteyim).

Bugün, tam da şu anda (saat 02.49) öldürülen Filistinlilerin kanı, Akp iktidarına bulaşmıştır. Cumhurbaşkanı seçilebilmek için her türlü yolu deneyip, alabildiğine Müslümanlık ve milliyetçilik vurgusu yaparak, rakiplerini altetmeye çalışıyor. Bugüne kadar bunda başarılı olduğunu gördük zira miting cv'si; Alevileri yuhalatmaktan, polis tarafından öldürülen Berkin Elvan'ın annesini yuhalatmaya kadar geniş bir yelpazeye sahip.

Bu yüzden, Filistin'de kan akması ve savaşın devam etmesi seçimlerin sonuna kadar kendisi için eşsiz bir fırsat. Öyle ki, kalıcı ateşkesi engellemek için devreye girmekten bile çekinmiyor. Tabii Filistin'de kan akmalı ki, kendisi seçim meydanlarında bağıra çağıra İsrail'i suçlayıp, 'Müslüman kardeşlerimiz öldürülüyor' diye ajitasyonun dibine vurmalı.

Bu yazdıklarımı isteyen komplo teorisi olarak değerlendirebilir, gerçekten de umrumda değil ama görüşme trafiğine bakınca, Türkiye'nin kalıcı ateşkesin olmaması için elinden geleni yaptığı görülüyor.

Bu ülkenin başına gelmiş en büyük felaket Akp'dir. İktidarda kalabilmek için her türlü çirkinliği sergileyen, kendi ülke insanın öldüren, onunla yetinmeyip, savaşı körükleyen ve barışın önünde engel olan bir siyasi iktidarın ve onun liderinin başkanlık sistemine geçilirse, olası sonuçlarını düşünmek bile istemiyorum.

Bugün Gazze diye ağlayıp duran ama öte taraftan da Akp'yi destekleyenler sakın ama sakın Filistin konusunda vicdani duruş sergilemeye kalkmasın. Bunların ne denli vicdanlı olduğunu gencecik çocuklar öldürülürken; 'gebersin piç', 'oh iyi oldu', 'şunların hepsi ölse' diye sevinç çığlıkları atarken gördük.

Filistin benim davam, Suriye'de öldürünlerin benim davam olduğu gibi. Irak'ta IŞİD'in kafasını kestiği insanlara da sahip çıkıyorum, Nijerya'da Boko Haram'ın yaptığı bombalı saldırıda ölenlere de ya da Kenya'da El Şebap'ın öldürdüğü insanlara. Hepsi benim davam.

Ölenlerin dini veya siyasi görüşlerine bakıp vicdan yapmadım, her bireye sadece ve sadece insan gözüyle bakıyorum. Kafa kesenlere gizliden destek verip, Yahudiler için 'Hitler az bile yapmış' demiyorum.

Vicdanlarınız ve insanlığınız nüfus cüzdanlarındaki din hanesinde takılıp kalmış. Sadece minicik bir satıra sığabilecek kadar insansınız, daha fazlası değilsiniz.

O yüzden sakın Filistin için ağlamayın, bırakın biz ağlarız.

Eğer ağlamayı düşünüyorsanız, Roboski'den başlayın, Berkin'den, Ali İsmail'den, Soma'daki madencilerden, son 6 ayda ölen 978 emekçiden başlayın. Yeter ki, başlayın...

Haa bu arada, 2013 yılının Nisan ayından beri Gazze'ye gidecekti, bizim yiğit oğlan. O iş n'oldu ya!

Not: Yazı küfürsüz oldu, daimi takipçilerden özür dilerim...

11 Temmuz 2014

'Siktir git' derim, kimse kusura bakmasın


Hayatta pek çok kez, hiç istemediğimiz şeylerle karşılaşıyoruz. Hazırlıksız yakalandığımız, beklemediğimiz, nice olay, hayatımızın yönünü değiştiriyor. Bunların bazıları bizden kaynaklanıyor, bazılarıysa tamamen inisiyatifimizden bağımsız gelişiyor.

Bugün Başbakan Erdoğan’ın, Vizyon toplantısı yapıldı. Bu toplantıdaki bir fotoğraf karesi, başkalarını bilmiyorum ve umursamıyorum ama benim içimi acıttı.

Galatasaray Başkanı Ünal Aysal’ın, TFF Başkanı Yıldırım Demirören‘le yan yana oturup, çekilen telefona verdikleri samimi görüntü, iktidar muhalifi bir Galatasaraylı olarak canımı fazlasıyla sıktı. Haa bu arada not düşülsün, Ünal Aysal Selahattin Demirtaş ya da Ekmeleddin İhsanoğlu’nun toplantısına gitseydi inanın ya da inanmayın keyfimi kaçırırdı.

Fazlasıyla savunan çıkacaktır bu görüntüyü ve o toplantıya katılımı. Kimisi ‘davete icabet etmek gerekir’ diyecektir, kimisi ‘Galatasaray’ın lehine olacağı için gitmesi iyidir’ diyecektir, kimi de başka sebepler bulacaktır.

O toplantıda kürsüde konuşan kişi, 12 yıllık icraatlerinde söz etti ve talip olduğu görevle hiç ilgisi olmadığı halde ve cumhurbaşkanı seçilse de varolan kanunlarla bireysel olarak yapamayacağı şeyleri anlattı. Bir buçuk saat süren toplantının tamamını izlediğimde, puzzle’ın parçalarının eksik olduğunu düşündüm.

Neden eksik?

Çünkü Metin Lokumcu’nun öldürülmesi yoktu.
Çünkü 19 yaşında karnındaki bebeğini kaybeden, ‘kadın mı kız mı belli olmayan’ genç kız yoktu.
Çünkü Roboski’de üzerlerine bomba yağdırılan 32 kişinin ölümü yoktu.
Çünkü Reyhanlı’da öldürülen 52 kişi yoktu.
Çünkü Soma’da ölüme itilen 302 madenci yoktu.
Çünkü Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz, Medeni Yıldırım, Ahmet Atakan, Berkin Elvan yoktu.
Çünkü milyarlarca dolarlık yolsuzluklar yoktu.
Çünkü gemiler, gemicikler yoktu.
Çünkü satılan TEKEL’ler, Tüpraş’lar yoktu.
Çünkü milletin amına koyup, zengin edilen  yandaşlar yoktu.
Çünkü satılan topraklar, barajlar yoktu.
Çünkü doğa katliamları, katliama karşı koyan köylülerin dövülmesi yoktu.
Çünkü her sokağa çıkıldığında, halka böcek muamelesi yapan destan yazan polisler yoktu.

Buraya en az 200 tane daha ‘çünkü’yle başlayan ve sürüp giden cümle daha yazabilirdim ama ne yorgunluktan ağrıyan parmaklarımı daha fazla yormak istemiyorum, ne de ruhumu daha fazla sıkmak istiyorum.

Herkesin kendi Galatasaray’ı var. Kimi Fatih Terim’i çok seviyor, kimisi nefret ediyor. Kimisi için Hakan Şükür 'kral', kimisi için 'kral değil', kimi Arda Turan’a 'aslan' diyor, kimisi 'rezil'. Bunların hiçbirini eleştirmiyorum, herkes istediğini düşünmekte ve Galatasaray’ı kafasında istediği gibi kurgulamakta serbest. Ben öyle yapıyorum çünkü. Sevdiğim sarı-kırmızıyı kendimde şekillendiriyorum, kendime göre anlamlar katıyorum.

Ünal Aysal’ın orada, Yıldırım Demirören’le yan yana oturup, sırıtması benim açımdan affedilecek bir durum değil. Bunca ‘çünkü’den sonra affedebilmem mümkün değil. Haa, Ünal Aysal’ın da çok sikinde tabii bu durum.

Oraya her için gitmiş olursa olsun, Ünal Aysal, bendeki kredisini bitirmiştir. İsterse onun başkanlığında Galatasaray Şampiyonlar Ligi’ni alıp, Kıtalararası Kupa’yı kazansın zerre umrumda değil, olmayacak da.
Aynı nedenlerden ötürü Fatih Terim’i sevmiyorum. Yoksa ‘6 kupa kazandı, nasıl eleştirirsin ulan yavşak’ türünden cümleler yazıp ‘İmparatorrrr’ diye yeri göğü inletmesini de bilirdim. Ama muktedirden yana olanlardan, hayatımın hiçbir zamanında hazzetmedim. Daha önce de söyledim, öğrendiğim bir şey değil bu, tamamen güdüsel bir durum. Öyle hissettim hep. Terim hadisesi başka zamana kalsın, nasılsa bir gün onu da dökülürüm.

Ünal Aysal için ‘Galatasaray Başkanı olarak, menfaatlerini korumak için oradadır’ gibi bir savunma yapmasın bana kimse.

Galatasaray’ın menfaatleri öldürülen gençlerden önemli değil, bende. İkisini sen istersen yan yana getirme, ben getiriyorum.

Eline, eteğine yapıştığın adamlardan tekme yediğin gün, bu toplantıya katıldığın için bundan sonra ne söylesen, ne yapsan suya yazı yazmaktan başka anlam ifade etmiyor.
Böyle büyük topluluğa bir biçimde ait olduğun zaman, içinden çıkılmaz hallerle karşı karşıya kalıyorsun. Bugün benim yaşadığım buydu, başkanlığı süresince yaşayacağım da budur, bundan sonra her ne yaparsan yap.


‘Tarafı olmadığımız siyasi tartışmalar içine çekilmeye çalışıyoruz’ deyip, bu toplantıya katıldığın zaman da, ‘siktir git Ünal Aysal’ derim, kimse de kusura bakmasın.

14 Aralık 2010

Dev yalan imparatorluğu


Başbakan pazar günü Siirt'te Aktaş Köyü'nü ziyaret etti. Dün televizyonlarda izledim görüntüleri, ziyaretine gittiği evin buzdolabını gördüm. Bir yumurta, bir kap yoğurt ve başka hiçbir şey yoktu.

Başbakan yanındakilerle birlikte köyün tüm sorunlarını tek tek not aldı. Bütün isteklerinin gerçekleşeği sözünü verdi. Evine gittiği ailenin elektrik borcu 8 bin lira. Köyde kimsenin elektriği yok, borçlarından ötürü. "Açın" talimatı verdi. Köyün suyu yok, "Su getirin" talimatı verdi.

Hoş, "Susuz, elektriksiz köy kalmadı iktidarımızda" diye atıp tutuyor sürekli olarak, kendi söylemlerinin içinin balon niteliğinde olmasının görülmesi açısından isabetli bir gezi oldu.

Sözün özü, Aktaş Köyü 'ihya' oldu, Başbakan'ın gidişiyle. Peki ya, Aktaş Köyü'nün yanındaki köy, onun yanındaki, onun yanındaki. Siirt'teki diğer köyler, Diyarbakır'daki köyler, Denizli'deki köyler, Artvin'deki köyler, Çankırı'daki köyler...

Her birinin yoksulluk çözümü, kendisinin oraları ziyaret etmesinden mi geçiyor? Türkiye'de yaklaşık 40 bin köy var. Her birine gidip, o köylerin yoksulluk sorunlarını talimatlarla mı çözecek?

Her yerde "Türkiye'de refah düzeyini artırdık. Suyu, elektriği olmayan köy kalmadı" diye atıp tutarken, Keser Ailesi'nin buzdolabındaki bir tek yumurtayı gördüğünde, söyledikleri yalanlar, insanın hiç içini sızlatmaz mı? Hiç mi vicdan azabı çekmez acaba "Yoksulluğu bitirdik" söylemlerinin yalan olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kaldığında.

Türkiye'de binlerce Aktaş Köyü var. Şehirlerde çöplerden beslenenler, pazarlara akşam karanlığı çöktüğünde atılan meyve-sebzelerle beslenen yüzbinlerce insan var. Bu halkın yoksulluğuna karşı Fiyapılar, Medical Parklar, İpekler, Albayraklar, Kilerler, Sancaklar, Ülkerler, Altınbaşlar, Alpetler, Çalıklar zenginliğini kat be kat artırıyor.

Oturup, bağdaş kurup samimiyet pozları verirken, insanın aklına düşmez mi? İnsan yatağıdan uzanıp, gözlerini kapattığında hiç mi içi sızlamaz? Sahte gözyaşlarıyla idam edilen gençlerin adını anıp, sonra sokak ortasında benzeri gençler dövüldükten sonra yalana yalanlar katıp "Molotof kokteyli atan gençler" savunmasıyla dövülmelerini haklı çıkartırken, insan hiç mi rahatsız olmaz.

Aktaş Köyü, Başbakan Erdoğan tarafından 'ihya' edildi. Artık 35 bine yakın köy, gözleri yollarda Başbakan'ın gelişini bekliyor, 'ihya' olmak için.

Ama Türkiye'de sorunların çözümü böyle. Bireysel kurtuluştan ve bireysel ferahtan oluşuyor. Evlerine gelen elektrik faturalarını ödeyemeyen insanların neden ödeyemediğini sormaktansa, "Binali Bey, duydunuz mu?" diyerek, bir köyün elektrik sorununu çözmek daha basit.

Aktaş Köyü'nün tüm elekrik borçları kapatıldı, Başbakan'ın emriyle. Bizim cebimizden çıkan vergilerle, Aktaş Köyü elektriğe kavuştu.

Keser Ailesi'nin buzdolabı Başbakan'ın bir sonraki ziyaretine kadar 10 günlük de olsa doldu.

Parasızlıktan okutamadığı kızları, okula kavuştu.

Eeeee, peki onbinlerce köy, Başbakan'ın gitmesini mi bekleyecek, gözü yollarda?

Komik hakikaten çok komik. Koskoca bir yalan imparatorluğu kuruluyor. İmparator Erdoğan, halkını 'ihya' ediyor, cebinden çıkarttığı altın keseleriyle. Artık kime denk gelirse, o 'ihya' oluyor.

İmparator, kendisine boyun eğenleri seviyor, kendi deyimiyle söyleyeyim "uysal koyunlar" onun istediği halk. Karşısında el pençe divan duran rektörler iyi adam, üniversitede 'olay çıkartan' gençlerin okuduğu rektörler kötü adam.

İmparator için kendisini eleştiren gazeteciler berbat, iş bilmez adamlar ama hakkında "Çok yaşa Padişahım" diye naralar atan gazeteciler, mesleğin yüz akları.

İmparator için karşısına geçip, her söyleneni yapan gençler "Benim gencim, benim öğrencim", anayasal haklarını kullanıp eylem yapan gençlerse "İllegal örgüt militanı."

Verilen mesaj basit, "Eğer benim istediğim gibi uysal koyunlar olursanız, arada kesemden nasiplersiniz. Amaaaa yok isyan etmeye çalışırsanız sonunuz Silivri olur."

Türkiye büyüyor, Türkiye'de yoksulluk kalmadı, Türkiye'de yolsuzluk kalmadı v.s. v.s.

Bana kalırsa Türkiye'de adam kalmadı.

7 Aralık 2010

Doğu Perinçek'ten WikiLeaks iddiaları


* 1. KANIT TELEFON GÖRÜŞMESİ*

Telefon görüşmesi, BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan ile İngiltere'deki işadamı Remzi Gür arasındadır. İki kez "20-25 gönder" diyor. Bu para İngiltere'den Amerika'ya nasıl yollanacak? Bankayla yollanacak. Niçin kendi banka hesabından göndermiyor da İngiltere'deki Remzi Gür ile gönderiyor?

*BURS DEĞİL, KENDİ PARASI*

Burada bir yardım talebi yok. Muhasebe müdürüne "gönder" diyor. Tayyip Erdoğan'ın kişisel ödemelerini Remzi Gür yapıyor. Erdoğan'ın banka hesaplarının adresi Remzi Gür. İşte bu Erdoğan'ın hesaplarının yurtdışında olduğunu kanıtlıyor. Hesapların bekçiliği ise mahkemeye düşüyor.

*2. KANIT KRİPTONUN SATIRARASI*

Kriptolarda Edelman kendi devletini bilgilendiriyor. "Senin Eşbaşkanının 8 tane gizli hesabı var" diyor. Aynı paragrafta 8 hesapla birlikte Remzi Gür'den de söz ediliyor. Çocuklarını okuttuğu bilgisi sakat diyor. Gizli kasa olmasının ikinci kanıtı budur. Remzi Gür, Hilal-i Ahmer mi? Çocuğuna 2 milyon dolara 100 metre gemi alıyor. Çocukları okutmak idare amirliği demektir.

*3. KANIT GİZLİ KASADAN RÜŞVET DAĞITMAK*

Remzi Gür, 2007'deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında milletvekillerine rüşvet dağıtmaktan 10 ay hüküm giydi. Remzi Gür işadamı. Gül, cumhurbaşkanı seçilsin diye rüşvet dağıtıyor. Rüşvet amiri. Rüşvetin verilmesi de onun kasa olduğunu gösteriyor.

*4. KANIT GASPEDİLEN KÖŞK KASAYA*

Halis Toprak'ın 140 milyon liralık bir Aslanlı Köşk'ü var. Tam 117 milyon lira eksik bedelle 23 milyon liraya Remzi Gür'e satılıyor. Devlet, gizli kasanın cebine 117 milyon lira koyuyor. Yasadışı hesap böyle olur işte. 117 milyonu çıktı, alır götürür gizli kasaya koyarsın. O kasadan çocuk da okutulur rüşvet de dağıtılır.

*5. KANIT 1 STERLİNE KİRALANAN ARAZİ*

İngiltere'de Yunus Emre Kültür Merkezi açıldı. Abdullah Gül burayı ziyaret etti ve hizmetinden dolayı Remzi Gür'ü övdü. Arazinin Gür'e ait olduğu söylendi. Tapu kayıtlarına baktık böyle bir şey yok. Örtülü Ödenek'ten para aktarmışlar ve 1 sterline Remzi Gür'e kiralamışlar. Bir kanıt da bu...

*6. KANIT SIRDAŞ HESABI EDELMAN'DA*

5 sene boyunca bu bilgiyi ne bir yazıda ne de bir beyanda kullanmadım. Çünkü kanıtlayamamıştık. Ancak Edelman'ın kriptosu doğruladı. Belgede, "Edelman buz gibi bir ses tonuyla dosyayı muhatabının önüne sürdü. 5 hesapta 7 milyar dolar olduğu yazılıyordu" ifadeleri yar alıyor. Olay artık ispatlanmıştır. Çünkü bizzat Edelman'ın bu "sırdaş hesap" bilgisini, 30 Aralık 2005'de bir kriptoyla ABD Dışişleri Bakanlığı'na da ulaştırdığı ortaya çıkmıştır. Açıklanmayan konu, bu hesapların hangi tehdit ve şantajlarda kullanıldığıydı."

Not: Tamamı mahkeme tutanaklarındandır. Hiçbiri benim iddiam değil ama özellikle Aslanlı Köşk'ün satışı sırasında rakamlar arasındaki uçurum çokça yazılmıştı. Perinçek'in üstüne parmak bastığı nokta çok tutarlı gibi görünüyor.

1 Aralık 2010

İsviçre bankalarının gizlilik anlaşması


Banka gizliliği İsviçre'de yurttaşlık hakkı olarak kabul edilir ve kişisel gizliliğin ayrılmaz bir parçasıdır. İsviçre'de finansal hizmetleri kullanan kişi ister bir İsviçreli isterse bir yabancı olsun, kişisel bilgi gizli kabul edilir.

ACM gibi İsviçre merkezli finansal kurumlar, müşterilerinin hesap bilgilerini herhangi bir ve tüm üçüncü taraflardan azami bir gizlilik içinde korumakla yükümlüdür. Hesap gizliliği, İsviçre'de finans işinin değerli bir bileşeni olarak kabul edilir.

Ancak, federal hükümet, cezai yaptırıma tabi faaliyetlerden kaynaklanan şüpheli fonların mevcudiyeti halinde, 1934 banka gizliliği yasasını dikkate almaz ve şüpheli hesaplarla ilgili soruşturma yürütür.

TAYYİP ERDOĞAN'DAN AÇIKLAMA

"İftiraları yapanlar kadar bunları yayınlayanlar ve siyasete alet edenler de alçaktır. İddialarla ilgili ispat görevi benim değil, iddiayı ortaya atanlardır.

Bana yönelik iftiraları yazan ve yayınlayanlar alçaktır. Benden iddiaların ispatını istemek kadar cehalet olur mu? İsviçre'de bir kuruş param yok. İddiaları ispat ederlerse, bu makamda durmam.

Siyaset seviye ister, nezaket ister, hakşinas olmalı, iftiradan medet ummak siyaset tarzı olmaz. Biz seviyesizliği seviye haline getirenleri muhatap almak istemiyoruz."

Siyaset seviye ister, nezaket ister diyen insan, CHP'ye 'cibiliyetsiz', Kürt açılımını eleştirenlere 'alçak, namussuz', kendine dert yanan köylüye 'ananı da al git' gibi ifadeler kullanan insanla aynı olması tabii biraz şaşırtıcı. Ne yazık ki, Türkiye'deki siyasetin jargonu böyle.

Aleyhinde tek bir söze bile tahammülü yok. İstiyor ki, etrafında Salih Memecan gibi arkadaşlar olsun, daimi olarak dalkavuklar, yalakalar yazıp çizsin. Kendisini eleştirenler, 'alçak, namussuz, seviyesiz'.

"İsviçre'de bir kuruşum yok" diyor, kesinlikle haklı. Çünkü kuruş değil, milyar dolarlar konuşuluyor.

"Belediye Başkanlığı dönemimde “Erdoğan’ın 1 milyar doları var” diyen kişi bugün Ergenekon'den içeride. Bugün bunu yapan köşe yazarları hâlâ var."

Evet işte Türkiye'nin gerçek manzarası budur. Başbakan tehdit eder mi? Eder arkadaş, işte böyle ediyor da. Kendi adıma içeri girmeye razıyım, bu ülkede bir şeyleri değiştirecekse.

Zaten birileri iyiden iyiye rahatsız yazdıklarımdan. O yüzden küfürlü mailler yerini tehdit maillerine bıraktı. O kadar ilginç ki, 200-300 kişinin okuduğu bir blogda bile eleştiriye ve haklarında yazılanlara tahammülleri yok.

30 Kasım 2010

Onurumuzdan başka kaybedeceğimiz ne var?


Her türlü darbelere karşılar. 12 Eylül'de insanların sokak ortalarında öldürüldüğü zamanlarda, bu zihniyet, kendilerine gelen fırsatı değerlendirecekleri için avuçlarını ovuşturuyorlardı.

Merdiven altı camilerde örgütlenme çabası içindeydiler. Sokakta ölen her insan, onların gelecekte var olma şansıydı. O yüzden de sokaklara hiç inmediler.

12 Eylül darbesi gerçekleştirildi. Herkesten çok onlar sevindi. Çünkü bir nesilin üstünden tanklarla geçilmiş, insanların apolitize olmaları yolunda önemli adımlar atılıyordu. Koşar adım iktidar yolunu tuttular, dipden, derinden, ağır ağır.

Gel zaman, git zaman Türkiye'de her şey değişmeye başladı. Okullarda aptal yetiştiriyor, televizyonlar bu aptalların beyinlerini kullanılamaz hale getirmek için büyük çaba harcıyordu.

Türkiye'de sonu gelmeyecek bir tartışmanın tohumları da bugünlerde atıldı. Başörtüsü, türban. Okullara gidemeyen genç kızlar, üniversite kapılarını aşındırıyordu. Cuma namazları çıkışlarında birlikte eylem koyuyorlardı sokaklarda.

Sonu gelmeyen, bitmeyen eylemler gerçekleştirildi üniversite kapılarında. Ta ki, AKP iktidara kurulana dek. Bıçakla keser gibi sonlandı eylemler. Oysa bu kızlar hâlâ giremiyordu üniversitelere. Ama artık güç, kendi ellerine geçmişti. Onları sokaklara dökenler, "Tamam halledeceğiz, evinize dönün" talimatını vermişti çünkü.

Aradan 30 yıl geçti, iktidar ellerine geçti. 12 Eylül anayasasına yüzde 93'le onay verenler, sokaklarda askerleri kucaklayanlar, hesap sorma zamanının geldiğini düşündüler. Sistemle ve kurumlarıyla keskin savaş başladı. Artık sistemin devşirilme zamanı gelmişti, çünkü palazlanılmıştı.

Kendilerine karşı olan tüm kurumlara gözdağı verildi, sindirildi, susturuldu. Asıl dertleri kurumlarla değildi. Kurumların kendi ellerinde olmaması sinirlendiriyordu onları. 6 Kasım'larda sokağa dökülen YÖK karşıtı türbanlı genç kızlar, artık YÖK'ü eleştirmiyor. Çünkü YÖK fethedilmiş bir kaleydi.

Kapatma davasında görüldü ki, Anayasa Mahkemesi kendileri için tehlike arz ediyordu. Yeniden böylesi bir durumla karşı karşıya gelebilirler ve siyasi arenadan silinebilirlerdi. Kaleleri teker teker ele geçirmenin en önemli ayağı olarak Anayasa Mahkemesi göze kestirildi.

Her zaman yaptıkları gibi bunu aleni bir biçimde yapamazlardı. "12 Eylül'le hesaplaşma, darbecilerle hesaplaşma zamanı" diyerek, yola çıktılar.

Amaç tabii ki darbecilerle ve darbeyle hesaplaşmak değildi. Çünkü 12 Eylül'den beslendiler yıllarca. Kendilerini varedenlerle hiçbir hesapları yoktu.

Bütün bir yaz boyunca, Başbakan Erdoğan'ın ne yaman (!) bir darbe karşıtı olduğunu gördük. Dün darbe karşıtı Başbakanımız, Libyalı darbeci Muammer Kaddafi'nin "Kaddafi İnsan Hakları Ödülü"nü büyük bir gururla aldı.

Darbelere ve darbecilere ne büyük minnet içinde oldukları görmek için ancak aptal olmak gerekir. 12 Eylül'de 'örgüt evleri' basılıp, insanlara kurşun yağdırılırken, darağaçlarında gencecik insanlar sallandırılırken, merdiven altı medrese ve camilerde bugünün hesaplarını yapanlar, bu ülkedeki aptal sayısını iyi hesap etmiş.

Onurumuzdan başka kaybedeceğimiz ne var?

Olanlar için söylüyorum tabii. Yoksa onursuzluk denizinde kulaç attığımızı bilmiyor değilim.

29 Kasım 2010

Wikileaks'te şu ana kadar gün yüzüne çıkan Tayyip Erdoğan iddiaları


Yazıyı okumadan önce önemli not: Yarın Wikileaks'in Başbakan Erdoğan'la ilgili bölümlerini hiçbir gazetede okuyamayacaksınız. Tüm genel yayın yönetmenleri (biri hariç, o da baskı yediği için muhtemelen yayımlayamayacak) oto sansür uygulama kararı aldı. Şu sayfalarda adam diye okuduğunuz köşe yazarları var ya, hepsi yayımlanmaması yönünde görüş bildiriyor (birkaçı hariç).

Türk halkı okumayı sevmez, o yüzden madde madde yazalım Wikileaks'teki iddiaları.

1- Başbakan Erdoğan, petrol işlerini özelleştirirken kendine de pay ayırıyor.

2- Başbakan Erdoğan, İran’a baskı yaparak doğalgaz boru hattı projesine çok yakın arkadaşının (Fenerbahçe yöneticisi Cihan Kamer) bir şirketini ortak ettirdi.

3- Başbakan Erdoğan'ın, İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabı var.

4- Başbakan Erdoğan, Başbakanlık örtülü ödeneğinden Trabzonspor'a milyonlarca dolar para aktarmıştır. Amaç, kaybedilen Trabzon Belediyesi'ni kazanmak.

5- AKP iktidarı, "Yolsuzluk yapan bir hükümet ve ona göz yuman bir İslamist… (Başbakan Erdoğan burada söz edilen)" sözleriyle nitelendiriliyor.

6- Başbakan Erdoğan, çeşitli bilgileri İslamcı gazetelerden alıyor ve kendi bakanlıklarının yaptığı araştırmalara bakma gereği bile hissetmiyor.

7- 6. maddedeki nedenden ötürü istihbarat ve ordu artık bazı bilgileri kendisine iletmiyor.

8- Kimseye güveni yok, kaybetmekten çok korkuyor.

9- Başbakan Erdoğan, Allah’ın Türkiye’yi yönetmesi için kendisini seçtiğine inanıyor.

10- Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin tramvay inşaatı ihalesinin Başbakan Erdoğan'ın ricasıyla oğlunun kayınpederi Sadık Albayrak’a verilmiştir.

11- Yolsuzluka adı geçen bakanlar: Abdülkadır Aksu, Kürşat Tüzmen ve Mehmet Müezzinoğlu olduğunu belirtirken, eski MHP'li Tüzmen'in "her türlü avantaya açık" olduğunu dile getiriyor.

Şu saat itibariyle kapağı aralanan iddialar böyle. Bu iddialar dışında bir önceki hükümette bakanlık yapmış bir kişinin (ki o kişinin kim olduğunu biliyorum) Türkiye'deki uyuşturucu ticaretinde çok ciddi payı olduğu, yine aynı bakanın küçük yaşlardaki kızlara olan düşkünlüğü, Nimet Çubukçu'nun eşinin birtakım kirli işlerde bulunduğu gibi pek çok iddia var.

Bunlar deli saçması, komplo, yalan olarak geçecek tüm dünyada. İran, ABD, Almanya İngiltere, Fransa, Rusya yani adı geçen tüm ülkeler iddiaları yalanladı. İlk kez aynı fikirde olan ülkeler var, ne ilginç değil mi?

Wikileaks belgelerine Anadolu Ajansı yorumu


Farkındayım son günlerde Anadolu Ajansı'na takmış durumdayım aşağıda okuyacaklarınız bir kurumun, hatta ülkedeki tüm kurumların ne hale geldiğinin göstergesidir.

Gerçekler nasıl saklanıyor, yalanlar nasıl hap gibi yutturuluyor, aşağıdadır. Okuyun lütfen.

Beklentim, haftaya cumaya kadar Türkiye'de ciddi bir tartışmanın başlatılması. Ciddi dediysem, Wikileaks belgelerinin unutturulması için gözlerin bambaşka bir yere çevrilmesi için.

Ya da herkesin konuştuğu ama sıranın bir türlü gelmediği Ergenekon'da gazetecileri içine alacak yeni bir dalganın yaratılması.

AA'NIN YOLLADIĞI WİKİLEAKS'İN BAŞBAKAN ERDOĞAN HABERİ

Dünya çapında olay yaratan Wikileaks’in açıkladığı bazı belgelerde Başbakanlık’tan üst düzey bir yetkilinin ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ne Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kişiliği hakkında bilgi aktararak, Erdoğan’ın "mükemmelliyetçi, işkolik, adil ve merhametli bir kalbe sahip olduğunu" belirttiği kaydediliyor.

"İçerdekine göre patronu Erdoğan, çok demokratik, ancak genel tanımlaması daha çok, nüfuzundakileri katı otokratik kurallara göre yöneten cömert ve baskın bir figür olduğu yönünde." Belgede bu görüşlerin tek bir kişinin izlenimleri olduğu belirtildi ve bu kişinin Başbakan Erdoğan ile yakın bir mesai içinde olduğuna dikkat çekildi.

Üst düzey yetkilinin Başbakan Erdoğan’ın kişisel tarzına ilişkin görüşlerini aktardığı ifade edilerek, Erdoğan’ın gerek kendisinden gerekse çevresindekilerden mükemmel iş beklediği, hatta mükemmel işleri bile daha da geliştirmek için yollar yarattığı belirtiliyor.
İşkolik olarak tanımlanan Erdoğan için 3 günlük tatil süresinin bile uzun olduğu, çevresindeki personelin aynı tempoda çalıştığı belirtiliyor. Belgede daha sonra şu ifadeler yer alıyor:
"Başbakanı iyi tanırsanız, bizim temas kurduğumuz kişinin de bize söylediği gibi çok inatçı olduğunu anlarsınız. Aklı birşeye takıldığı zaman, hatta birşeye inandığı zaman onu hiçbir şey vazgeçiremez. Erdoğan çok kararlı bir kişi. Ayrıca yabancı liderler de dahil insan insana iletişimde çok yetenekli ve etkili birisi. (İçerdeki yetkili) örnek olarak Başkan (George) Bush ile uzun toplantısını ve hatta buz gibi (Rusya Başbakanı Vladimir) Putin’in Erdoğan’ı kucakladığını hatırlattı."

Belgede Başbakan Erdoğan’ın çalışanları ile ilişkilerinde adil bir insan olduğu da belirtilerek, personelini desteklediği ve ihtiyaçlarına karşı ilgili olduğu kaydedildi.

Söz konusu belgede "(İçerdeki yetkili) Erdoğan’ın merhametli bir kalbi olduğunu ve çalışanlarında muazzam bir sadakate neden olduğunu belirtiyor" denilerek, Başbakan Erdoğan zırhlı arabasında kilitli kaldığı zaman camı balyozla kırarak Erdoğan’ı kurtaran, ancak hayatını da tehlikeye atan koruması Halit’i, bu hatasına rağmen işinde tuttuğu, basında pek çok haber çıkmasına rağmen Halit’in bu hatalı davranışını kendisine yönelik bir sadakat ve sevgi olarak değerlendirdiği bildiriliyor.

PEKİ YA BELGELERDE ERDOĞAN İÇİN HANGİ BELGELER VAR VE ANADOLU AJANSI BUNLARI SERVİS ETMEDİ

Ankara'dan 30 Aralık 2004 tarihinde geçilen belgenin 21. maddesinde Erdoğan’ın İsviçre Bankası’nda 8 ayrı hesabı olduğu iddia ediliyor.

"AKP iktidara yolsuzlukların kökünü kazıyacağını söyleyerek geldi. Halbuki AKP'lilerin bize anlattığına göre, partinin ulusal, bölgesel ve yerel seviyesinde ve bakanların aile üyeleri arasında çıkar çatışmaları ve ciddi yolsuzluklar var.

İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı var. Erdoğan'ın varlığının oğlunun düğününde gelen hediyeler ve dört çocuğunun okul masraflarını karşılıksız ödeyen Türk işadamından kaynaklandığını söylemesi ise çok yüzeysel."

Belgelerde "inatçı, mükemmeliyetçi ve hiperaktif" olarak tanımlanan Erdoğan’ın "aşırı bir gurura" ve "dizginlenemez bir açgözlülüğe" sahip olduğu yorumu yapılıyor. Erdoğan ile Abdullah Gül arasında da AK Parti’nin kontrolü için bir çekişme yaşandığı belirtiliyor.

Ne zaman uyanacağız?


Vay arkadaş olaya bak sen. Trabzonspor Wikileaks'e düştü. Fotoğraftaki adam Başbakanlık örtülü ödeneğinden, bizzat Başbakan Erdoğan'ın emriyle, belediye bazında CHP'ye kaptırılan Trabzon'u yeniden kazanmanın bir ayağı olarak transfer edilmiş.

Yararlı olmuştur, olmamıştır, bunlar tamamen ayrı konular. Cezasahası'nda şahane bir yazı var, mutlaka okuyun.

Recep Tayyip Erdoğan, Nuri Albayrak, Sadri Şener, Faruk Özak'ın kare as oluşturduğu şahane (!) bir oluşum var.

Belediye seçimleri için Başbakanlık örtülü ödeneği kullanılıyor. Örtülü ödenek dediğin şeyde, gizli saklı, miktarı belli olmayan ve hesabı verilmeyen bir para. Kimin cebinden çıkıyor? Senin, benim, babamın, dayımın, amcamın emeği üstünden alınan paralardan.

12 Eylül'den sonra apolitize oldu bir nesil eyvallah, onu biliyoruz. Ama bir halk bu kadar mı ruhunu, yüreğini kaybeder. Etrafımızda olup biten tek bir şeye bile tepki veremez haldeyiz.

Her yalana, umut diye sarılıyoruz, her yalanı içimize sindiriyoruz. Her konuda pervasız bir iktidarla karşı karşıyayız. Makyevel'i bile utandıracak cinsten oyunlar oynanıyor.

Seçim kazanmak için kışın buzdolabı, yazın kömür dağıtımı filan hadi yine bir nebze anlaşılır bir durum diyelim. Ama bir spor kulubüne örtülü ödenekten para gönderilip, transfer yapılması mantık sınırlarını bile zorluyor.

Şeytanın aklına gelmeyecek şeyler bunlar. Şeytan artık vücut buldu, aramızda geziyor, hatta iktidara gelip, ülkenin neyi var neyi yok satıyor, satmak için yol yapıyor, o yolu da herkese yediriyor.

Aptal bile olamayacak bir ulus haline geldik. Beyinsiz, şeref yoksunu, koskoca bir ülke yarattılar, son 30-35 yılda.

Konuştuğumuz, tartıştığımız şeylere bir bakarsanız daha iyi anlarsınız. Acun'un eşinden boşanıp boşanmayacağını, bilmem hangi dizinin oyuncusunun götünü bacağını açmasını, loto talihlisinin ortaya çıkıp çıkmamasını filan tartışıyoruz.

Tartışanlar kimler? Asgari ücretle evini geçindirmeye çalışan memur, inşaat tepelerinde harç yapan işçi, üniversitede hukuk-siyasal bilgiler-mühendislik okuyan gençler. Koskoca bir toplum bunları konuşuyoruz, tüm önceliğimiz bunlar.

İnsanın içi acıyor cidden, kendi halkının aptallaşmasını an be an izlerken. Hatırlıyorum 1980'li yılları. Özal iktidarı dönemlerini. En ufak zam haberi bile manşetlerdeydi, insanlar o haberlerin üstüne oylarının rengini değiştiriyordu. Bugün geldiğimiz noktaya bakalım; artık o zamlar haber olmuyor, kısa, kutu haberler halinde veriliyor.

Bu halkı böylesi aptallaştıran, gözünün önündekileri tartışmaktansa kendi hayatının ucundan bile geçmeyecek konuları konuşturan basındır. Sanki bu ülkenin tek bir sorunu yokmuşcasına köşelerinde; şaraptan, aşktan, bahseden köşe yazarlarıdır bu halkın aptallaşmasını sağlayan.

"İnsan hikâyeleri verin, millet bunlara bayılıyor" diye toplumsal olaylar yerine, tek tek bireyler üstüne kurulu haberleri pompalayan genel yayın yönetmenleridir, bu halkın aptallaşmasını sağlayan.

AKP, CHP, MHP, BDP v.s. v.s. hepsinin aynı bokun soyu olduğunu görmeye başladığımızda, her şeyin çok geç olduğunu anlayacağız. Bugün iktidar gitsin, yarın şu saydıklarımdan biri gelsin. Emin olun fark eden çok şey olmayacak.

Binlerce yalan söyleniyor ve biz içlerinden birinin bile farkını varamıyoruz. Verdiğim vergi haram olsun hepsine, tek bir kuruşu bile böyle bir olay için kullanılmışsa haram olsun. Umarım kan ağlaya ağlaya, kan tüküre tüküre hesabını verirsiniz, bu yoksul halkın parasının.

Fikret Kızılok ne güzel yazmış be, "Sabahın tam üçündesin, dertlerin en gücündesin" diye.

Her şeye rağmen, hep bir umut var içimde. Yoksa bu boktan ülkede yaşamanın ne anlamı olur ki?

25 Kasım 2010

Var mı lan böyle lider?


Bakanlar Kurulu’nun 2011 Yılı Programı’nda yer alan "Fert Başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH)"ya ilişkin bazı rakamlarda yaptığı düzeltme sonrası Satın Alma Gücü Paritesi’ne(SGP) göre kişi başına milli gelir, 2 bin 354 dolar artışla 15 bin 392 dolara, SGP bazlı toplam milli gelir de 171,1 milyar dolar artışla 1 trilyon 119 milyon dolara çıktı.

Düzeltmeden yapılan hesaplamalara göre, 2011 Programında daha önce bu yıl için 13 bin 38 dolar olarak hesaplanan SGP'ye göre kişi başına milli gelir, 2 bin 354 dolarlık artışla 15 bin 392 dolara yükseldi.

Ya bir de laf ediyoruz bu hükümete. Adamlar bir günde milli geliri 2 bin 500 dolar yükseltiyor. Nasıl Rabbim yumurtaya can veriyorsa, hükümetimiz de bütün Türkiye'nin milli gelirini birkaç dakikada 2 bin 500 dolar yükseltiveriyor.

Tayyip mucizesi yaşanıyor, kimsenin umrumda bile değil. Başbakanımıza, Arap Bankalar Birliği tarafından "Yılın Lideri" ödülü veriliyor, biz buralarda eleştiriyoruz, bu büyük dünya liderini.

Arap Birliği diyorum bak, ödül diyorum, Yılın Lideri diyorum.

Şimdi tabloya bakalım, özelleştirme tablosuna.

Türk Telekom: Lübnanlı Oger'e verildi.
İETT Garajı arazisi: Dubai Şeyhi El Maktum'a satıldı.
Avea: Lübnanlı Oger Telecom
Adabank: Kuveyt bankası The İnternational Investor’a satıldı.
MNG Bank: Lübnanlı Hariri ailesine satıldı.

Bunların dışında Şeker fabrikaları, Atatürk'ün Yalova'daki çiftliği, İstanbul Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet Köprüleri, otoyollar da Araplara özelleştirilmek için sırada bekletiliyor.

Şimdi siz söyleyin; Arap Bankalar Birliği Yılın Lideri ödülünü Tayyip Erdoğan'a vermeyecek de kime verecek?

Adam ülkesinde ne var ne yok satmış. Eh bunların hatırı sayılır bir bölümünü Araplara servis etmiş. Tabii ki, Yılın Lideri olacak.

Bakmayın siz arada İsrail'e atıp tuttuğuna, onlara da bolca ülke fabrikası, kuruluşu sattı. Yarın İsrail de ödül verir Tayyibime.

Yeter artık, bırakın kıskançlığı, bırakın çekememezliği, Fatih Sultan Mehmet'ten beri böyle lider görmedi bu ülke.

Hakikaten görmedi lan. Aşağıdaki listeye bakın anlarsınız. Özelleştirme yapılan kurumlar.

TELEKOM
ERDEMİR
İSDEMİR
PETKİM Petrokimya Holding A.Ş
Divrigi Demir Madeni
Hekimhan Demir Madeni
İskenderun İsdemir Limanı
Ereğli Erdemir Limanı
ÇELBOR
Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü (Tasfiye edildi)
TÜPRAŞ Blok Satış
TÜPRAŞ USAŞ Hissesi
TÜPRAŞ 18 Taşınmaz
Amasya Şeker Fabrikası
Kütahya Şeker Fabrikası
Adapazarı Şeker Fabrikası
ESGAZ, BURSAGAZ
ETİ Elektrometalurji A.Ş.
ETİ Gümüş A.Ş
ETİ Bakır A.Ş
ETİ Krom A.Ş
Çayeli Bakın İşletmesi A.Ş.
K.B.İ. A.Ş. Samsun İşletmesi
K.B.İ. A.Ş. Murgul İşletmesi
Seydişehir Eti Alüminyum A.Ş.
Çeşme Limanı
Kuşadası Limanı
Trabzon Limanı
Dikili Limanı
Şehir Hat. Hiz. ve Gemiler
Sümer Holding-BUMAS
Sümer Holding.-Merinos Halı Markası
Sümer Holding.-Eryağ A.Ş.
TEKEL Alkollü İçkiler San. ve Tic. A.Ş,
TEKEL İkiz Kuleler
SEKA- Afyon, Balıkesir, Aksu, Kastamonu, Karacasu, Akkuş Yibitaş Torba İşletmesi,
HAVELSAN A.Ş.
ASPİLSAN Askeri Pil San. ve Tic. A.Ş.
MEYBUZ A.Ş.
İstanbul ve Kütahya'da 3 Arsa ve çeşitli İllerde 24 Taşınmaz
USAŞ Hissesi ve USAŞ'ın 11 Lojmanı
TÜGSAŞ A.Ş. Gemlik Gübre San. A.Ş.
SAMSUN Gübre San. A.Ş.
İGSAŞ
SÜTAŞ
KTHY
EBÜAŞ - 6 adet Taşınmaz
Deniz Nakliyatı T.A.Ş. 3 Tanker
Başak Sigorta A.Ş.
Hilton Oteli
Araç Muayene İstasyonları
T.C.D.D. İzmir Limanı
T.C.D.D. Derince Limanı
Sümer Holding A.Ş.'ye ait Mazıdağı Fosfat Tesisleri
Sümer Holding A.Ş. NİTRO-MAK Makine Kimya Nitro Nobel Kimya Sanayi A.Ş. Sümer Holding A.Ş. Barit Öğütme Tesisi.

Bunlara yenileri eklenecek bu dönemde. Hele de seçimden tek başına iktidar çıkarlarsa. Var mı lan böyle lider?

Sizi gidi kıskançlar, sizi gidi çekemezler sizi...

23 Kasım 2010

Kalkanları siz indirin


Tarih: 15 Kasım 2010
Yer: Bangladeş
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: NATO kapsamında atılacak bir adım ve bu işin komutasının kime verileceği önemli. Topraklarımızın genelinde böyle bir şey düşünülüyorsa bize verilmeli.

Yerleşim noktaları önemli, serpilme önemli. Nerede olacak, hangi irtifada olacak. Teknik kadrolarımız Bütün bunların üzerinde çalışmalarını yapıyorlar ve Lizbon zirvesinde görüşülerek mutabakat sağlanırsa ne ala, yoksa yapacak bir şey yok."

Tarih: 22 Kasım 2010
Yer: Ankara
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: Şu anda balistik füze savunma sistemleriyle alakalı açıklanan başlıklar biliyorsunuz belli. Bunlardan bir tanesi savunma amaçlı olarak NATO'nun bu sistemi kurması kararı.

Komuta olayına gelince, bunlar, bundan sonra yapılacak birleşimlerde tespit edilecek. Şu anda komutası 'şu ülkededir' diye belirlenmiş bir şey söz konusu değil. Buranın komuta sisteminin tamamıyla NATO'da olması gerektiğini söyledik, bunu savunduk.

Komutanın kesinlikle NATO'da olması gereğini ifade ettik ve NATO malumunuz olduğu üzere saldırı sistemi oluşturmuyor, savunma sistemi oluşturuyor. Zaten, NATO'nun kuruluş amacı da saldırıya değil savunmaya yönelik bir birleşimdir.

************************************************************************

Bu ülke yalanlara daha ne kadar inanmaya devam edecek? Sahte delikanlı tavırları ne kadar yutturulacak? Bir hafta arayla söylenenler bunlar.

Akp iktidarı emperyalizmin sıkı bir yardakçısıdır, her ne kadar ülke içindeki dinamikleri ara ara tutabilmek için atıp tutsa da.

Füze kalkanı projesi kapsamında yerleştirilecek Patriot füzelerinin menzili 15-45 kilometre arasında. Güya İran’dan gelen saldırıları önleyecek.

En büyük merakım, ülke topraklarının aleni olarak satılmasının ne zaman gerçekleştirileceği.

Sanırım Cumhuriyet tarihi boyunca bu kadar teslimiyetçi, ülkeyi dışa bağımlı hale getiren, boynunda tasma ile dolaştırılan bir ülke haline gelmemiştik hiç.

Ama ülke halkı benimle aynı fikirde değil. Dilenciliğe alıştırılmış, oyunu pirinç-bulgur-kömüre satan, vicdanı ile onurunu kaybetmiş halk, böyle düşünmüyor. Halk goygoyculuğu yapmayacağım, açık bir biçimde fikirlerim bunlardır.

Herkesin ağzında "Halk en iyisini bilir" mavrası var. Valla sokakta sağa-sola lama gibi tüküren, yaya geçidinin ne olduğundan bihaber, herkesin sorununu kaba kuvvetle çözmeye çalıştığı bir toplumdan söz ediyoruz. Üstelik bu saydıklarıma onlarca madde daha ekleyebilirim.

NATO füzelerini, bunların evlerinin dibine kurmak gerekir. Hatta kalkanları da, bunlar indirsin. Hatta eğer arzu ederlerse, kalkmayanları kaldırma görevini de...

13 Eylül 2010

Siyasal erk ve destekçileri zerre kadar namus ve şeref sahibiyse


Ben bu ülkenin ta amına koyayım. 12 Eylül anayasasını yüzde 92'yle destekleyen yavşak güruhunun tamamı şimdi darbe karşıtı oluverdi. 12 Eylül'de tanklara selam duran, askerin sırtını sıvazlayan, sandıkta o gün de evet oyu veren götveren sürüsü evlerinden kafalarını çıkaramıyordu ama bugün keskin darbe karşıtı oluverdi. Bu kadar çiğ, bu kadar aşağılık, bu kadar şakşakçı bir halk daha var mıdır bilmiyorum.

Kimse götünden anlamasın şu cümleleri. Sonuç evet çıktığı için yazmıyorum. 12 Eylül 1980 referandumu ve geçen süre ile bugünkü tavrı karşılaştırıyorum.

Başbakan Erdoğan bile teşekkür konuşmasında "Devrimci Sol'a teşekkür" ediyorsa ve o devrimci sol yani AK Parti destekçisi Devrimci Sol İşçi Partisi, referandumun yapılmasına günler kala yüzlerce polisle, helikopter destekli operasyonlarda MLKP üyelerinin gözaltına alınmasına ses çıkarmıyorsa, ülkenin çivisi çıkmış demektir.

12 Eylül'de bu ülkenin solu hallaç pamuğu gibi atılırken, merdiven altı camilerde ağlak imamlar eşliğinde örgütlenen siyasal İslam ve uzantıları, bugün darbecilere bayrak kaldırmış durumda. Oysa kendileri de gayet iyi biliyor ki, bu ülkede imam hatiplerin sayısının artması, ülkede birdenbire palazlanan türban sorununun hortlaması 12 Eylül darbecilerinin sayesinde olmuştur.

Siyasal erk eğer zerre kadar namus ve şeref sahibiyse 12 Eylül'ün en büyük çocuğu YÖK'ü bugün kapatır.

Siyasal erk eğer zerre kadar namus ve şeref sahibiyse 12 Eylül'ün ertesinde çıkartılan, SİT alanları ve doğal alanların talanına yol açan Turizm ve Teşvik Yasası'ni derhal iptal eder.

Siyasal erk eğer zerre kadar namus ve şeref sahibiyse 12 Eylül ürünü yüzde 10'luk seçim barajını kaldırır.

Siyasal erk eğer zerre kadar namus ve şeref sahibiyse 30 yıldır süren DEV-YOL davasının sonuca ulaşması için gerekenleri yapar.

Siyasal erk eğer zerre kadar namus ve şeref sahibiyse, 12 Eylül'de iki generalin götünden çıkardığı Kutlu Doğum Haftası denen saçmalığı kesip atar.

Siyasal erk yani siyasal iktidarın 12 Eylül'le hiçbir hesabı yoktur. Çünkü 12 Eylül bu ülkede solun üstünden tank gibi geçmiştir, hatta tanklarla üstünden geçilen insanlar da olmuştur.

12 Eylül'ü yargılamak konusunda samimi olanlar, Diyarbakır Cezaevi'nde katledilenlerden, Adana işkencehanelerinde hayatlarının tamamında taşıyacakları izler taşıyanlardan, ülkesini terk etmek zorunda kalan binlerce ülke insanından, sakıncalı olarak işlerinden atılanlardan, işlerine son verilen öğretim görevlilerinden, kapatılan derneklerden, kuşkulu ölümlerden ötürü özür dilemekten başka şeyler yapsın.

Bu muamelelere maruz kalan bütün insanlara tazminat ödensin, 12 Eylül ürünü tüm kurumlar lağvedilsin ve yine aynı dönemde Meclis'ten geçirilen tüm yasalar iptal edilsin. Hadi bakalım, kim ne kadar samimi görelim.

12 Eylül'le hesaplaşacaklarmış! Ulan siz önce bu ülkede kendi destekçilerinizin Maraş'ta, Çorum'da, Sivas'ta, Yozgat'ta, Malatya'da gerçekleştirdiği katliamlarla hesaplaşın.

İki çift lafım, şu referandum sürecinde MHP'yi kendilerine yakın gören ulusalcı tayfaya olacak. AK Parti'ye alternatif gördüğünüz partinin tabanı, AK Parti'den çok daha tehlikelidir. Şu yukarıdaki katliamların hepsine birlikte imza attılar. Aklınıza şaşayım sizin.

Büyük bir yalan ve kandırmacayla geçen referandum sürecinin özeti de şu haberdedir: "CHP Milletvekili Ergün Aydoğan Balıkesir’de referandumda ‘hayır’ çıkacağını söylerken AK Parti Milletvekili İsmail Özgün de ‘evet’ oylarının daha fazla olacağını ileri sürdü.

Bu tartışma da iddiayı getirdi. Aydoğan ve Özgün referandum sonucuna göre kaybedenin kazanana bir takım elbise ve Vali Yılmaz Arslan’a da bir kravat alma konusunda iddiaya girdi.

İsmail Özgün iddiayı kaybettiği için verdiği sözü tutacağını söyledi. Özgün, "Aydoğan’a bir takım elbise, valimiz Yılmaz Arslan’a kravat alacağım. Beni, Gömeç, Gönen ve Manyas’ta çok fazla çıkan hayır oyları yanılttı. Türkiye genelindeki yüzde 58’e seviniyorum" diye konuştu."


Hah işte, milletin götünü yırtıp kavga ettiği konu, AKP ve CHP milletvekilleri arasında ancak ve ancak taşak muhabbeti boyutundadır. Dün yazdım, siyasi tarihte bu iki partinin koalisyonunu da görürüz, söylemedi demeyin.

10 Eylül 2010

Yok canım camiye siyaset sokar mısınız siz!


Başbakan Erdoğan bugün İstanbul'da önce Sultanbeyli'de daha sonra da Arnavutköy'deydi. Kendisinin Arnavutköy'de yaptığı açıklamalardan biri şu; "Kışlaya da siyaseti soktular, camiye de siyaseti soktular" diyebileceğini belirterek, "Şimdi sizlerle bir araya geldik ya bunu camiye siyaset sokmak diye nitelendirir. Sayın Bahçeli, camiye siyaset sokmak, caminin içinde bu konuşmayı yapmaktır. Biz dışarıda bu konuşmayı yapıyoruz. Halkımız burada toplandı, gönlünü açtı ve biz de hem kendilerine mesajlarımızı veriyoruz hem de bayramlaşmamızı ve bunu kalkıp da saptırmayla bu şekle dönüştüremezsin"

Buyrun fotoğraflar da bunlar.









Ulan ne kötü niyetli bir insanım ben. Adam diyor ki, "Biz caminin dışındayız", ben hâlâ üsteliyorum.

Cık cık cık, terbiyesizin önde gideniyim...

2 Ağustos 2010

Siz gidip misket oynayın iyisi mi!


Sivillere büyük zarar veren misket bombalarının kullanımı dün yürürlüğe girerken, şimdiye kadar 37 ülke antlaşmayı onayladı. Antlaşma, misket bombası üretimini, kullanımını, depolanmasını veya transfer edilmesini yasaklıyor

ABD, Rusya ve İsrail gibi ülkeler ise antlaşmaya katılmıyor. Türkiye de antlaşmayı onaylamayan ülkeler arasında bulunuyor.

ERDOĞAN NE DEMİŞTİ?

"Sesin çok yüksek çıkıyor. Benden yaşlısın biliyorum ki sesinin benden çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir. Benim sesim bu kadar çok yüksek çıkmayacak. Bunu böyle bilesin. Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz. Plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüz, nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum"

BÜLENT ARINÇ NE DEMİŞTİ?

Hükümet olarak İsrail'in sadece eylemlerini kınadıklarını ve lanetlediklerini vurgulayan Arınç, bu eylemleri yapanların insanlık önünde suçlu olacağını belirtti. Arınç, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Sadece kan dökerek, misket bombaları atarak, fosforlu bombalarla çocukları, kadınları öldürerek bir devlet, bir ülke ayakta kalamaz. Ambargo uygulayarak ayakta kalamazsınız. Nefretin odağı olursunuz. İsrail hükümeti için söylediklerimiz budur.

MİSKET BOMBASI NEDİR?

Salkım bombası olarak da adlandırılan misket bombası, “bomba içinde bomba” olarak biliniyor. Hedefe atıldığında ana bomba infilak edince içindeki misket büyüklüğündeki minik bombacıklar dağılarak çevreye saçılıyor ve arka arkaya patlıyor. Etki alanı geniş olduğundan verdiği zaiyat da büyük oluyor. Hem silaha hem insana hem de maddeye karşı etkili.

Her bombanın içinde 202 bombacık var. Patladığında her bombacıktan 2 bin şarapnel parçası çıkabiliyor ve 73 m. yarıçapındaki bir alana etki ediyor. Bombacıklar patlamadan kaldığında kara mayınları kadar tehlikeli olabiliyor. Bu yüzden de güdümlü değil, ‘aptal bomba’ kategorisinde sayılıyor.

Bu bombaların 10'da biri hiç patlamayabiliyor ve aylar, hatta yıllarca fark edilmeden düştükleri yerlerde üzerilerine basılmayı bekliyor ve siviller, için tehlike oluşturabiliyor. Konvansiyonel olmayan silahlar kategorisinde yer alan "misket bombaları"nın kullanımı yasak.

Yorum: Sizin siyasetinize, iyi niyetinize, söylem-eylem gerçekliğinize sokayım..

20 Temmuz 2010

Erdal Eren'ı 56 yılda ilk kez hatırlamak


12 Eylül'de yapılacak Anayasa referandumu yaklaştıkça herkes elindeki kartları sürmeye başladı. Biraz önce Başbakan Erdoğan, TBMM'deki grup toplantısında 12 Eylül döneminde öldürülen ülkücü genç Mustafa Pehlivanoğlu üstünden, referandumda 'hayır' diyeceklerini açıklayan MHP tavanına karşı tabana oynayan bir konuşma yaptı. Yetinmedi 18 yaşından küçük olmasına rağmen, kafa kâğıdı değiştirilerek idam edilen Erdal Eren'in de adını alarak (Gerçi Erdal Eran değil ismi, dersine iyi çalışmamış), bu kez sol kesime göz kıprtı.

12 Eylül'ün bu ülkede yarattığı travmayı ve tahribatı tekrar tekrar anlatmaya gerek yok. Ya da 12 Eylül'ün Türkiye'de hangi siyasal akımın önünü açtığını. Bugün herkes gayet iyi biliyor ki, siyasal islamın yükselişi 12 Eylül ürünüdür.

Türkiye'de siyaset, en kirli, el alçakça, en adi biçimlerde yürütülüyor. Yaşı 56'ya gelmiş bir insanın, hayatında ilk kez Erdal Eren ismini telaffuz etmesi, bu kirli ve adice siyasetin en belirgin örneğidir.

Konjonktüre göre, ağız değiştirmek, günün koşullarına göre siyaset yapmak, belirli bir çizgiyi tutturmadan herkese mavi boncuk dağıtmak, Türk siyasetinin en çok başvurduğu yöntemlerden biridir. Sadece AKP için değil, CHP ya da diğer siyasal partilerde de örneklerini görüyoruz.

İsmini bile bilmediği bir çocuğun adını anarak, referanduma yönelik siyaset yapmak, kimilerine hoş görünüyor olsa da, benim beynime ahlaki zaaf olarak görünüyor.

Bu denli 'demokrat' bir başbakanın, 3-4 yıl önce Taksim'e çıkmak isteyen emekçilere gösterdiği tepki, TEKEL işçilerinin direnişine karşı duruşu, milyonlarca işsize verdiği öğütlere baktığımda Erdal Eren'in adını ağzına almasını, kara siyaset örneği olarak görüyorum.

Bir ömür boyu Erdal Eren ismi aklına gelmiş midir acaba? Devlet eliyle işlenen bu cinayete hayatının hangi döneminde karşı durdu da, birdenbire anımsadı?

Bir referandum için Erdal Eren'i hatırlamak, Necdet Adalı'yı konuşmaya özne yapmak, Şafak Türküsü dizelerini okumak ve ardından gözyaşı dökmek; ne kirli, ne bayağı, ne pespaye bir siyaset örneği.

Anmayın kirli ağızlarınızla Erdal Eren'i, anmayın Serdar Soyergin'i, anmayın Hıdır Arslan'ı, anmayın Veysel Güney'i, anmayın Seyit Konuk'u, anmayın Ramazan Yukarıgöz'ü, anmayın İlyas Has'ı.

Darağacında sallandırılan, işkencehanelerden geçirilen, polis merkezlerinde kaybedilen gençlerin adını anmayın, kirli siyasetiniz için.

Oturduğuz o koltukların başat nedenidir 12 Eylül ve sonrasında yaşananlar. Şimdi kalkıp Erdal Eren'i ağzınıza dolayacaksınız, biz de "Vay lan helal olsun diyeceğiz."

Vay lan helal olsun....

Önce adını anacağınız adamın ismini öğrenin, anma işinde samimiyseniz anarsınız sonra.

Bu arada referanduma gitmeyeceğim. Birileri tarafından dayatılan "Bak işte ya ondansın, ya bundan seç birini" mantığını asla kabul etmeyeceğim. Ne 12 Eylül faşist cuntasının anayasasından yanayım ne de bugün dayatılmaya çalışılan sivil görünümlü faşist anayasadan yanayım.

Not: Ulaş, tamamen benim hatamdan kaynaklanıyor, düzelttim. Üstünden bir kez daha okumamam çok büyük aptallık olmuş. Teşekkür ederim düzeltmen için.

22 Haziran 2010

Bu ülkenin insanları


Bugün bir gazeteci olarak öğrenmiş oldum ki, yaptığım haberlerle PKK'ya 'bilerek ya da bilmeyerek' yandaşlık yapıyormuşum.

Şehit cenazelerindeki ayılıp, bayılma görüntülerinin gösterilmesiyle yapıyormuşum bunu.

Aslında Başbakan Erdoğan haklı. Onların hepsi var olmamış sanal görüntüler. Ya da o görüntüler yaşanıyor olsa da, görmezden gelmemiz gerekir. Hiç olmamış gibi, hiç yaşanmamış gibi öyle kısa, satır veya kısa haber olarak "Hakkari'de PKK'lı teröristlerin karakola saldırması sonucunda 9 asker şehit olurken, 14 asker de yaralandı" diye vermeliyiz.

Misal, olayın olduğu gün gazetenin manşeti "Türkiye binde iki büyüdü" haberi olmalı. Sürmanşette, Başbakan Erdoğan'ın o meşhur elini göğsüne götürdüğü fotoğrafla birlikte "Dünya, Başbakan Erdoğan'ı alkışlıyor" haberi olmalı.

Manşetin hemen altında, "Yargıtay Başkanı'ndan şok ses kaydı" diye bir haber ve onun da altında, "AB, Türkiye'yi almadığına bin pişman" başlıkla haber yer almalı.

Artık gazetenin alt kısımlarını da "Stoch'tan mesaj var", "Galatasaray'ın yeni bombacısı", "Quaresma'dan sonra hedef Robben" haberleriyle sayfayı tamamlamış oluruz.

Neden böyle bir sayfa yapmalıyız? Başbakan tarafından PKK yandaşı ilan edilmemek için.

Aslında, bu ülkede hiç acı yaşanmıyor, yoksulluk yok, çöpten beslenenler tamamen ütopya, 5 lira için sokakta insan kesenler de yok. Bu ülkede borçlarından dolayı her gün onlarca insan da intihar etmiyor, külliyen yalan.

Çocuğuna harçlık veremediği için kendini asan insanlar yok bu ülkede. Fabrikası kapandığı için kafasına kurşun sıkan işadamı hiç yok.

Bu ülkede göçük altında kalan insanlara hiç rastlanmıyor. Göçük altında kalsalar bile, kendi hatalarından kaynaklanıyor. Zaten böyle bir haber olsa da, kime hizmet ettiği belli olmayan medya, yalan söylüyor.

Bu ülkede, taş attığı için 12 yıl hapis cezası alan çocuklar, polis panzerleri altında kalan çocuklar, aileleri tarafından satılan çocuklarsa hiç yok. Bizim çocuklarımız mutlu, bizim çocuklarımız hep gülümsüyor.

Bu ülkede, parasızlık nedeniyle böbreklerini satışa çıkartan insanlar da yok. Gürbüz, sağlıklı, toraman insanlardan oluşan bir coğrafyanın evlatlarıyız.

Bu ülkenin siyasetçileri, erdemli, onurlu insanlardan oluşur. Üstünde toplu iğne başı kadar leke olduğunda bile istifa eder, gururuna yediremez çünkü.

Bu ülkede yolsuzluk olmaz, yer yoktur. Öyle başka ülkelerde olduğu gibi oğluna gemi almaz, girişimci çocuklarına 17 yaşında şirketler kurulmaz.

Bu ülkenin başbakanı, genelkurmay başkanı siperde çömelmez. Başı dik, alnı ak pür-i paktır yönetenleri, karar vericileri.

Bu ülkenin dağlarında; Ilgazlar'da, Munzur'da top sesleri, kurşun sesleri duyulmaz, sarı papatyaların üstüne kan damlamaz. Bu ülkenin mor sümbüllü dağlarında herkes el ele verip; kırlarda, çayırlarda koşar, birbirine gülümseyerek.

Evet, bu ülkenin gazetecisi hain, alçak, namussuz. Olmayanı yazar, olanı saklar.

15 Haziran 2010

Koftiden yiğit


Yiğit başbakan TBMM Grup toplantısında yine esip gürledi. İşin iç politika hadisesi git gide çirkinleşmeye başladı o yüzden o konuya girmeyeceğim.

Söyleyeceğim şey, çok uzun da değil. Irak konusunda, "Medeniyet çöktü Irak’ta? Bir Saddam yok edilsin diye değer miydi bu? Ama ne yazık ki o mantığa göre değdi. O zaman nerede demokrasi. Bir tarafta demokrasi diyeceksiniz, ama ondan sonra anti demokratik ne gerekiyorsa onu yapacaksınız. Ben bunu demokrasi anlayışıma sığdırmıyorum"

Şu cümleyi dinledikten sonra direkt olarak "Atma Recep din kardeşiyiz" dedim. Yahu hakikaten herkesi salak mı belliyorlar anlamıyorum bir türlü.

Irak konusunda tezkereyi TBMM'ye ben mi getirdim? Tezkere Meclis'ten geçmediği için, parti içinde sürek avını ben mi başlattım? Bu tezkere karşılığında milyar dolarlık imzayı ben mi attım?

Lan harbiden bu eleman çok komik. ABD'nin Irak müdahalesine şimdi mi başkaldırıyorsunuz birader? O dönem, Irak'a asker göndermek için takla atmadınız mı siz? Kim iktidardaydı o dönem? Sen başbakan değil miydin? Sen imza atmadın mı o tezkerenin altına? Bilim-kurgu musunuz siz, anlamadım ki?

Dünyanın en aptalca siyaseti bizim ülkemizde dönmeye başladı. Hatta yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Kan siyaseti. Akan kan üstünden siyaset yapmak kadar mide bulandırıcı bir şey olamaz. Şehit cenazelerinden rahatsızsan, şehit cenazesinin olmamasını sağlayacaksın, bu iş bu kadar basit.

Bu ülkede 7 yaşındaki çocuklara kurşun sıkılıyorsa, kimse demokratikleşmeden söz etmesin. Bu ülkede sadece yazı yazdığı için insanlar hakkında tutuklama, hapis kararları çıkartılıyorsa hangi demokratikleşmeden söz ediyorsunuz? Kim için, ne için demokrasi? Senin demokrasin, benim demokrasim mi?

Bırak İsrail'i, bırak Arapları da, daha iki hafta önceki Asya'da İşbirliği ve Güven Artırıcı (AİGK) Önlemler Zirvesi toplantısında İsrail'i kınayabildin mi onu söyle bana? İsrail bu toplantıda neden temsil edildi onu söyle? İsrail'le anlaşmaları iptal edebiliyor musun onu söyle?

Ben hayatımda bu kadar hikâye bir iktidar ve bu kadar koftiden yiğitlik taslayan Başbakan görmedim. Irak'ı işgal eden ABD askerine yardım için Türk askerini göndermek için havada yirmi takla at, aradan 5 yıl geçince ABD'yi kına. İyisi mi, en nadide bölgemize yakalım bir kına...

Ey Aziz Nesin sana geliyorum. Sen ne büyük adammışsın be mübarek...