akp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2015

'Sesiniz çok yüksek çıkıyor, biliyorum ki, bir suçluluk psikolojisinin gereğidir'


İktidarda ve ruhunu birkaç kuruş için satmış kalemleri, büyük panikte. Paniğin sebebi bir genç kız cinayetinden sonra, toplumda çıkan sese kayıtsız kalamamak. Çünkü eğer kayıtsız kalırlarsa, kendileri açısından en geniş kitlede olan kadınlar avuçlarından kayıp gidecek.

O yüzden, sesleri herkesten yüksek çıkmaya çalışıyor, olayın Müslümanlık'la ilgisi olmadığını anlatmaya çalışıyorlar, Özgecan Aslan cinayeti ve sonrasında yaşadığımız "En yüksek benim sesim çıktı, en çok ben tepki gösterdim" oyununa, ilk sıradan bilet kapma çabasındalar.

Oysa eğer aptal değilsek ve 13 yıl boyunca, toplumun her kesiminden kadınları; nasıl hedef tahtasına koyduklarını, nasıl aşağıladıklarını, nasıl küçümsediklerini hatırlarız.

Daha bir yıl önce Twitter'ın baş belası olduğunu söyleyip, 'Twitter falan hepsinin kökünü kazıyacağız" diyen ülkenin başındaki zat, bugün aynı mecradan "Kadını korumasız, aciz görerek ona şiddet uygulayan her kim olursa olsun alçaktır, zavallıdır" diyebililiyor.

Peki aynı zatın "Erkekle kadın eşit olamaz, fıtrata ters" demesini unuttuk mu?
"Bir tane kadın mıdır, kız mıdır bilemem" demesini hatırlıyor muyuz?
"Kadına şiddet abartılıyor" dediğini,
Kadın dernekleri toplantısında "Ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum" demesini,
Münevver Karabulut için söylediği, "Kendi başına bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya. Davulcu, zurnacı kızmasın. Bununla ne demek istediğimi anlıyorsunuz" sözlerini
2006 yılında AKP Çankırı Milletvekili Hikmet Özdemir'in TBMM’de "Kadınların cehennemlik olduğunu ancak kocasına itaat ederse cennete gidebileceğine" dair dağıttığı broşürü,
Orman ve Çevre Bakanı  Veysel Eroğlu'nun, kendisinden iş isteyen kadınlara "Evdeki işler yetmiyor mu?" karşılığını,
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in "Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün" dediğini,
AKP Ünye Tanıtım ve Medya Başkanı sosyal medya üzerinden başı açık kadınlara yönelik olarak, "Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır" iğrençliğini,
Dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, şimdinin Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin'in, "Medya olayları abartıyor. Kadına yönelik şiddet algıda seçicilik" dediğini,
Devlet Bakanı Mehmet Şimşek'in, "Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek" saptamasını,
Dönemin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün, "Türk kadını evinin süsüdür, erkeğinin şerefidir" dediğini,
AKP Tokat Milletvekili Zeyid Aslan'ın kadın gazetecilere bacak arasını göstererek, "Ben de sizin bacak aranızı çeksem" demesini,
AKP İl Genel Meclisi Üyesi Erhan Ekmekçi'nin "Kızlarımız okuyor ama bu seferde erkeklerimizi evlendirecek kız bulamıyoruz" demecini,
AKP Milletvekili ve İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün'ün, "Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masum" söylemini,
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın, "Kadın ise, iffetli olacak. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak" demesini.

Bunların hepsini unuttuk mu? Kadını sürekli aşağılayan, aciz bir varlık olduğunu, erkeğine itaat etmesini söyleyen, kendi bedeni hakkındaki kararları almasının tecavüzcüden daha büyük suç olduğunu öğütleyen, hor görülen, kendi yarattıkları namus ve iffet kavramlarıyla test edilen canlı türü olduğunu sürekli kafasına vura vura söylemelerini hep unuttuk yani!

Bugün çıkıp, "İyi hal indirimi verilmeyecek""En ağır cezayı alacak""Bu davanın takipçisiyiz" sözlerinin hepsi toplumun gösterdiği topyekûn tepki karşısında verilmiş sahte kabadayılık örneğinden başka bir şey değildir.

Bu konuda samimi olsalardı, Bingöl'de 16 yaşındaki bir kıza 5 uzman çavuş tecavüz ederken, serbest bırakılmalarına karşı da duruş gösterirlerdi,

Sakarya'da 2'si polis, 34 kişinin tecavüz ettiği N.Ç. davasında polislerin sorgularının ardından serbest bırakılmalarına tepki gösterirlerdi,

Amasya İl Özel İdare Müdürü'nün 13 yaşındaki ufacık kızla birlikte olmak için para vermesini, o kıza defalarca tecavüz etmesine de ses çıkartırlardı,

Siirt'te Gazi İlköğretim Okulu'nda, ikisi kardeş 4 kız çocuğunun tecavüze uğradığı haber yapılınca, dönemin Siirt Valisi şimdinin Kırşehir Valisi Necati Şentürk'ün gazetecilere,"Bu olayı neden haber yaptınız?" dediği anda görevden alırlardı.

Şimdi ağızlarından köpük çıka çıka "Hesap soracağız" diyenler, bu olaylar karşısında tek kelime bile etmedi, hatta olayların medya tarafından abartıldığını söyleyerek, günah keçisi olarak medyayı ilan ettiler. Çünkü iktidarlarının bekası, ufacık kızların 39 kişinin tecavüzüne uğraması, şerefsiz bir polisin 13 yaşındaki kıza tecavüz etmesinden ya da neredeyse herkes tarafından tecavüze uğrayan bir genç kızdan çok daha önemli.

Yeter ki, bu hırsızlık düzeni devam etsin, bütün istekleri bu.

En acısı, bugün besledikleri bazı kadın kalemşörlerin, bu zihniyeti cansiparane savunmaları. Yazdıkça batıyorlar, çırpındıkça içinde bulundukları bok çukurunda biraz daha kirleniyorlar. Sadece sussalar bile, daha onurlu, şerefli ve haysiyetli davranmış olurlar ama onlar boka bezenmek için yarış içindeler.

Ne demişti, bugün ülkenin başında bulunan zat, "Sesin çok yüksek çıkıyor. Biliyorum ki, sesinin bu kadar çok yüksek çıkması, bir suçluluk psikolojisinin gereğidir."

İşte tam da bu yüzden bugün sesleri çok yüksek çıkıyor. Çünkü hepsi bir suçluluk psikolojisi içinde.

Cümleyi şöyle tamamlamıştı; "Öldürmeye gelince siz öldürmeyi iyi bilirsiniz."

Evet, öldürmeye gelince, siz öldürmeyi iyi bilirsiniz...

Ve evet haklısın, "Kadını korumasız, aciz görerek ona şiddet uygulayan her kim olursa olsun alçaktır, zavallıdır."

Sizler de alçak ve zavallılarsınız...

15 Şubat 2015

Kendinize gelmek için neyi bekliyorsunuz acaba?

Bu yaşanan ahlaksızlığın ve iğrenç toplumun keşke bir sorumlusu olsa da, yargılayıversek ve her şey bitiverse. Oysa dün yaşadıklarımız, bugün yaşadıklarımız, 10 yıl önce yaşadıklarımızın ya da 40 yıl önce yaşadıklarımızın sorumlusu; sensin, benim, annen, baban, teyzen, mahalledeki bakkalın, okuldaki sıra arkadaşın, otobüste yan yana gittiğin tanımadığın adam ve daha milyonlarcası...

Çünkü bize hep susmak öğretildi, büyüklerine karşı gelmemek, evde ailene, okulda öğretmenine, işyerinde müdürüne, patronuna karşı gelmemek üzere koşullandırıldık hepimiz. Sesini çıkarttığında, haykırmaya çalıştığında hep bir ismin oldu; ya terbiyesizdin, ya küçüktün, ya bölücüydün ya da asiydin. Senin, benim görevim, sana öğretilenler dışında hareket etmemek, sürüyü bozan kara koyun olmamaktı.

Şimdi herkes Özgecan Aslan için timsah gözyaşı döküyor, lanetler okuyor. Zira herkes sesini çıkarttığında bu kez sürüyü bozan kara koyun sen olabilirsin, terbiyesiz sıfatı senin yüzüne yapışabilir. Baktın ki herkes feryat figan bağırıyor, sen daha yüksek sesle bağırıyorsun.

Oysa Özgecan Aslan'dan önce ismini bile hatırlamadığın yüzlerce kadın öldürüldü, taciz edildi, tecavüze uğradı. O gün sesini çıkartmadığın için, bugün sesin daha gür çıkıyor. Çünkü o gün sessiz kaldığın için, için için kendini yiyorsun, eğer bir parça vicdanın varsa.

Münevver paramparça edildiğinde, medyada eski Türk filminden hallice zengin çocuk-fakir kız senaryosu çizildiğinde, "O kızın ne işi var o çocukla?" dedin. Bunu demediysen de,
dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'ın "E takip etselermiş kızlarını" demelerine sessiz kaldın.

Daha 3 gün önce, TBMM Kadına Yönelik Şiddeti Araştırma Komisyonu üyesi AKP'li Murat Göktürk'ün "Kadınlara bir şey verilmemeli, önce bunu hak etmeliler" lafını da duymamışsındır muhtemelen. Bunu söyleyen adama ülkeyi dar etmek, aklının ucundan bile geçmemiştir.

Neden biliyor musun? O gün sen, Acun'un kanalındaki yarışmadaki kavganın goygoyunu yapıyordun ya da 4 tane dallamanın futbol diye konuştuğu saçma sapan muhabbetlerle ilgileniyordun.

Sözümona bugün herkes Özgecan Aslan'ın vahşice öldürülmesine isyan ediyor. Aptallara taş çıkartacak kurnazlığınızla, sesinizi alabildiğine çıkartıyorsunuz. Bilmem hangi sözlüklerde, hangi sosyal medya platformunda Özgecan fotoğrafları koyup, duyarlılık yarışında bayrağı en önde taşıma gayreti içindesiniz.

Bu ülkede resmi kayıtlara göre, kadın cinayetleri sayısı son 7 yılda %1400 arttı. Bu rakamlar açıklanırken, kimsenin umrunda bile olmadı.

Her dört kadından biri fiziksel, ekonomik, ruhsal, sosyal ve cinsel şiddet mağduruyken, yine kimsenin umrunda olmadı.

2003'te 83, 2004'te 128, 2005'te 317, 2006'da 663, 2007'de 1011, 2008'de ise 806, 2009'da 953 kadın namus adına öldürüldü. Bunların hepsinin katili de erkekti (!)

Hiç umrunda oldu mu? Bu kadar senede binlerce kadın öldürülürken, sen 10 dakika düşündün mü? Bunun için ne yapabilirim dedin mi?

Hayır değil mi?

İşte o yüzden bugün çıkarttığın sesin, eğer "Bugün yeni bir başlangıç" diye çıkartmadıysan, hiç mi hiç önemi yok.

Bak asıl sorun ne aslında biliyor musun?





Bu ve bunun gibi adamları, eğlence diye kendini ciddiye almasını sağlıyorsun. Bu herif için yazılabilecek kelimem yok ama senin için var, çünkü senin umrunda olmasa da, sana değer veriyorum.

Boktan bir muhabiri, bugün televizyon sahibi yapan da sensin, Melih Gökçek gibi bir herifin kanalındaki iğrenç muhabbetleri seyrederek, o herife para kazandıran da sensin, bu yukarıdaki puştun kendini önemsemesini sağlayan da sensin. Çünkü aslında güç senin elinde ama sen elindeki gücü bu herifin almasını sağlıyorsun. İlgilendiğin, konuştuğun, söylediğin, izlediğin her şeyi belirleyen senden başkası değil.

Bu ülkede Özgecan Aslan'ın son olmasını beklemek, iyi niyet değil, dangalaklık düzeyindeki iyi niyetten başka bir şey olamaz.

Her gün yüzlerce kadın tacize uğruyor, dayak yiyor, şiddet görüyor, tecavüz ediliyor. Her şeyde olduğu gibi derin sessizliğimiz, bunları yapanları veya yapacak olanları cesaretlendiriyor. O cesareti sadece devlet ve yönetenleri değil aynı zamanda da biz veriyoruz.

Bir toplumda yaşıyoruz ve o toplumda olan biten her şey bir taraftan bizim sorumluluğumuz. Sen, ben, bu sorumluluktan kaçtıkça, bunlar yaşanmaya devam edecek. Ah'larla vah'larla bu dünyada kazanılmış hiçbir şey yok, olmadı, olmayacak da.

Kimseye ders vermek niyetinde değilim, en başta benim almam gereken dersler var çünkü. Ama bu insan olarak nitelenmeyecek canlılardan sadece birkaç tane yok, milyonlarca var. Bunu kendinde hak gören bir zihniyetle yetiştirilmiş ve şimdi devlet gücüyle bunun pompalandığı bir zamandan geçiyoruz.

Bu devlet öylesine aciz ki, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, "Çocuklarınıza çoığlık atmayı öğretin" diyor, bugün valisi olan emniyet müdürü "Ee aile de kızlarına sahip çıksaydı" diyor, milletvekili "Kadınlara bir şey verilmemeli, önce bunu hak etmeliler", cumhurbaşkanı "Kadınlar erkeklerle eşit olamaz. Bu doğaya aykırı" diyor.

Dini referans alan ve muhafazakâr toplumun gerekliliğini savunan siyasal erkin kadına bakış açısı bu. Kadın evinde oturmalı, çocuk doğurmalı, eşinin isteklerini yerine getirmeli, uysal olmalı, ses çıkartmamalı, 'edebinle adabınla' giyinmeli, oturmasını kalkmasını bilmeli, dışarıda gezmemeli, geç saatte dışarıda olmamalı vs vs vs vs.... Çünkü kadını bedenine tahakkümden üzerinden inşa edilen bir dinin temsilcisi bu insanlar. Şu yukarıda verilen rakamların, AKP iktidarı döneminde olması büyük bir tesadüf müdür?

Bugün devleti yöneten siyasal erk ve onlar gibi düşünenler için kadına bakış işte budur




Mini eteği giyersen tecavüze uğrarsın, batılı yaşam tarzının sonu ölüm ya da tecavüz olabilir. Ve ölüm veya tecavüz bu yaşam tarzının hak edilişidir. Hak ettiği için öldürülmüştür, hak ettiği için tecavüze uğramıştır.

Size söyleyebileceğim tek şey yaşamınızı gözden geçirin. Okumadığınız onbinlerce kitabı, izlemediğiniz binlerce filmi, tiyatro oyununu, ilgilenmediğiniz onlarca ilgi alanını, hayatlarınızdan parça parça kaçırıyorlar. Ne denli esir olduğunuzun farkına vardığınızda, ömrünüzün akıp gittiğinde anlayacaksınız.

Bu gidiş hayra alamet değil, eziliyoruz, şarküteri dükkânında pastırma dilimler gibi bir toplum kesiliyor. Yapılmamış eylemler için insanlar tutuklanıyor, faşist yasalarla insanlar cezaevinden önce evlere hapsediliyor, sokaklarda içinde bir parça vicdan kalabilen polislere 'sık la sık' diye ense kökünden tuta tuta, hak arayan insanlara böcek muamelesi yapılıyor, gençler öldürülüyor, anneleri yuhalatılıyor, zaten boktan olan bir ülke, daha da boktan bir hale getirilmek için her şey yapılıyor.

Bazen bir tokat yersin ve kendine gelirsin, oysa bizim suratımıza Muhammed Ali hoyratlığında yumruklar savruluyor ama hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam ediyoruz.


Şu okuduğunuz blog sayfası bile taşınmak zorunda kaldı. Niçin? Birilerinin keyfi istediği için yasaklandı. Öylesi bir dönemden geçiyoruz.

Kendinize gelin lan!

Not: Bu yazdıklarımın hepsini kendime de söyledim.

Not1: Blog bok gibi görünüyor biliyorum, bir ara düzelteceğim...

16 Aralık 2014

İçinizdeki nefreti sakın söndürmeyin


Türkiye'de yaşıyorsanız ve ruh sağlığınızı halen koruyabiliyorsanız, öncelikle bu arkadaşları canı gönülden tebrik etmek gerekir. Ülkenin geldiği noktada, artık garip diye tabir edilemeyecek şeyler yaşanıyor, 'olmaz' denenler gerçekleşiyor.

Misal bundan 6 yıl önce hanginiz 'Fethullah Gülen ve Erdoğan' arasında bir savaş başlayacağını ve Erdoğan'ın 'İnlerine gireceğiz, inlerine' diye ağzından köpükler saça saça bağıracağını düşünüyorsunuz? Bu soruya 'ben' diye yanıt verenin alnını karışlarım.

Ya da Ahmet Şık tutuklanırken, 'Açıklanamayacak deliller var, gözaltıların gazetecilikle ilgisi yok' manşetine Genel Yayın Yönetmeni olarak imza atan Ekrem Dumanlı'nın ve Zaman gazetesi avanesinin Ahmet Şık'tan helallik isteyeceğini, 'biz senin özgürlüğüne sahip çıkamamıştık' diyeceğini, bırakın düşünmeyi, hanginiz hayal ederdiniz?

Bunu aptal bir iyimserlikle söylemiyorum ama bu devranın döneceğini hep düşündüm ve halen de düşünüyorum.

Tıpkı dün ÇYDD'nin burs verdiği kızların, askerlerle yattığını söyleyecek kadar acımasızca, vicdansızca, ahlaksızca haberler yapanların; 'biz mağduruz' edebiyatıyla basın özgürlüğünden, bireysel hak ve hürriyetlerden söz edenlerin gözaltına alındığı gibi, bir gün elindeki iktidar gücünü olanca hoyratlığıyla kullananların da aynı sonu yaşayacağını düşünüyorum.

Ülkede yapılan atamalara bir bakın. Kimlerin hangi görevlere getirildiğini, paranoyaklığın hangi boyutlara geldiğini iyi göreceksiniz.

PTT Genel Müdürü'nden ya da Kooperatifçilik Genel Müdürü'nden Danıştay üyesi yapmaya çalışmak ya da AKP İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanı'nı Anadolu Ajansı'nın başına geçirmek, birileri için çemberin gittikçe daraldığını gösteriyor.

Evet, ülke açısından bakıldığında trajik, distopik gibi görünüyor ama baktığınız tarafı değiştirdiğinizde, aslında ne kadar çaresiz kaldıklarının da bir göstergesidir şu atamalar.

Çünkü çevrelerinde güvenebilecekleri insan sayısı yavaş yavaş azalıyor. Öylesine iğrenç bir sistem kurdular ki, yatağa kafalarını koyduklarında kafalarında sürekli dönüp dolaşan bir şüphe ordusu ile başbaşa kalıyorlar. Devletin en önemli kurumlarına, liyakatla, yeterlilikle değil, sadece ve sadece kendilerine sonsuz biat edebilecek tipleri atamaya başladılar. Bu atamalar, büyük bir çaresizliğin dışavurumundan başka bir şey değil.

Bundan sonra mahalle bakkalından Anayasa Mahkemesi üyesi yapsalar bile zerre şaşırmam, ellerindeki 'insan' stoku azaldı, hatta bitme noktasına geldi.

O yüzdendir ki, bir bakan karşısında soytarılık yapmaktan çekinmeyen, 'indir fermuarı al ağzına' desen, bir saniye bile şüphe etmeyecek ama devran dönünce, 'sıra ben de, fermuarı indirdim al ağzına' diyebilecek türden insanları ülkenin en önemli kurumlarına atamaktan geri durmuyorlar.

Geri sayımın başladığını çok iyi biliyorlar, o yüzden dehlizli saraylar, sonsuz biat eden soytarılar, sözlerinden çıkmayan sanatçı müsveddeleri, sadık medyaya milyonlarca lira akıtıyorlar.

Tahmin edemeyeceğimiz şeyleri birer birer yaşıyoruz, sadece paranın birlikteliğinden oluşan 'güçlü dostluklar', 'stratejik birliktelikler' kumdan kale gibi çöküyor. Bu kumdan kalelerin altında kalanlar bir süre sonra ellerindeki ateş topunu sahiplerine fırlatmaya başlayacak. Herkes kendisini kurtarmak için itiraf edecek şerefsizliğini, ahlaksızlığını. Bu şerefsizliği, Ahmet Şık için 'Biz senin özgürlüğüne sahip çıkamadık, hakkını helal et' diyenlere bakarak görebilirsiniz. Bunun örnekleri çoğalacak. Oturdukları villaları, konakları, şişkin banka hesaplarını, kalemlerini yani şereflerini satarak kazananların, ağlama duvarında sıraya geçtiklerini yaşayacağız.

12 yıllık süreçte kendinden olmayana yaşama şansı vermeyenler, sokaklarda gençleri öldürenler, yalan haberlerle hayat karartanlar, ipe sapa gelmez saçma sapan davalarla can yakanlar, yoksul halkın tepesine basa basa zenginleşenler için bir hesap günü olacak.

O gün kininizi, nefretinizi, hıncınızı sakın ola bastırmayın. İster iki metreden kafasından vurulmuş Ethem'i düşünün, oğlu ölmüş bir anaya miting meydanlarından küfür ettirildiğini düşünün, ister Ergenekon kasası diye cenazesini belediyenin kaldırdığı Kuddusi Okkır'ı düşünün, ister cebinizden çalınan parayla kollarına yüz binlerce liralık saat takanları düşünün, ister Roboski'de üstüne bomba yağdırılan köylüleri düşünün, ister üç kuruş daha fazla kâr için Soma'da öldürülen madencileri düşünün, ister döve döve öldürülen Ali İsmail'i düşünün, ister yerde tekmelenirken bebeğini düşüren üniversite öğrencisi genç kızı düşünün, ister Sivas'ta yakılan insanların davasında zaman aşımı olduğunda 'hayırlı olsun' diyenleri düşünün, ister 36 günlükken Konya'da açlıktan ölen adı bile konulmamış bebeği düşünün, ister Yusuf Yerkel'in tekmesini düşünün, ister cenazesi çuvala konulan minik Muharrem'i düşünün, ister kesilen ağaçları düşünün, ister satılan toprakları düşünün...

Sakın ama sakın, zamanı geldiğinde içinizdeki nefreti söndürmeyin. Zira o nefret, bugün yaşananları söndürebilecek tek şeydir. O gün geldiğinde ben vicdanımı süresiz izne çıkartacağım...

Bu vesileyle o tekme atan ayağın sülalenin amına girsin, orospunun evladı...

Not: Bu yazı az küfürlü oldu ama birkaç güne acayip küfürlü Galatasaray yazısı yazacağım. Küfürleri ona sakladım

7 Kasım 2014

Filmin sonunu sen yazacaksın


Bazen bardağın dolması için olur olmaz, gelişigüzel, hiç beklenmedik bir şeyler yaşar insan. O bardak aslında dolmak için uzun süredir isyan halindedir ama sen tutarsın kendini, bir umut beklersin.

Ülkede öylesine şeyler yaşıyoruz ki, bardaklarımızdan bırakın damlayı oluk oluk akıyor sular, kabullenmek istemeyişimizden ötürü kendimizi kandırıyoruz.

Son birkaç aydır acayip şeyler yaşıyoruz şu ülkede, aklıma bir çırpıda gelen o kadar çok şey var ki, hangisini en üst sıraya koysam diye düşünüyorum, hepsinin en üstte olması gerektiğini düşünüyorum.

Bin odalı saraylar yapılıyor, madenler işçilere mezar oluyor, insanlar sokakta öldürülüyor, polis devleti denilen olgu kanunen yasalaşıyor, yanı başımızda insanlar katlediliyor, bırakın yaşam tarzımızı içtiğimiz sigaraya bile karışılıyor, işsizlik artıyor, kölelik düzeni denilen kiralık işçi dönemi geliyor, kadın cinayetleri her geçen gün artıyor, sünni faşizmi her geçen gün daha baskın şekilde pompalanıyor, yeşil alanlara tecavüz ediliyor, ülkede tek bir mahkeme kararı uygulanmıyor, saçma sapan bahanelerle insanlara davalar açılıyor, katiller ve hırsızlar elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor, televizyonlarda-gazetelerde birtakım insanlar her türlü soytarılığı yapıyor, medya susuyor, en değerli araziler birilerine peşkeş çekiliyor, ülkenin resmi kolluk güçleri 'yaşasın IŞİD' diye bağırıyor, ülkenin ele avuca gelen en değerli sanatçılarına sansür uygulanıyor, sinema-tiyatro sahneleri kapatılıp yerlerine AVM'ler oteller dikiliyor, en ufak hak arama talepleri bile en ileri faşist ülkelerdeki gibi bastırılıyor.

Daha ne yazayım bilmiyorum, bunların dışında onlarca şey yaşıyoruz ve hepsini sadece izliyoruz. Öylece, oturduğumuz yerde izliyoruz. 3-5 kişi biraraya gelip eylem yapınca oturduğumuz yerden alkışlıyoruz. Katılmak aklımızın ucundan bile geçmiyor.

Farkında mısınız bilmiyorum ama inanılmaz sindirildik. İktidar ve onun yanında yer alan güçler her ne yaparsa yapsın, hiçbirine tepki veremiyoruz, tepki verenlerin yanında olamıyoruz. Üç-beş kelime bir şey yazıp, bir bok yaptığımızı sanıyoruz, hepsi bu.

Oysa şu saydığım şeylerden herhangi biri, gelişmiş bir ülkede yaşansa, ortalığı ayağa kaldırır, bunların sorumluları yerlerinde duramaz. Hoş, bunlardan birine bile cesaret edemezler, başlarına gelecekleri düşündüklerinde.

Benim bardağımı dolduran şey şu video oldu.

Oturup izledim, sonra tekrar izledim ve tekrar, tekrar. Muhtemelen 50'nin kez izlemişimdir. Basit bir sarılma eylemine, insanların tepkisini her izlediğimde dehşete düşüyorum. Söylenenler bende inanılmaz bir etki uyandırıyor ve umutsuzluk duygusu her yanımı kaplıyor.

Bir taraftan, 'aslında böyle umutsuz olman için söyleniyor bu sözler' diyorum ama ülkede olup biten başka şeylere baktığımda, o içimdeki zerre kadar umut da yok oluveriyor.

Bu devlet benim hep bir hayat tarzı dayattı, nasıl yaşamamız, neye inanmamız, neyi alkışlamamız, neye karşı durmaya dair. Bunları çoğu zaman bilinçaltına aşıladı, resmi ideoloji olarak işaret etti, eğitim sisteminde öğretti ama böylesine 'bunları yapmazsan sana yaşama şansı yok' diye dikte etmedi.

Bu ülkede uzun zamandan bu yana adını koymadan 'bizdensen yaşama şansın var, karşıysan yok edilirsin' diye bazen gözümüzün içine sokula sokula, bazen de alenen ağızdan dökülen cümlelerle hayatımızın her alanında ne yapmamız gerektiği emrediliyor.

Bizi sokakta dayakla, işkenceyle, mahkemelerde açtıkları saçma sapan davalarla, sonu gelmeyen tehditlerle, ölümle, hapisle, işsizlikle açlıkla, yoksullukla terbiye ediyorlar ve biz o terbiye sürecinde efendisine sadık köpekler gibi itaat ediyoruz. Sakın birkaç eyleme gidip, iki slogan attınız diye 'yok canım ne ilgisi var, sen kendi adına konuş' filan diye savunmaya kalkışmasın kimse, yaşadıklarımız birebir olarak bunlardan ibaret. Sen de, ben de bu ülkede kurulan sistemin kölesi ve bu iktidarın köpekleriyiz.

Her gün kendimi sorguluyorum, yaptıklarımdan çok yapmadıklarımdan ötürü kendimi sorguluyorum. Tek başıma da olsa 'neden daha fazla direnmiyorsun?', 'neden daha onurlu davranmıyorsun?' diye kendimi suçluyorum. Sadece bu yüzden aynada suratıma daha nadir bakmaya başladım çünkü bu konularda yüzleşmekten korkuyorum.

Umutsuzluk tek umudumuz olmaya başladı ve belki de en kötüsü bu. İtiraf etsek de, etmesek de hepimizin içini kaplayan şey bu duygu. Herkes birisinin ya da birilerinin bu boktan çarka bir demir çubuk sokup bozulmasını bekliyor. Ben senden bekliyorum, sen benden bekliyorsun, öteki bir başkasından... 

Yazının sonunda 'işte şunu yapmalıyız' gibi bir şey bekliyorsan, şu andan itibaren okumayı bırak. Keşke öyle bir fikrim olsaydı da söyleyebilseydim ama ne yazık ki yok. Dedim ya, aslında benim dolu olan bardağım taştı diye, o bardağı boşaltıp bir daha tek damla bile akmaması için ne yapabilirim, onu da bilmiyorum. 

Bildiğim tek şey var, bu köpekliğe daha fazla dayanamıyorum; bana dayatılanlardan bıkıp usandım. Neye inanacağımı, neye karşı duracağımı, neyi yeyip içeceğimi, nereye gideceğimi birilerinin belirlemesinden nefret eder hale geldim ve o nefret artık karşı konulmaz bir hal almaya başladı. Hepimiz bir kıvılcımın ateşe dönüşmesini bekliyoruz ama o kıvılcım belki benim içimde, belki de senin. Bir başkasının harekete geçmesini ne sen bekle, ne de ben bekleyeyim.

Bu faşist muhafazakâr baskı dayanılmaz hâl almaya başladı. Vapurdan inen kadınların etek boylarından tut da, çocuk sayısına, nasıl düşünmem gerektiğinden, nerede ne içeceğimden, hangi internet sitesine gireceğime, eylem yapıp yapamayacağımdan  hangi gazeteyi okuyacağıma kadar ucu bucağı gelmeyen yasaklar ve 'bunu yapın' diye emir silsilesi altında yaşamaktan gına geldi.

İş öyle bir noktaya geldi ki, birtakım soytarılar televizyonlarda 'ya sev ya terk et' demeye başladı.

Hadi o zaman açık açık yazayım. Onlar gayet açık açık söylüyor, ben de söylüyorum;

Bu ülkede cami görmekten bıktım.
Nasıl yaşamam gerektiğini,
Neyi içip içmeyeceğimi,
Neye inanıp inanmayacağımı, 
Hangi haberi okuyup okumayacağımı, 
Hangi internet sitesine girip girmeyeceğimi, 
Kimi ya da neyi protesto edip etmeyeceğimi,
Vücudumda neyi yapıp yapmayacağıma,
Neyi giyip giymeyeceğimi,
Ve daha birçok konuda bana söylediğiniz ve emretmeye başladığınız her şeyden bıkıp usandım.

İnandığınız her şeyden tiksiniyorum. Hırsızlığınızdan, arsızlığınızdan, kendinizden başka kimseye saygı duymamanızdan, faşist yönetim biçiminizden, her gün her dakika her konuda konuşmanızdan, sizin gibi düşünmeyenlere pislikmiş gibi davranmanızdan, polisinizden, milletvekillerinizden, bakanlarınızdan, yandaş medyanızdan, gazetelerinizden, televizyonlarınızdan, sadece para ve güç için size biat eden köpeklerinizden nefret ediyorum

Sokakta masumane sarılan iki kişi için 'hapse girmeli', 'saldırmaya teşvik ediyor' diyen bir topluluk yaratıldı. 

Nasıl yaşamak istediğinize ya biz karar veririz ya da bir gün ağzınızdan 'Dört duvar niye var, niye yapılmış' cümlesi ağzınızdan saçılıverir. Çünkü biz farkında olsak da, olmasak da hepimiz dönüştürülüyoruz. Kabul etsek de, etmesek de bir Hollywood setinde, bilim kurgu filmi değil bu dönüşüm, yaşadığımız yakıcı gerçeğin ta kendisi. 

Çok yakında filmin sonu gelecek. Bu bilim kurgu filminin sonu geldiğinde önümüzde iki seçenecek var; ya alkış tufanına katılacaksın ya da filmin sonunu değiştirmeye çalışacaksın. Arası yok...

Kendinize iyi bakın, sakın insanlıktan ayrılmayın. Bizi bunlardan ayıran tek şey insanlığımız çünkü...

Not: Ajitasyon yapmıyorum ama günde 17 saat çalışıyorum, sık yazamayışımın tek nedeni bu.

6 Haziran 2013

Apolitizm neden bu kadar övülüyor?


Türkiye'de çok uzun zamandan bu yana ilk kez kitleler sokaklara çıktı. İktidar, polis gücünü kullanarak kitleleri sokaktan uzak tutma çabasına girerken, sermaye de olan biteni görmezden gelerek, her zamanki gibi iktidarın dizinin dibinde bekledi.

Amaç, her zamanki gibi insanları gaza ve copa boğarak, "sokaklara çıkarsanız sonunuz bu olur" mesajını vermekti. Polis sokaklarda şiddet skalasını yükselttikçe, karşısında daha fazla sayıda insan bulmaya başladı. Şiddet arttıkça, basın daha fazla duymazdan geldi, yaşananları gözlerden ırak tutmaya çabaladı. Taksim'de Gezi Parkı'nda 30-40 kişilik eylem, onlarca şehirde milyonlarca kişinin katılımına dönüştü.

Bugüne dek alışılagelmiş yöntemlerle halka saldıran ve saldırılan karşısında 3 maymunu oynayan sermaye-iktidar ikilisinin en büyük yanılgısı, yaşadığımız devrin iletişim çağı olmasıydı. Medya polis vahşetini gözlerden kaçırmaya çabaladıkça daha da battı. Çünkü elinde akıllı telefon olan herkes muhabir, herkes kameraman, herkes editör oldu. Birkaç gün sonra takke düşüp kel görünmeye başlayınca, polis şiddetiyle bu işin çözülemeyeceğini anladılar ve başka bir yol haritası çıkarttılar.

İktidar özür diledi, olanı biteni yangından mal kaçırır gibi gizleyen medya özür diledi, banka müdürleri, büyük şirket sahipleri "ben de çapulcuyum" dedi, polisin şirin (!) olduğunu gösteren birtakım videoalar ve fotoğraflar ortaya çıkmaya başladı, "arkadaşlar, eylemlerimiz hedefini buldu lütfen evlerimize dönelim" diyen birileri türedi, eylemlerin naiflikten (o ne demekse artık) çıktığını çıkmaya başladığı vurgulandı vs. vs.

Tüm bunların nedeni, gerek iktidarın, gerekse de sermayenin köşeye sıkıştığıdır. Bunların hiçbirini beklemiyorlardı. Biraz gaz, biraz copla insanların evlerine döneceği beklentisindeydiler. Medya da, nasılsa bu ülkede herkes balık hafızalı, birkaç gün sonra unutulur gider diye düşünmüştü. Yoksa denge arayışları açıklamaları hikayeden ibaret. Sen mesleğinin gereğini yerine getirmeyeceksin, sonra dengeden bahsedeceksin, yalanın kuyruklusu.

Medya, pazartesi gününden itibaren olaylara kayıtsız kalamayacağını anladı elbette. Fakat bu kez başka bir ses yükseltmeye başladılar. "Ahh ne güzel çocuklarsınız siz, hiçbiri politik değil" diye apolitizme övgüler yağdırılıyor. Açın bakın, bugün anaakım medyada, köşe sahiplerinin hepsinin yazılarının ana fikri bu. 12 Eylül'den sonra politikadan uzak tuttukları gençler işlerine geliyordu. Ülkenin genç nesli, ucuz işgücü ve tüketim toplumunun sürekliliğini sağlamaktan başka bir işe yaramamalı.

"Olaylar siyasallaşmamalı" diyenler, çok net gerizekalıdır. Pek çok siyasi baskı ve otoriter rejime karşı çıkan insanların sokakta bulunma nedeni zaten siyasidir. Sokağa çıkan gencin, hiçbir siyasi partiye oy vermemiş olması, siyasi oluşumlarla bağı olmaması, onların siyasi fikirleri olmadığı anlamına gelmez. Sokaktaki genç, onyıllardır siyasetten uzak tutulduğu gibi, kendisini ifade edebilecek bir siyasi oluşum ya da partiyi karşısında bulamıyor. Tamamı düzenin sürekliliğinden yana, eski, köhne, devletçi yapıya sıkı sıkıya tutunmuş partilerin hiçbiri onlara cazip gelmiyor, hepsi bu.

Genç neslin politize olmasını ne sermaye ne de iktidar (iktidardan kastım salt Akp değil, tüm düzen partileri) istemiyor. Kurdukları sistemin, kendileri için tıkır tıkır işleyen düzenin bozulması, onları da yerinden oynatacaktır. Deprem gibi düşünün. Fay hattı alttan alta kırılıyor sürekli. Binaları yeniden yapılandırmazsan, er ya da geç o deprem olacak ve binalar çökecek. İşte şu an olan, tam da bu. Fay hattı kırılıyor, depremin olabilirliğini gördüler. Kendilerine çekidüzen vermezlerse, çöküşü olacaktır. O yüzden, sermaye-iktidar aynı ağızdan "özür dileriz" diye tempo tutuyor.

Örgütsüz hiçbir gücün ayakta kalabilmesi mümkün değil. Dünyada bir tane bile örneği yoktur örgütsüz gücün, kazanım elde ettiği. Polisin Taksim'den çekilmesi, kazanım değildir, Bülent Arınç'ın özür dilemesi kazanım değildir, basın-yayın kuruluşlarının özür dilemesi kazanım değildir. Bunların hepsi zaten olması gerekenler. Medyanın yapması gereken, yaşananları göstermektir, çıkıp üç canlı yayın yapınca, "Nasıl da dize geldiler" diye övünmek aptallıktır. Polisin normal şartlarda olmaması gereken yerden gitmesi "Direndik ve kazandık" şeklinde nitelendirilemez.

Evet duvar yazıları harika, pek çoğu acayip komik, insanların espri anlayışlarına ve zekalarına şapka çıkartmak lazım, 'asla birlikte olmaz' denilen kitlelerin biraraya gelip mücadele etmesi insana umut veriyor ama hiçbir şey bitmedi, tam tersi bu süreçten pek çok ders çıkartmak gerekiyor.

Mücadele etmek, hayatımıza kimsenin karışmamasını, herkesin istediği gibi yaşamasını, özgürlüklerimizin tehdit edilmemesini istiyorsak örgütlü olmak ve örgütlü mücadele etmek şart. Olması gerekenleri kazanım olarak kabul etmek, yenilgiye Pollyanna gözüyle bakmaktan başka bir şey değil.

Hayatımıza empatiyi biraz daha fazla sokmak durumundayız. 2013 yılında İstanbul'un, Ankara'nın, Adana'nın, İzmir'in, Hatay'ın göbeğinde yaşananları, iletişim çağında göstermeyenlerin, '80'li '90'lı yıllarda Güneydoğu'da neleri bizlerden kaçırdığını, bizlere ne yalanlar söylediğini oturup düşünmek lazım.

Bugüne dek, ne saçma ve boktan şeyler için didiştiğimizi, birbirimize hangi sudan sebeplerden düşman olduğumuzu, oturup tahlil etmemiz gerekir. Tepemizde filler tepişirken, niçin çimen olarak kalmayı seçtiğimiz konusunda kafa yormamız lazım.

Şu süreç akıllı yürütülmediği taktirde, AKM de yıkılacaktır, Gezi Parkı da kalmayacaktır, polis başka bir eylemde yine aynı biçimde saldıracaktır, derelere HES'ler yine kurulacaktır, Devlet Tiyatroları da kaldırılacaktır, heykellere ucube de denecektir, alkol de yasaklanacaktır vs. vs. Ama tüm bunlar zamana yayılarak yapılacaktır.

Şu an sıcak patatesi kimse elinde tutmak istemiyor, elden ele atılıyor. Hiç merak etmeyin patates soğuduktan sonra elden ele dolaşması için herkes can atacak. Bekledikleri şey soğuması.

Sermaye apolitizasyon övgüleri matah bir şey olmasından ötürü kaynaklanmıyor. Politize olan gençler ve örgütlü kitleler en büyük korkuları. Korkularının gerçekleşmesi de, en büyük kabusları.

7 Ocak 2011

Bizim hayatımız porno oldu, bir kulağımızın arkası kaldı


2006 ve 2008 yıllarında Adalet Bakanlığı'nın resmi verilerine göre, cezaevlerindeki doluluk oruna yüzde yüze yaklaştı. Şu rakamlar hadisenin geldiği boyutu çok daha iyi ortaya serecektir. -rakamlar 2008 yılından alınmıştır- "1000 kişi kapasiteli Ümraniye'de 1139, 1000 kişilik Metris'te 1600, 1880 kişilik Bayrampaşa'da 4 bin 159, 1350 kapasiteli İzmir Cezaeevi'nde 2 bin 405, 525 kapasiteli Adana'da 1361, 575 kapasiteli Bursa Cezaevi'nde 1328, 575 kapasiteli Gaziantep E Tipi Cezaevi'nde 1185, 324 kapasiteli İstanbul H Tipi Cezaevi'nde 859, 475 kapasiteli Mersin Cezaevi'nde 1321 kişi kalıyor."

Şu yukarına gördüğünüz rakamların tabii ki sosyolojik bir açılımı var. Her ekonomik ve iktisadi açıdan çöken ülkede suç ve suçlu oranının ciddi anlamda yükseldiğini görürüz. 2006 yılından bu yana Türkiye'de suç oranının yüzde 75'ler düzeyinde arttığını da bu sonucun ucuna eklersek. Cezaevlerinin tıklım tıklım olduğunu anlamamak için aptal olmak gerektiği sonucuna varırız.

Türkiye'de 7 yıllık Akp iktidarının gösterdiği bir gerçek var. O da; tüm toplumun kafasını bir yana çevirip, gerçekleştireceği eylemi bambaşka bir yerde yaparak, herkesin bataklığı konuşması gerekirken, sivrisinekleri tartıştırtmayı 'başarmasıdır'.

Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (CMK) 102. Maddesi'nin yürürlüğe girdiği 31 Aralık 2010 tarihi aslında Türkiye'de örtülü bir "Kısmi Genel Af" yapıldığının resmidir.

Kamuoyunda Rahşan Affı olarak bilinen, 22 Aralık 2000'de Rahşan Ecevit'in önerisiyle çıkarılan, devlete karşı işlenen suçlar dışındaki suçlara erteleme veya şartlı salıverme getiren yasa, 70 bin kişilik kapasitesi ağzına kadar dolan cezaevlerinde kalan mahkûm sayısını 40 bine düşürdüyse, 31 Aralık'taki CMK 102. madde de tıpkı Rahşat Affı gibi cezaevlerindeki doluluğu indirgemeye yöneliktir.

Adalet Bakanı her ne kadar yararlanacak tutuklu ve hükümlü sayısının bin 236 olduğunu söylese de, ortada öyle bir karmaşa var ki, sayının 40 bine yaklaşacağı olasılığı söz konusu. CMK 102. Madde ile af yolu açılmıştır, bunun devamı gelecektir, bundan emin olun. Cezaevlerini boşaltmalarının başka yolu yoktu, kendileri açısından.

Rakamlardan sıyrılıp, varolan duruma geldiğimizde işin Hizbullah'da kilitlenmesi, bütün tartışmanın Hizbullah tutuklu ve hükümlüleri üstünden devşirilmesine baktığımızda, derin devletin yarattığı ve beslediği katillerine saygısını görüyoruz.

Devletin yetkilileri tarafından bile derin devlet ve JİTEM bağlantılı olduğu açıkça itiraf Hizbullah'ın insanları telle boğan, domuz bağı yöntemiyle öldüren, kafalarına arkadan kurşun sıkıp, üstlerine beton döken katillerinin artık bizler gibi ortalarda dolanması, bu ülkede adaletin kimler için nasıl işlediğini apaçık ortaya seriyor.

Devlet adına kurşan sıkan Haluk Kırcı, Mehmet Ali Ağca, Ökkeş Kenger, Madımak katilleri gibi pek çok kişi bugün ortalarda dolanıyor. Unutmamak lazım, muhtemelen Minik Ogün de, bir yıl sonra aramıza karışacak.

Tüm bu isimlerin ortak özelliği, sistemin yarattığı katillerin, kısa sürede serbest kalmaları.

Bugün derin devletle savaştığını söyleyen iktidarın, topu Yargıtay'a atması ise fazlasıyla gülünç. Adalet reformu adı altında sadece Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nu hamur gibi yoğurarak kendi istediği kıvama getirmekten başka bir şey yapmayanların derdinin aslında reform olmadığını bilmek isteyen herkes farkındaydı. Bu tıpkı "12 Eylül darbecilerini yargılayacağız, darbecilerle hesaplaşacağız" sözü gibi havada kalan, yalandan ibaret bir aldatmacadan başka bir şey değil.

Eli kanlı katillerle, aynı kaldırımları arşınlayacağız, aynı havayı soluyacağız, aynı denize bakacağız. Yani telle insanları boğup, üstüne beton atanlarla, şu yazıyı okuyan hayatında tek bir suça karışmamış bir insan arasında hiç fark yok, vicdanları dışında.

Biz hâlâ, üniversitede porno olur mu olmaz mı diye tartışaduralım. Birileri hayatımızı dibine kadar pornoya çevirip, ekonomik-sosyal-hukuksal alanda sikmediği tek bir noktamızı bile bırakmadı. Üniversitede porno olur mu, olmaz mı bilmiyorum ama sokakta pornonun daniskası var.

Uyuyadur Türkiye...

15 Eylül 2010

25 milyon dolar gelir, hoş gelir, ley ley limi limi ley


The Daily Telegraph gazetesi bombayı iktidarın kucağına bıraktı. Şimdi elden ele dolaşıyor o bomba.

Daily Telegraph'ın açıklanmayan batılı diplomatlara dayandırdığı haberde şu ifadeler yer alıyordu: "Batılı diplomatlar alarmda. İslami partinin lideri Erdoğan’ın seküler Türk anayasasını ortadan kaldırmak için başvurduğu referandum kampanyası için İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad ile 25 milyon dolarlık bir bağış aldığı bilgisi verildi."

Con Coughlin Akp'den gelen yalanlama üzerine, "Haberimin sonuna kadar arkasındayım. Para İranlı Ahl-Beit kuruluşu tarafından İHH üzerinden Erdoğan’a ulaştırıldı." açıklamasında bulundu.

Ortada yenilir yutulur cinsten olmayan bir haber ve iddia var. Akp, İngiliz basınını Türk basını sanmış olacak ki, "O haber derhal çekilsin" türünden eblehleri bile kıskandıracak bir açıklama yaptı. Tabii burada işler kolay yürüyor. En kötü basarsın vergi cezasını, aklını başına getirirsin herkesin.

Ama kazın ayağı İngiltere'de öyle değil. Adamlar Başbakanlarından tutun da Genelkurmay Başkanlarına kadar dilediğini yazıyor. Hem de en ağır ifadelerle. Sözün özü gazetecilik yapıyorlar. Buradaki gibi masa başında emirle iş yapmıyorlar.

İddianın içinde İHH de var. Mavi Marmara hadisesinden sonra haklarında düşündüklerimi gayet açık ve net biçimde yazmıştım. Okumamış olanlar buyursun okusun.

İddia doğru mu, yanlış mı bilinmez ama Telegraph, "Bizde haber rüya görülerek yazılmaz" diyerek, haberinin arkasında.

Şimdi şöyle bir durum var: Eğer bu haber doğruysa yani referandum için Akp'ye İran'dan 25 milyon dolar akıtılmışsa, Siyasi Partiler Kanunu'na göre bu parti kapatmak için yeterli midir? Kanunlar yeterli olduğunu söylüyor. Muhtemelen Yargıtay bu haber üzerine direkt olarak çalışma başlatır.

Hadi diyelim ki, parti kapatılmadı. Türkiye'de seçim çalışmaları artık İran'dan gelen paralarla mı yapılacak? İslami holdinglerde yüzmilyonlarca Euro kaptıran insanların paraları daha önce gayet güzel seçim çalışması için kullanılmıştı. Olaylar ayyuka çıkınca artık farklı yollardan paralar yollanıyor. Yoksa bir referandum için yapılan bu kadar çalışmanın hiçbir parayla izah edilmesinin mümkünatı yok. Devlet imkânları 'yetersiz' kalmış demek.

Bu noktada referandumun meşruiyetini tartışmak gerekir, çıkan sonuçtan bağımsız olarak. Ben tartışmıyorum çünkü kendisine dahil olmadım ama evet ya da hayır tercihi yapanlar, buyursun tartışsın.

Türkiye, raydan çıkmış vagon gibi ilerliyor Akp iktidarında. Büyük bir yalan ve aldatmaca dünyasının içindeyiz. Aziz Nesin'in yüzde 60'lık kesimini dışarıda bırakırsak, geri kalan yüzde 40'ın içinde de aptal sayısı hatırı sayılır kadar var.

Türkiye'nin, İran olması gibi bir korku taşımıyorum içimde, buna iktidarın gücü yetmez. Bu ülkede işler, başka yerlerden kontrol ediliyor, başka yerlerden gelen emirlerle hareket ediliyor. Bakmayın siz iktidarın atıp tuttuğuna. Verilen söz kadar konuşma hakları var. Ama tabii demokrasi var, seçimle geliyorlar, o yüzden demokrasiye de saygı duymak gerekir, öyle değil mi(!)

Acayip bir ülke burası. Olan biten her şeyi aptal aptal izliyoruz sadece. Bir-iki cılız ses, hepsi o kadar. Güçlü çıkmaya kalkışan sesleri zaten bir biçimde bertaraf ediyorlar.

Bu iktidara ucundan, köşesinden, kıyısından destek veren ve kendisinin sola dair düşündüğünü söyleyen herkese şu yazıyı okumalarını salık veriyoruz. EŞİTLENMEK

Bu ülkede, kendisine devrimciyim diyenler bile salaklardan oluşmaya başladı. (Az küfür yemem ama aynen böyle düşünüyorum) Tabii zaman zaman farklı mevzilere girip, oralara sığınmak da bir strateji, öyle değil mi?

DAYANAMADIM

Şu linkteki bilançoya lütfen bakın. Hayatınızda 0-0'a sıfır hiçbilanço gördünüz mü bilmiyorum ama ben ilk kez gördüm. Bravo (!) yöneticilere. Ben Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş yerinde olsam, şu mali dengeyi sağlayan adama basarım parayı getiririm kulübe. Hey babalar be, alem bilanço görsün.

Buyurunuz link

6 Eylül 2010

Suat Kaya ve H.Ş


Birini çok severim, diğerinden nefret ederim. Elbet her insanın siyasi görüşleri olur ve bunları bir biçimde dışavurabilir.

Suat Kaya, teknik direktörlük yapıyor. Devletle akçeli işleri yok. Devletten maaş almıyor, benim vergimin üstünden para kazanmıyor.

H.Ş, devletin televizyonu TRT'den ayda 60 bin TL para alıyor. Benim hayvan gibi çalışıp verdiğim vergi bu herife gidiyor bir biçimde.

İkisinin arasına her ne kadar fark da olsa, yine de çok sevdiğim Suat Kaya'nın böylesi bir mitingde olmasına anlam veremedim ve içimdeki sevgi, ipi çözülmüş balona dönüverdi. Haa, onun umrunda mı? Tabii ki değil. Ama zaten onun umrunda olmasına gerekmiyor.

Şu referandum süreciyle ilgili bir şeyler yazıp çizmeyi çok istedim ancak her seferinde kendimi engelledim. İşin boku çoktan çıkmış durumda. Faşizm çizgisinde bir evet kampanyası yürütülüyor.

Hiçbir yerde eşine benzerine rastlamadığım bir şekilde insanlardan oy renklerinin açıklanması isteniyor. Açıklamayanlar vatana ihanete kadar giden suçlamalara maruz kalıyor.

Neyse o konuyu eğer gönlüm elverirse yazacağım.

H.Ş. ve Suat Kaya. Biri zaten benim adıma ciğeri beş para etmez bir kişilikti. Ancak Suat için üzüldüm, daha doğrusu kendim için üzüldüm. Sevdiğim bir adamı daha yitirdim.

Kimse kıçından algılamasın bunu. 'Evet' dediği ya da diyeceği için değil. Çünkü ne evet ne de hayır diyeceğim, hiç mi hiç ilgilenmiyorum, kimin ne dediğiyle ilgili.

Çok garip bir süreçten geçiyoruz. Bunun sonunun ne olacağını kestirmek güç. Benim en çok güldüğüm; "Faşizme gidiyoruz" diye ortalığı yangın yerine çevirenler.

Sanki bugüne kadar dünyanın en demokrat ülkesiydik. Çıkıp deyin ki, "AKP faşizmini istemiyoruz", durumu daha iyi anlatan bir cümle olur. Ama faşizmi istemeyenler, yıllardan bu yana faşizmin gölgesinde yaşıyorlar ve umurlarında değildi. Şimdi birdenbire bu panik, bu telaş niye anlaşılır değil.

Demokratik bir ülkede yaşamak istiyorsanız, halkın verdiği kararlara saygı göstermek durumundasınız. O kararlara saygı göstermiyorsanız da, benim gibi, demokrasi denen yutturmacaya inanmazsınız. Ben öyle yapıyorum. O yüzden de evet ya da hayır çıkması beni ilgilendirmiyor.

Bir türlü sonlandıramadım yazıyı, uzadıkça uzuyor. Türkiye'de dönen binbir türlü dolaba, sahtekârlığa, üçkâğıda bugüne dek ses çıkarmaya cesaret edemeyenlerin, ülkedeki faşizmin değişik varyasyonlarına isyan edemeyenlerin birdenbire ayağa kalkmaları ve faşizmden söz etmesi de fazla komik olmaya başladı.

Cezaevlerinde kaç tane yazar, kaç tane gazeteci, fikirlerini ifade ettikleri için kaç tane insan yatıyor hiç farkında mısınız acaba?

Konu uzun pazar gününe kadar başka bir şeyler gelir mutlaka.

24 Mayıs 2010

Recep Bey ve gömlek hadisesi

Kemal Kılıçdaroğlu'nun gömleği Türkiye'de tartışma konusu oldu. Tartışmayı yaratan kim? Mehmet Ali Ilıcak. Tercüman Gazetesi'nin eski patronu. Şu, kuponla herkese buzdolabı ve televizyon vermeyi taahhüt eden ama sonra yana yatan Mehmet Ali Ilıcak yeni.

Türkiye'de işler böyle yürür. Her şeyi unutmuş gibi yapar, hatta gerekirse üste çıkarsın ki, kimse senin üstüne gelemesin. Benzer durumda olsam harakiri ya da ötenazi yaparım ama bu herifler yüz surat hacı Murat.

Gömleğe dönelim. "Halkçı Kılıçdaroğlu 350 TL'lik gömleği nasıl giyermiş?"

Bugüne dek, her konuşmasında buram buram ajite kokan Erdoğan'ın saati kaç lira sorgulandı mı? Ya da oturtuğu villanın ederi ne kadar? Soran oldu mu? Başbakan'ın çocuklarının mal varlıkları, eşinin üstüne yapılmış hastaneler ya da şirketler konuşuluyor mu? Bakan çocuklarının, bakan olmadan ve bakan olduktan sonraki mal varlıkları hiç konuşuldu mu? Bu listeyi daha uzatayım mı?

Türkiye'de 7 yıldan bu yana sürdürülegelen, demokrasi adı altında yarı monarşik düzenin devamından nemalananlar, koltuklarında Lale Devri'ni yaşayanlar, dokunulmazlıklarıyla dünya üstündeki dikta ve faşist cunta yönetenlerini kıskandıranlar 'biraz' rahatsız oldu.

Rahatsızlıklarının haklı olup olmadığını şu aşamada söyleyebilmek mümkün değil. Çünkü Türkiye'de insanlar çok fazla vaat duydu ve bu vaatlerin hiçbirinin yerine getirilmediğine de şahit oldu. Kemal Kılıçdaroğlu'nun, cumartesi günü verdiği sözleri tutup tutamayacağını hep birlikte göreceğiz.

Ancak benim açımdan bir gerçek var ki, o kongrede vurgulanan "Faşizme geçit vermeyeceğiz", "Taşeronlaştırmayı kaldıracağız", "Yüzde 10 barajını kaldıracağız", "Sendikalaşma ve örgütlenmenin önünü açacağız" söylemleri hoşuma gitmiştir. Ahmet Arif'ten, Nâzım Hikmet'ten alıntılar yapması, ayrıca daha da bir sempati oluşturmuştur, nazarımda.

7 yıldır Türkiye'de hüküm sürenlerin, hanedanlık kurmaya çabalayanların biraz rahatsız olmaları da içten içe beni mutlu etti.

Dönelim yine gömleğe. 'Halkçı Kemal'in Mahmutpaşa'dan giyenmesini beklemek, o göndermede bulunmak en basit deyişiyle vıcık vıcık ve çiğ halkçılık ajitasyonudur.

Bu kelamı eden adamın; birbirinden lüks arabalara bindiğini, ülke insanını dolandırdığını bilmek ayrıca daha da mide bulandırıcı bir durum yaşanmasına neden oluyor.

Şu meşhur 'Recep Bey'e dair de, bir-iki şey söylemezsem olmaz. Dünden bu yana Akp'lilerde "Bu sokak ağzıdır" cümlesi dökülüyor. Bakanlarından, parti yöneticilerine kadar hemen hepsi aynı şeyi söylüyor.

Bundan çıkarımım:

1- Söylem tam olarak hedefi vurmuştur.

2- Bu eleştiriyi yapanlara ağzımla değil, başka yerlerimle gülüyorum. 'Sokak ağzı' diye eleştiri getirenlere, bu hitabın edildiği kişinin sözlerini okutmak lazım. Hiç örnek vermeyeceğim, zaten herkes biliyor neler söylediğini.

İşte Türkiye'de politika tam da böyle bir şey. Lidere karşı kayıtsız şartsız bağlılık ve daha nefesini bile hisseder hissetmez, düğmelerini iliklemek.

Bugün Türkiye'de "Lider değişti ama zihniyet aynı", "Bu hitap çirkindir" eleştirisini getirenler, ne yazık ki, bu hitabın sahibinin söylediklerini dile getirmezler. Muhalefet partilerinin genel başkanlarına "O adam" diyerek, isimlerini bile dile getirmemesini söylemeyeceklerdir.

Türkiye'de bir şeyler değişmeli. Ama öyle ama böyle. Birilerinin yaptıklarının yanına kâr kalmamalıdır. Devlet bankasından kredi vererek, eşe-dosta televizyon, gazete dağıtmalarının hesabını vermeliler. 7 sene önce ticari sicilde yer almayan ama bugün Türkiye'nin en büyük holdinglerinin nasıl ortaya çıktığını mahkemelerde anlatmalılar. 10 yıl önce gecekonduda otururken, bugün kimlerin hangi havuzlu villalarda, hangi lüks arabalara bindiklerinin hesabını teker teker vermeliler.

Kemal Kılıçdaroğlu'nun bunu yapacağını ya da yapabileceğini söylemiyorum. Bu bir süreç, hepimiz yaşayarak göreceğiz.

3 Şubat 2010

7 yıllık değil 7 günlük iktidar mısınız?


Biraz önce yaptığı açıklamanın sonundan aynen veriyorum "İmam hatip mezunu olduğum için gurur duyuyorum ama imam hatipli olduğum için beni üniversiteye almadılar. O yüzden de normal lise bitirmek zorunda kaldım."

Bu ülkede onbinlerce imam hatip mezunu çatır çatır üniversitelere giriyor. Evet bir katsayı sorunu vardır imam hatiplere karşı ancak ayın katsayı sorunu meslek lisesi mezunları için de var.

Nasıl giremedin, neden giremedin, bunların anlatılması gerekir. Her yurtdışına gittiğinde kendi ülkesini basın yoluyla eleştirmesini, şikâyet etmesine alıştık ama ortada bir sorun varsa çözecek mercii ben değilim, bizzat sizsiniz.

Meclis sayısınız her şeyi çıkartmaya yetiyor. Buyurun, imam hatiplilerin önündeki sorunu da çözün. Buyurun, türbanlılaın üniversiteye girmesininin önünü açın, buyurun faşist 12 Eylül anayasasını değiştirin. Bir ülkenin başbakanı olmaktan çok, belli bir zümrenin başbakanı gibi davranıyorsunuz.

İktidar gücü sadece yağma biçiminde özelleştirmeye, belirli bir zümreyi zengin etmeye, çoluk-çocuk akrabayı zengin etmeye mi yetiyor?

Her lafın başında insan hakları, demokrasiden dem vurup, sonra her türlü eylem biçimini "kanunsuz" ilan ederseniz, sizin 12 Eylül faşizminden beslendiğini düşünmek de benim hakkım.

Her Meclis grup konuşmasında 60 yıl öncenin CHP iktidarını eleştiriyorsunuz ama bu ülkeyi 12 Eylül'den bu yana yöneten siyasi kadroları bünyenizde barındırıyorsunuz (Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Bülent Arınç, Vecdi Gönül, Beşir Atalay v.s. v.s.) Yani sözüm o ki, öyle çok da gerilere gitmeyin hele 60 yıl önceki İsmet Paşa CHP'sinin üstünden, ülke yönetimini eleştirmeyin.

Kaldı ki, her konuşmanızda sanki 7 yıllık değil de, 7 günlük iktidarmış intibahı uyandırmanız da ayrı bir gariplik. Bu ülkeyi 7 yıldır siz yönetiyorsunuz, eğer ortada sorun ya da sorunlar varsa, bu sizin de dahlinizdir aynı zamanda.

7 Ocak 2010

AA'da kimler çalışıyor?

Aşağıda göreceğiniz metin, Anadolu Ajansı tarafından geçilmiştir. 7 yıllık AKP iktidarının çiftlik haline getirdiği kurumlardan birinin AA olması gerçekten de vahimdir. Kimbilir, devlet kurumlarının nerelerinde, kimler çalışıyor. Düşünmek bile korkutucu. Daha korkutucu olansa bu adamların maaşı, eşek gibi çalışan insanların vergilerinden ödenmesi.

Kimler, nasıl ve ne şekilde burada çalışıyor bilemiyorum ama bu metni yazanın ilkokulu bile bitirdiğinden şüpheliyim.

Uyarı: Tashihler (yazım hataları orijinaldir, takım isimleriyle oynanmamıştır)

Orijinal haberin metni: Adı İngilizlerin dünyaca ünlü futbol kulübü Manchester Unidet ile anılan Brezilyalı genç yetenek Douglas Costa, Ukrayna’nın UEFA Kupası Şampiyonu Sahtar Doneck takımı ile anlaştı. Sahtar’dan yapılan açıklamada, gelecek vadeden ve dünya futbolunun yeni yıldızı olarak bakılan Douglas Costa’nın Brezilya’nın Gremio Kulübü’nden 12 milyon avroya satın alındığı, bu futbolcuyu daha fazla bir meblağa başka bir kulübe satmaları halinde Gremio’ya yüzde 15’lik bir gelir ödeneceği bildirildi. Manchester Unidet, Douglas Costa’yı geçen yıl yaz aylarında transfer etmek istemiş, ancak futbolcunun bonservisinin çok pahalı olması nedeni ile vazgeçmişti.

25 Kasım 2009

Nâzım yaşasa AKP'li olurdu!

TBMM Başkanı M.Ali Şahin, Rusya'da akıllara ziyan, hafızalara durgunluk verecek bombayı patlattı. Şahin'e göre Nâzım "İnançlı ve Kadir Gecesi camiye giden" bir mümin.

Evet, aslında Nâzım fazlasıyla inançlı biriydi ama Şahin'in kastettiği türden bir inanca sahip değildi. Bunu zaten aklı başında her insan biliyor.

Şahin'in bu sözleri, AKP'nin 7 yıllık iktidar döneminin bir özeti gibi aslında. Herkesi kendileştirmeye çalışan, farklılıklara, kendi gibi olmayana tahammül sınırı olmayan bir anlayışa sahipler.

Açılım, kaçılım hadiselerinin temelde özü budur zaten. Farklı olanı, kendileştirmek, kendi gibi yapmak, kendine benzetmek.

Ancak Şahin, Nâzım Hikmet'i kuvvetle muhtemeldir ki, hali hazırda bakanlık yapan Ertuğrul Günay'la karıştırmış olacak. Yoksa Nâzım'ın camiye gittiğini hatta bir adım daha ileriye giderek, 'inançlı' biri olduğunu söylemezdi.

Aslında kale boş, herkes sallıyor sallıyabildiği kadar. Yakında Nâzım'ın yaşadığı takdirde AKP'li olacağını bile söylerler. Bu kadar yalan-yanlış bilgi içinde buna inanacak çok sayıda insan bulurlar.

Birader, Nâzım Hikmet komünistti be. Yuh yani! İşin bokunu çıkarttınız. Kadir Gecesi camiye gitmiş de, inançlıymış da. Eyvallah bu halk aptal da, herkesi de aptal yerine koymayın, yeter artık.

O'nun inancını anlamak istiyorsanız buyrun bir okuyun isterseniz...

Beyazıt Meydanı'ndaki Ölü

Bir ölü yatıyor
on dokuz yaşında bir delikanlı
gündüzleri güneşte
geceleri yıldızların altında
İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

Bir ölü yatıyor
ders kitabı bir elinde
bir elinde başlamadan biten rüyası
bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında
İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

Bir ölü yatıyor
vurdular
kurşun yarası
kızıl karanfil gibi açmış alnında
İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

Bir ölü yatacak
toprağa şıp şıp damlayacak kanı
silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip
zaptedene kadar
büyük meydanı.

24 Eylül 2009

Ahirette görüşmen gereken kişi Esra Elbirlik


Hakan Şükür, bildiğimiz aynı Hakan Şükür. Belli bir dönemden bu yana aynı çizgisini sürdürüyor. Her konuşması, her hareketi yönlendirme kokan, kendi beyin kıvrımlarından geçmeyecek sözler. Yeri gelmişken söylemeliyim, babasını menajer yapan adamı zaten ciddiye almam.

Bugün yine bir dolu zırva ile gündeme oturtmuş kendisini. Ne zaman unutulmaya yüz tutsa yaptığı şeydir, eskiden beri. Ne zamandan bu yana yumurtlamıyordu, o yüzden de konuşuluyordu. Bir dönem daha konuşulmak için yeterli derecede konuşmuş.

Hakan Şükür kendisini Müslüman ve inançlı biri olarak addediyor. Müslüman olmasına Müslüman da, insanlıktan zerre nasibini almamış bir karakter ne yazık ki.

"Galatasaray, 2. Metin Oktay'ı kaldıramazdı" diye buyurmuş, Hakan hazretleri. Metin Oktay isminin aynı cümle içinde geçmesi bile içten içe kendisinde orgazm etkisi yaratıyor. Tüm derdi buydu, onu yönlendiren insanların isteği. Galatasaray gibi bir camianın içine, Müslüman kimliği ağır basan, bir kişiyi yerleştirmek.

Planlar tutmadı, istenilenler olmadı. 'Zor oyunu bozdu' sizin anlayacağınız. Daha önce de söylemiştim bir kez daha söyleme gereği hissediyorum. Hakan Şükür'ün, Galatasaray'daki futbolculuk misyonuna başka sıfatlar ekleme gereği hissedildi.

Kitleleri bu denli heyecanlandıran ve arkasında koşturan sporun içinde, cemaatler yer almak istiyor, bunun lamı cimi yok. 'Böyle değil' diyene, güler geçerim. 10-15 yıl önce mazlum edebiyatı yapanlar bugün artık, milyon dolarlık holding sahipleri oldu. Girmedikleri ve ele geçirmedikleri yerler o kadar az ki. Şimdi kendi deyimleri ile "Fethedilecek bazı kaleler kaldı."

Hakan Şükür, bilinçli ya da bilinçsiz bu kaleleri fethetmeye çalışanların yeniçerisi durumunda. Geçirdiği evrimi gayet yakından gördüğüm ve takip ettiğim için, kendi kapasitesinin bunu bilinçli tercih ettiğini düşünmüyorum.

Sanırım hâlâ hafızalardadır "Kıyma ile mıyma arasındaki fark nedir?" gibi embesil sorular sorup, Akın Sel'le birlikte kahkahalara boğulduğu yıllar. Sözün özü Hakan'ın beyin kapasitesi, fethedilmesi gereken kalelerin olup olmadığına yeterli değil.

Hakan Şükür ve benzerleri, yüzde 99'u Müslüman bir ülkede yıllarca, en kötü mazlum rolünü oynadılar. Hoş, ellerinde bu kadar güç ve para varken, halen aynı şeyi yapıyorlar ya, neyse.

"İnanç da sonunda iyi bir motivasyondur, belki arkanıza aldığınız bir rüzgârdır. Bunlar bile zamanında kamuoyuna çok daha bir farklı şekilde yansıtıldı. Fettullah Gülen’i ise kızlarımla Orlando’ya gittiğim dönemde ziyaret ettim" diyor, Hakan Şükür.

Sanki dinini yaşaması yasaklandı, sanki namaz kılmasına itiraz edildi, sanki zorla ateist bir hayat yaşatılmaya çalışıldı beyzadeye. İsmet Paşa'nın "Namuslular namussuzlar kadar cesur olmadıkça o ülke için kurtuluş yoktur" sözünü çok severim. Bu yüzden de, Hakan Şükür vıdıvıdı ederken, başkalarının susmasını kabullenemiyorum.

Keşke, anlatsalar nasıl zorla namaza götürüldüklerini, keşke anlatsalar oruç tutmaya zorlandıklarını da, şu kamuoyu denen olgu öğrenebilse birtakım şeyleri ama nafile.

Şimdi en kilit cümleye gelelim; "Kendi isteğimle olsa, belki futbolu daha önce bırakacaktım. Onların isteğiyle bırakmış olmak üzdü. Bir de içten vurulmak. Başarılarınızı kıskanan, isminizin camiayı aştığını düşünenler kabul edemedi. Tarihimizde içten vurulmalar çok var, herhalde büyüklerimiz çok tarih okumuş.

Bunları yapanların duygusuz olduğuna, kalbinin, inancının olmadığına, başka kimseyi düşünmediğine inanıyorum. Yüksek yerlerdekilerin kendilerini görmesi zordur. O makamların şatafatı çoktur. Kendinizi görmek zordur, ne zaman ayrılırsınız, o zaman görürsünüz. Burada görmezseniz, ahirette görürsünüz. İşte ben oradaki karşılaşmayı sabırsızlıkla bekliyorum."


Hakan, ahirette birileriyle hesaplaşması gereken en son kişi sen olursun muhtemelen. Evlenmek için tarikat ve cemaatleri devreye soktuğun hatta yetinmeyip dönemin Başbakanı Tansu Çiller vasıtasıyla evlenmeye zorladığı Esra Elbirlik vardı ya. İşte O Esra Elbirlik'le hesaplaşman gerekecek ahirette öncelikle.

Bakalım ahirette, hesabını verebilecek misin bazı şeylerin. Senin gibiler, günahlarının affedilmesi umuduyla kabe benim, umre senin gezip durursunuz ama bazı günahları affetmek insan olmak şartı vardır. Müslümanlık, dininizi öğrendiğiniz ağlak imamların anlattığı gibi değildir, onları peygamberleştirmek hiç değildir.

Adam olsan susardın, ama adam olmadığını 1999 yılında bir deprem sonrasında kanıtladın fazlasıyla. Bırak futbolu, Galatasaray'ı, kariyeri de; nasıl insan olunur onu öğren önce. Git şimdi Orlando'daki ağlak imamın dizinin dibine, günah çıkart.