beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2010

Korkak, pısırık. onursuz ve şahsiyetsiz ordusu

Anadolu Grubu’nun Başkanı Tuncay Özilhan, Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu (TAPDK) tarafından hazırlanan, içki ve tütünde adeta '4. Murat' yasakları getiren tasarı yasalaşırsa Efes Pilsen Basketbol Kulübü’nü kapatacaklarını açıkladı.

Tarih 12 Mayıs 2010. Ve demişiz ki, 29 Eylül 2010'da; "Ülker-Fener birlikteliği ve Ülker'in Galatasaray ile Beşiktaş'a sponsor olmasındaki amaç, sportif anlamda Türkiye'de varolan Efes Pilsen hegamonyasını kırmak değil, sponsor olarak Efes Pilsen markasını basketboldan uzaklaştırmak"

Okumak isteyen tıklasın; "Fenerbahçe-Efes Pilsen savaşının ardındakiler"

İsteyen kızsın, isteyen küplere binsin, isteyen sövsün ama bu ülkede halen, siyasi iktidarın iyi niyetinden, demokratikleşme çabalarından söz edenler, gerizekâlıdır, hatta ötesindedir. Her şey belli bir plan ve program dahilinde yürüyor.

Kimse sesini çıkarmadığı sürece bu attıkları adımlar daha da uç boyutlara erişecek. Gerçi daha ne kadar uç boyuta erişebilir bilmiyorum. İnsanlar sesini yükseltmek için, daha neyi bekliyor onu da bilmiyorum.

Bu kadar; korkak, pısırık, onursuz, şahsiyetsiz insanların biraraya geldiği başka yer var mı, onu daha çok merak ediyorum. Herkes otursun oturduğu köşede, bir gün mutlaka köşelerinde oturanlara da ucunun dokunacağı şeyler olacak.

Tabii sportif açıdan da, Fenerbahçe'ye kepçeyle verileni kabul edip, kaşığın ucuyla susturulan Beşiktaş ve Galatasaray da, Ülker'le birliktelik kurdukları için suça ortaktır. Kimse bu cümleden, "Galatasaray ve Beşiktaş'la da benzer bir birliktelik kurulursa sorun kalmaz" anlamını da çıkarmasın. Zaten Fenerbahçe'nin derdi başka, onu da bilen biliyor.

10 Mart 2010

Helal olsun Beşiktaş'a ve Demirören'e


"Yiğidi öldür hakkını yeme" demişler. Bazı durumlarda Beşiktaşlı olmak gibi bir his beliriyor içimden. Aslında tam da benlik kulüp ama yaş 35'e geldi, bundan sonra imkânsız.

İşti bugün de o durumlardan biri oldu. 6.0 büyüklüğünde yıkılan Elazığ için daha kimse kılını bile kıpırdatmadan Beşiktaş Kulübü, okul yaptırma kararı almış.

Rahmi Koç, kalçasını kırdı diye, yarım saat içinde geçmiş olsun mesajı gönderen kulüplere örnek olur diye düşünüyorum. Bu kulüplerin, toplumda yeri çok önemli çünkü.

Ve Beşiktaş bu önemi, bazı durumlarda gözümüzün içine kadar sokuyor. Helal olsun demekten başka yapabileceğim bir şey yok. Yıldırım Demirören'i çok sevmem ama insanların da zamanla hatalarından arındığını düşünürüm. O yüzden çok takdir ettim.

Helal olsun size..

22 Şubat 2010

+18'e ihtiyaç duydum kusura bakmayın



Valla Ali Sami Yen'deki ilk maçtan sonra uzun uzadıya yazmıştım, bu kez gerek duymadan tıpkı Meriç'e yaptığım gibi yekten lafımı edeceğim.

Ali Sami Yen'deki maçta bu kulübün kurucusuna küfür ettiniz, bu maçta gencecik bir adamın kız arkadaşına küfür ettiniz, maç bitti Metin Oktay'a küfrettiniz. E, o zaman siz bunu hak ettiniz; alayınız ibnesiniz.

Benim küfürüm, o sözleri söyleyenleredir. Boş yere alınganlık yapmaya gerek yok.

Not: Fotoğrafı en büyük haliyle koydum. Birilerinin Beşiktaşlılık duruşuna karşı, Arda'nın duruşunu göstermek için. İsteyen istediği gibi kullansın...

21 Şubat 2010

Galatasaray istediğini aldı


Atletico Madrid dönüşü yine 11'lik sonuç ve yine hemen hemen istediğini alan bir Galatasaray izledik.

Servet ve Mustafa Sarp dışında Madrid deplasmanındaki 11'le sahaya çıkan Galatasaray daha oyunun başında belli etti niyetini. İyi kapanarak, ileriye atılan hızlı toplarla bulunabilecek gol ya da gollerle, deplasmandan en az hasarla çıkmaktı. Aslında Arda'nın bulduğu golle bunu gerçekleştirebilecek noktaya da geldi ama neredeyse sezonu kapatma tehlikesindeki Beşiktaş buna izin vermedi.

İlk yarının 25. dakikasına kadar dengede giden maç, o dakika itibariyle dengeyi Beşiktaş yönüne çevirdi. Özellikle 30 ila 45. dakikaları arasında baş döndürücü bir tempoyla oynayan siyah-beyazlı takım, Uğur'un İbrahim Üzülmez ve Ekrem karşısında zayıf kalmasıyla, bir nevi tek kale bir oyuna çevirdi maçı.

İnönü'de de yarı düdüğü çaldığında şöyle derin bir 'oh' çektim. Çünkü, Beşiktaş'ın 20 dakikalık dilimde ortaya koyduğu tempo, onları oyundan düşürecekti, öyle de oldu.

Galatasaray, ikinci yarının başlamasıyla, maçtan tek istediğinin beraberlik olmadığını gösterdi. Nitekim Arda, Rüştü'nün kapadığı köşeden bulduğu golle 1-0'lık üstünlüğü sağladı. Tam o dakikalarda Arda'nın sakatlığından ötürü saha kenarına alınması, belki de 2 ya da 3'e gidecek maçın ibresini ters yöne çevirdi.

Hayatta tek tip insandan korkarım, o da hayatta kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insandır. İşte Beşiktaş'ın 1-0 geriye düşmesi de, bana bunu hatırlattı. Arda'ya en ihtiyaç olduğu dönemde, çıkması Galatasaray açısından tatsız bir hadiseydi.

Maç o dakikadan sonra tenis maçı hızına döndü. Beşiktaş şuursuz biçimde Galatasaray'ın üstüne geldi. Galatasaray da, dönen toplardan Keita ve Dos Santos'la, kontraatakla farkı artırmayı denedi fakat olmadı.

Maçın sonucuna baktığımda beraberliğin Galatasaray'ın istediği olduğunu düşünüyorum. Şampiyonluktaki rakiplerinden biri olan Beşiktaş'tan 4 puan almışsın, rakibinin üse çıkmasını engellemişsin ve zor bir deplasmandan en az hasarla çıkmışsın.

Şimdi maçın başına dönelim. Rıdvan Dilmen maç başlamadan yaptığı yorumda Servet yerine Emre Güngör tercihini sorguladı. Hatta gayet açık bir biçimde de yanlış bir karar olduğunu söyledi. Rıdvancığım, git bir takım çalıştır sonra doğrularını uygula. Dışarıdan bıdır bıdır konuşmakla olmuyor o iş. Kaldı ki, Emre Güngör ve Neill ikilisi gayet iyi uyum yakaladılar. Yani, bu böyle çok hayati bir hata değil. Ama Rijkaard ne yapsa, bu arkadaşa yaranamıyor (Yaranmasına tabii ki gerek yok. Rıdvan kimdir).

Bir söz de Sergen Yalçın'a olsun. Bütün bir hafta boyunca Beşiktaş'ın Galatasaray'ı nasıl yeneceğini anlatıp durdu. (Gerçi kendisi Beşiktaş ya da Galatasaray demiyor. Anlayamadığım bir biçimde 'Galatasaray takımı', 'Beşiktaş takımı' gibi bana çok embesilce gelen bir ifadeyi kullanıyor ama neyse)

Herkesin Galatasaray'ın yenilmesini beklediği bir maçtı. Gayet akıllı bir futbol oynamaya devam ediyoruz. Ne istediğini bilen, ne istediğini saptayan ve ona göre bir teknik direktöre sahibiz çünkü.

Hem Atletico hem de Beşiktaş maçlarındaki sonuçlar kâğıt üstünde avantajlı sonuçlardır. Ama yarın ne olur o da bilinmez.

Son sözler futbolculara olsun. Leo yine bütün bir sene baz alındığında gayet başarılı bir performans sergiledi. Yenilen goldeki yumruk hatası dışında. Uğur ilk yarı berbat ikinci yarı idare eder durumdaydı. Neill ve Emre Güngör ikilisi bana Servet'ten daha çok güven veriyor. Neill ciddi anlamda Galatasaray için avantaj halini aldı. Sahada yaptığı her şey bilinçli ve kontrollü. Neill'ıl olduğu defans kişisel olarak bana acayip güven veriyor.

Barış her zamanki gibi 90 dakika boyunca durmadan koşan ama bolca hamle ve pozisyon hatası yaptı. Elano ciddi anlamda formunu artırıyor. Her maç, bir öncekinden daha iyi ve daha üretken. Arda için söylenebilecek bir şey yok. Sakat sakat çıkıp oynadı, golünü attı.

Caner'de ciddi bir düşüş var, Dos Santos hâlâ güçsüz.

Yine de büyüksün Galatasaray...

Beşiktaş-Galatasaray nostaljisi


Ligin ilk yarısındaki Galatasaray-Beşiktaş maçında böyle nostalji kokan fotoğraflardan oluşan bir seri yapmıştım. Görmeyen, bilmeyen, kalmasın dedim. Yeniden koydum. Bu iki fotoğraf da linklere tık'lamanız için sebep olsun.

Güzel maç olsun, itiş-kakış olmadan, hakemin dahli olmadan, bu güzel pazar gününde şahane bir derbi izleyelim.

Not: Bu arada siyah-beyaz fotoğrafların altında Melih Abi'nin şahane bilgilendirmeleri (yorum) var, okuyun derim.

Renkli Galatasaray-Beşiktaş nostaljisi

Siyah-beyaz Galatasaray-Beşiktaş nostaljisi

15 Şubat 2010

TIR dorsesi altında kalması gereken yaratıklar


Telekom, Beşiktaş maçında linç olayı yaşandı. Spor sayfalarına bakınmayı sevmem o yüzden nasıl görüldü bu haber hiçbir fikrim yok. Baktığım iki gazetede geçiştirilmiş biçimde verilmişti.

Şimdi, suratları daire içine alınmış bu yaratıklar konusunda Ankara Emniyeti'nin bir şey yapmaya niyeti var mıdır merak içindeyim. Kim oldukları belli, ne yaptıkları belli... O zaman niye bir işlem yapılmıyor?

Devletin gücü-kuvveti (!) taş atan, baklava çalan çocuğa mı yetiyor? Sokaktaki vatandaşın, kendi adaletini kendisinin işletmesi işte tam da bu yüzden kaynaklanıyor. Çünkü biliyor ki, yapanın yanında kâr kalacak. Yapan yaptığıyla sağda solda havasını basacak. Olansa linç olan adama olacak.

Tiplere bak zaten ne bok oldukları belli oluyor. Yarının Polat'ları, Memati'leri işte bunlar. Allah belanızı versin sizin. Bir TIR dorsesi altında hayvan leşi gibi gebermeniz dileğiyle.



18 Aralık 2009

Bursa sapına kadar hak etti

Genelde adetim değildir, Galatasaray'dan başka bir takım yazmak ama buün Bursaspor'u yazmazsam futbola ihanet olurdu diye düşünüyorum.

Çılgın bir maç izledim doğrusu. 0-1'den 2-1, 2-1'den 2-3 gibi 5'er 10'ar dakikalık periyotlarda ansızın değişen bir mücadeleydi.

Mustafa Denizli, dün yaptığı basın toplantısında, teknik direktörlüğe başladığı günden bu yana hücum futbolunu benimsediğini ve 1-0 ya da 2-0 kazanmaktansa 6-5 kazanmayı tercih ettiğini söylemişti.

Açıklamanın çok etkisinde kalmış olacak ki, 2-1 önde götürdüğü ve bu denli ağır bir zeminde oynanan karşılaşmada maçta Yusuf'la harakiri yapmayı tercih etti.

Bursaspor, Galatasaray maçında da etkin bir futbol sergilemişti ancak İnönü Stadı'nda çok daha farklı bir oyun oynadılar. Öncelikle Ertuğrul Sağlam'ın önünde saygıyla eğilmek gerekir. Oynattığı futbol, maç içinde yaptığı hamleler ve Bursaspor'un bulunduğu konumdan ötürü.

Kalecisinden forvetine kadar golü düşünen, golle yatıp kalkan bir takım görünümündeydi Bursaspor. Tabii burada önemli olan nokta, bu çizgiyi sezon sonuna taşıyıp taşımamaları. Daha önce de Gaziantepspor, kısmen Gençlerbirliği ve Sivasspor örneklerinde gördüğümüz üzere, sezonun ikinci yarısının ortalarından itibaren genel görünümlerine tam ters düşen pozisyona giriyorlar, bu tip takımlar.

ŞU İŞİ BECERİN ARTIK

Bursaspor ve Kayserispor'u bekleyen tehlike bu. Küçük ama emin adımlarla gitmek hem daha önce şampiyonluğa oynamamış oyuncular üstündeki baskının minimuma indirilmesinde önemli hem de sendeleyip düştüğünde aldığın hasar açısından. Bu yüzden yola nasıl devam edecekleri büyük önem taşıyor.

KÜFÜR YAYINLAMAK YAYINCILIK MIDIR?

Beşiktaş seyircisi, Türkiye liglerindeki en antipatik taraftar olma yolunda hızlı ve emin adımlarla ilerliyor. Ali Tandoğan'ın 90+3'te korner çizgisine gittiği andan maç sonundaki 10 dakika boyunca ana-avrat-sülale, önüne gelene küfretti. (Burada parantez açmak şart oldu. Lig TV maç bittikten sonra ısrarlı bir biçimde yayın kesmeden küfürleri yayınladı. Maçtan sonra yapılan bir yorum varsa izlemediğimi belirteyim. Ancak özellikle küfür yayınlamak nasıl bir yayıncılık anlayışıdır onu da dehşetle merak etmekteyim).

Birader, bir kez olsun alkışlamayı bilmek lazım. Çok açık ve net belirtiyorum, hatta altını keçeli kalemle çiziyorum; şu maç Galatasaray-Bursaspor maçı olsaydı yemin ediyorum ayakta alkışlardım Bursaspor'u. Çünkü 2-1'den sonra 5 dakika içinde yaptıkları geri dönüş takdire şayandı. Tam da büyük takımların yapacağı türden bir iş becerdiler. Sadece bu yüzden bile alkıştan fazlasını hak ettiler.

Türkiye'de, -taraftar gözetmeden söylüyorum- taraftar filan yok. İyi giderken şarkı-türkü söyleyip, kötü giderken önüne gelene sülale boyu küfretmek acizliğin daniskasıdır. Zapo'nun suçu gönderilmek midir? Ertuğrul Sağlam'ın günahı arkasına teneke bağlayıp "Zaten yetersizdi" diye göndermek midir?

Komşunun tavuğu komşuya kaz görünürmüş, tam o hesap, birkaç yıl önce alkışlayıp bağırlarına bastıkları adamlar, kendi canlarını yakınca söyle ağzına geleni. "Farklıyız, herkesten farklıyız" edebiyatı yapıp duran Beşiktaş taraftarı keşke bugün Bursaspor'u alkışlasaydı da, gerçekten farklı olduğunu gösterseydi.

Ben yağmura,çamura rağmen gayet güzel 90 dakika izledim. Bursaspor sapına kadar kazanmayı hakketti. Bunda Mustafa Denizli'nin dahli oldu tabii.

Son söz Sercan'a olsun. Maçın ikinci yarısının daha başında kaçırdığı gol akla ziyandı. Bursaspor maçı kaybetseydi benim açımdan tek sorumlu kendisi olacaktı.

Bir futbolcunun gol kaçırması kadar doğal bir durum yok ama lakayt ve laubali olmak apayrı. Otobanda 260 yaparken direğe bindirirsin, bir de bakmışsın 2. ligdesin. Çok örneği var, yeteneklerine ihanet etmesin...

Son bir sözüm daha var. Tolga Özkalfa'dan hakem olursa, hakikaten benden astronot olur.

25 Kasım 2009

Ehh kısmet Trabzon'a


Manchester United kimseden çekmediği kadar çekti şu Türk takımlarından. Galatasaray, Şampiyonlar Ligi'ne gitmesini engelledi. Fenebahçe ve Beşiktaş ise uzun süreli yenilmezlik serilerini sonlandırdı.

Öyle ya da böyle eksik-gedik kadro ama deplasmanda MANU'yu yeniyorsan başarıdır. Helal olsun demek gerekir. Beşiktaş bağladı seriye önüne kim gelirse deviriyor. Şu performansı keşke Şampiyonlar Ligi'nde yakalasalardı da, bugün bir üst tura çıkmasını izleseydik.

Bence gecenin sürprizi değildi yine de. Hem Beşiktaş istim üstünde hem de Manchester United o eski takım değil. CSKA karşısında kılpayı kurtulmuşlardı ama çekirge bir kez daha zıplayamadı. Ronaldo'nun ayrılmasının ardından artık şapkadan tavşan çıkartan bir yıldızları da yok.

Kocaman tebrikler Beşiktaş'a, hepsine tekrar helal olsun. Trabzon da bir ara kıstırıp yenerse Manchester United, bir daha tövbe eder Türk takımlarıyla oynamaya.

Son not; Manchester United'lı futbolculara uyarımdır, Türk takımları şut çekerken derhal toptan olabildiğince uzaklaşsınlar. Çarpıp girme olasılığı çok fazla çünkü.

21 Kasım 2009

Beşiktaş-Fenerbahçe maçı öncesi 4 hissi


Hiç yapmadığım bir şeyi yapacağım bu kez. Beşiktaş-Fenerbahçe maçına yaklaşık 25 dakika var. Favori Fenerbahçe durumunda.

İçimden bir his, Beşiktaş'ın bu maçta 4 gol atacağını söylüyor. Neden bilmiyorum, aniden tıpkı şu an İstanbul'un üstüne çöken sis gibi, bir his çöktü üstüme. (Sis gibi his. Harbiden süper oldu)

Neyse, maçtan sonra maymun olma riskini göze alarak yazdım bunu. Haydi bakalım, hayırlı uğurlu olsun.

Maçtan sonra çok üstüme gelmeyin...

7 Ekim 2009

Hikmet Abi formülü


Hikmet Çetin, bu ülkenin en saygıdeğer siyasetçilerinden biridir. Bugüne dek yaptığı görevler, siyasi çizgisinde olumsuzluklar görebilmek mümkün değil.

Çetin'in, Beşiktaş'taki muhalif kanattan gereken desteği alacağı ve başkanlık için yeterli sayıda oyu alacağından da kuşku yok.

Fakat ne var ki, Hikmet Çetin Beşiktaş Spor Kulübü'ne başkanlık yapabilecek yapıda değil. Daha doğrusu Türkiye'de bir futbol kulübüne başkanlık yapamaz. Ilımlı adamları sevmez, futbol ailesi. Kavgacı, her söylediği olay olan, despot ya da diktatör yapılı insanlar daha yeğdir.

Futbol çevreleri, böylesi mülayim insanları yerden yere vurmak için hep fırsat kollar. Tabii ki Hikmet Çetin'in bir ağırlığı söz konusu ancak "Seba gitsin Ahmet dursun" diyen tribünler dahil bir süre sonra Hikmet Çetin de, eline bavulunu alıp gider.

Çetin; kavgayı, mücadeleyi sevseydi CHP içinde yapardı bunu. O hep, bu tip karmaşalardan uzak, bürokrat çizgisini korudu.

Bir gerçek var ki, eğer Hikmet Çetin Beşiktaş başkanlığına seçilirse, futbol camiasında parmakla bile gösterilemeyecek sayıdaki saygın kişilerden biri olacaktır. Şahsen bu tip insanların varolmasını gönülden istiyorum.

Umuyorum, Hikmet Çetin başkalarına yapıldığı gibi yem edilmez ve kuyruğuna teneke bağlayıp gönderilmez, başkan seçildigi taktirde.

4 Ekim 2009

Sen ne rezil abimizsin Yıldırım Demirören!


Beşiktaş'ta günlerdir konuşulan ve fısıltı gazetesi şeklinde gelişen haberler dün akşam doğruluğunu kanıtladı.

Ülke topraklarında uzun zamandan bu yana ilk kez bu kadar güçlü bir tribün bölünmesi yaşandı. Tabii ki, bunda hafta arası CSKA Moskova maçı sonrası yaşananlar etkili oldu. Zaten o günden bugüne bunun yaşanacağı az-çok biliniyordu.

Olay her ne kadar Beşiktaş tribünlerinde yaşansa da, genel bir taraftar sorunu olduğu çok açıktır. Yarın buna benzer bir bölünmenin Fenerbahçe ya da Galatasaray tribünlerinde de yaşanması mümkün.

Futbola ucundan köşesinden bulaşmış, tribünlerin havasını soluyan herkes bunu biliyor. Ne yazık ki, bu ülkede taraftarlık ilişkisi fazlasıyla çarpık bir düzene oturmuş durumda. Yönetimlerin dağıttığı biletler, yöneticilerin şirketlerinde istihdam ettiği taraftarlar, gizliden ya da açıktan verilen onbinlerce dolar...

Taraftar ve yönetim ilişkisi dünyanın hiçbir yerinde bu denli karmaşık ve girift bir yapıya sahip değil. Oysa 36-42º kuzey paralelleri, 26-45º doğu meridyenleri arasında yaşayan insanların taraftarlıktan algıladığı çok başka bir şey.

Bu ülkede taraftarlar özellikle 2000'li yıllardan itibaren, kulüplerin 'merchandising' işlerine haklı nedenlerle girmesinden dolayı kendilerinin kulüplerde söz hakkı olduğunu iddia eden, takım-taraftar sevgisinden uzak müşteri anlayışına sahipler.

Bu müşteri anlayışı haklı ya da haksız olarak bir süre sonra "Her yıl formamı alıyorum, benim de söz hakkım var" anlayışını da beraberinde getiriyor.

Kulüpler ve kulüp yöneticileri bir yandan sürekli olarak "Siz resmi ürün almazsanız biz istediğiniz transferleri yapamayız" düşüncesini pompalarken, öte taraftan da etki-tepki prensibi gereği taraftarlar da kendileri bir savunma ve saldırı mekanizması kuruyor.

İş böyle olunca da, taraftarlar kendilerini herkesin ve her şeyin üstünde görüp, karar verici olmak istiyor. Tabii ki, kazın ayağı öyle değil ancak yönetimler işi birçok zaman daha da ileri noktaya taşıyıp, açık bir rant zemini ve beraberinde gelen rant kavgalarına zemin hazırlıyor.



Takım-taraftar ilişkisi en basit temelinde bir gönül bağlılığı ve karşılıksızlığa dayanmalı; en azından, bu eskiden böyleydi. Fakat eski çamlar bardak olalı çok oldu.

Dün Beşiktaş tribünlerinde yaşananların tek sorumlusu yönetim ve Yıldırım Demirören'dir. Kendi taraftarı arasında yaşattığı bu kavganın sonunun ölümlere bile gideceğini düşünmeden bir grup taraftarı beslemektedir.

Hayattan beklentileri olmayan, asalak yaşam formuna sahip bu kişilerin yaşamda kendilerini var edebildikleri tek yer tribünler olunca ölümlerin gelmesi kaçınılmaz olur. Yönetimler ya da başkanlar bu noktada hiçbir sorumluluk hissetmez çünkü filler tepişirken çimenler her zaman ezilir.

Tabii ki, yönetimin suçlu olması, başka birilerinin hiç suçsuz olduğu anlamına da gelmiyor. Bir Beşiktaşlı olmamama karşın bu kulübün tarihindeki en büyük başkanlardan biri için kitlesel halde istifa daveti çıkartan bu kişiler; bugün, dün yaptıkları şeyin başlarına geldiğini görmektedirler.

Bugün nemalananların başına da aynısı geleceği kuşkusuz. Fakat bir gerçek var ki, Yıldırım Demirören Beşiktaş Kulübü tarihine gelmiş geçmiş en rezil başkanlardan biridir ve kimin suçlu olup olmadığına bakmaksızın bu bir realitedir.

20 Eylül 2009

Beşiktaş'ın değil, ülkenin sorunu


Türkiye'deki futbolun dengesizliğinin açık bir göstergesidir, Beşiktaş'ın bugün içinde bulunduğu durum. Bir önceki sene şampiyon olmuşsun, üstelik bir de kupayı kazanmışsın yani alınabilecek 3 kupadan ikisini evine götürmüşsün ancak daha sezonun 6. haftasında rakiplerinden şu an için 9 puan -Fenerbahçe ve Galatasaray kazanırsa 12- geridesin.

Gelenler, gidenler; transferde yapılan yanlışlar, şampiyon teknik direktör yerine haftalarca aday aramak ama bulamayınca kürkçü dükkânına dönmek bunların hiçbiri asal sebepler değil varolan tabloda.

Temel sebepler, Türk futbolunun belirli bir düzen içinde olmaması ile sistematik doğruları uygulayamıyor olması. Rakipleriniz önünde şampiyon olmanız, rakibinizin yaptığı yanlışlarla doğru orantılı biçimde gelişiyor bu ülkede. Yani, siz doğru yapmıyorsunuz, karşı taraftakiler sizden daha fazla yanlış yaptığı için onların önünde yer alıyorsunuz.

Bu sadece Beşiktaş değil; Galatasaray, Fenerbahçe ya da diğer takımlar için de geçerli. 6 haftayı geride bıraktığımızda, geçtiğimiz yıl ligi ilk ikide bitiren takımlardan Sivasspor 1 -yazıyla BİR-, Beşiktaş'ınsa 6 puanı var.

TIFIL GENÇ ODASI MİSALİ

2008 Avrupa Şampiyonası'nda adrenalin ve heyecan yüklü günlerden sonra 2010 Dünya Kupası'na gitme şansımızı yok denecek kadar az. Üstelik elemelerdeki, en kolay gruplardan birinde.

Çünkü hiçbir düzene bağlı değiliz, yegâne düzen anlayışımız hani; "Benim düzenim bu anne. Sana her şey karmakarışık geliyor ama ben istediğim şeyi istediğim yerde buluyorum" diyen tıfıl gençlik odalarına benziyor.

RAKAMLAR HİÇBİR ŞEYDİR

Herkesin yazıp çizdiği; 4-3-3, 4-2-3-1, 4-4-2 gibi sistemsel zırvalıkların hiçbiri bu ülke sınırları dahilinde geçerli değil. Zaten futbol böyle bir oyun değil benim açımdan. Sistem filan işin hikâyesi, birilerinin; "Ben başkayım, herkes gibi değilim. Bu işi yalayıp yutttum" tarzında rakamlardan ibaret.

Hayatın doğruları ve yanlışları vardır, futbol da hayatın içinden bir oyun olduğundan ötürü yanlışlar ve doğrularla paralel biçimde gelişiyor. O yüzden bu rakamsal saçmalıkları önemsemiyorum. Üstün olan futbolcular, kadrolar, programlar, sistemler (sistemden kasıt, rakamsal sistem değil) vardır.

Bu yüzdendir ki, 2008-2009 sezonunu ilk ikide bitiren Beşiktaş 6 puanda, Sivasspor 1 puanda. Çünkü bu iki takımın bir önceki sezon başarıları; Galatasaray, Fenerbahçe ya da Trabzonspor'un başarısızlığından kaynaklanıyor. Bir başka sezon bu takımların başarısızlığı, diğer takımların başarısı olacak, bu böyle biteviye sürüyor.

Dünya kadar lig izliyoruz; İtalya'dan İngiltere'ye, Almanya'dan İspanya'ya kadar. En akıllı konuştuğunu ya da yazdığını sandığımız kişiler bile başarının sistemlerde, oyuncularda, teknik direktörlerde olduğunu sanıyor.

Oysa ki, bir ulus olarak temel sorunumuz olan; programsızlık ve sürekli yaratılmaya çalışılan kavga ortamı bu sonuçları almamızı sağlıyor. Doğru dürüst kaç tane takım var ki, 5 yıl boyunca benzer kadrolarla yoluna devam ediyor. Tarihinin en büyük başarısını kazanmış Sivasspor bile neredeyse tüm kadrosunu değiştiriyor.

Şimdi oturup saymaya gerek yok ama Barcelona, Chelsea veya Manchester United'ın bugün ve 5 yıl önceki kadrolarına bir bakın. En az 7-8 oyuncu halen takımın iskeleti durumunda.

Mustafa Denizli yarın gidecek, bilemedin 1 ay sonra, yerine bir başka isim gelecek. O isim bu kadroyu yenilemek isteyecek. "Tabata kim lan?" diyecek ve yerine başka bir adam alınacak. "Yıldırım, bu İsmail çok sıradan, bize daha iyisi lazım" diyecek, yerine yenisi alınacak. Böyle böyle diye diye yepyeni bir Beşiktaş yaratılacak. Pek tabii ki, rakipler de benzer yöntemlerle hareket edecek.

Sorunun çözümünü isimlerde, kadrolarda filan aradığımız sürece başarılı olma şansımız yok, sorun ulus karakterinde. Bunu görmediğimiz ve düzeltmeye çalışmadığımız sürece de "Bizden ne köy olur ne de kasaba."

15 Eylül 2009

Emre Tilev harbi çektir git!


Emre Tilev: Sir Alex Ferguson'u hiç böylesine çaresizlik resmi verirken görmemiştim. Roma'da Barcelona karşısında 25 maçlık yenilgisizlik unvanını kaybederken bile böylesine çaresiz görünmemişti, böylesi dizlerini dövmemişti.

Birader, sen önce Van der Saar'ın kadroda olup olmadığını öğren. Sonra Foster kaleyi nasıl almış onu öğren. Van der Saar, sakat mı değil mi, sor soruştur. Ondan sonra edebi tavırlarla maç anlatmaya çabala.

Bütün maç boyunca saçma sapan benzetmeler, garip yorumlar. Dünyanın en büyük organizasyonlarından birini böylesi rezil spikercikler yüzünden izlenmesi zor hale getirdiğimiz için ayrıca Türk televizyonculuğunu da tebrik etmek gerekir.

Şu hamasetle maç anlatma devri bitsin mümkünse. Adam gibi sahada ne oluyor anlat, sonra çek git. Yaratmaya çalıştığın çabayla sahadaki futbol, birbirine paralel düşmüyor.

Kabak tadı verdi yemin ediyorum. Sağda solda "Türkiye'de Formula 1'i ilk ben anlattım. Spor spikerliğinde yerim bambaşkadır" diye millete caka satacağına bilgi edin, otur çalış biraz.

Maçta Manchester United istediğini aldı. Seyirci iyi hoş da, seyirciyle olmuyor bu işler. Sahaya çıkıp topunu oynarsın. Muhtemelen 1-0'lık skor üstüne "Beşiktaş biraz şanslı olsa" geyikleri dönecek sağda solda. Şimdiden söylemeliyim ki; isteyen istediğini aldı.

Ne kadar eminlerse 3 puan alacaklarından, Ryan Giggs ve Rio Ferdinand kadroya bile alınmamış.

Yusuf'tan medet ummak, Ekrem Dağ'la orta sahada kör dövüşü yapmak olmuyor. Mustafa Denizli, gelişen dünya futboluna pek ayak uyduramamış. Şampiyonlar Ligi mağlubiyet serisi 7'ye yükseldi. Umuyorum ki, ekzantrik bir rekor kırmaz bu alanda.

Not: Kusura bakmayın ama bir dolu blogda, alıntılanmamış fotoğraflar görmeye başladım. Bundan sonra böyle inceden logo koyacağım.

14 Eylül 2009

Beşiktaş'tan ırkçılık karşıtı sweatshirt


Beşiktaş Spor Kulübü, Manchester United ile oynanacak Şampiyonlar Ligi maçı öncesi ırkçılık karşıtı sweatshirtler çıkardı.

Üzerlerinde "Say No To Racism" "We're All Black&White" yazan sweatshirtler 29.5 TL'den satışa çıkarıldı.

Güzel uygulama. Kızılay reklamından sonra bu sweatshirt de, cuk oturmuş. Güzele güzel, doğruya doğru demek boynumuzun borcudur.

13 Eylül 2009

Sergen Yalçın, bir nevi Evliya Çelebi



Türk futbolunun Evliya Çelebi'si Sergen Yalçın. Ben hep sevdim. Oynadığı futbolu, renk gözetmeden profesyonelce mücadele etmesini, lafını-sözünü sakınmamasını.

Şimdilerde gazetelerde okuyup, ekranlarda izliyoruz. Hâlâ aynı tavırda. Söyleyeceğini hiç ölçüp tartmaya gerek duymuyor. Aklından ne geçiyorsa açık açık söylüyor ya da yazıyor. Hesapsız, kitapsız bir adam kısacası.

Beşiktaş PAF takımının da hocalığını yapıyor. Kıvırır mı kıvırmaz mı bilinmez ancak yakın tarih Türk futbolunun en özel oyuncularından biriydi.











12 Eylül 2009

Sıkmadan, zorlamadan: 3-0


İddaa oranları açıklandığında herkesten "Beşiktaş'a 4.00 oranı nasıl verilir?" diye sesler yükseldi. Beşiktaş'ın 11'ini gördüğümüzde anladık ki, İddaa oranlarını ayarlayan ekip, maçın röntgenini çekip, Mustafa Denizli'yle de bir öngörüşme yapmış.

İşin bu boyutunu bir kenara bırakacak olursak, bütün Türkiye'nin beklentisi gerçekleşti. 3-0'a karşın sahada bu skoru yansıtacak bir oyun sergilenmedi. Galatasaray 5'da 5'le gitmesine rağmen oynadığı futbolda bir düşüş olduğu kesin.

Maç trafiğinin erken başlaması, milli maçlar, Avrupa kupaları derken rakiplerinden x2 fazla maç oynayan sarı-kırmızılılar, bir derbi maçı sıkmadan, zorlamadan 3-0 kazandı ve olası rakiplerinden birinin 9 puan önüne geçti.

SÜRPRİZ YUMURTA EKREM DAĞ

Sürprizsiz dizilimle sahaya çıkan Galataray, sürpriz yumurta misali bir 11'le karşılaştı bu akşam. Ekrem Dağ mevzunu herkes yazacaktır. Orta sahanın göbeğinde Ekrem Dağ. Mustafa Denizli, teknik direktörlük kariyeri boyunca birtakım oyunculara fazla anlam yükledi. Bunlardan biri de Ekrem Dağ.

Erken golü oldum olası sevmedim, siner genelde erken gol atan takımlar ve rakibi beklerler. Bir nevi böyle oldu Galatasaray-Beşiktaş maçı da. Beşiktaş şuursuzca sarı-kırmızılı takımın üstüne gelirken, Galatasaray da, her geriye çekilen takımın yaptığı gibi kontraatak kozunu kullandı. Ancak iki takım, hedeflediklerinin uzağında kaldı.

SAHANIN HER YERİNDE KALİTE FARKI

İkinci yarının, Baros'un ilk golüne kadar olan bölümde, Nihat ve meşhur 8.5 milyon dolarlık adam Tabata da oyundan çıkınca Beşiktaş, rakibine üstünlük kurdu. Açıkçası, 1-1'i yakalayacak pozisyonların hepsini bozuk para gibi harcadı. Maçın aslında hikâyesi bu.

İki takım oyuncuları arasındaki kalite farkı. Beşiktaşlılar kusura bakmasın ama bugün kulüp başkanı olsam ne Tabata'yı, ne Nihat'ı, ne Yusuf'u takımımda görmek istemem. Fiyatlarıyla ters orantılı olarak sıradan oyuncu profili çiziyor hepsi.



Teknik direktör seçimlerine oldum olası bir yorum getiremem, pek de sevmem. Ama biri bana Tello'nun neden oynamadığını anlatsın lütfen. Yusuf sol açık oynarken, Tello niye 90 dakikada süre alamaz, hakikaten çok ilginç. 5 haftada iki takım arasında oluşan fark da manidar ve bu savımın doğruluğunu kanıtlar nitelikte.

GALATASARAY YORGUN, ROTASYON OLSA NE GÜZEL OLUR

Galatasaray cephesine gelecek olursak, yorgunlukları her halinden belliydi. Özellikle orta sahada Ayhan çok ama çok aranıyor. Ne Mustafa ne Mehmet, O'nun yaptıklarını yapamıyor. Ayhan'lı Galatasaray ile Ayhan'sız Galatasaray orta sahası arasında uçurumsal farklar var. Bir an önce takıma kavuşmasını dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden.

Baros oynadığı iki milli maçta attığı 5 golün moraliyle çıktığı sahada, geçmiş maçlara nazaran daha hareketli ve daha canlıydı. Doğru zamanda doğru yerde bulunmasının ödülünü de iki gol atarak aldı.

Keita ve Kewell kanatlarının, Beşiktaş'ı felç edeceği düşüncem kısman doğru çıktı ama Keita'nın son hamleleri olumlu kullanamaması izlettiği güzellikleri tamamlayamadı. Arda attırtığı korner golü dışında sahada hayalet gibiydi. Biraz dinlenmesi şart oldu, Rijkaard'dan Arda rotasyonu beklentim bu maçla birlikte arttı.

SABRİ KENDİNİ BULDU

Evet Galatasaray çok iyi oynamadan kazandı ama sadece ilk yarı bulduğu pozisyonlarla skoru 4-0 yapabilirdi. Hücum gücü çok yüksek, orta sahası biraz kırılgan, defansı sağlam bir takım görüntüsü çizdi Beşiktaş maçında.

Sabri'yi unuttuğum zannedilmesin. Bu yıl kabak çiçeği gibi açıldı. Her hafta üstüne koyuyor, her hafta daha güzel oynuyor. Ahhhhh bir de orta yapabilse.

5'de 5 başlangıç harika, oyun idare eder, gol ortalaması 3'ün üstünde. Bir Galatasaraylı olarak ne isterim ki başka.

Renkli Galatasaray-Beşiktaş nostaljisi


İki günden bu yana hepinizi arşivsel fotoğraflara boğduğumun farkındayım. Hem Galatasaray-Beşiktaş maçı hem de 12 Eylül denk gelince böyle bir olay hasıl oldu.

Dün koymayı unuttuğum siyah-beyaz bir fotoğrafı eklemek istedim. Bunun dışında da renkli Galatasaray Beşiktaş fotoğraflarıne da siyah-beyazlarla görün diye düşündüm.

İlk fotoğrafta Derwall ve Stankoviç ikilisi görülüyor. Arka planda görünen Mustafa Denizli, acaba bir gün Beşiktaş'ın başına geçeceğini, hiç düşünmüş müydü o zamanlar?



Bu iki fotoğraf, Türkiye'de gazetecilik rutinlerinden biriydi, uzun bir dönem. Her derbi öncesi, önemli oyunculara böyle garip pozlar verdirilirdi. Uzun zamandır rastlamadım doğrusu.

Spor gazeteciklerinde olabilir ama onları da ben takip etmiyorum. Çok ilginç fotoğraflar çıkar, bu pozlardan. Bu koyduklarım görece daha düzgün. Ancak yine de, Galatasary-Beşiktaş derbileri pozları. Zamanlar farklı.


Herkesi derbiye hazırladığımı düşünüyorum. Renklisi, siyah-beyazı bir tek dia yok. Ehh bu kadar hata kadı kızında da olur. Güzel maç olsun dileklerimi de tekrarlayayım.














Bir bilen ya da hatırlayan varsa söylesin. Hasan Şaş'ın şortunun ipini çeken Beşiktaşlı arkadaş kimdir. Kim olduğunu yarım saattir çıkartamadım.

11 Eylül 2009

Galatasaray-Beşiktaş nostaljisi



Milli Takım macerası sona erdi, sıra Galatasaray-Beşiktaş derbisi ne geldi. Spor blogcuları (blogger nedir kardeşim) maça ilişkin görüşlerini tek tek yazmaya başlamış. Düşündüm taşındım, "Sen arşiv tara, gençlere nostalji olsun" dedim. Maça ilişkin öngörüm yok sadece Galatasaray'ın kazanmasını istiyorum o kadar.



Galatasaray ve Beşiktaş arasında 27 yıl önce oynanmış Devlet Başkanlığı Kupası (Şimdinin Süper Kupa'sı bir zamanların Cumhurbaşkanlığı kupası. Sadece 1981 ve 1982 yıllarında bu isimle oynandı. Darbeyle yaşıt yani. İlkini Ankaragücü, diğerini ise Galatasaray aldı) maçlarına ilişkin karelere kadar gittim.



Hiç hatırlamıyorum maçı, genelde 1980 yılından itibaren izlediğim tüm maçlara ilişkin birtakım şeyler anımsarım ama bunu tamamen altbelleğe itmişim, çıkartamadım da bir şeyler.



Necdet, Samet, Rasim Kara, Fatih Terim, Eser, Raşit Çetiner, Kadir ve Ulvi'nin tıfıllık zamanlarını görünce bir iç çektim. Beşiktaş-Galatasaray maçlarına ilişkin aklımda ilk beliren şey hep, Ziya Doğan'ın, bizim kaleci Sarı Haydar'a kornerden attığı gol olur nedense.



Nasıl bir yer etmişse görüntü hiç unutamıyorum. Zaten Sarı Haydar benim gördüğüm Galatasaray tarihine gelmiş-geçmiş en kötü kalecidir, o da ayrı bir konu.
Çok konuşmayayım, fotoğrafların tadını çıkartın. Her yerde göremeyeceğiniz türden kareler. Belki tek tük görmüşsünüzdür ama bu kadarını bir arada görmeniz zor.



Yarın da, güzel maç olsun, gollü maç olsun; izleyenler hop oturup hop kalksın bize yeter. Ha bir de Galatasaray kazanırsa değmeyin keyfime..

Özel not: Eğer isteyen varsa, bu maça ilişkin Beşiktaş 11'nin klasik 'ayaktakiler-oturanlar fotoğrafı var. Haber edin, mailinize yollarım. Bu da benden kıyak olsun Beşiktaşlı dostlara)



Özel not1: Bloğu takip edenler bilir, adetim değildir böyle logomsu şeyler koymak ama sağda solda blogdan alınmış birkaç fotoğraf gördüm insan bir yazar altına, şuradan alınmıştır diye. Bu işin namusu budur.

Özel not2: Fenerbahçeliler üzülmesin, 10. haftada benzer fotoğraflar koyacağım Galatasaray-Fenerbahçe maçına ilişkin.

10 Eylül 2009

Holosko çırılçıplak!



Slovakya dolu dizgin koşturuyor Güney Afrika'ya. Dün de Kuzey İrlanda'yı deplasmanda 2-0 yendiler. İkinci gol Beşiktaşlı Filip Holosko'dan geldi.

Gol sonrası pek sevinmiş olacak ki, üstü başı çıkarıp, koşturmuş kale arkasına.

27 Ağustos 2009

Küçük hedeflerin 'büyük' takımı Beşiktaş


İsmail Köybaşı + Tabata: 14.5 milyon Euro + Serdar Kurtuluş

Beşiktaşlı olup da insanın akıl sağlığını yitirmemesi içten bile değil. İsmail Köybaşı ve Tabata, Elano ve Keita ile neredeyse aynı fiyata alınmış. Tabata'nın Manchester United ya da Wolsburg karşısında ne yapacağını, aslında ne yapacağını bile bile dehşetle merak ediyorum.

İsmail Köybaşı için verilen para bir biçimde makul görülebilir, yaşı ve yetenekleri itibariyle. Ancak Tabata için verilen 8 milyon Euro hiçbir akıllı yönetimin ve kulübün yapacağı iş değil.

28 yaşına kadar Brezilya'da kalmış, kimsenin dikkatini çekmemiş bir adam nasıl bu denli değer kazanabiliyor. Diğer taraftan gündüz "Tabata'yı kimseye vermem" diyen Gaziantepspor Başkanı İbrahim Kızıl'ın sözlerinin üstünde dumanı tüterken, akşam saatlerinde transferin açıklanması. Nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan tutarsızlık... Yine de, hakkını vermek gerekir, Tabata gibi bir oyuncuyu, bu fiyata vermek yönetim başarısı.

Gaziantepspor böylece iki yıllık bütçesini kurtardı, Beşiktaş ise küçük hedeflerin takımı olduğunu gösterdi. Tabata ile Türkiye'de alınabilecek birkaç galibiyet onları mutlu edecekse sözüm yok tabii.