yıldırım demirören etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yıldırım demirören etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2014

Fatih Terim için deniz bitti, kara göründü


Çok uzun zamandır yazıyı sallayıp duruyorum, açtığım tarih, 27 Temmuz. İnanmazsanız printscreen de koyarım. Fatih Terim Galatasaray’dan ayrılıp, Milli Takım’a kapak attıktan sonra, ‘zamanı var’ deyip durdum. Zamanı bugünmüş.

Yazıyı okumadan önce, bu bloğu da hiç okumadıysan, açık ve net belirteyim, ona göre devam et. Fatih Terim’i sevmiyorum, hoşlanmıyorum, hazzetmiyorum. Bu hislerim, Galatasaray’dan ayrıldığı için değil, 4 sene üst üste şampiyon olurken de sevmedim, UEFA Kupası’nı aldığı zaman da. Benim için pek çok sebebi var, neden sayıp yormak istemiyorum ne seni, ne kendimi.

Sevenlerinin sayısı her geçen gün daha da azalıyor, hatta sevginin nefrete dönüştüğü pek çok insan var. Onları her gördüğümde, Fatih Terim’i neden sevmediğimi daha iyi anlıyorum, verdiğim kararın erken olması beni sevindiriyor.

Galatasaray ilginç bir kulüp. Bugüne kadar, ona aldığından daha fazla veren çok fazla isim tanımıyorum. Ama her ayrılan, aldığından daha fazlasını verdiğini iddia ediyor. ‘Vefa’ muhabbetleri bir türlü bitip tükenmiyor. Ayrılıp da sallamayan, laf etmeyen neredeyse yok gibi. İnsan ister istemez düşünüyor, sorguluyor, ‘ulan acaba doğru mu?’ diye. Yakınanlara bir bakıyorsun, ciğeri beş para etmez adamlar. Milyonlarca dolar kazandıktan sonra bile, bugün kapılandıkları yerlere Galatasaray sayesinde gelmişler. Galatasaray, konuşmayı bilmeyen adamları gazeteci, yorumcu, teknik direktör, antrenör, yönetici yaptı ama onlar hâlâ sallayıp duruyor.

Fatih Terim’in 3. ayrılığında, herkes saflarını tuttu. Kimisi ihanete uğradığını düşündü, kimisi Terim’e ihanet edildiğini düşündü. Bunun sonu asla gelmez de. Benim gördüğüm şey, Fatih Terim’in açık, aleni biçimde Galatasaray’ı sattığıdır. O ‘bunu’ dedi, beriki ‘şunu’ dediden söz etmiyorum. Aysal haklıymış, Terim haklıymış umrumda bile değil. Fatih Terim’in Galatasaray’ı ilk kez satmadığını biliyorum çünkü. 2000 yılında neden gitti, otur sorgula.

Fatih Terim, Çek Cumhuriyeti maçı öncesinde düzenlediği basın toplantısında, ‘ben aslında dostlarımdan korkmalıyım’ dedi. İnsanın etrafına bunca asalak, bunca yalaka doluştuğunda herkesi dost gibi görüyor olsa gerek. Kimsenin kendisini eleştirmediği, herkesin ‘aslansın, kaplansın, büyüksün hoca’ dediği o ‘dostlar’ aslında kalabalığın ortasında yapayalnız, tek başına olduğunun göstergesidir. Soran yok, sorgulayan yok, eleştiren yok. Bunların hepsi Fatih Terim’in sözümona dostları. Ehh hatrı sayılır derecede taraftar da, böyle düşününce, kendisi bir tür tanrı kompleksinde yaşaması son derece doğal.

Oysa dost eleştirir, yerer, ikaz eder, ‘yapma’ der, ‘bu yanlış’ der. ‘Dostum’ dediğin insanlar eğer bunu yapmıyorsa ‘dost’ değildir, olamaz da. 61 yaşındaki bir adamın, önce dost kavramını öğrenmesi gerek ki, kimin dost, kimin düşman olduğunu etraflıca değerlendirebilsin.

Bir milli takım düşünün; biri ırkçılık yapıyor, koluna kaptanlık bandı takılıyor, öteki gazeteci tehdit ediyor hiç yaşanmamış gibi hayat normal seyrinde devam ediyor, biri arkadaşına silah çekiyor, olayın üstü kapatılıyor, ağzına silah dayananın babası konuşunca ‘siz hasta mısınız?’ diye sorgulanıyor.

Her türlü ahlaksızlık, terbiyesizlik, öylesine normalleştirildi ki, bunların hepsinin sıradan olaylar olduğunu düşünmeye başlıyoruz bir süre sonra. Ehh haksız da sayılmazlar, ülkeyi hırsızlar, dolandırıcılar, katiller yönetiyor, halkın neredeyse yarısı bu haysiyet yoksunlarının arkasında duruyor, desteğini hiç çekmiyor.

Halen Fatih Terim’in arkasında duranların da yaptığı tam olarak bu işte.

Fatih Terim ‘konuşacağım’ deyip susuyor, desteğe devam ediyorlar.
Fatih Terim, şikeyi, ırkçılığı yok sayanlarla kol kola girip imza atıyor, bunlar yine ‘aslan hocam’ diye arkasında durmaya devam ediyor.
Fatih Terim, birine silah çekmiş adamı milli takıma alıyor, bunlar halen arkasında.

Bunun adı sevgi değil, bunun adı koşulsuz tapınmadır. Fatih Terim ne yaparsa yapsın, bunlar o tapınmadan vazgeçmeyecek, destekleyecek, hep haklı bulacak.

Hamasetle, kabadayılıkla, ‘atar’lı tavrıyla, karşısındaki herkesi küçümseyen tavrıyla, faşistlik noktasındaki milliyetçiliğiyle, kompleksli halleriyle, bilimsellikten uzak, eski, köhne fikirleriyle, gücün yanında duran tavrıyla Fatih Terim, aslında tam da bu ülkenin spor kahramanı.

Şu son cümle, ne kadar birini, bir fikre, yaşadıklarımızı hatırlattı değil mi?

Yeniden dizayn edilen ve çerçevesi çizilen yeni Türkiye’ye bir spor kahramanı gerekiyordu, işte seçilen insan da Fatih Terim oldu.

Oysa Fatih Terim, Piontek olmasa bir bok değildi. Tıfıllar hatırlamaz ama Piontek denen adam Tanju Çolak, Rıdvan Dilmen gibi o dönemin efsane oyuncularını kadroya almayıp, kimsenin adını bile duymadığı Hakan Şükür’ü kadroya aldı, daha ilk maçında Tugay Kerimoğlu'na şans verdi, Okan Buruk’u, Abdullah Ercan’ı oynatan Piontek’ti. Ama bu ülkede her yabancıya yapılan Piontek’e de yapıldı ve pastanın kaymağını yiyen Terim oldu.

Fatih Terim, Hagi olmasa bir bok değildi. Kimbilir hangi ismini bilmediğimiz adamı iteleyecekti ama transferine karşı çıktığı Hagi, onu Fatih Terim yapan adam oldu.

Hep doğru Fatih Terim. Cecchi Gori yanlıştı, Galliani yanlıştı, Ünal Aysal yanlıştı, herkes yanlıştı, tek doğru Fatih Terim’di. Yere göğe sığdıramadığı egosuyla herkesi ezmeye çalıştı. Kendinden güçsüz olanları ezdi ama ‘mağrur olma padişahım senden büyük allah var’ derler ya, işte herkese dişi kesmedi.

Fatih Terim, en büyük yanlışı, kendisini ölesiye seven Galatasaray taraftarını karşısına alarak yaptı. Elbette halen arkasında duranlar, taparcasına sevenler yok değil ama her geçen gün sayısal olarak azınlık olduklarının onlar da farkında.

Kader arkadaşı Yıldırım Demirören’le verdiği pozlar, ona yönelen protestolarda göğüs germesi, zaten antipatik olan Fatih Terim’i, onu sevenler gözünde de dayanılması güç bir adam haline getiriyor.

Fatih Terim için deniz bitiyor ve kara görünüyor. Elbette bu ülkede, böylesine ilişkileri olan bir adamın işsiz kalması mümkün değil. En kötü Başakşehir, hadi bilemedin Kasımpaşa, hiç olmadı Lig TV yorumculuğu ile yine yolunu bulur ama artık sevgisizlik çemberinde dönüp dolaşır. Çünkü Fatih Terim yapısındaki adamlar, varlıkları güçle doğru orantılıdır. Ormanda yaşlanan aslanların, genç aslanlar tarafından infaz edilmesi gibi, o da bir gün yok olup gidecek. Camiasını satıp, bugün yanında olduğunu sandığı iktidar, birkaç genç aslanla işini bitirecek ve o gün yanında kimse olmayacak.

Kişisel olarak, başarısızlığı, Fatih Terim’le gelecek başarıya tercih ederim. Bunu söylediğim için çok kişi kızabilir, küfredebilir ama Fatih Terim ve onun gibi insanlardan hoşlanmıyorum. Er ya da geç defolarının ortaya çıkacağını düşünüyorum, tıpkı Fatih Terim’de olduğu gibi.

Bunları salt başarısız olduğu için filan yazmıyorum, yazmadım da. Başarılı olup, olması umrumda bile değil. Ne isterse yapsın, nerede ne kadar başarılı olursa olsun ama Galatasaray’dan çok ama çok uzak olsun, bir daha yolu asla Galatasaray’la kesişmesin.

Benim bütün eleştirilerimi bir kenara bırak; Galatasaray’ın başındayken yabancı kuralını eleştirip, kader ortağına imzayı attıktan sonra ağzını açmamasını, ‘bunlarla uğraşacağım’ dediği adamlarla el ele kol kola gezinmesini, arkadaşlarına silah çeken adama kol kanat germesini, para uğruna Tayyip Erdoğan gibi bir herifle pozlar vermesini eğer içine sindiriyorsan, sen de ciğeri beş para etmez şahsiyetsizin tekisin. Haybeye okudun demektir bu yazıyı. Bu yazıyı yazdığım için sen bana küfret yine ama şunu bil ki, bir gün sen benden daha fazla küfredeceksin Fatih Terim denen adama.

Letonyalı maçından önce gazeteci soruyor; ‘Korner çalışıyor musunuz?’ diye, Fatih Terim yanıt veriyor, “Yok gol yemek için çalışıyoruz” diye. Türkiye insanı balık hafızasıyla meşhurdur. Bundan 5 yıl önce bir Boşnak gazeteci soruyor, “İstifa edecek misiniz?” diye ve Fatih Terim yanıt veriyor, “Hele bir siz Dünya Kupası'na gidin de benim ne yapacağımı ajanslardan öğrenirsiniz” diye.

Bunu iki sebepten yazdım. Biri aradan yıllar geçse de, işler kötüye gittiğinde, küstahlaşıyor ve o tavrı benim, kendisinden nefret sebebim. Diğeri ise, bazı arkadaşlar 'gazeteci dalga geçmek için sordu' türünden savunmalar yaptı, gazeteci her soruyu sorar. Fatih Terim'in derdi, soru değil, işlerin boktan gitmesinden kendini uzak tutmak. İlk değil yani!

Ulan daha yeni yazdın diyenler için yazı şurada. Hep aynı şeyleri düşündüm Fatih Terim için ve bundan sonra da hep aynı şeyleri düşeneceğim. Çünkü o meşhur ‘şark kurnazı’ tabirinin futbol dünyasındaki yansımalarından biri. Hadi bakalım, Galatasaraylılar yanıt versin, Fatih Terim şike için ne dedi? Hiç ağzını açtı mı, konuştu mu? Verebilecek yanıtınız yok değil mi?

Gerilimle, kaosla, hamasetle, nefretle, ‘haydi aslanlar’ vs. demekle bu işler yapılmıyor. Futbol ya da başka bir spor fark etmez; bilimsellikten, gelişmeleri takip etmekten, kendini yenilemekten uzaksan başarılı olabilirsin ama rakibini küçük görüyorsan, aşağılıyorsan ve kendini dağların tepesinde görüyorsan, ‘her şeyi ben biliyorum’ tavrıyla 90’larda ezbere alınmış ve artık geçerliliği kalmamış yöntemlerle sadece ‘ben yaptım’ diyorsan, kaybetmeye mahkûmsun. Sonuç ortada, ülke insanının nefretini kazanmış bir milli takım ve alınan sonuçlar, oynanan futbol.

Ama işte, tam olarak Yeni Türkiye’nin profili bu. Nefreti cazibe merkezi haline getirip, ‘ya bendensin, ya karşıdan’ diyerek, sevenlerin gözünde kendini tapınılası bir mit yaratıp, diğerlerini gözden çıkartmak.

Fatih Terim benim için değil ama pek çok Galatasaraylı için ‘İmparator’du. Şimdi o çok sevdiği insanlar da kendisiyle dalga geçmeye, kendi oluşturduğu nefret çemberinin içine girmeye başladı. Bütün varlığını satsa o sevgiyi bir daha yaşayamayacak ve onu yiyip bitirecek şey de, o sevgisizlik ve nefret olacak, ektiklerinin karşılığında.

Umuyorum Milli Takım’ın başında ölene kadar kalır, çünkü hep dediğim gibi benim milli takımım Galatasaray. Ay yıldızı değil sarı-kırmızıyı seviyorum. Ait olduğu yer Galatasaray değil, Yıldırım Demirören’lerin, Göksel Gümüşdağ’ların, Şansal Büyüka’ların yanı. Mutlu olduğu yerde kalsın ama asla bizim mutluluğumuzun içine dahil olmasın. Galatasaray şampiyon olup, başka teknik direktörlerin adını haykırırken, Yıldırım Demirören, Bilal Erdoğan, Tayyip Erdoğan, Acun Ilıcalı gibilerinin teknik direktörlüğünü yapsın.

Kader ortaklığınız daim olsun, yolun bir daha Galatasaray’dan geçmesin. Pisliğinizde boğulmanız dileğiyle....

11 Temmuz 2014

'Siktir git' derim, kimse kusura bakmasın


Hayatta pek çok kez, hiç istemediğimiz şeylerle karşılaşıyoruz. Hazırlıksız yakalandığımız, beklemediğimiz, nice olay, hayatımızın yönünü değiştiriyor. Bunların bazıları bizden kaynaklanıyor, bazılarıysa tamamen inisiyatifimizden bağımsız gelişiyor.

Bugün Başbakan Erdoğan’ın, Vizyon toplantısı yapıldı. Bu toplantıdaki bir fotoğraf karesi, başkalarını bilmiyorum ve umursamıyorum ama benim içimi acıttı.

Galatasaray Başkanı Ünal Aysal’ın, TFF Başkanı Yıldırım Demirören‘le yan yana oturup, çekilen telefona verdikleri samimi görüntü, iktidar muhalifi bir Galatasaraylı olarak canımı fazlasıyla sıktı. Haa bu arada not düşülsün, Ünal Aysal Selahattin Demirtaş ya da Ekmeleddin İhsanoğlu’nun toplantısına gitseydi inanın ya da inanmayın keyfimi kaçırırdı.

Fazlasıyla savunan çıkacaktır bu görüntüyü ve o toplantıya katılımı. Kimisi ‘davete icabet etmek gerekir’ diyecektir, kimisi ‘Galatasaray’ın lehine olacağı için gitmesi iyidir’ diyecektir, kimi de başka sebepler bulacaktır.

O toplantıda kürsüde konuşan kişi, 12 yıllık icraatlerinde söz etti ve talip olduğu görevle hiç ilgisi olmadığı halde ve cumhurbaşkanı seçilse de varolan kanunlarla bireysel olarak yapamayacağı şeyleri anlattı. Bir buçuk saat süren toplantının tamamını izlediğimde, puzzle’ın parçalarının eksik olduğunu düşündüm.

Neden eksik?

Çünkü Metin Lokumcu’nun öldürülmesi yoktu.
Çünkü 19 yaşında karnındaki bebeğini kaybeden, ‘kadın mı kız mı belli olmayan’ genç kız yoktu.
Çünkü Roboski’de üzerlerine bomba yağdırılan 32 kişinin ölümü yoktu.
Çünkü Reyhanlı’da öldürülen 52 kişi yoktu.
Çünkü Soma’da ölüme itilen 302 madenci yoktu.
Çünkü Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz, Medeni Yıldırım, Ahmet Atakan, Berkin Elvan yoktu.
Çünkü milyarlarca dolarlık yolsuzluklar yoktu.
Çünkü gemiler, gemicikler yoktu.
Çünkü satılan TEKEL’ler, Tüpraş’lar yoktu.
Çünkü milletin amına koyup, zengin edilen  yandaşlar yoktu.
Çünkü satılan topraklar, barajlar yoktu.
Çünkü doğa katliamları, katliama karşı koyan köylülerin dövülmesi yoktu.
Çünkü her sokağa çıkıldığında, halka böcek muamelesi yapan destan yazan polisler yoktu.

Buraya en az 200 tane daha ‘çünkü’yle başlayan ve sürüp giden cümle daha yazabilirdim ama ne yorgunluktan ağrıyan parmaklarımı daha fazla yormak istemiyorum, ne de ruhumu daha fazla sıkmak istiyorum.

Herkesin kendi Galatasaray’ı var. Kimi Fatih Terim’i çok seviyor, kimisi nefret ediyor. Kimisi için Hakan Şükür 'kral', kimisi için 'kral değil', kimi Arda Turan’a 'aslan' diyor, kimisi 'rezil'. Bunların hiçbirini eleştirmiyorum, herkes istediğini düşünmekte ve Galatasaray’ı kafasında istediği gibi kurgulamakta serbest. Ben öyle yapıyorum çünkü. Sevdiğim sarı-kırmızıyı kendimde şekillendiriyorum, kendime göre anlamlar katıyorum.

Ünal Aysal’ın orada, Yıldırım Demirören’le yan yana oturup, sırıtması benim açımdan affedilecek bir durum değil. Bunca ‘çünkü’den sonra affedebilmem mümkün değil. Haa, Ünal Aysal’ın da çok sikinde tabii bu durum.

Oraya her için gitmiş olursa olsun, Ünal Aysal, bendeki kredisini bitirmiştir. İsterse onun başkanlığında Galatasaray Şampiyonlar Ligi’ni alıp, Kıtalararası Kupa’yı kazansın zerre umrumda değil, olmayacak da.
Aynı nedenlerden ötürü Fatih Terim’i sevmiyorum. Yoksa ‘6 kupa kazandı, nasıl eleştirirsin ulan yavşak’ türünden cümleler yazıp ‘İmparatorrrr’ diye yeri göğü inletmesini de bilirdim. Ama muktedirden yana olanlardan, hayatımın hiçbir zamanında hazzetmedim. Daha önce de söyledim, öğrendiğim bir şey değil bu, tamamen güdüsel bir durum. Öyle hissettim hep. Terim hadisesi başka zamana kalsın, nasılsa bir gün onu da dökülürüm.

Ünal Aysal için ‘Galatasaray Başkanı olarak, menfaatlerini korumak için oradadır’ gibi bir savunma yapmasın bana kimse.

Galatasaray’ın menfaatleri öldürülen gençlerden önemli değil, bende. İkisini sen istersen yan yana getirme, ben getiriyorum.

Eline, eteğine yapıştığın adamlardan tekme yediğin gün, bu toplantıya katıldığın için bundan sonra ne söylesen, ne yapsan suya yazı yazmaktan başka anlam ifade etmiyor.
Böyle büyük topluluğa bir biçimde ait olduğun zaman, içinden çıkılmaz hallerle karşı karşıya kalıyorsun. Bugün benim yaşadığım buydu, başkanlığı süresince yaşayacağım da budur, bundan sonra her ne yaparsan yap.


‘Tarafı olmadığımız siyasi tartışmalar içine çekilmeye çalışıyoruz’ deyip, bu toplantıya katıldığın zaman da, ‘siktir git Ünal Aysal’ derim, kimse de kusura bakmasın.

10 Mart 2010

Helal olsun Beşiktaş'a ve Demirören'e


"Yiğidi öldür hakkını yeme" demişler. Bazı durumlarda Beşiktaşlı olmak gibi bir his beliriyor içimden. Aslında tam da benlik kulüp ama yaş 35'e geldi, bundan sonra imkânsız.

İşti bugün de o durumlardan biri oldu. 6.0 büyüklüğünde yıkılan Elazığ için daha kimse kılını bile kıpırdatmadan Beşiktaş Kulübü, okul yaptırma kararı almış.

Rahmi Koç, kalçasını kırdı diye, yarım saat içinde geçmiş olsun mesajı gönderen kulüplere örnek olur diye düşünüyorum. Bu kulüplerin, toplumda yeri çok önemli çünkü.

Ve Beşiktaş bu önemi, bazı durumlarda gözümüzün içine kadar sokuyor. Helal olsun demekten başka yapabileceğim bir şey yok. Yıldırım Demirören'i çok sevmem ama insanların da zamanla hatalarından arındığını düşünürüm. O yüzden çok takdir ettim.

Helal olsun size..

30 Kasım 2009

Futbolun boşboğaz ve ukala ulemaları


Geriye sarmayı severim, hele de konu futbolsa. Ama önce şu anki tabloyu vermek elzem.

Fenerbahçe 31 puanla lider, Beşiktaş 1 puan gerisinde ikince, Bursaspor 29 puanla üçüncü, Galatasaray aynı puanla döndüncü ve Kayserispor da 28 puanla beşinci durumda.

Flasback yaptığımızda futbolun boşboğaz ulemalarının sezon başı ile ligin 8. haftasına kadar olan bölümde yaptığı yorumların hepsinde Fenerbahçe ile Galatasaray'ın ligi açık ara önde götüreceğini, bu iki takımı zorlayacak takımın çıkamayacağını, kadro olarak her iki takımın da ligin çok üstünde olduğunu söylediklerini herkes anımsıyordur.

İş artık öyle bir noktaya geldi ki, Fenerbahçe ve Galatasaray arasındaki şampiyonluk yarışında Turkcell Süper Lig'deki diğer 15 (Ankaraspor'u sayamıyoruz) takımın figüran rolünde olduğu bile söylendi.

Futbol ukalalık kaldırmaz nitelikte bir oyundur, hele boş ukalalığı hiç kaldırmaz. Elbette ki, Beşiktaş'ın içinden geçtiği buhran dolu günler hesaba katıldığında önyargılı yorumların olması doğal. Ancak ligdeki takımların hepsini, kendi içinde sindirme planları 14. hafta geride kalırken, tatlı bir tebessüm olarak hatırlayacağız.

Aslında, sadece bu yıla özgü bir durum değil. Yaklaşık 10 yıldır Fenerbahçe ve Galatasaray ekseninde bir lig geçmesi isteniyor. Güzel kızı iki esas oğlandan hangisinin kapacağına yönelik, kuru gürültü içeren kavgada diğerleri ise -ki Beşiktaş da dahildir diğerlerine- bu iki esas oğlana zaman zaman yardımcı olan, zaman zaman da birinin kazanmasını isteyen figüran rolündeler.

Geçen yıl, Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören'in aslında çok da haklı biçimde dillendirdiği "İki büyük yaratılmak isteniyor" çıkışı, her ne kadar sezon sonunda kendi lehine gelişse de, çok ama çok haklılık içeriyor.

Sadece son 10 yıla baktığımızda bu gerçeği görebilmek mümkün. Evet, kabul ediyorum ki, zaman zaman bu takımlar ligi haklı olarak forse ettiler fakat sesi yüksek çıkanın haklı göründüğü Türkiye futbol ortamında, başkalarının sesinin çıkması sürekli olarak engelleniyor.

Esas oğlan-figüranlar eksenindeki lig, Beşiktaş'ın Sivasspor deplasmanındaki 1-0'lık galibiyeti ile Bursaspor'un Galatasaray'ı yenmesiyle sona erdi. Bu çok devam eder mi, açıkçası bilemiyorum. Bildiğim tek şey, bunun devam etmesini istediğim. Her yıl Fenerbahçe-Galatasaray yarışından çok sıkıldım, bu saçma ligi iki takımın benzer yöntemlere başvurarak forse etmesi içimdeki futbol sevgisini de baltalıyor.

Bir Anadolu-İstanbul ayrımı yapmak istemiyorum ancak önce futbolsever sonrasında Galatasaraylı olarak -çünkü önce futbolseverim- bu ligde Kayseri'nin, Gençlerbirliği'nin, Bursaspor'un -her ne kadar sevmesem de- şampiyon olmasını diliyorum. Çünkü ulus futbolu Fenerbahçe-Galatasaray kayıkçı kavgasından büyük yara alıyor ve bu yarayı en çok futbolu sevenler alıyor.

Umuyorum Kayserispor ya da Bursaspor bu yarışın içinde sonuna kadar olur, geçtiğimiz yılın şampiyonu Beşiktaş'ın yeniden yarışın içinde olması, beni mutlu ediyor.

Yazının en başına dönersek. Futbolun boşboğaz ve ukala ulemalarının "Bu iki takımı kimse zorlayamaz", "Mustafa Denizli 2. yılında asla başarılı olamaz", "Kayserispor helva gibi olmuş" gibi zırvalar umarım sonlanır.

Kimse futbol konusunda ukalalık yapmasın mümkünse. Oturalım ve doğru düzgün izleyelim. Sezon sonu şampiyon olanın -tabii eğer şike-teşvik-bahis üçgeninde yer almamışsa ki, umutsuzum bu konuda- elini sıkmasını bilelim.

İki kelimeyi biraraya getirip konuşamayan adamları da okumaktan vazgeçelim mümkünse. Kahvedeki adamla aynı dili konuşan gazeteciler ne yazık ki sadece bizim ülkemizde var.

4 Ekim 2009

Sen ne rezil abimizsin Yıldırım Demirören!


Beşiktaş'ta günlerdir konuşulan ve fısıltı gazetesi şeklinde gelişen haberler dün akşam doğruluğunu kanıtladı.

Ülke topraklarında uzun zamandan bu yana ilk kez bu kadar güçlü bir tribün bölünmesi yaşandı. Tabii ki, bunda hafta arası CSKA Moskova maçı sonrası yaşananlar etkili oldu. Zaten o günden bugüne bunun yaşanacağı az-çok biliniyordu.

Olay her ne kadar Beşiktaş tribünlerinde yaşansa da, genel bir taraftar sorunu olduğu çok açıktır. Yarın buna benzer bir bölünmenin Fenerbahçe ya da Galatasaray tribünlerinde de yaşanması mümkün.

Futbola ucundan köşesinden bulaşmış, tribünlerin havasını soluyan herkes bunu biliyor. Ne yazık ki, bu ülkede taraftarlık ilişkisi fazlasıyla çarpık bir düzene oturmuş durumda. Yönetimlerin dağıttığı biletler, yöneticilerin şirketlerinde istihdam ettiği taraftarlar, gizliden ya da açıktan verilen onbinlerce dolar...

Taraftar ve yönetim ilişkisi dünyanın hiçbir yerinde bu denli karmaşık ve girift bir yapıya sahip değil. Oysa 36-42º kuzey paralelleri, 26-45º doğu meridyenleri arasında yaşayan insanların taraftarlıktan algıladığı çok başka bir şey.

Bu ülkede taraftarlar özellikle 2000'li yıllardan itibaren, kulüplerin 'merchandising' işlerine haklı nedenlerle girmesinden dolayı kendilerinin kulüplerde söz hakkı olduğunu iddia eden, takım-taraftar sevgisinden uzak müşteri anlayışına sahipler.

Bu müşteri anlayışı haklı ya da haksız olarak bir süre sonra "Her yıl formamı alıyorum, benim de söz hakkım var" anlayışını da beraberinde getiriyor.

Kulüpler ve kulüp yöneticileri bir yandan sürekli olarak "Siz resmi ürün almazsanız biz istediğiniz transferleri yapamayız" düşüncesini pompalarken, öte taraftan da etki-tepki prensibi gereği taraftarlar da kendileri bir savunma ve saldırı mekanizması kuruyor.

İş böyle olunca da, taraftarlar kendilerini herkesin ve her şeyin üstünde görüp, karar verici olmak istiyor. Tabii ki, kazın ayağı öyle değil ancak yönetimler işi birçok zaman daha da ileri noktaya taşıyıp, açık bir rant zemini ve beraberinde gelen rant kavgalarına zemin hazırlıyor.



Takım-taraftar ilişkisi en basit temelinde bir gönül bağlılığı ve karşılıksızlığa dayanmalı; en azından, bu eskiden böyleydi. Fakat eski çamlar bardak olalı çok oldu.

Dün Beşiktaş tribünlerinde yaşananların tek sorumlusu yönetim ve Yıldırım Demirören'dir. Kendi taraftarı arasında yaşattığı bu kavganın sonunun ölümlere bile gideceğini düşünmeden bir grup taraftarı beslemektedir.

Hayattan beklentileri olmayan, asalak yaşam formuna sahip bu kişilerin yaşamda kendilerini var edebildikleri tek yer tribünler olunca ölümlerin gelmesi kaçınılmaz olur. Yönetimler ya da başkanlar bu noktada hiçbir sorumluluk hissetmez çünkü filler tepişirken çimenler her zaman ezilir.

Tabii ki, yönetimin suçlu olması, başka birilerinin hiç suçsuz olduğu anlamına da gelmiyor. Bir Beşiktaşlı olmamama karşın bu kulübün tarihindeki en büyük başkanlardan biri için kitlesel halde istifa daveti çıkartan bu kişiler; bugün, dün yaptıkları şeyin başlarına geldiğini görmektedirler.

Bugün nemalananların başına da aynısı geleceği kuşkusuz. Fakat bir gerçek var ki, Yıldırım Demirören Beşiktaş Kulübü tarihine gelmiş geçmiş en rezil başkanlardan biridir ve kimin suçlu olup olmadığına bakmaksızın bu bir realitedir.