şike etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şike etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2014

3 Temmuz'un tek kazananı Fenerbahçe


16 Aralık akşamı, Star TV ekranlarında 'özel haber' ibaresiyle bir haber yayınlandı. Haberde Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın 3 Temmuz şike operasyonunda görev alan herkesten şikâyetçi olduğu belirtilerek, Aziz Yıldırım'a göre, şike operasyonunun amacının Fenerbahçe ile dönemin Başbakanı olan Recep Tayip Erdoğan’ı karşı karşıya getirmek olduğu belirtiliyor.

3 Temmuz şike sürecinden bu yana duyduğumuz iki temel savunma vardı Fenerbahçeliler tarafından. Biri cemaatin Fenerbahçe'yi ele geçirmek istediği, diğeri ise AKP'nin Fenerbahçe'yi ele geçirmek istediğiydi.

Bunlarla ilgili büyük büyük yazarlarımız çokça yazı kaleme aldılar. Misal Can Dündar, 11-07-2011 tarihinde Milliyet Gazetesi'nde yazdığı köşesinde şunları söylemektedir; "Fenerbahçe’de yaşanan, bir temizlik çalışması değil, bir iktidar çatışmasıdır; dolayısıyla siyasaldır. 2011 seçimlerinin ilk faturaları kesilmeye başlandı. “Bundan sonra ne olur” diye soranlara yukarıda örnekler verdiğim tarihi hatırlamalarını tavsiye ederim. Cevabı orada var. Bu, siyasetteki yapılanmaya paralel bir darbedir. Arkası gelecektir. Her devir olduğu gibi yine eski çerçeveler indirilip yenileri asılacaktır. Top, şimdi iktidarın ayağındadır."

Tayyip Erdoğan'la yavrusu Bilal arasında geçen konuşmalar, "Fenerbahçe'ye operasyon böyle yapıldı" başlığıyla muhalif etiketiyle yayın yapan sitelerde yayınlandı. Oysa görüşmenin içeriğini dinlediğinizde, ortada Bilal'in bir oyu olduğu ve onun gidip kullanılması gerektiği ve şike sürecinde Platini'nin 'adı geçen takımları küme düşürün' demesine karşın Tayyip Erdoğan'ın nasıl göğsünü siper edercesine karşı durduğundan başka bir şey yok.

17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan sonra işin rengi değişiyor. Çünkü devreye artık devletin Başbakanı tarafından 'paralel yapı' adı verilen ve direkt olarak Fethullah Gülen cemaatini hedef alan bir yapı ortaya konuyor.

Paralel yapı artık her yerde dillendirilmeye başlanmışken, Aziz Yıldırım BBCTürkçe'ye şunları söylüyor: "Yapılan bütün operasyonları cemaat yapmıştır. Paralel devletin kurbanı. Yargıtay kararına kadar olan kısımda evet bunu düşünüyorum. Ama Yargıtay kararını veren hakimlerin paralel devletin adamı mı yoksa Türkiye Cumhuriyeti'nin mi yani bu hükümetin mi adamı olduğuna karar veremiyorum. Ne olduğuna karar veremiyorum."

wsj.com.tr'den Emre Peker'in sorularını yanıtlayan Aziz Yıldırım, "Bütün bu dosyaların arkasında Gülen mi var, böyle mi düşünüyorsunuz?" sorusuna "Bunu ben düşünmüyorum. Bunu Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı düşünüyor. 17 Aralık'ta yapılan yolsuzluk operasyonundan sonra başbakan çıkarak ÖYM'lerde yapılan bütün davaların kumpas olduğunu söyledi" yanıtı verip, aynı gün ajanslara AKP ile Cemaat'in 11 yıl boyunca birlikte iktidara yürüdüğünü ve wsj.com.tr'ye verdiği röportajda sözlerinin sadece bir camiayı hedef alındığı gibi gösterilmeye çalışıldığını söyleyerek, bir taraftan da cemaatin tüm suçlu olmadığını söylemeye çalışıyor.

Tüm bunlardan anladığımız şu; Aziz Yıldırım her konuşmasında Gülen cemaatini Başbakan'ın 17-25 Aralık sonrası sözlerini adres gösterip açık açık suçlarken, bir taraftan da üstü kapalı biçimde AKP iktidarını suçluyor ama bunu net ifadeler yerine flu açıklamalarla yapıyor.

17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları sonrası "Şike yaptıysam Fenerbahçe için yaptım. Ben kendim için şike yapmadım" diyen Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe yöneticilerinin bugün başka bir rotaya girdikleri ortadadır.

Ne gariptir ki, gözümüzün içine baka baka hırsızlık yapanların da, mahkeme salonlarında savunma verirken 'şike yapmadık' yerine 'ama onlar da yaptı' diyenlerin en büyük şikâyeti usulsüz dinlemeler olmuştur.

İktidardan şikayet edip, "O statta maalesef sayın Cumhurbaşkanı'na da protesto yapıldı" diyenler de aynı camianın, şike savunmasında "Bu kanunun çıkmasında Türk sporunun gerçeklerini görerek çıkması için her türlü desteği veren Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a teşekkür ediyorum" diyenler de aynı camianın mensupları.

Garip bir süreç yaşandı 3 Temmuz'dan sonra. O güne kadar yapılan bütün operasyonların arkasında duran Cengiz Çandar, Ergun Babahan gibi fanatik yazarlar, Nedim Şener, Ahmet Şık gibi yazarlar ya da Genelkurmay Başkanı cezaevine atıldığında Türkiye'nin bağırsaklarını temizlediği yorumları yapıp, yaşanan hukuksuzlukların hiçbirine ses çıkartmazken, söz konusu Fenerbahçe olunca, bambaşka ruh haline büründüler.

Bugün artık bütün pislikleri, cemaat denen iğrenç oluşumun üstüne yıkmak en geçerli yöntem. Koluna 700 bin dolarlık saat takıp, 34 milyon Euro rüşvet alan adam da cemaati suçluyor, "Şike yaptıysam Fenerbahçe için yaptım" diyen adam da cemaati suçluyor. Ülkenin muktedirlerinin gösterdiği adres değişmediği sürece, bu durum değişim göstermeyecek.

'Bizi ele geçirmek istediler' diyerek, adresi belirsiz mesajlar verenler, artık "O statta maalesef sayın Cumhurbaşkanı'na da protesto yapıldı" cumhurbaşkanlarına sonsuz bağlılıklarını sunuyorlar.

Sürekli Mesut Yılmaz örneği veren Fenerbahçeliler, bugüne dek hep siyasi güce yakın durduğunu kabul etmek zorunda. Bu ülke tarihinde başbakanlığı döneminde bile Fenerbahçe başkanlığını bırakmayanlar, orgenerallerin futbolcu transferine evrak yetiştirmek için jet havalandırması kadar geniş bir yelpazede Fenerbahçe-siyasal erk yakınlığı yaşanmıştır.

Onların deyimiyle 'Sayın Başbakan'ın ricasıyla Suriye'de özel maç yapanlar, Demokrat Parti'den milletvekili yapılan Zeki Rıza Sporel'in, Adnan Menderes'in direktifiyle Fenerbahçe'nin SSCB ile ilişkileri yakınlaştırmak için Fenerbahçe'nin Sovyetlere gönderildiğini hatırlamazlar.

Ya da bugün 'Stadımızı kendimiz yaptık' diye böbürlenenler, Şükrü Saraçoğlu'nun Fenerbahçe başkanlığı ve TC başbakanlığı döneminde Fenerbahçe Stadı'nın satın alınmadığını da bilmezler.

Ülkenin başındaki en büyük bela göreve geldiğinde, "Türkiye'ye yakışan Fenerli başbakan" pankartı açanlar, acaba şu an ne düşünüyordur merak ediyorum.

'Sen böyleydin, ben böyleydim' tartışmasına girmek istemiyorum ama yakın tarihte yaşananlara baktığımızda, cezalandırıldığını düşünenlerin, aslında ödüllendirildiği ortada. Paha biçilemeyen lise arazilerinin peşkeşi, sportif amaçlı verilen tesislerin turistik işletmeye verilmesi, sadece Bursa'da yerel bir gazeteye verilen ilanla yüzmilyonlarca liralık bir spor salonunun bedavaya yapılması, kaçak marina yapılan tesisler gibi pek çok şey, bugün 'bizi ele geçirmeye çalıştılar' dedikleri devlet ve cemaat tarafından Fenerbahçe'ye çekilen peşkeşlerden bazıları.

Kumarda nasıl sadece kasa kazanır kuralı geçerliyse, 3 Temmuz'un tek kazananı da Fenerbahçe olmuştur. AKP iktidarı devam ettiği sürece de kazanmaya devam edeceklerinden emin olun. Daha nice tesisler, şampiyonluklar, 'zaferler' elde edeceklerinden şüpheniz olmasın.

Çünkü bir hırsızın hırsız olup olmadığını başka bir hırsıza soramazsınız. Sorduğunuzda alacağınız yanıt, onun temiz olduğundan başka bir şey değildir. Bu süreçte yaşadığımız şey, hırsızlara kol kanat gerildiğidir, üstelik siyaseten bambaşka yelpazelerde olup, fikren asla anlaşamayan insanların biraraya geldiğini gördük.

Galatasaraylılar için de minik dipnot vereyim, bir süre daha sportif-mali başarı filan beklemesin kimse. Şimdiden herkes kendisini bundan çok daha kötü günlere hazırlasın.

Bu vesileyle Türkiye'ye yakışan Fenerli başbakanın diyenlerin ayrıca sülalesini sikeyim...

18 Mayıs 2013

'Kanırta kanırta'

Galatasaray'ın 8. olduğu sezon, sanırım en yoğun futbol yazdığım sezon olmuştu. Çok kızdım, çok sinirlendim. Kızgınlığımın nedeni takımın 8. olması değildi, oynanan futbol ve kulübün içine düşürüldüğü durumdu.

Sonra, ismi 3 Temmuz olarak anılan bir olay yaşadık. Tarlaların sürüldüğü, işçilerin çalıştırıldığı, 'Kocaman yüreklilerin' eline 11'lerin tutuşturulduğu, kendisine gazeteci diyen soytarıların siparişle haber yaptığı, çocuklarına kolejlerden yer ayırtmak için yöneticilere dilenenlerin olduğunu görmüş olduk.

Bunları bilmiyor muyduk? Çok saf, hatta aptallık sınırlarında olmayanlar dışında Türkiye'de futbolda bunların yaşandığını biliyordu. O aptallık sınırlarında olanlar, halen şike yapmadıklarını düşünüyor tabii. Hatta bugünkü Karabük maçında bile şike olmadığını düşünenler vardır.

Bugün Karabük maçı sonrasında Gökhan Gönül'e maç sonrası tamamen spekülatif bir yanıt almak için bir soru soruldu. Gökhan Gönül de, yanıt olarak "Kanırta kanırta o şampiyonluğu aldığımızı biliyorum" dedi.

Kanırtmak, TDK'ya göre "Büküp zorlayarak yerinden oynatmak" anlamında ancak hepimiz biliyoruz ki, Gökhan Gönül'ün kullandığı anlam argodaki anlamıydı.

Yazının başında dedim ya, o sezon için çok kızgındım, çok saydırdım diye. 3 Temmuz sonrası Türkiye'deki pisliğin ortaya saçıldığı andan itibaren, Galatasaraylı olduğum için bir kez daha mutlu oldum. Bazı konular hariç, sportif açıdan bu kadar kızdığım için de, kendime kızdım.

Kanırta kanırta şampiyon olanların, kimleri nasıl kanırttığını sayfalar dolusu belgelerle ve mahkeme kararlarıyla gördük. Ama tabii sahaya yansımadığı yönünde dünyanın en gerizekalı savunması yapıldı. İbrahim Akın isimli futbolcunun tek başına bireysel olarak şike yaptığı gibi olaylara değinmeyeceğim bile.

Uzun uzadıya yazmayacağım. Evet bugün pankartı açanlar, o sezon 8.ci oldu ancak onuruyla, gururuyla oldu. Tarla sürmek yerine sahada mücadele etti ve yenildi. Şike yapmak yerine gayreti kadar başarılı oldu.

Öyle 'kanırta kanırta' şampiyon olmaktansa, her sezon 8.ci olmaya razıyım. Ağzımı açarsam, gıkımı çıkartırsan şerefsizim.

2010-2011 sezonunda Trabzonspor'un elinden şampiyonluğu çalınmıştır. Bu hırsızlık mahkeme kararlarıyla tescillenmiştir. UEFA'ya olmayan belgeleri veren bir adamın başında Türkiye Futbol Federasyonu'nun vermiş olduğu kararı da kabul etmiyorum.

Şenol Güneş'in emeği çalınmıştır,
Tolga Zengin'in emeği çalınmıştır,
Burak Yılmaz'ın emeği çalınmıştır,
Jaja'nın emeği çalınmıştır,
Yattara'nın emeği çalınmıştır,
Selçuk İnan'ın emeği çalınmıştır,
Gustavo Colman'ın emeği çalınmıştır... İsimlerini şu an hatırlamadığım 2010-2011 sezonunda Trabzonspor forması giyen, o takımda emeği bulunan malzemecinin, masörün, antrenörün emeği çalınmıştır.

'Kanırta kanırta' şampiyon olduğunu sananların, cezaevindeki hırsızdan, kapkaççıdan, hortumcudan farkı yoktur.

Bu garip hezeyanlar, çaresiz çırpınışlar, bugünkü sonucu değiştiremeyeceği gibi, Trabzonspor'un 2010-2011 sezonunun şampiyonu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Değiştireceğini düşünenlerin CAS'taki davalarını neden geri çektiklerini, UEFA'nın Şampiyonlar Ligi'ne neden Trabzonspor'u gönderdiğini ülke menfaatleri masalını anlatmadan, gerçekçi ve inandırıcı biçimde anlatması gerekiyor.

Unutmadan, puan farkı 1'di değil mi sevgili Gökhan!

Not: Bu arada pankartı açan Ultraslan'a 6 bin bileti peşkeş çeken Galatasaray yönetiminin de umarım kafası ezilir. Birilerinin haklarının gasp edildiğini anlatmaya çalışanların, başkalarının haklarını gasp ettiğini de görmek gerekir.

25 Mart 2010

Adam olmayı başarabilmek

Dolandırıcılık ve çete üyesi olmak suçundan tutuklandı. Ağır suçlamalar, insanın asla üstüne yapışmasını istemediği suçlar, hele ki dolandırıcılık.

Karaktersizlik, başlıca karakter özelliğiydi, ne tip bir adam olduğu net bir biçimde anlaşıldı.

Galatasaray'dayken, Fenerbahçeli taraftara saldırdı; Fenerbahçe'ye gitti ana-avrat sövüp eliyle '6' işareti yaptı.

Girdiği kabın şeklini alanlardan, en sıvı en vıcık vıcık olanından hem de. Futbolcu olmak, para kazanmak, meşhur olmak, sevilmek hepsi hikâye, öncelikli şart adam olmak. Ne yazık ki, başarabilmiş değildi.

6 yıl ceza alırsa fazla ironi yüklü olur.

27 Ocak 2010

Sahi ne oldu?

Sahi domuz gribi vardı, milyonlarca dolarlık ilaçlar alındı. Ne oldu o ilaçlar ve o günlerde Sağlık Bakanlığı her ölüme domuz gribi diyordu. Şu an durum ne aşamada?

Ergenekon davasından herkes bir bir tahliye oluyor. Şimdi Poyrazköy iddianamesi kabul edildi. O dava ne kadar sürer ve kimler içeri alınır?

Günlerce, haftalarca manşetlerde kalan 'demokratik açılım' meselesi ne alemde?

Türkiye'de tek başına yeter sayısı olmasına karşın, anayasa değişikliği yapmayan iktidarı, ufaktan anayasa volümü yapmaya başladı. Ben mi değiştireceğim de, beni mi bekliyorlar acaba?

"Türkiye, artık demokratikleşti" deniyordu ama belediye başkanları, eşleri çocukları kelepçelerle gözaltına alınıyor. Eylemlerin gazla-copla bastırılmasını konu bile yapmıyorum. Hakikaten demokratikleşme durumumuz ne oldu?

O değil de, Türkiye AB'ye giriyordu. Onda son durum ne?

Şike-bahis konusunda Federasyon işlem başlatacağını söylemişti, Almanya'dan dosyalar gelince. Bu dosyaların gelişi de acaba yine Almanya'daki Deniz Feneri davasında olduğu gibi çok mu gecikecek? Ve tıpkı orada olduğu gibi, bir sonuç çıkmayacak mı?

Taraf gazetesi, sanki biraz kalın bağırsak işlemi görüyor gibi gelmiyor mu size de? Yoksa yanılıyor muyum?

TEKEL işçilerinin 44. eylem günü. Acaba sendikacılar su koyuverecek mi? Merak ediyorum.

14 Aralık 2009

Mızrak çuvala sığdırılmaya çalışılıyor

Avrupa'daki bahis ve şike skandalının en yoğun olarak görüldüğü ülkenin Türkiye olduğu söylendi. Büyük bir soruşturma başlatıldı. Soruşturma gereği Turkcell Süper Lig'den 29 maçın temiz olmadığı belirtildi.

Daha sonra Fenerbahçe'nin bu 29 maçtan 6'sında imzası olduğu söylendi. Önce yalanlandı, sonra su akışına bırakıldı.

Ansızın Kazım'ın başını çektiği seks skandalları gündeme geldi. Aslında uzun zamandır bilinen ama dillendirilmeyen meşhur konu. Bazı futbolcuların, otel odalarında fantazi dünyalarını genişlettikleri yazıldı çizildi. Bu haber yalanlanmadı tabii.

Şimdi geldiğimiz noktada, seks skandalında başı çektiği, organizatör olduğu söylenen Kazım'ın, bahis ve şike skandallarının baş aktörü olduğu yazılmaya başlandı.

Ben şimdiden söyleyeyim, o mızrak çuvala sığmaz. Kazım'ın oynamadığı maçlar işin içinde. Kaldı ki, oynasa da tek başına hiçbir şeyi değiştirebilecek gücü olmadığı ortada. Bu iş tek kişinin üstüne yıkılarak, "Bu işten tertemiz çıktık" ayağına yatamaz kimse.

Demem o ki, mızrak çuvala sığmaz. Sen sığdırırsın sığdırmasına da, sadece sığdırdığını düşünürek, sığdırdığını sanarsın.

Not: Ben bunları yazdığım sırada Fenerbahçe Kulübü, Kazım'ın hiçbir olaya karışmadığına yönelik bir basın açıklaması yapmıştır. Gelişmeleri takip edeceğiz...

30 Kasım 2009

Futbolun boşboğaz ve ukala ulemaları


Geriye sarmayı severim, hele de konu futbolsa. Ama önce şu anki tabloyu vermek elzem.

Fenerbahçe 31 puanla lider, Beşiktaş 1 puan gerisinde ikince, Bursaspor 29 puanla üçüncü, Galatasaray aynı puanla döndüncü ve Kayserispor da 28 puanla beşinci durumda.

Flasback yaptığımızda futbolun boşboğaz ulemalarının sezon başı ile ligin 8. haftasına kadar olan bölümde yaptığı yorumların hepsinde Fenerbahçe ile Galatasaray'ın ligi açık ara önde götüreceğini, bu iki takımı zorlayacak takımın çıkamayacağını, kadro olarak her iki takımın da ligin çok üstünde olduğunu söylediklerini herkes anımsıyordur.

İş artık öyle bir noktaya geldi ki, Fenerbahçe ve Galatasaray arasındaki şampiyonluk yarışında Turkcell Süper Lig'deki diğer 15 (Ankaraspor'u sayamıyoruz) takımın figüran rolünde olduğu bile söylendi.

Futbol ukalalık kaldırmaz nitelikte bir oyundur, hele boş ukalalığı hiç kaldırmaz. Elbette ki, Beşiktaş'ın içinden geçtiği buhran dolu günler hesaba katıldığında önyargılı yorumların olması doğal. Ancak ligdeki takımların hepsini, kendi içinde sindirme planları 14. hafta geride kalırken, tatlı bir tebessüm olarak hatırlayacağız.

Aslında, sadece bu yıla özgü bir durum değil. Yaklaşık 10 yıldır Fenerbahçe ve Galatasaray ekseninde bir lig geçmesi isteniyor. Güzel kızı iki esas oğlandan hangisinin kapacağına yönelik, kuru gürültü içeren kavgada diğerleri ise -ki Beşiktaş da dahildir diğerlerine- bu iki esas oğlana zaman zaman yardımcı olan, zaman zaman da birinin kazanmasını isteyen figüran rolündeler.

Geçen yıl, Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören'in aslında çok da haklı biçimde dillendirdiği "İki büyük yaratılmak isteniyor" çıkışı, her ne kadar sezon sonunda kendi lehine gelişse de, çok ama çok haklılık içeriyor.

Sadece son 10 yıla baktığımızda bu gerçeği görebilmek mümkün. Evet, kabul ediyorum ki, zaman zaman bu takımlar ligi haklı olarak forse ettiler fakat sesi yüksek çıkanın haklı göründüğü Türkiye futbol ortamında, başkalarının sesinin çıkması sürekli olarak engelleniyor.

Esas oğlan-figüranlar eksenindeki lig, Beşiktaş'ın Sivasspor deplasmanındaki 1-0'lık galibiyeti ile Bursaspor'un Galatasaray'ı yenmesiyle sona erdi. Bu çok devam eder mi, açıkçası bilemiyorum. Bildiğim tek şey, bunun devam etmesini istediğim. Her yıl Fenerbahçe-Galatasaray yarışından çok sıkıldım, bu saçma ligi iki takımın benzer yöntemlere başvurarak forse etmesi içimdeki futbol sevgisini de baltalıyor.

Bir Anadolu-İstanbul ayrımı yapmak istemiyorum ancak önce futbolsever sonrasında Galatasaraylı olarak -çünkü önce futbolseverim- bu ligde Kayseri'nin, Gençlerbirliği'nin, Bursaspor'un -her ne kadar sevmesem de- şampiyon olmasını diliyorum. Çünkü ulus futbolu Fenerbahçe-Galatasaray kayıkçı kavgasından büyük yara alıyor ve bu yarayı en çok futbolu sevenler alıyor.

Umuyorum Kayserispor ya da Bursaspor bu yarışın içinde sonuna kadar olur, geçtiğimiz yılın şampiyonu Beşiktaş'ın yeniden yarışın içinde olması, beni mutlu ediyor.

Yazının en başına dönersek. Futbolun boşboğaz ve ukala ulemalarının "Bu iki takımı kimse zorlayamaz", "Mustafa Denizli 2. yılında asla başarılı olamaz", "Kayserispor helva gibi olmuş" gibi zırvalar umarım sonlanır.

Kimse futbol konusunda ukalalık yapmasın mümkünse. Oturalım ve doğru düzgün izleyelim. Sezon sonu şampiyon olanın -tabii eğer şike-teşvik-bahis üçgeninde yer almamışsa ki, umutsuzum bu konuda- elini sıkmasını bilelim.

İki kelimeyi biraraya getirip konuşamayan adamları da okumaktan vazgeçelim mümkünse. Kahvedeki adamla aynı dili konuşan gazeteciler ne yazık ki sadece bizim ülkemizde var.

20 Kasım 2009

Turkcell Şike Ligi


Almanya'da şike ve bahis skandalına ilişkin soruşturma tamamlandı. Bochum Savcılığı, Avrupa genelinde 200 maçta şike yapıldığını açıkladı.

Bu 200 maçın 29'unun ise Turkcell Süper Lig'de yapıldığı belirtildi. Senelerden bu yana, Türkiye'de kimsenin kılının bile kıpırdamadığı bir konuda Almanya, gerekeni yaptı.

Şimdi sorun şu; bu olay tıpkı Deniz Feneri davasında olduğu gibi (Almanya'daki davada RTÜK Başkanı'ndan pek çok iş adamına kadar isim geçiyordu ancak dosyanın Türçe'ye çevrilmesi bile 3 ay sürmüştü. Ve suçlu olduğu ispat edilenler Türkiye'de elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor hâlâ) üstü örtülecek ve hiç kimse sesini çıkarmayacak mı?

Yoksa Almanya'da maçlar, isimler, takımlar açıklandıktan sonra gereken soruşturma burada da başlatılıp, her kim ya da kimler bu işin içindeyse cezalandırılacak mı?

Açıkçası benim umudum yok. Türkiye'de bu işin üstü, tıpkı kedinin pisliğini örttüğü gibi örtülür. Ancak iddialar yenilir yutulur cinsten değil. Milli Takım forması giyen oyuncuların işin içinde olduğu ve 29 maçta şike yapıldığı söyleniyor. Bunlar geçiştirilecek iddialar değil.

Gün geçtikçe futboldan soğuyorum, gün geçtikçe Türkiye'deki futbol ortamından daha da nefret ediyorum. Üstüne bunlar da eklenince, daha da tiksinmeye başladım.

Şimdi iyi seyredin süreci, herkes pisliği birbirine bulaştırmak için elinden geleni ardına koymayacak.