bursaspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bursaspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2010

Batalla Türk futbolunun onurunu kurtardı (!)


TİMSAH MUCİZESİ: Hürriyet
EN BÜYÜK BURSA: Milliyet
ANADOLU'DA DEVRİM: Sabah
5. BÜYÜK BURSA: Star
YEŞİL-BEYAZ DEVRİM: Yeni Şafak
26 YIL SONRA FUTBOLDA 2. ANADOLU DEVRİMİ: Posta
SAĞLAM TARİH YAZDI: Bugün
16 MAYIS 16 DEVRİMİ: Fotomaç
YEŞİL DEVRİM: Akşam
HOŞGELDİN 5. BÜYÜK TAKIM: Takvim
5. BÜYÜK BURSA: Vatan
YÜREĞİYLE BİLEĞİYLE: Fotospor
ANADOLU İHTİLALİ: Habertürk
ANADOLU'NUN GURURU: Türkiye
TİMSAHLAR TARİH YAZDI: Güneş

Türk futbolunun devrimi Batalla'nın attığı golle eşdeğer. Valencia-Bursaspor maçında dakika şu an 79. Bursaspor'un grupta yaptığı 5 maçta attığı gol sayısı 1 -yazıyla bir- yediği gol sayısı ise 15.

Son 5 yıldır Türkiye'de garip bir futbol oynanıyor. 8-9 kişiyle orta sahaya kapanıp, sürekli rakibin hata yapması üstüne kurgulu, herkesin birbirine tekmeler savurduğu ve bunun da "Türkiye Ligi sert lig" teraneleriyle açıklanmaya çalışıldığı, hakemlerin kasaplara alabildiğine izin verdiği, futboldan çok kör dövüşüne benzeyen bir oyun. Milli Takım'ın geldiği noktayı da iliştirmek lazım bu tabloya.

Sert lig, kora kor mücadele diye diye ancak sığırların sergileyebileceği bir oyun sergileniyor yeşil çimler üstünde.

Estetikten uzak, izlenebilmesinin güçleştiği, bütün oyun kurgusunun "Ne yaparsan yap ama kazan, yenemiyorsan da yenilme" gibi aptal bir düşüncenin esiri olduğu futbolu izlemeye devam etmek istiyorsanız, Bursaspor'un düştüğü durumun benzerinin, seneye de -hangi takım gidecekse- yaşanacağını kabullenin.

Bu ülkede akil bir adam görüyorum o da, Bernd Schuster. Haftalardır Türkiye'deki futbolun "çağdışı" olduğunu haykırıyor ama futbolun çok bilenleri, karşılarında sanki cezai ehliyeti olmayan bir deli varmışcasına değerlendirmeler yapıyorlar. Oysa daha sadece 4-5 aydır bu ülkede bulunan bir Alman, senelerdir izlediğimiz kısır döngüyü gayet iyi tarif ediyor.

Tabii nasılsa sonuçlar böyle geldikçe, güzel söz söyleme yeteneği olmayan adamların ekmeğine yağ sürülmüş oluyor. Onlar için "Cana futbolcu değil", "Shaquille O'Neal adam değil", "Misimoviç'ten bu ligde çok var", "Güiza golcü değil", "Aragones hoca değil", "Rijkaard'ın Barcelona dışında başarısı yok", "Schuster takım bulamıyordu, Beşiktaş'a geldi" v.s. v.s

Türk futbolunun bugün geldiği noktada katilleri; televizyonlarda, gazetelerde yorum yapan futbolcu, hakem ve yönetici eskileridir. Olumlu hiçbir şeyi görmeyip, eksiklikler üstüne giden, tek bir yapıcı eleştiride bulunmayan, ağızlarından küfürler bile dökülen adamlar yani.

Bunlar daha Türk futbolunun iyi günleridir. Şerefli mağlubiyetler, ezilmiş ve mağdur edebiyatlarını çokça duyacağız.

Artık birilerinin kabul etmesi lazım. Bu ülkede futbol diye yutturulmaya çalışılan şeyin, büyük bir pastanın dilimleri için tutuşulan kavga olduğunu.

Buyurun size, yıllığı 80.5 milyon dolarlık, toplam tutarı 321 milyon dolar olan ligin şampiyonu. Neyse ki, Batalla Türkiye'nin futboldaki onurunu kurtardı.

11 Haziran 2010

Şampiyon Bursa'nın yaptıkları


Doğrusu bana çok ilginç geldiği için paylaşmak istedim. Bursaspor'un şampiyonluğu sonrasında Erkan Kentsü isimli bir taraftar, 4 yıl önce kaybettiği babasının mezar taşını böyle değiştirmiş.

Bir şehir için, şampiyonluğun anlamının ne kadar farklı olduğunu gösteriyor.

29 Mayıs 2010

Transfer dedikodusu -Riquelme Bursa'ya geliyor-


Bursaspor'un Juan Roman Riquelme ile anlaştığı hatta ve hatta Pazartesi günü Bursa'ya gelerek sözleşme imzalayacağı iddiası var ortada.

Farkındayım çok kısa oldu ama böyle...

17 Mayıs 2010

Kibir, anlamsız büyüklük kompleksi ve tecelli eden adalet

Geyikler bir tarafa, dün gece ve sonrasında Türkiye'de yaşananlarla, Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda vuku bulanları ciddi anlamda irdelemek gerekiyor.

Önce dün akşama dönmek lazım. Futbol açısından ciddi anlamda şanssızlık barındıran bir 90 dakika yaşadı Fenerbahçeliler. Trabzonspor kalecisi Onur, eski Bursaspor kaptanı Egemen ve Giray ile 10 çubuklu formalı arasında geçen maçta, herkesin ortak kanısı Onur'un bir şampiyonluğa ve adalet duygusuna yön vermesi 50 bin kişilik güruhun, önce dünya spor tarihinin en unutulmaz anlarından birinin yaşanmasına (komiklik diye nitelemeyelim hem hafif kalıyor hem garip) ardından da vandalizmin en ince (!) örneklerini göstermesine neden oldu.

İşin esası anlaşıldığı zaman o çok övündükleri (hatta övündükleri iki şeyden biri) statlarını yakmaları, koltukları tekmeleyip kırmaları, saha içinde timsah yürüyüşünden timsah gözyaşlarına evrilmeleri yani bir spor kulübü taraftarının acz içine düştüğü anlar, ciddi anlamda sosyolojik, psikolojik araştırmaları gerektiriyor.

Daha 10 dakika önce 'kahramanlaştırdıkları' insanları, kaçınılmaz son anlaşıldığında linç edebilecek duruma gelmeleri aslında sadece Fenerbahçe taraftarına has bir özellik değil. Dün yaşananların benzeri Ali Sami Yen ya da İnönü Stadı'nda da pek tabii ki gerçekleşebilirdi. Haa, ama o statlarda bu kadar komik duruma düşülebilir miydi onu bilemiyorum.

Bundan sonra herkesin, Türkiye Futbol Federasyonu'nun vereceği cezanın takipçisi olması gerekir. Bu denli vahim olaylar, Türkiye'nin gözü önünde yaşandıktan sonra ne gibi bir ceza verilecek doğrusu merak ediyorum.
Çünkü geçiştirilecek, gözden kaçırılacak boyutta şeyler olmadı Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda. Hoş, bu statta sürekli şiddet unsurlarını da görüyoruz ancak herhangi bir işlem yapıldığına denk gelmedik. Zaten bu yüzdendir ki, Şükrü Saraçoğlu'nda tribünleri yakma, sokak ortasında gazeteci dövme, parmağını kırma, dükkân yağmalama cesareti bulunmuştur.

Dün o statta yaşananların Türkiye'nin EURO 2016 adaylığını, fazlasıyla derinden yaralayacağı gerçeğinin de göz önünde bulundurulması gerekir.

İşin bir de maç sonrası boyutu var tabii. Bugün okuduğunuz Fenerbahçeli yazarların hemen hepsinin birleştiği nokta "Türkiye bizi sevmiyor, herkese karşı savaşıyoruz" argümanı. Kaçan her şampiyonluk sonrası bu fikre kapılmak, sürekli olarak bu düşünceyi dile getirmekle bir yere varılmayacağını anlamaları daha ne kadar sürecek acaba? Niye bu ülkede Galatasaray'dan, Beşiktaş'tan ya da Trabzonspor'dan bu denli nefret edilmiyor da, Fenerbahçe'den ediliyor acaba, hiç düşündüler mi? Eğer bir veri ortaya koyuyorsan, o vakit bunun nedenlerini, sebeplerini de bilmen gerekir. Bilmiyorsan da, düşünmen gerekir.

Bu fikre ben de katılıyorum doğrusu. "Neden?" diye kendime sorduğumda, kendimce cevaplar buluyorum. Rakiplerini sürekli aşağılamak, kendinden başkasına saygı duymamak, kendini 'Tek büyük' olarak kabul etmek ve bu sorunun aslını sürekli tekrar etmek ilk aklıma gelenler oluyor.

4 sene önceye dönelim. Şu meşhur 16 dakikalık hazin sona yani. O şampiyonluğun geldiği akşam Murat Özaydınlı'nın, Malatyaspor maçı sonrası canlı yayında 13 dakikalık konuşmasında 58 kez sarf ettiği 'Fakir fukara' açıklamasından sonradır.

Yine rakiplerini aşağılayarak, yine herkesin kendilerine karşı söylemi ile bütün Türkiye'yi o ana kadar olmasa da, o andan sonra ters etki altına alarak, bir şampiyoluğun kaçırılmasına neden olmuştur. Zaten sonrasında fatura kendisine kesilmiştir ve bir daha televizyonlarda beyanat verirken görememişizdir.

Bir spor kulübü taraftarı düşünüyorum ki, rakibinin teknik direktörünün babasının mesleğinden ötürü aşağılasın. O güne kadar kimse nefret etmiyorsa bile, bir tribünü neredeyse baştan aşağı kaplayan "Rıza Efendi iki ekmek bir süt" pankartı ile tüm Türkiye'nin nefretini kazanmıştır bu kulüp.

Bunca olaydan akıllanmıyor ve siz, bir rakibinizi yenmeye yakın götünüzle top durduruyorsanız; rakibiniz penaltı atarken, hiç eşi benzeri görülmemiş bir biçimde sahanın ortasında sondaj yapıyorsanız; futbolcunuzun eşi bile terbiyesizce el-kol hareketleri yapıyorsa; sanki sözleşmişcesine dünyanın en aptalca gol sevinçlerini sergiliyorsanız, rakibinizin formasından ötürü stat hoparlörlerinde "Bir mahsun mor menekşe ağlıyor mu ne?" diye şarkı çalıyorsanız, haliyle bir ülkede sevilmemek için pek çok nedeniniz olur.

Adalet duygusu o kadar ilginç bir şey ki, önünde sonunda tecelli edeceğine inanırım. Koskoca bir sezon boyunca, aleyhinizdeki her hakem kararına aylarca karanlıkta bırakılmış aç köpekler gibi saldırdıktan sonra yine bir hakem kararına bu biçimde itiraz ederken gol yemek, söz ettiğim adaletin tecelli etmesini sağlamıştır.

Kuvvetle muhtemeldir ki, bu travmayı atlattıktan hemen sonra (Nasıl atlatacaklar onu da bilmiyorum. Şampiyonluğun kaçması değil, dünyanın alay ettiği bir biçimde olmayan şampiyonluğun kutlanması daha büyük bir travma olmuştur) taarruza geçilecektir. Medyası, taraftarı, yöneticisi yani hemen hepsi bu yazının genelinde söz edilmeye çalışılan "Türkiye'ye karşı savaşıyoruz" argümanını önümüze koyacak.

Şimdiden "Hani Aziz Yıldırım hakemleri almıştı?" cümlesi dillendirilmeye başlandı. Bu sözü söyleyen arkadaşlara, 1-1'lik Trabzonspor maçında Yunus Yıldırım'ın verdiği serbest atışları, faulleri hatırlatırım. Maçı işyerinde izledim ve hemen herkes Fenerbahçeli'ydi. Maçın 70. dakikasından itibaren "Ulan atın kendinizi ceza alanında hakem penaltı verecek" cümlesini, muhtemelen bütün Fenerbahçeliler sarf etmiştir. İlginçtir, aynı duyguya sahiptim.

Ama olmadı işte. Bazen o adaletin tecelli etmesi gerekir ki, akılların başına gelmesi için. 4 yıl önceden kimse ders çıkartamadı, 4 yıl sonra çıkartırlar mı merak konusu. Gazeteciniz bile "Aferin Şenol Güneş ve Onur" diye yazıyorsa, çok da ümitvar olmamak lazım. Yine de, çıkmadık candan umut kesilmezmiş.

Artık herkesin aklını başına alma zamanı geldi hatta geçiyor.

Kendinizi sürekli olarak dev aynasında görmeyi, rakiplerinizi aşağılamayı, kendinizden başka herkesi küçük görmeyi bırakın. Evet, böyle yaptığınız sürece nefret duygusu uyandıran bir kulüp olmaya devam edeceksiniz ve bu fikriniz en sonunda vazgeçilmez korkunuz halini alacak.

Eğer siz Fenerbahçeli'yseniz ve hâlâ "Tüm Türkiye'ye karşı savaşıyoruz" diye düşünüyorsanız, daha bol bol travma geçirmeye hazırlanın derim.

Son söz; adaletin tecellisi Bursa'nın şampiyonluğu ile değil, Fenerbahçe'nin şampiyon olmaması ile gerçekleşmiştir. Bursaspor şampiyonluğuna dair de kelamım olacaktır hafta içi.

16 Mayıs 2010

Helal olsun hepinize


Yazılıp, çizilecek o kadar çok şey var ki. Hele de son 5 dakikada yaşananlar. Şimdilik sadece Bursaspor'u tebrik edelim. Gecenin ilerleyen saatlerinde kalem tutarız.

Bu arada Kadıköy'de hâlâ şampiyonluk kutlanıyor mu?

25 Nisan 2010

Bünyamin-Aziz, Oğuz el ele hep beraber tribüne


Bünyamin Gezer, kendisine verilen görevi gayet başarılı bir biçimde yerine getirdi. Maçın berabere bitmesi için elinden geleni ardına koymadı.

Türkiye'de futbolda ciddi anlamda bir orta oyunu oynanmaya başlandı. Galatasaray, Bursaspor ve Beşiktaş da, bu orta oyununda figüran olarak rol alıyor. Esas 'oğlan'ın güzel kızı alması için her şey ayarlanmış, biz de izliyoruz sahneyi, acaba bu kez sonu farklı biter mi diye.

Hayal ediyorum; Bayern Münih, Manchester United, İnter ya da Real Madrid başkanının soyunma odasında hakem azarladığını; neler olup biteceğini az-çok tahmin ediyorum.

Bünyamin Gezer'in bu maça atandığı gün, maçın içine böyle sıçacağı ayan beyan belliydi ama hiç kimse sesini çıkarmadı. Her yönettiği Galatasaray maçı bir olay, bir vukuat. Bursaspor'un yenildiği son maçta yine bu arkadaş görev aldı. Sezonun en kritik virajlarında yönettiği bütün maçlar hep bir takım lehine bitti, her ne hikmetse. Herif devlet görevlisi o yüzden şöyle dolu dolu küfür de edemiyorum. Yarın öbür gün başımız belaya girecek diye.

Maç içinde Neill'ı atmasının ardından "5 dakikaya kalmadan Bursasporlu atacak" dedim, haliyle yanılmadım. Bütün bir maç boyunca verdiği kararları tekrar izleyin, nasıl adi bir biçimde ne şiş yansın ne kebap minvalinde bir maç yönettiğini anlarsınız.

Tabii tüm suçu Bünyamin'e yüklememek gerekir. Onun başındaki Oğuz Sarvan denilen haysiyetsize de değinmek gerekir. Güya lig bittiğinde görevini bıracakmış. Bırakır, ben de bırakırdım. Görevini huzur içinde yaptı.

Şu kadarını söyleyeyim, Galatasaray Kulübü, Bünyamin'e düdük astırtıp, Oğuz Sarvan'ın görevine son verdiremiyorsa, otursun aptallığına yansın.

Herifin Arda'ya özel bir hassasiyeti var. Sezonun daha başında Gaziantepspor maçında itip kalktı çocuğu, sonra Ordu maçında çocuğun dizini yardılar gözü önünde bana mısın demedi, bu maçta herkes konuştu fakat Arda konuştu diye sarı kart gösterdi.

Tempo açısından sezonun en iyi maçını izledim ama gelgelelim futbol yazamıyorum. Nesini yazacağım onu da bilmiyorum.

Son 10 haftada her şey Fenerbahçe'nin istediği gibi gitti. Hakemler, Federasyon kararları, rakip maçlarda yaşananlar. Kazanmaya giden yolu nasıl gideceklerse, o şekilde hareket edildi.

An itibariyle televizyon izlemiyorum ama insanların nasıl fevaran edeceğini tahmin ediyorum. Kimse kıçını yırtmasın boşuna, atı alan Üsküdar'ı geçti bile. Bundan sonrası artık Bursaspor için 'hayal' tadında geçecek. Her maç yeni bir umut tazelenecek ama her maç sonunda da o umut yok olacak.

Sezon başı verilen 3 şampiyonluk sözünün sonrasında kuzenime "Bu yıl lig boşuna oynanmasın, şampiyon olmak için ellerinden geleni yapacaklar ve başaracaklar da" demiştim. 3 şampiyonluğa gerek yok, biri gelse sözü söyleyen koltuğunu kurtarır. Bu yıl gelecek şampiyonluk diktatörlüğünün devamını sağlayacaktı çünkü.

Senelerce "Bu Külüpler Birliği nedir?" diye ağladı bütün Fenerbahçeli arkadaşlar, Aziz Yıldırım koltuğa oturunca kimsenin gıkı bile çıkmadı. Senelerce "Havuzdan ayrılırız" tehdidi savurdular, işler istedikleri gibi gittiğinde seslerini çıkarmadılar.

Ne Mahmut Özgener, ne Levent Kızıl ne de bir başka isim; Türk futbolunun başında Aziz Yıldırım vardır. İstediği her şeyi istediği gibi yaptırıyor. Bu yıl bunun resmi kanıtıdır.

Haaa, bu kadar saydırdık takıma gelelim. Hayatımda ilk kez bir Galatasaraylı futbolcu içinr "Siktir git" dedim. Caner bunu başardı, tebrik ediyorum. Oyundan çıktığı dakika olan 64'e kadar Dos Santos'a bir tane bile pas vermedi. Tek bir pas vermedi hem de. Benzer pozisyonlarda Arda soldan bindirme yapınca topu bekletmeden pası veriyordu ama Dos Santos'u en boş pozisyonlarında bile görmedi. Demek ki, suratına bir tane patlatıp, ağzını yarmak lazım ancak o zaman pas verebiliyor.

Elano için bir şey yazmayacağım, zoraki oynadığı her halinden belli oluyor. Kızamıyorum da, yabancı futbolculara. Ülkede aleni bir biçimde yabancı futbolcu faşistliği yapıldığı için adamların, maç dışında neler yaşadıklarını bilmiyoruz. Ama yok, bu yıl itibariyle ligin ilk yarısının sonları ve ikinci yarının birkaç maçı dışında kendisini göremedik.

Her şeyi bir kenara bırakırsak, Galatasaray için kayıp bir yıl daha oldu. Yine Şampiyonlar Ligi'ne gidilemedi, yine yapılan yatırımların karşılığı alınmadı.

Galatasaray'ın ciddi anlamda arınmaya ihtiyacı var. Takımın taraftarı, kendi kaptanına küfreder, takımın kaptanı antrenmanda arkadaşının ağzına çakar, takıma gelen yabancısı haftalardır arkasındaki adamdan pas alamaz, yöneticisi protesto tertip eder.

Galatasaray'ın transferden önce ciddi anlamda kendini sorgulaması lazım. Futbolcusu, taraftarı, teknik direktörü, yöneticisi, çaycısı, doktoru; her kimse o. Yoksa her yıl bu filmi izleriz.

Bursaspor üzülmesin, herkes biliyordu yedirmeyeceklerini. Fenerbahçe olmaz, Beşiktaş olurdu yiyen ya da Galatasaray.

3 Nisan 2010

Günün pankartı


Açıkçası çok beğendim. Hem niyet, hem de anlatılan açısından.

7 Mart 2010

Sadece İstiklal Marşı'na mı takıldık?


Aslında Diyarbakırspor-Bursaspor maçına dair birkaç kelamım var. Şöyle bir etrafa bakındım, herkes Diyarbakırspor'u asmış.

Yapılanların doğru olduğunu düşünmüyorum. Ama ile başlayan cümleler de kurmayacağım. "Perşembe'nin gelişi, Çarşamba'dan belli olur" derler, cuma günü "Diyarbakır-Bursaspor maçı dostça geçer mi?" bu postta yazmıştım, neler olabileceğini. Atla deve değil, yaşanacakları görmek. Tabii amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğu için kimsenin umurunda olmadı. Olay çıktıktan sonra yazmak, bolca malzeme toplamak daha kolay ve geçerli bir durum oluşturuyor insanlar için.

Diyarbakırspor'un hiçbir ligde oynamaması gerektiğini söyleyenler, İstiklal Marşı üstünden (Bu konu ile ilgili bir yazı yazmıştım. Neden bu ülkede her maç öncesi İstiklal Marşı bambaşka bir hadise) haklılığını vurgulama çabaları ve alt metni faşizan tavır kokan birçok yazı.

İyi oynatmayın Diyarbakırspor'u hiçbir ligde, hatta gidin Polonya'ya Nazi kamplarında krematoryumlar nasıl oluşturulmuş bir inceleyin, sonra gelip burada uygulayın. Sorunu çözmek yerine, toptan temizlemek daha basit bir yöntem nasılsa.

Berbat görüntülerdi, aslında maçın başında soyunma odasına gidip iş bitirilmeliydi. Mustafa Kamil Abitoğlu tüm iyi niyetini göstererek oynatmak istedi, olmadı.

Kim ne yaptıysa cezasını çekmelidir, buna sonuna kadar inanıyorum.

Ancaaaaaak, Bursa'da yaşanılan her şeyi unutup, vur abalıya yapacaksın. Onu ancak hayatında eline doğru düzgün kitap almamış, bütün gün cep telefonu ile sms atıp, kulağında mp3 çalarla dolaşan, hayata dair hiçbir söyleyecek sözü olmayan, bu ülkede olan yüzlerce çarpıklığa sesini çıkartmayan, tek sözü futbola dair olan, gerizekâlı tayfasına yedirirsin.

Öyle klavye başında oturup "İstiklal Marşımızı yuhaladılar" diyerek, söylenecek söz olmaz. Elindeki tek argüman buysa, beyinsizliğinin skalasını göstermiş olursun.

Daha önce de yazdım, tekrarlayayım. Bu ülkede İstanbul'un göbeğinde İnönü Stadı'nda adam öldürüldü, Olimpiyat Stadı'nda kurşun sıkıldı, İzmir'de taraftar öldürüldü, Trabzon'da sahaya yüzlerce koltuk atıldı, sahaya dalındı; Ali Sami Yen'de 90 dakika süresince sahaya atılmadık şey kalmadı, Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda hakemin kafası yarıldı, Bursa'da yüzlerce koltuk atıldı sahaya. Daha sayayım mı? Yeter mi?

Bu kadar olayı görmezden gelmek için aptal olmak lazım. Dünkü olayları sorun haline getiren İstiklal Marşı'nın ıslıklanması mıdır? (Bunun doğru olduğunu filan söylemiyorum, kimse çarpıtmaya kalkmasın.) Yoksa kafalardaki önyargı mıdır?

Kimse inandırıcı değil. Sen önce ülkende neler yaşanıyor ona bir kafanı çevirip bak. Hiçbir şeyi görmeyeceksin ama İstiklal Marşı'nın ıslıklanmasına takılacaksın. Böylesi marşlar, bağımsızlığını kazanmış ülkelerin hakkıdır. Çok değil, üç-beş gün gazete oku (spor sayfası dışında), haber bültenlerini izle. Ülkenin nereye gittiğine bir bak, o zaman bağımsız olup olmadığını anlarsın.

İliklerine kadar yabancı sermayaye bağımlısın, artık satacak fabrikan kalmamış, otoyollarını ve köprülerini satmayı planlıyorsun, toprakların aleni olarak yabancılara satılıyor, ülkede her şeyi, herkesi kamplara bölmüşler, kız arkadaşınla, annenle bile yaptığın konuşma dinleniyor, her önüne gelen imzasız mektuplarla içeri atılıyor ama senin takıldığın şey bu. Aferin size o zaman.

6 Mart 2010

Hakem ya Bünyamin olsaydı?


Belliydi, dün de belirtmiştim bu işlerin olacağını.

Ligin ilk yarısındaki Fenerbahçe-Galatasaray maçını hatırladım. Bu maçın hakemi Bünyamin olsaydı, acaba yine derin sosyolojik analizler yapıp maçı oynatır mıydı?

Yok, hayır, o derbide yardımcının kafası yarılmış ama oynanmıştı, burada oynatılmadı. Doğrusu hangisi demeyeceğim. Çünkü doğrusu bu. Ama bazı işler, bu ülkenin doğusu ile batısında farklı işliyor.

Batıda daha hoşgörülü oluveriyor herkes fakat aynı hoşgörü doğuda işlemiyor.

Sakın Fenerbahçe'ye laf attığım düşünülmesin. Bambaşka bir şeyden söz ediyorum. Artık her yazdığımı da açıklamak zorunda kalıyorum, yanlış anlaşılmalar yüzünden. Bir daha yapmayacağım bu açıklamayı. Kim, ne anlamak istiyorsa onu anlasın.

Bünyamin'i tekrar yad ettim böylece.

5 Mart 2010

Diyarbakır-Bursaspor maçı dostça geçer mi?


Pek hayırlı bir maç bizi beklemiyor. Her ne kadar, hikâyeden dostluk palavraları sıkılsa da, Bursaspor'un erken gol ya da goller bulması durumunda, pek iç açıcı gelişmeler bizi beklemiyor diye düşünüyorum.

Umuyorum, bu düşüncelerimde yanılırım fakat böylesi pankartlar hazırlayanların, neler düşündüğünü sezmek zor değil.

Diyarbakır halkı, ilk maçta bu babayı hiç unutmamış. Ne yazık ki, ülkemizde şiddet bir kültür, hatta asal kültürlerden biri. Herkesin kendine göre kısasa kısasları var.

Akıllı davranmak çok önemli, zaten kritik ve hassas bir yer Diyarbakır, bir de üstüne bu olaylar eklenince daha da pamuk ipliği durumunda oluyor her şey.

Bu arada Bursaspor taraftarının, kavga etmediği herhangi bir camia kaldı mı (Ankaragücü hariç)? Beşiktaş, Diyarbakırspor, arada Galatasaray'a tebelleş oldular, şu son t-shirt durumlarından sonra Fenerbahçe de eklenmiştir. Herkesle, her şeyle kavgalılar.

Böylesi saçma sapan yöntemler yerine, mis gibi takımlarını destekleseler ve efendi gibi davransalar çok mu şey beklemiş oluruz acaba? Yarın, öbür gün, "Ama herkes bize düşman" edebiyatı yapmaya başlamaları an meselesi. Hele de şampiyonluğa oynarken. Benden söylemesi...

18 Aralık 2009

Bursa sapına kadar hak etti

Genelde adetim değildir, Galatasaray'dan başka bir takım yazmak ama buün Bursaspor'u yazmazsam futbola ihanet olurdu diye düşünüyorum.

Çılgın bir maç izledim doğrusu. 0-1'den 2-1, 2-1'den 2-3 gibi 5'er 10'ar dakikalık periyotlarda ansızın değişen bir mücadeleydi.

Mustafa Denizli, dün yaptığı basın toplantısında, teknik direktörlüğe başladığı günden bu yana hücum futbolunu benimsediğini ve 1-0 ya da 2-0 kazanmaktansa 6-5 kazanmayı tercih ettiğini söylemişti.

Açıklamanın çok etkisinde kalmış olacak ki, 2-1 önde götürdüğü ve bu denli ağır bir zeminde oynanan karşılaşmada maçta Yusuf'la harakiri yapmayı tercih etti.

Bursaspor, Galatasaray maçında da etkin bir futbol sergilemişti ancak İnönü Stadı'nda çok daha farklı bir oyun oynadılar. Öncelikle Ertuğrul Sağlam'ın önünde saygıyla eğilmek gerekir. Oynattığı futbol, maç içinde yaptığı hamleler ve Bursaspor'un bulunduğu konumdan ötürü.

Kalecisinden forvetine kadar golü düşünen, golle yatıp kalkan bir takım görünümündeydi Bursaspor. Tabii burada önemli olan nokta, bu çizgiyi sezon sonuna taşıyıp taşımamaları. Daha önce de Gaziantepspor, kısmen Gençlerbirliği ve Sivasspor örneklerinde gördüğümüz üzere, sezonun ikinci yarısının ortalarından itibaren genel görünümlerine tam ters düşen pozisyona giriyorlar, bu tip takımlar.

ŞU İŞİ BECERİN ARTIK

Bursaspor ve Kayserispor'u bekleyen tehlike bu. Küçük ama emin adımlarla gitmek hem daha önce şampiyonluğa oynamamış oyuncular üstündeki baskının minimuma indirilmesinde önemli hem de sendeleyip düştüğünde aldığın hasar açısından. Bu yüzden yola nasıl devam edecekleri büyük önem taşıyor.

KÜFÜR YAYINLAMAK YAYINCILIK MIDIR?

Beşiktaş seyircisi, Türkiye liglerindeki en antipatik taraftar olma yolunda hızlı ve emin adımlarla ilerliyor. Ali Tandoğan'ın 90+3'te korner çizgisine gittiği andan maç sonundaki 10 dakika boyunca ana-avrat-sülale, önüne gelene küfretti. (Burada parantez açmak şart oldu. Lig TV maç bittikten sonra ısrarlı bir biçimde yayın kesmeden küfürleri yayınladı. Maçtan sonra yapılan bir yorum varsa izlemediğimi belirteyim. Ancak özellikle küfür yayınlamak nasıl bir yayıncılık anlayışıdır onu da dehşetle merak etmekteyim).

Birader, bir kez olsun alkışlamayı bilmek lazım. Çok açık ve net belirtiyorum, hatta altını keçeli kalemle çiziyorum; şu maç Galatasaray-Bursaspor maçı olsaydı yemin ediyorum ayakta alkışlardım Bursaspor'u. Çünkü 2-1'den sonra 5 dakika içinde yaptıkları geri dönüş takdire şayandı. Tam da büyük takımların yapacağı türden bir iş becerdiler. Sadece bu yüzden bile alkıştan fazlasını hak ettiler.

Türkiye'de, -taraftar gözetmeden söylüyorum- taraftar filan yok. İyi giderken şarkı-türkü söyleyip, kötü giderken önüne gelene sülale boyu küfretmek acizliğin daniskasıdır. Zapo'nun suçu gönderilmek midir? Ertuğrul Sağlam'ın günahı arkasına teneke bağlayıp "Zaten yetersizdi" diye göndermek midir?

Komşunun tavuğu komşuya kaz görünürmüş, tam o hesap, birkaç yıl önce alkışlayıp bağırlarına bastıkları adamlar, kendi canlarını yakınca söyle ağzına geleni. "Farklıyız, herkesten farklıyız" edebiyatı yapıp duran Beşiktaş taraftarı keşke bugün Bursaspor'u alkışlasaydı da, gerçekten farklı olduğunu gösterseydi.

Ben yağmura,çamura rağmen gayet güzel 90 dakika izledim. Bursaspor sapına kadar kazanmayı hakketti. Bunda Mustafa Denizli'nin dahli oldu tabii.

Son söz Sercan'a olsun. Maçın ikinci yarısının daha başında kaçırdığı gol akla ziyandı. Bursaspor maçı kaybetseydi benim açımdan tek sorumlu kendisi olacaktı.

Bir futbolcunun gol kaçırması kadar doğal bir durum yok ama lakayt ve laubali olmak apayrı. Otobanda 260 yaparken direğe bindirirsin, bir de bakmışsın 2. ligdesin. Çok örneği var, yeteneklerine ihanet etmesin...

Son bir sözüm daha var. Tolga Özkalfa'dan hakem olursa, hakikaten benden astronot olur.

27 Kasım 2009

Futbolsuzluk sarmalı


Maç kadrosunda Arda'nın forvette oynayacağını duyduğum an "Muhtemelen bugün 1 Nisan" diye düşündüm. Başka bir açıklaması olmamalı çünkü Zapo ve Ömer'in arasına Arda'yı yerleştirmek. Bu seçim Neeskens'in miydi yoksa Rijkaard'ın mı bilmiyorum ancak doğru bir seçim olmadığı su götürmez bir gerçek.

Galatasaray'ı bu sezon özellikle de son haftalarda Baros'lu ve Baros'suz olarak incelemek gerekir. Ne yazık ki, Baros'un eksikliği fazlasıyla hissediliyor. Kadroda Baros'un işlevini görecek tek bir adam bile yok. Evet, Nonda daha fazla gol attı fakat Baros'un özellikleri kendisinde yok. 3-1'lik Fenerbahçe maçından bu yana Galatasaray futbol oyna(ya)mıyor. Tabii ki, tek sebep Baros'un yokluğu değil. Herkes Gökhan Zan ve Servet'in ne kadar ağır ve uyumsuz olduğunu, Hakan Balta'nın formsuzluğunu, Sabri'nin saç-baş yolduran günlere geri döndüğünü, Keita'nın Kadıköy macerasından sonra lige yaptığı başlangıcı özlettiğini görüyor.

Tüm bunlar gözümüzün önünde dururken, Bursa gibi ligin en zorlu deplasmanlarından birinde; değil 3 puan, 1 puan bile almanın güçlüğünün farkında. Zaten, karşılaşma başladığında Bursaspor'un iştahı karşısında çaresiz kalan Galatasaray'ı gördüğünde "1 puan bile mucize" diye düşünmüştür -en azından ben düşündüm.-

SERVET-GÖKHAN ANCAK ALTERNATİF OLUR

Sarı-kırmızılı takımın en belirgin zaafı defansı. Servet ve Gökhan Zan hedefi olan hiçbir takımda yan yana oynayamaz. -Milli Takım'da da oynayamıyorlardı- İki ismin de, defanstan ileriye top taşıma konusundaki zayıflıkları kanatlardaki Hakan Balta ve Sabri'nin de formsuzluğuyla birleşince daha da belirginleşiyor. Servet ve Gökhan Zan ancak ve ancak birbirlerine alternatif oluşturabilirler ama asla yan yana oynayamazlar.

Gelelim, orta sahaya yani Mehmet Topal, Barış, Mustafa Sarp, Ayhan'a. Hali hazırda hepsi birbirinden vasat durumdalar. Hangisi oynasa, diğeri niye oynamadı diye düşünüyoruz, düşündüğümüz isim bir sonraki hafta oynayınca da bir şeyin değişmediğini görüyoruz. Eğer Galatasaraylıysanız, haliyle sinir bozuyor bu durum. bozu

YETER LİNDEROTH, YETER EMRE GÜNGÖR

(Aç parantez Linderoth. Yeter cidden, hakikaten yeter. Geçen hafta 15 dakika oynadı bu hafta yine sakatlıktan ötürü kadroda yoktu. Parantezi genişletirsek, Emre Güngör'ün gün geçtikçe Linderoth'a dönüştüğünü görüyoruz. Her iki isimle de yolların acilen ayrılması gerekir. Bu kadar çok ve sık sakatlanan iki oyuncuya rastlamadım.)

Takımda çok net görüyen bir uyumsuzluk ve mutsuzluk var. Bütün oyuncularda suratlar asık, hepsinin yüzünden düşen bin parça. Fenerbahçe maçından sonra değişen ne bilmiyorum fakat bildiğim bir şey varsa o da, bu futbolla ilk 5'e bile girmenin zor olduğu.

BURSA BİRKAÇ GÖMLEK ÜSTÜNDÜ

Bursaspor'a gelecek olursak, maça başından sonuna hakimdi. İki topları direkten döndü fark daha fazla olabilirdi. Son 5 dakika hariç, her hattıyla Galatasaray'dan gömlek gömlek üstündü. Orta sahada üstündüler, defansta net gol pozisyonu bile vermediler. Buna Arda'nın forvette oynamasının da katkısı büyüktü.

Sonuç itibariyle, puan farkı 10'a bile çıksa, sorun değil. Sorun, ortaya konan -konamayan- futbol. 10 tane adam başı kesilmiş tavuk gibi sağa-sola koşturuyor, benim tek gördüğüm bu iki haftadan bu yana. Kewell'dan başka oynama isteği gösteren futbolcu yok.

Eğer devre arası transfer yapılacaksa kesinlikle stopere ayağında top tutabilme becerisi gösteren bir adama ihtiyaç var.

Devre arasına kadar en az hasarla gidilmesi gerekir. Devre arasından sonra farklı bir Galatasaray izleyeceğimiz hissini taşıyorum çünkü.

Futbol izlemeyi özledim, acilen Barcelona izlemeliyim...

24 Kasım 2009

Bülent Ersoy'un müritleri



Ne kurbandan hazzederim ne de Bursaspor'dan. Hangi taraftar sitesine ait olduğunu bilmediğim bu imajda, tam anlamıyla aşağılık kompleksinin dışa vurumu göze batıyor.

Bu ülkede Galatasaraylılar hariç hiç kimse 2000 yılında, 'kol gibi' alınan UEFA Kupası'nı içine sindirememiş. Kendilerine rakip yaratmak için yıllardan bu yana Beşiktaşlıları gözüne kestiren ve istediklerine ulaşan bu garipler, son iki yıldan beri de Galatasaray'ı gözüne kestirmiş durumda ama kimsenin bunları umursadığı yok. Bu yüzden de, böylesi abukluklarla uğraşıp duruyorlar.

Elindeki kanlı bıçakla Türkiye'de varolan vandal futbol düzenin ileri gelenlerinden olan Bursasporlulara bol bol Zeki Müren ve Bülent Ersoy dinlemelerini salıkveririm.

24 Eylül 2009

Bursaspor; siyah-beyaz fotoğraflar


1981 yılı Ankara TSYD Kupası'nda Ankaragücü ve Bursaspor arasındaki maç öncesi yeşil-beyazlıların klasik fotoğraf pozu.



Türkiye Ligi 1981-1982 sezonunda Bursaspor ile Trabzonspor karşılaşması öncesi takım kaptanları Şenol Güneş ve Ahmet birbirlerine şans dilerken.



TSYD Ankara Şubesi'nin düzenlediği turnuvanın 3.lük maçında Bursaspor ve Zonguldakspor karşı karşıya geldi.



Bursaspor ile Mersin İdmanyurdu karşılaşmasından bir kare.