giovanni dos santos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
giovanni dos santos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2010

7. günden aklımda kalanlar


Evet, grup maçlarında ikinci karşılaşmaların başlamasıyla belki futbol kalitesi olarak değil ama seyir zevki açısından güzel maçlar izlemeye başladık.

Günün ilk maçında Güney Kore ve Arjantin arasındaydı. Arjantin için ilk maçtan sonra şunu demiştim: "Her takıma 5 atabilecek güçteler ama her takımdan da 5 yiyebilirler"

Güney Kore maçı bu cümleyi doğrular nitelikteydi. Messi-Tevez-Higuain üçlüsünün henüz hepsi çalışır vaziyette değil. En azından hepsi aynı zamanda benzer oyunlar sergileyemiyorlar. Bu isimlerin üçü birden oynadığı zaman, teknik direktör olsam orta sahanın gerisine kaleciden başka oyuncu bile koymam.

İlk maçta herkesin -ben de dahil- ortak yorumu, "Higuain yerine Diego Milito oynamalı" şeklindeydi. Higuain bu yorumların hepsini okumuş, yutmuş, ezberlemiş gibi üçlemesini yaparak, gereken cevabı verdi.

Hemen bu noktada bir şey söyleyeyim. Israrlı bir biçimde takır takır gol atsa da, tarif edemediğim biçimde yeterliymiş imajı vermiyor. Real Madrid'de ya da Arjantin Milli Takımı fark etmiyor. Hâlâ o yetersizliğin ne olduğunu bilmiyorum ama sanki Milito oynasa daha iyi olacakmış gibi geliyor. Hakkını vermek gerekir, saç-baş yoldursa da, her zaman olması gereken yerde duruyor.

Messi'nin futbolunu filan konuşmak, övmek, güzel kelimeler söylemek anlamsız geliyor. Tek başına bir takım gibi. Her an her şeyi yapabilir gücü var. İki maçtır gol atamıyor fakat bütün gollere bir biçimde parmak basıyor.

Arjantin'in yediği gol, rakip takımlar için referans oluşturabilecek nitelikte. Orta sahalarının ve defanslarının kalitesi, ileri üçlünün kalitesine yaklaşmıyor. Acayip bir takım gerçekten. Tekrar ediyorum, Arjantin bu turnuvada 31 takımın hepsine 5 gol atabilir ama minimum 10 takımda da aynı sayıda golü yiyebilir. Şurası muhakkak, izlemesi acayip zevkli ve insana heyecan veriyor.

Güney Kore, Nijerya ile hayati bir maça çıkacak. Doğrusu, kolu kanadı kırılmış Nijerya karşısında epeyce şansı olduğunu düşünüyorum. Açıkçası, bu grupta ikinci tura çıkmayı Yunanistan'dan daha fazla hak ettiler.

HAKEM Mİ DESEM, KAİTA MI BİLEMEDİM

Hiç kıvırtmadan söyleyeyim, Nijerya'nın Yunanistan'ı dağıtması beklentisiydeydim. İlk turda izlediğim en kötü iki takımdan biri Yunanistan'dı ancak imdada Kaita ve hakem ikilisi birlikte girdi.

Pozisyonun hem kırmızı kartlık olduğu fikrindeyim hem de olmadığı. Nasıl oluyor derseniz; hiçbir biçimde temas olmayan Kaita'nın hareketi sarı kartlık bir pozisyondu.



Öte taraftan futbol sahasında gayet aptalca bir biçimde yumruk ve tekme atar gibi bir hareket yapmanın ne işi var. Bu hareketlerin kurallarda kesin kırmızı kartlık olması gerektiğini düşünüyorum. O yüzden de, bu iki fikir arasında gidip geldim, maç sonuna kadar.

Rehhagel, kırmızı kart sonrası Samaras'ı alarak, maçı çevirmek için gerekeni yaptı. Maç 33. dakikadan sonra, bir Nijerya destekçisi olarak çekilmez bir hal aldı benim için.

Nijerya maçı çevirmek için 59. dakikada Obasi'nin pozisyonuyla şans yakaladı fakat, Obasi golü boş kaleye yuvarlayamayınca mağlup olmayı hak etti.

Yunanistan'ın son maçı Arjantin karşısında. 90 dakika boyunca nasıl dayanırlar bilmiyorum. Eğer gruptan çıkarlarsa, çok yazık olur. Çünkü safdışı ettikleri takım, sahada kendilerini ezen Güney Kore olacak.

DOMENECH DEFOL!

Fransız spor gazetecisi olsam, Meksika maçından sonra kesinlikle bu başlığı atardım. Futbol izleyiciliğim süresince, berbat teknik direktörler gördüm fakat Domenech hepsini ezici bir üstünlükle geçer. Bak şimdi bir cümle yazacağım bold'lu o derece. "Sigfried Held bile Domenech'ten iyi teknik direktördür". Bundan daha ağır bir hakaret olacağını tahmin etmiyorum.

Fransa'ya bakıyorum. Evra ve Sagna gayet iyi kanat bekleri. Süratli, ofansa sık sık giden, iyi orta yapan iki kanat beki. Bir teknik direktör daha ne ister?



Stoperler Gallas ve Abidal. Taş gibi sağlam, topu oyuna sokabilme yeteneğine sahip, hava toplarında üstün. Bir teknik direktör daha ne ister?

Orta sahada; Jérémy Toulalan, Diaby, Florent Malouda. Diaby ve Toulalan çift yönlü oynayabilen, üstelik defansif özelikleri de üst düzey. Malouda ise forvete sık sık destek veren her iki kanadı da çok iyi kullanabilen bir oyuncu. Bir teknik direktör daha ne ister?

Kanat oyuncuları Ribery ve Govou'ya gelince. Ribery'yi anlatmak gereksiz. Her ne kadar mili takım düzeyinde sürekli üst düzey olmasa da, iyi şut çeken, duran topları gayet olumlu kullanan, defansın arasına derin koşular yapan bir adam. Govou, kendi tercihi, hiçbir zaman beğendiğimi söyleyemeyeceğim.

Gel forvete, Anelka. Kim kalitesini tartışabilir ki? Bir teknik direktör daha ne ister?

Önce "Bir teknik direktör daha ne ister?" sorusunu yanıtlayayım. O teknik direktör Domenech'se ancak belasını ister.

Be adam! Bir teknik direktörün isteyebileceği bütün özelliklere sahip bir takım var elinde ama sen "Nasıl olur da bu adamlara futbol oynatamam?" dersi verir gibi; berbat, çekilmez, iğrenç bir futbol oynatıyorsun.

Ama çok kızmamak lazım. Fransa'nın bu iğrenç performansı sadece 2010'a özel değil. 6 yıldan bu yana aynı berbat futbol oynanıyor. Fransa Futbol Federasyonu, nasıl bir istikrar anlayışına sahipse, Domenech gibi bir adamla, bu kadar yıl yola devam etti.

1-0 geriye düşmüş, Govou-Valbuena değişikliği yapıyor. Takım sanki yüzlerce pozisyona girmiş de, Anelka değerlendirememiş gibi Gignac'la değiştiriyor. Cidden, Fransa Milli Takım oyuncusu olsam devre arasında "Sen kulübeye gideceksen ben stadı terk ederim" derdim. Zaten Fransız futbolcuların suratlarına baktığında, ne kadar mutsuz ve bedbaht (Adeta Türk filmi repliği gibi oldu) olduklarını anlayabiliyorsun.

Gel de şimdi İrlanda'nın olmayışına yanma.

Meksika, ilk Güney Afrika maçında da, bu maçta da, futbol oynamaya çalışan ülkelerden biri. Takım halinde ciddi anlamda savaş veriyorlar futbol oynamak için. Carlos Salcido, bu turnuvada gördüğüm en iyi sol kanat oyuncularından biri. Sahada 90 dakika boyunca aktif bir biçimde görünüyor.

Dos Santos'a bir paraf açalım. Ben Galatasaray'a gelişine çok sevinenlerden biri değildim fakat bu performansını gördükten sonra hele de sol kanat için arayış içindeyse Galatasaray, alınması şarttır. Haa, bu raddeden sonra becerilebilinir mi? O konuda ümitvar değilim.

Eğer Fransa bu gruptan çıkarsa, bu turnuvayı bir daha izlemem. Kim oynamış, kim ne yapmış zerre umurumda olursa adam değilim. Son Meksika-Uruguay maçında, 90 dakika boyunca Galatasaray-Sturm Graz maçının o meşhur son 5 dakikasının yaşanmasını istiyorum.

Hileyle, hurdayla geldikleri turnuvadan, kıçlarını yırta yırta, ağlaya zırlaya gitsinler o zaman akılları başlarına gelir. Hoş, bu futbolla değil Güney Afrika Honduras'ı bile yenebilirler mi emin değilim.

Son not: Suudi hakem, Bünyamin Gezer'in Arap versiyonu gibiydi. Suratta gram insanlık yok. Bu kadar suratsız olmasın hakemler, arada gülümseyebilsinler. (Nâzım Hikmet beni andı)

Bu gerçekten son not: Maçı izlerken aklımdaydı ama yazıya daldım unuttum. TRT spikerlerine Aimé Jacquet ve Arsene Wenger arasındaki farkları anlatmak gerekir. Tamam kabul, heyecanla bazı şeyler kaçabilir ama monitörden gördüğün Arsene Wenger'e, Aimé Jacquet deyip/ sonra merkezden uyarı gelince düzeltmek olmuyor.

Maç içinde istatistik veriyorsun, "Bu Dünya Kupası'nda geriye düşen hiçbir takım maç çeviremedi" diye ama daha 3 saat önce oynanan maçta Yunanistan geriden gelip maç çeviriyor.

Ömer Üründül bir yandan, TRT spikerleri öte taraftan, bütün maç zevkinin içine ediyorlar. Eziyetten öte bir durum halini aldı izlemek. Hele harika anlatımıyla Tansu Polatkan yok mu? O doruk noktası...

11 Haziran 2010

İlk günün ardından aklımda kalanlar

2010 Dünya Kupası'nın ilk gününde A Grubu'nda kazanan çıkmadı. İki maçta aklımda kalan iki şey oldu. Birincisi; Dos Santos'un günün en iyisi olduğu ikincisi ise Lugano'nun çirkeflikte kıta, yer, mekân, zaman tanımadığı.

Günün ilk maçında Güney Afrika ve Meksika arasındaki maç, grubun diğer maçına nazaran daha heyecanlı geçti. 45 dakika Meksika, 45 dakika Güney Afrika'nın etkili olduğu bir maç izledik. Kişisel olarak fikrim, Güney Afrika'nın galibiyeti kaçırdığıydı. Hele ki, 90. dakikada Mphela'nın topunun direkten döndüğü düşünülürse.

"Galatasaray'da kalsın mı, gitsin mi? O para eder mi etmez mi?" denilen Gio, ilk yarıda maçı tek başına sürklase etti. Meksika'nın tüm tehlike geliştirdiği ataklarda O'nun parmağı vardı. Kuvvetle muhtemeldir ki, Stoch hadisesi sonrası Galatasaray Dos Santos için daha önce almış olduğu kararı gözden geçirecektir. Hele de, bir sonraki maçta benzer bir performans sergilerse.

İkinci maçta ise Uruguay ve Fransa karşı karşıya geldi. Nedenini bilmediğim bir biçimde etrafta bir Uruguay efsanesi dönüyor. Bugün işyerinde "Yarı finale çıkar" diyene bile rastladım. Gruptan çıkamayacağını düşünüyordum, bu maç daha da perçinledi fikrimi.

Forlan ismini dışarıda tutarak soruyorum, böyle rezil oynayan Fransa karşısında izlediğiniz Uruguay'dan hangi oyuncunun takımınızda oynamasını istersiniz? Çok net cevap vereyim; Suarez dahil kimseyi istemezdim.

Lugano'yu izlemek ciddi anlamda işkence. Futbol mentalitesi rakibiyle didişmek, rakibinin sinirlerini yıpratmak olan bir adamı izlemeye katlanamıyorum çünkü. Herif Toulalan'la, hakemle tartıştı, Henry oyuna girdi 30 saniye de onunla da takıştı.


Kırmızı kart gören Lodeiro'yu özel olarak tebrik etmek istiyorum. Oyuna yedek girip, 15 dakikada kırmızı kart görmek her babayiğidin harcı değildir.

Fransa'ya gelince, böylesi yetenekli adamlardan oluşan bir takıma, şu izlediğimiz futbolu oynatmayı başaracak, dünya üstünde kaç tane teknik direktör var? Yemin ediyorum Fransız olsam, Domenech'i 'Ergenekoncu' diye içeri attıracak noktaya bile gelirim.

İzlemek bir işkence haliyde iki takımı da, işkence en nihayetinde bitti.

Şöyle bir bloglarda gezindim, televizyonlarda yorumları dinledim, herkesin şikâyeti 'Vuvuzela'. Valla hiç rahatsız olmadım, olmayı da düşünmüyorum. Adamların kültüründe var olan bir şey sonuçta. Sen de yap dünya kupası, 50 bin tane saz çal, olmadı cura çal, hiç mi olmadı cümbüş çal. Bu kadar büyütülecek bir şey olduğunu sanmıyorum. Arı sıra rutinin dışına çıkmak gerekir.

Netice itibariyle ilk gün pek tatsız ve tuzsuz geçti ama turnuva genelinin böyle olacağını sanmıyorum. Bol gollü maçların bizi beklediğine eminim.

4 Mart 2010

Meksikalı Dos Santos


Meksika'nın, Yeni Zelanda'yı 2-0 yendiği maçtan bir kare....

28 Şubat 2010

O golü izlemek her şeye değerdi


Belediye yolu yaptıktan sonra, Galatasaray'ın kazanmaktan başka çaresi yoktu, o çareyi de Keita'nın harika ötesi golüyle buldu.

Doğrusu zor bir maç beklemiyordum, beklediğim gibi oldu ama tabii bunda Emre Toraman'ın daha maçın başında anlamsız, gol atma inadı etkiliydi. Bağıra bağıra ofsayt olduğu pozisyonda, golü atarak ve de üstelik neredeyse gol sevincini İstanbul il sınırları dışında kutlarken, maçın nispeten daha da rahat olacağı belliydi.

Galatasaray'ı uzun zamandan bu yana böylesine ön alanda baskılı ve rakibe nefes aldırmaz bir biçimde görmemiştim. Arda, Dos Santos, Jo, Sabri ve Keita ile Kasımpaşa'yı sahasına hapsetti.

Kim ne derse desin, her zaman savundum, savunmaya da devam edeceğim (duran top merakı dışında) Sabri eğer sahadaysa, o takımda ekstra bir dinamizm oluşuyor. Bugüne dek Sabri'ye laf edenler, onsuz kalındığında bunu fark ettiler. Elbette hata yapıyor, hatta yenilen golde kademe hatası vardı ama daha hızlı bir futbol bizi bekliyor Sabri'yle.

İkinci yarıda Keita ile yakalanan 4'e 2 pozisyon heba edilince Kasımpaşa biraz kendine geldi ve orta alanda daha rahat pas yaptı.

Öncelikle söylemek gerekir ki, bu takımın en büyük eksiği orta alanda ön libero mevkisinde. Ne Ayhan, ne Mehmet Topal, ne Mustafa Sarp ne de Barış'tan oluşturulan ikililer, istenilen sonucu veremiyor. Bunlardan her biri, partner olabilir ama ikisi yan yana esas oğlan olamıyor. Muhtemelen bunu bizden daha iyi görenler vardır.

Kasımpaşa'nın golü sonrası Keita'nın şapkasından çıkardığı gole, taraflı tarafsız herkesin şapka çıkartması gerekir. Şu ana kadar ligde izlediğim en iyi goldü diyebilirim. Üstelik tam da gözümün önünde golün olması, daha da bir güzeldi.

Büyük bir ihtimalle -ve kesinlikle haklı olarak- Dos Santos yarın gazetelerin sayfalarını süsleyecek. Barcelona günlerinden pasajlar sunan Meksikalı, topu ayağına her aldığında tribünleri ayağa kaldırdı. Topla her buluşması tehlike oldu ve gollerin tamamında da etkisi vardı. Yine de erken olduğunu düşünüyorum her şey için. Devamlılık futbol ve futbolcu için en önemli unsurdur benim için. O yüzden önümüzdeki haftalarda ayrı bir gözle izlemek şart oldu. Yine de, ciddi anlamda müthiş bir performans gösterdi.

Her ne kadar Brezilyalı sevmesem de, Jo'yu pek sevdim. Daha oynadığı ilk maçtan itibaren neler yapabileceğini gösterdi. Gün geçtikçe, daha da baskın bir biçimde "Yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır" tadında oynuyor. Sezon sonu kalır mı kalmaz mı bilemem ama kişisel olarak kalmasını çok istiyorum.

Takım halinde Atletico Madrid darbesi sonrası iyi bir geri dönüş maçı oldu. Ligden başka tutunacak dalı olmayan Galatasaray, eğer mantıksız puanları yitirmezse -Manisaspor, İstanbul Büyükşehir Belediye maçlarında olduğu gibi- zirvede kalmaya devam eder. Şampiyonluk açısından söylemiyorum çünkü her şey için daha erken.

Şampiyonluk kutlamaları yapanların şu an içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında sağlam ama emin adımlarla ilerlemekte fayda var. Eskişehir deplasmanı da bunu bize gösterecek işaretlerden biri.

Bu arada söylemeden edemeyeceğim. Bu maça da gittim, demek ki bende bir uğursuzluk yok.

Haa, unutuyordum az kalsın, Fenerbahçe'den umudunu kesen Rıdvan Dilmen şimdi de Bursaspor'u şampiyonlukta yüzde 55 avantajlı gördüğünü söylemiş. Eh, akıllanmayacak bu çocuk sanırım.

6 Şubat 2010

Sinir bozucu futbol


En baştan , kendimce Galatasaray'ın durumunu özetleyeyim. Şahane bir aşçımız var, gayet güzel malzemeler var, fırın hazır, yemeği koyduk pişirmeye başladık ama nar gibi kızarmaya başlayan yemeği fırından çıkartıp, içine farklı malzemeler koymaya başladık. O malzemeler de yemeğin tüm tadını-tuzunu kaçırdı.

Bu maçın Antalyaspor maçından tek farkı, biraz daha mücadele edilmesiydi. Onun dışında, çırpınan, debelenen, bir takım görüntüsündeydi Galatasaray.

Maç başlamadan önce, yorumum 1 puan alınacağıydı, öyle de oldu. Kayserispor 10 kişi kalmasaydı, bu puanın da alınamayacağını düşünmüştüm.

Uzun zamandan bu yana böylesi bir Galatasaray izlemiyorum. Sahadaki oyuncuların bazıları sanki, futbola yeni başlamış gibiydi. Zeminin de etkisiyle zaman zaman iki pas yapamaz noktaya gelen oyuncuları görmek, insanı haliyle yoruyor izlerken. Üstelik Kayserispor da, öyle parlak günlerinden birinde değildi.

Çok uyumsuz bir takım haline geldi Galatasaray. Keita bomboş pozisyonda top bekliyor, gelmeyince çıldırıyor; Arda yanı başında duran Dos Santos'a pas vermiyor, Dos Santos sanki Galatasaray'ı 1 kişi eksik oynatmaya çıkmış sahaya v.s. v.s... Daha bir dolu olumsuzluk vardı. O yüzden cidden izlerken yıprandığımı hissettim.

Şu eksik, bu eksik demenin faydası yok. Sezon başında kadronun mükemmeliyeti konusunda hemen herkes hemfikirdi. Madem böyle bir kadro var, o zaman bahane arkasına sığınmanın anlamı yok.

Galatasaray iyi futbol oynamıyor. Bunu açık ve net biçimde söylemek gerekir. Her bahanenin arkasına gizlendiğimizde gerçekten biraz daha uzaklaşıyoruz çünkü.

Skoru değiştirmek için ele geçen iki fırsat tepildi. Bu pozisyonlarda ne Emre Çolak'ın ne de Elano'nun bir suçu yoktu. Bazen olmadı mı olmaz. Fakat yedek bankına baktığımda bir tane bile oyunun skorunu değiştirmeye çalışacak adam görmeyince insanın morali bozuluyor.

Özellikle Dos Santos üstünden gitmek istemiyorum ancak Emre Çolak'ı yedekte bırakabilecek hiçbir üstün vasfı yok. Sanki altyapıdan yeni çıkmış futbolcu Emre değil de Dos Santos gibi. Bu denli ısrar etmenin zaruriyetten olduğunun farkındayım ancak üçüncü maçta da gördük ki, olmuyor. Olur mu? Ben o noktada da şüpheliyim.

Puan kaybu ya da yenilgi çok önemli değil. Çok var daha, herkes puan kaybedecek öyle ya da böyle. Ama oynanan futbol sinir bozuyor.

Yine de Rijkaard-Neeskens ikilisi hepimizden iyi biliyordur neyin ne olduğunu. Durumu düzeltecek hamleleri yapacağını düşünüyorum. Başta da dedim, iyi bir aşçımız var. Güven duymaya devam edeceğiz. Başka şansımız da yok.

3 Şubat 2010

45 dakikalık izlenimden fazlası

Hemen baştan belirteyim, hasta ziyareti nedeniyle maçın tamamını izleyemedim, ikinci yarının başından itibaren izledim.

Bloğu sürekli takip edenler farkındadır muhtemelen. Dos Santos'un transferiyle ilgili bir şey yazmadım, babası dışında. Belli nedenleri vardı kendi açımdan, bugün bu nedenleri yazacağım. Ancak sakın kimse bugünkü performansından ötürü olduğunu düşünmesin. Zaten devre arası transferlerine belli bir tepkiyi açıkça koymuştum.

Şenliklerle karşılanan Dos Santos transferinin baştan bu yana hata olduğunu düşünüyorum. Hatanın birden çok nedeni vardı benim açımdan.

Birincisi Jo'nun transferiyle başladı. Jo'nun alınmasıyla belli oldu ki, UEFA Avrupa Ligi'nde forma giyemeyecekti. O yüzden beklentim, Atletico Madrid ve sonrası için oynayabilecek bir golcü alınması yönündeydi.

İkinci nedenim, Dos Santos'un bu kadar abartıldığı gibi parlak bir oyuncu oluşuna inancımın az oluşu. Belki bu cümleyi yazdığım için "Ulan tüh senin futbol bilgine" diyebilirsiniz ama Dos Santos'un Aydın'dan kat be kat üstün olduğuna inanmıyorum. Belki aralarında birkaç level (ama alt level'lar) fark vardır. Aydın'dan ne kadar olmayacağını düşündüysem Dos Santos için de aynı şeyi düşünüyorum.

Santos, açık alanda oynamayı seven, süratli bir kanat oyuncusu. Oysa Galatasaray gibi sürekli hücumu düşünen takımlar karşısında rakibiniz size öyle tarla gibi alan bırakmaz, hele de Türkiye Ligi'nde. O zaman, "Neden alındı?" diye sorguluyorum ister istemez.

Dos Santos, Barcelona'da en iyi olduğu dönemde bile bir fiziki üstünlüğü olmayan bir oyuncuydu. Antalyaspor maçında her pozisyonda yere düşmesi her ne kadar uzun dönemden bu yana maç eksikliğine bağlanacak olsa da, bugün yaşadığımız düşme sahnelerinin benzerlerinin sezonun geri kalanında da göreceğimizi düşünüyorum.

Üçüncü olarak da, Barcelona'nın böylesi genç yaşta bir oyuncuyu, bu genç yaşında elden çıkartması. Aptal değildir Barcelona yönetenleri, gelecek vaat eden bir oyuncuyu bu denli genç yaşında 'pat' diye satmaz.

İlk iki veriyi yan yana koyduğumda, Galatasaray'ın bu sezon önceliğinin şampiyonluk olduğunu görüyorum. Çünkü sizin golcü diye aldığınız adam Avrupa'da oynayamayacak ve bir yenisi de, o beklediğiniz golcü özelliklerine sahip değil.

Sağda solda 'Galatasaray 4-6-0 oynayacak' gibi ütopik cümleler okudum. Açıkçası ben böyle oynayan bir takım görmedim. Varsa haber verin izleyeyim, yoksa ve bunu ilk kez Galatasaray oynayacaksa bunun mantığını çözmeme yardım etsin birileri. Dünya üstünde böyle bir taktik ya da diziliş olduğunu bilmiyorum çünkü. (Olmadığını iddia etmiyorum, varsa örneklendirin)

10 gün önce Jo ve Dos Santos transferleri için düğün bayram edenlerin reflekslerinin, artık transfer endeksli başarıya kilitlendiğini düşünüyorum. Evet, kabul ediyorum ki, her yeni transfer Ahmed Barruso ya da Lutu bile olsa insanı heyecanlandırır. Ama Galatasaray taraftarı hiçbir zaman bu olmadı. Biz bu refleksi, başkalarında görmeye alıştık hep. Ve sevdiğim, benimsediğim bir taraftar refleksi değil bu.

Neyse Jo ve Dos Santos transferleri özelinde kelamımı anlattığımı düşünüyorum.

Antalya maçına gelecek olursak, devre arası yeni bir taktik, yeni oyuncular, ileriye bakmak gibi birçok şey duyuyor ve okuyoruz. Türkiye'de hiçbir taraftar ileriye bakmaz, o günü yaşar, o gün de hesap keser.

Denizli ve Antalyaspor maçlarındaki futbol; Kayserispor, Antalyaspor, Atletico Madrid (her iki maç) ve Beşiktaş maçlarında sergilenirse, kimse "Biz aslında sistem kuruyoruz, bu sistem için sabretmeliyiz" diye düşünmez. Tıpkı Nonda'ya yaptığı gibi, geçmişte Petre'yi s*ktiri çektiği gibi, hatta hatta Hagi'yi yuhaladığı gibi hesabı oracıkta kesiverir. Sonra da arkasından timsah gözyaşı döküp "Ah Rijkaard kalsaydı böyle olmazdı" diye hayıflanır.

Kara bir tablo çizmiyorum, müneccimlik de yapmıyorum, sadece olası ihtimaller üstünde duruyorum. Ben Denizlispor ve Antalyaspor maçlarında parlak bir futbol göremedim. Sezon başında oynanan futbola hiç benzemeyen, topun bolca ayakta tutulmaya çabalandığı ama becerilemeyen, zaman zaman kaosa yönelik bir oyun izledim.

Daha önce de yazmıştım, benim için sorun değil. Benim çocukluğum, Beşiktaş ve Fenerbahçe şampiyonluklarını görerek geçti, o dönemde Galatasaraylı olmayı seçtim. Ama tribündeki, o kendini takımın ve kulübün sahibi sanan, kitle psikolojisi iliklerine kadar işlemiş güruh en fazla 3 maç bekler. Sonra değil Rijkaard, Rinus Michels mezarından çıkıp gelse, yine de bildiğini okur.

Burada tabii ki, yönetim belirleyicidir ama insan psikolojisi gereği, kurban olmamak için başkasının kurban edilmesine de seyirci kalır hatta kurbanı kendi itiverir, vandalların önüne.

Tüm bunları yazarken, eksikler, gedikler, sakatların olduğunu da göz önünde bulundurmadığım düşünülmesin.

Son sözümü de söyleyeyim. Keita dönmeli, Elano adam akıllı forma giysin, Arda kör dövüşüne son vermeli, Servet o herkese tükürdüğünü yalatan haline dönmeli. Yoksa bu işin sonu parlak görünmüyor. (Kewell ve Baros'tan söz etmiyorum, çünkü onlar bu takımın en önemli iki oyuncusuydu)

Yine aynı şeyi yapacağım, kusura bakmayın. Son sözüm bu olsun. Dos Santos'un bonservisi sezon sonu alınmaz, o düğün bayram edilen adam beklentileri karşılayamaz.

Karşılarsa da, büyük bir mutlulukla özürümü dilerim, hiç gocunmadan. Tıpkı Servet'in gösterdiği performanstan sonra yaptığım gibi.

29 Ocak 2010

Dos Santos'un babasını görünce aklıma gelenler



İtiraf ediyorum şekilciyim, itiraf ediyorum önyargılarım var ama ne yapayım Dos Santos'un babası Francisco Gerardo Dos Santos'u görür görmez iki tipleme geldi aklıma.

Birincisi bende uyandırdığı uyuşturucu satıcısı intibahı. Sanki malı Atatürk Havalimanı'ndan alıp gidecekmiş gibi. Böyle düşündüğüm için utanıyorum kendimden ama ne yapayım ki düşündüm.

İkinci tip ise babacan Hispanic polis. NYPD'de en boktan işlerle ilgilenen, hiçbir pisliğe karışmamış ama filmin ortalarına doğru adresi şaşırmış bir kurşunla ortağının kucağında ölen polis. Ortağı filmin sonunda intikamı mutlaka alır ama.

Acayip film izlemişim ben. Bunu çıkarttım postun sonunda.

27 Ocak 2010

Yetmez, biraz daha transfer lazım

Dos Santos, sezon sonu satın alma opsiyonuyla kiralandı. Halen transfer yapılacağı söylentileri var.

Sevmedim, hoşlanmadım bu durumdan. Devre arası bu kadar oyuncu alınmasına sıcak bakmıyorum. Galatasaray Kulübü'nün sarı-lacivertlileşme çabası anlaşılır bir durum değil benim açımdan.

Sezon sonuna not düşüyorum, bu transferleri. Getirecekleri-götüreceklerinin çetelesini tutarız. Şampiyon olunsa da, olunmasa da sorun değil. Sorun 321 milyon dolarlık ihale sonrası, dağıtılmaya başlanan paralar.

Transfer yapmayı çok istiyorsa yönetim, önce kalibresi yüksek, takımına inanan bir kaleci getirsin. Sezonun başından bu yana tek bir maçın altına imza atmamış bir kalecimiz var ne yazık ki.

Aykut ya da Ufuk'un zerre eksikleri yok Leo Franco'dan. Şimdiden de belirteyim, Atletico Madrid maçlarında kalede görmek istemiyorum kendisini.

Başa dönelim, bu Ali Şenvari transfer hareketleri hoş değil. Yazı-tura atılıyor, sezon sonunda ne geleceğine bağlı olarak opsiyonlar kullanılacak. Bu işin yansımaları şimdi değil 4-5 sene sonra ortaya çıkar.

Hakkımızda hayırlısı...

Edit: Ayrıca kimin mukavelesi feshedildiyse, askıya alındıysa ya da her neyse açıklansın. Galatasaray'ın hiçbir yönetimi taraftar tepkisinden çekinmemeli.

26 Ocak 2010

Kewell meselesine dair


Devre arası yapılan transferler, teknik direktörün "Bizim için en önemli hedef lig, diğerlerini bonus gibi görüyorum" açıklaması, sakatlanan oyuncunun sözleşmesini feshetmeye çalışmak. Bunlar Galatasaray'a has özellikler değil, öyle olmamasını temenni ediyorum, en azından ümit ediyorum.

Herkes yazıp çizecektir konu hakkında. Harry Kewell meselesine gelip, bu konuda bir-iki kelime etmek farz oldu.

Kewell'ın Galatasaray taraftarı için ne anlam ifade ettiğini söylemeye gerek yok. Açıkçası Hagi'den sonra ilk kez bir yabancı oyuncuyu bu kadar çok benimsemiştim. Pozitif duruşu, rakipleriyle saha içindeki diyaloğu, itiş-kakışa girmeden efendice işini yapması, yüzündeki o süper gülümseme, Galatasaray'da forma giyen tüm oyunculara örnek oluşturacak nitelikte.

Tabii işin bir de saha içindeki oyun bölümü var. Bu konuda da Kewell, Galatasaray taraftarının gönlünü fethetmiş durumda.

Peki, şimdi ne oldu da, Kewell'dan vazgeçilmek isteniyor? Bu sorunun iki yanıtı var. Biri Galatasaray'dan aldığı haftalık 60 bin sterlin ücrette indirim istenmesine karşın buna pek yanaşmaması, diğeri ise boşalacak kontenjana Meksikalı Dos Santos'un getirilecek olması.

DOS SANTOS'UN GELECEĞİ OLAMAZ

Öncelikle şunu net olarak söylemek gerekirse, Kewell gönderilip yerine kimi getirirseniz getirin, o oyuncunun takımdaki geleceği pek parlak olmayacaktır. Oynadığı ilk kötü maçta homurdanmalar, ikinci maçtaysa yuhalamalar beraberinde gelecektir. Çünkü gelecek ismin kim olduğuna bakılmayacak, taraftar "Kewell'ı gönderen adam" gözüyle bakacak.

Ehh, Galatasaray taraftarının da "S*ktir git Petre'den" bu yana, pek çok oyuncusunu yuhaladığı görülmüştür. Hatta Nonda bile son maçta yuhalandı. Ve hatta, bunun gayet doğal olduğu da birtakım bloglarda yazılıp çizildi.

SAKATLIK BAHANE TÜM SORUN ALDIĞI ÜCRET

Neyse Kewell meselesine dönmek gerekir. Evet, işin iki boyutu bu. Yönetim, Kewell'ı göndermek için bir fırsat buldu ve bu fırsatı da kaçırmak istemiyor.

Çünkü aylık 240 bin sterlinlik rakam, Türkiye ölçütlerine göre çok yüksek bir rakam. Ancak ortada bir de gerçek var ki, taraftarlar Kewell'ı çok fazla seviyor. Doğrusu iki ucu keskin bıçak.

Kişisel olarak Kewell'ın kalmasını çok ama çok istemekle birlikte verilen ücretin de çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Bonservis verilmeden alındığı için böylesi yüksek ücretler verildi. Ama yönetim artı-eksi hesabı yapıp, kaldığı dönem boyunca Galatasaray'ın ne yaptığına ilişkin bir bilanço çıkartınca vazgeçilecek ilk isim haline geldi.

En baştan fikrimi belirteyim. Dos Santos'un çok başarılı olacağına inanmıyorum, hatta Barcelona'da direkt ilk 11 oynadığı dönemlerde bile öyle çok parlak bir futbolcu olduğuna şahit olmadım. Bir de, "Kewell'ı gönderen adam" etiketini üstüne yapıştırırlarsa, bir yılı bulmaz Galatasaray'daki geleceği.

AÇIKÇA MALİYETİ 'YÜKSEK' DENSİN

Taraftarın kulübü yönetme fikrini sevmem, benimsemem. Ama yönetimin kulağını taraftara bu kadar kapaması da mantıklı olmaz. Varsın olsun, 8 yabancı ile mücadele etmesin Galatasaray.

Zaten bu sezona kadar hiçbir zaman kullanmadı kontenjanın tamamını. Çıksınlar "Maliyeti çok yüksek o yüzden yollarımızı ayırıyoruz" desinler, o zaman başımın üstünde yeri var. Ancak sadece sakatlandı diye ve kontenjan açmak için Kewell'dan vazgeçmek bana mantıksız ve çirkin geliyor.

Hoş, sezon sonu şampiyon olursun Kewell filan hak getire, kimse hatırlamaz bile ama yine de ola ki şampiyon olamazsa Galatasaray o zaman yönetim, sadece Kewell hamlesiyle kendi ipini çekmiş olur.