fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2014

Yeni Türkiye



Dünyanın sayılı derbilerinden (!) biri daha geride kaldı. Futbol adına konuşabilecek hem çok şeyin, hem de hiçbir şeyin olmadığı, tribün ve sahada her türlü rezaletin yaşandığı, seyir zevki açısından 120 dakikada bir tek bile pozisyonun yaşanmadığı bir maçtı.

Futboldan söz etmeyeceğim çünkü ortada iki takım için de futbol yoktu. Aslında dün penaltı atışlarında ve sonrasında yaşananlar bir nevi ‘Yeni Türkiye’ diye yutturulmaya çalışılan iğrenç düzenin yansımasından başka bir şey değildi. Çünkü ‘Yeni Türkiye’de hesap verilebilirlik yok, orman kanunları geçerli.

Örneğin; hiçbir mahkeme kararı uygulanmıyor, Danıştay, Yargıtay gibi kurumlar ülkenin ayak bağı olarak gösteriliyor ve yaratılmaya çalışılan algı gün geçtikçe daha da kabul görür hale geliyor. Gücü elinde bulunduranlar her şeyi kendilerinde hak görüyor, karşılarındaki herkesi alabildiğine eziyor.‘Yeni Türkiye’nin bakanları, başbakanları hiçbir cezai yaptırımla karşı karşıya kalmadıkları gibi yapılan hırsızlıklar, yolsuzluklardan ötürü halk neredeyse özür dileyecek noktaya getiriliyor.

‘Yeni Türkiye’nin elbette sportif olarak da bir karşılığı olmalı. Zekilerin, çeviklerin, ahlaklıların yerini; aptallar, çirkefler ve ahlaksızlar almalı. Sahada her ne yaparlarsa yapsınlar, cezai bir yaptırımla karşılaşmamalı. Kendine rakip olanı alaşağı etmek için her türlü iğrençliğe başvurmalı. Burası ‘Yeni Türkiye’ ve kurallar ona göre işlemeli.

Tüm bunların ışığında, Volkan Demirel ‘Yeni Türkiye’nin sembol isimlerinden biri olmalı, ismi yeni kurulacak statlara verilmeli, çocuklara-gençlera sempozyumlar düzenlenip onur konuğu olmalı –hatta gerekiyorsa onur konuğu olarak çağrılmalı-, heykelleri dikilmeli, adına turnuvalar düzenlenmeli. Çünkü ‘Yeni Türkiye’ye yakışır nitelikte bir sporcu.

Hırsızlar, dolandırıcılar, ülkeyi soyup soğana çevirenler nasıl geeken cezayı almıyorsa Volkan Demirel denen bu acayip şey de, ısrarla gereken cezayı almıyor. Rakibinin taşaklarına tekme atıyor geçiştiriliyor, Galatasaray tribünlerine taşaklarını gösteriyor geçiştiriliyor, götüyle top tutuyor kimse oralı olmuyor, Onur’a saldırıyor, Sabri’yle dalaşıyor, gazeteci tehdit ediyor vs vs. bitmiyor, bitmiyor.

Süper Kupa maçındaki penaltı atışları sırasında su içme merasiminden söz etmiyorum bile, herhangi Avrupa maçında bunu kimseye yaptırmazlar çünkü, daha ikinci denemesinde sarı kartı görür, bir daha yapamaz. Melo penaltıyı dışarı atıyor, sanki bir sevinç gösterisi yapıyormuş gibi Melo’nun üstüne çıkıyor. Bununla da yetinmiyor, soyunma odasında Melo’yu kastederek, sokak köpeklerinin zehirlenmesi çağrısında bulunuyor.

Ülke her açıdan boka saplanırken, futbolun bundan bağımsız olmasını beklemek aptallık. ‘Yeni Türkiye’ şiarıyla her şey yeniden inşa ediliyor, dizayn ediliyor.

’Yeni Türkiye’nin örnek futbolcusu da Volkan Demirel’dir. Bunca rezalete, kokuşmuşluğa, vukuata karşın, halen milli takım kaleciliği yapması, büyük bir kulübün koluna kaptanlık bandının iliştirilmesinin başka bir açıklaması olamaz.

Volkan gayet iyi biliyor ki, yaptıklarının karşılığı sadece 3-5 maç olacak, renk körlüğünden muzdarip tipler ‘adamsın’ diye kucak açacak, ülkenin milli takımı ona kucak açıp, medyada haşarı evlat mualemesi yapılacak ve bir sonraki vukuatına kadar her şeyi unutacağız.


Bir kez, sadece bir kez ‘ama’lı cümleler kurmadan ve taraftarlığınızı bir kenara koyarak oturup düşünün, sahada izlemek istediğiniz adam bu mu? Sorunun yanıtı ‘evet’se, başka konuşabilecek bir şey yok, buraya kadar yazdıklarımın bir geçerliliği de yok.

Bundan sonra olacakları söyleyeyim, medyada aslında olayı başlatanın Melo olduğu yazılıp çizilecek. Ortada hiç sebep yokken Melo’nun ortamı gerdiği, Volkan’ın da ‘tahrik’ olduğuna yönelik tonla yazı okuyacaksınız. Zira Volkan’ın tahrik ölçeği bir garip! Herif Melo’nun üstüne atlıyor, Melo da olduğu yerde duruyor, hatta terbiyesizliğe yönelerek, Volkan’la tartışıyor. Senin Melo olarak yapman gereken, Volkan kardeşimiz tahrik olmasın diye donunu sıyırıp domalman (!)

Toplumun hiçbir alanında ‘yeter’ diyemiyoruz ve diyemediğimiz sürece de, her yol artık mübahtan öte, kabul görürlükten bir tık üste giderek, doğru’ya doğru yol alıyor.

‘Yeni Türkiye’de doğru olan Volkan’ın yaptıkları, yanlış ise Muslera’nın tebriği.

Volkan kardeşimizin canı azıcık sıkılmıştır, ilk milli takım kampında kendisine moral olması açısından şerefine mangal partisi düzenlensin, Galatasaraylı ahlaksız futbolcular da, Volkan abileri ile sarmaş dolaş pozlar verip, ‘Derbide olur böyle şeyler, burası milli takım, birlik, beraberlik vs vs’ diye bol gülümsemeli zamanlar geçirsinler.

Galatasaray yönetimine düşense, kibarlığı ve centilmenliği elden bırakmadan, Melo'nun sözleşmesini iptal edip, Volkan'dan kulüp olarak özür dilemektir. Çünkü 'Yeni Türkiye'nin kuralları bunu gerektiriyor.
 
Yaşasın ‘Yeni Türkiye’ ve onun değerleri…

Not: Yazıyı bitirdim ve fotoğraf ararken, Volkan'ın hakkında söylenenler için dava açacağını okudum. İşte 'Yeni Türkiye' tam olarak böyle bir yer.

Not2: Bir ara fırsat bulursam Selçuk İnan, Yekta gibi arkadaşlar için bir yazı kaleme alacağım.

28 Nisan 2014

Türkiye'nin daimi iki mağduru


Şampiyonluk kutlaması olarak, rakibinin mağazasını yağmalamak, talan etmek, yakmak, insanları neden mutlu eder, anlaşılabilir değil.

8 aylık uzun bir maratonu kazanmışsın, 3 yıldır hasret kaldığın şampiyonluğa kavuşmuşsun bunun keyfini süreceğin yerde, gidip Galatasaray Store mağazasının kapılarını kırıp, içeriden formaları, atkıları çıkartıp yakıyorsun. Üstelik bunu büyük bir gurur kaynağı olarak paylaşıyorsun sağda solda.

Sivas'ta aydınları yakanlar da, bugün birilerine anlatıyordur, böbürlene böbürlene nasıl insanları öldürdüklerini. Tepki aynı tepki. Bunu yapan tiplerle normal hayatta konuşsan, özgürlükçü, demokrat filandır muhtemelen. Ama yapılan, bir otele insanları kapatarak cayır cayır yakmaktan çok da farkı yok. Ne yani, oturup sevinelim mi, içeride kimse olmadığı için, birilerinin fiziki olarak canı yanmadığı için!

Taraftarlık iyiden iyiye sınırlarını aşıp, vandallık boyutlarına ulaştı. Üstelik, böylesi eylemler, sosyal medyada gurur vesilesi olarak da paylaşılıyor. Kahkahalar eşliğinde "yaktık oğlum", "burada mağaza açmak neymiş görün" vs denilerek, sözümona büyük zaferlerini kutluyorlar.

Bütün bunları görmüşsün, elde nal gibi fotoğraflar, yazılan yazılar var, birden "Galatasaray Store'u 6 kişilik hırsız çetesi soymuş" diye medyada haberler görüyorsun. Neredeyse medyanın tamamı, olayı Fenerbahçe'nin üstünden çekip alıyor ve basit bir hırsızlık vakasıymış gibi göstermeye çalışıyor.

Günümüz Türkiyesi'nde iki kurum böyle pervasızca, ahlaksızca, akıldışı yollarla savunulmaya çalışılıyor. Biri Akp, diğeri Fenerbahçe.

İkisinin en büyük özellikleri sürekli mağdur olmaları. Olay ne olursa olsun, mağdurlardır. Misal taraftarı siyah futbolcuya muz sallar, video görüntüsü vardır, boy boy fotoğraflar vardır, Fenerbahçe Kulübü çıkar bu soytarıları da yanına alıp basın toplantısı düzenler. Toplantının ana konusu sarı-lacivert renklerin mağduriyetidir. Irkçı puşt, Fenerbahçe Kulübü çatısı altında, milyonlarca insanın gözüne baka baka, alenen taşak geçercesine "Benim midemde sorun var, doktor muz yememi söyledi" diye savunma yapar.

Medyanın istisnasız tamamı, olaya ırkçılık var demez ama bu deli saçması savunmayı boy boy manşetlere taşır. Amann Fenerbahçemiz mağdur olmasın. Boru mu amına koyayım, Cumhuriyet'in onulmaz bekçileri, son kale, ülkenin teminatı, Kurtuluş Savaşı'nın kazanılma nedeni. Herifler az daha zorlasalar, Sırpsındığı'nda biz vardık, İnebahtı'da biz savaştık filan diyecek. Bunları söyleseler, emin olun destekçiliğini yapacak medya da bulunur.

Ulan kulüp olarak bir özür dilemek, her şeyi geçtim en hafifinden "Birkaç kendini bilmez yapmıştır" demek, zor mu ulan! Ama olur mu hiç? Bir tanecik Fenerbahçemiz, suçlu potasında olabilir mi?

Abdullah Kiğılı bu olaya ne demiş bakalım; "Fenerbahçe taraftarları gidip Galatasaray Store'dan alışveriş yapmaz. Galatasaray taraftarı da Fenerium mağazalarından yapmaz...  Bu yapılan kesinlikle bi provokasyondur. Fenerbahçe taraftarının böyle bir olayın içinde olmadığını biliyor ve tahmin ediyorum. Zaten aldığımız bilgiler de bu yönde..."


Haaa tamam şimdi olay tamamen aydınlandı. Şu yukarıdaki orospu çocuklarının hiçbiri Fenerbahçeli değilmiş. Ohhh valla acayip rahatladım lan!

Hırsızlık çetesi ilginç özellikler taşıyor. 6 kişiler ama 100-150 kişi görüntüsü veriyorlar. Hırsız olmalarına karşın, çaldıkları malları yakıyorlar, mağazanın içine işeyen ve sıçan var. Böyle acayip, garip, manyak, ruh hastası 6 kişiden oluşuyor. Bu 6 kişilik hırsızlık çetesi eve girip laptop çalınca götlerine sokuyordur ya da altın, ziynet eşyası vs çalınca da onları burunlarından sokup sıçarak çıkartıyorlardır!

Bunun adı ayıp filan değil artık, düpedüz orospu çocukluğudur. Bir kulüp bu kadar aşağılık olmamalı, bir noktada durmayı bilmeli, kendisine çeki düzen vermeli.

Bunları paylaşmak, orada bulunmaktan öte, orada hiç olmayıp, tüm bunları büyük bir zafer kazanmışçasına anlatmak, bunlarla övünmek, bir insanın alçalabileceği en alt sınırlardan biri.

En geç birkaç gün içinde Fenerbahçe'nin çok ama çok mağdur olduğunu birlikte görürüz. Olay 6 sabıkalının üstüne kalır, Fenerbahçemiz de bu olaydan da alnının akıyla sıyrılır.

Zaten yapmışlarsa da Fenerbahçe için yapmışlardır canım! Başkanımız, canımız, ciğerimiz, Türk sporunun yüce insanı, özgürlük savaşçısı Aziz Yıldırım öyle diyor.

Not: Dün akşam maça giden Fenerbahçeli taraftarların bindikleri metrobüsü taşlayan Galatasaray taraftarlarının da Allah belasını verir umarım.

27 Aralık 2010

Şiddetin rengi sadece sarı-kırmızı mı?

Türkiye'de şiddet ciddi bir sorun. Bunu sadece futbolla ilişkilendirmek, ismine futbol ya da tribün terörü ismi verilerek, "Bu işi nasıl hallederiz" demek, sorunun temelini gözmezden gelmektir.

Dün Florya'da yaşanan rezaletle, polis tekmesiyle bebeği öldürülen genç kız olayı arasında, benim adıma bir fark yok. Babası tarafından dövülen genç, okulda öğretmeninden dayak yiyen liseli, trafikte birbirine girişen sürücüler ya da eşinden dayak yiyen kadın.

Şiddet özünde, iktidar yani güç kavramı ile birbiriyle girift bir ilişki yaşar. En basitinden, ilkel bir el koyma aracı olarak kabul edebiliriz.

Şimdi bunlara bakıp da, dün Florya'da yaşananları salt Galatasaray'la ilişkilendirmek, kusura bakmazsanız dangalaklıktan başka bir şey değil. Bu ülkenin her yanında şiddeti her an, her dakika yaşıyoruz.


Eğer şiddetin karşısındaysak, Florya'da dayak yiyen Fenerbahçeli çocuklar için ayağa kalkan insanlar, üniversiteli gençler polisten dayak yerken, işkenceden geçirilirken, neden üç maymun rolünü kendine uygun görür?

Tipik Türkiye fotoğrafıdır bu. Neden? Çünkü bu ülkede insanlar, kendinden güçlüye boyun eğmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Ya kendinden güçsüz ya da kendine denk kişiler, kurumlarla kavga etmeyi sever. Daha anlaşılır biçimde yazayım: Götünün yemediğine boyun eğer.

Sen, ülkede olup biten hiçbir şeye sesini çıkartmayacaksın ama iş bir futbol maçında olup bitenlere gelince, birdenbire şahlanacaksın. O iş öyle olmaz.

Haa, işin tabii bir de "Senin şiddetin", "Benim şiddetim" boyutu var. Şiddeti her kim yapıyorsa savunuyor ve bunu olumlama çabasına giriyor ama karşı taraf aynı şiddeti sergilediğinde ortalığı velveleye veriyor. Şiddet karşısında ortak bir dil geliştirilmezse, verdiğin tepkilerin hiçbir geçirliliği kalmıyor. Şiddet sadece renk değiştirmiş oluyor.

Geçen sezon kendi stadını yakan insanların, dün olan bitene tepki göstermesi ya da Gerets'in kafası yarılırken "İyi oldu amına koyayım, zuhahhaaha" diye gülerken, bugün melaike kesilmesi kusura bakmazsanız hiç mi hiç gerçekçi olmuyor. Tam aksine insann götüyle gülme refleksini harekete geçiriyor.

Daha her iki taraftan onlarca örneği bir çırpıda sayabilmek mümkün. Ancak sorunun çözümü için şiddetin her türlüsüne ve her rengine karşı gelmemiz gerekiyor. Devlet şiddetine de tepki göstermeliyiz, tribündeki şiddete de.

Adını koyalım ve dürüstçe itiraf edelim. Bize uzak olan her türden şiddet uygulaması, kimsenin umurunda olmuyor. Hatta futbol dışında uygulanan hiçbir şiddete tepki göstermiyoruz.

Sağda-solda işi "Bravo delikanlı Galatasaray taraftarı" gibi genellemeye döken arkadaşlara, kardeşlere ilk anlatılması gereken şey şiddete yekvücut tepki gösterilmesi gerektiğidir.

"Dün akşam Başakşehir'de 300 kişi tarafından cemevi basıldı, camları kırıldı, içerideki insanlar linç edilmeye çalışıldı. Haydi tepki koymaya gidelim" desem, kimse götünü bile kıpırdatmaz.

Ama "Yürüyün Florya'ya dün olanlar için tepkimizi ortaya koyalım" desem, bir çırpıda 50 tane adam bulurum.

Bak güzel kardeşim, dün yaşananlar şiddet miydi? Evet şiddetti, hem de en adisinden. Ama bunu daha önce de başka biçimlerde sen sergiledin, seninle aynı rengi sevenler uyguladı. O zaman bir şey olmamış gibi bir köşeye çekildiysen bugün konuşmaya hakkın yok.

O yüzdendir ki, ben rahatlıkla Şükrü Saraçoğlu'nda Gerets'in kafasını yaranlara da orospu çocuğu diyorum, dün 16 yaşındaki çocuklara tekme atanlara da orospu çocuğu diyorum.

Bugün senin milli takımının kaptanı soyunma odasına kadar adam kovalayıp, arkadan rakibine tekme atıyorsa oturup neyi konuşuyoruz burada.

Galatasaray forması giyiyor diye "Katil, Piç" diye bağırdığın adama bugün "Cesur Yürek" ismini takıyorsan Fenerbahçe forması giydiği için şiddetin en alasını sen gösteriyorsun demektir.

Şiddetin rengi sadece sarı-kırmızı değil bu ülkede. Sarı-lacivert, siyah-beyaz, yeşil-beyaz, kırmızı-beyaz. Şiddet her yerde ve her alanda var. Ortak tepki geliştiremedikten sonra yangına körükle gitmekten başka bir şey yapmış olmayız.

Bırakın bu sahtekâr söylemleri, bir kez olsun götünüz başınız oynamadan konuşun.

Not: Eeee, niye kimse bir laf etmiyor, yorum yapmıyor. Herkes kendi şiddetiyle yüzleşince, sessiz kalmayı tercih ediyor...

17 Aralık 2010

Geçmiş olsun Baba


Lefter'in şekeri kritik sınırın epey üstünde ilerliyormuş. Bu yüzden Türkiye'ye getirilemiyormuş.

Atina'dada bir hastanede tedavi altında. Ancak şekeri kontrol altına alınabilirse, Türkiye'ye getirilecekmiş.

Lefter, büyük futbolcu, büyük adam ve bu ülkenin en büyük efsanelerinden biri. Rekabet filan hikâye işte bir noktadan sonra.

Lefter bunu da atlatır. Dayan Baba, adada yudumlanacak rakılar var daha.

24 Ekim 2010

Maç tahminim


O kadar salladım ettim ama gönül elvermiyor başka bir şey düşünmeye. Benim maç sonucu tahminim 3-2 Galatasaray yönünde.

Tutar mı, tutmaz mı bilinmez ama içimden bu sonuç geçiyor. Postu gören, bloğa bakan herkesten tahmin beklerim...

19 Haziran 2010

Sen tazminatını bırakır mısın acaba?


Bugünkü Vatan Gazetesi'nde Feridun Niğdelioğlu imzalı bir haber var. Haberin ayrıntısına girmeyeceğim, okuyan okumuştur. Fakat haberdeki bir cümle fazlaca dikkatimi çekti.

"Çalışmadığı 2 yılın parasını alabilmek için küçüldükçe küçülen Daum, bugün ’sırat köprüsü’nden geçecek. 2000-01’de Leverkusen’i çalıştırırken kokain kullandığı ortaya çıkan ve Almanya’nın başına geçme şansını kaybeden Daum, aynı testi yine verecek!"

Şimdi Feridun Niğdelioğlu denen adama sorarlar, Daum bu mukaveleyi Fenerbahçe yönetimine silah soruyla mı yaptırdı? Daha Aragones konusunda tongaya basıp eşek yüküyle tazminat ödemişken, benzer bir tazminat maddesini mukaveleye koydurmak nasıl bir aptallıktır?

Bu arkadaşa aslında sorulacak bir tek şey var. Yarın öbür gün Vatan Gazetesi'nden tonla adam çıkartılacak. Acaba kendisi de işten çıkartılacak insanlar arasında olursa, tazminatını almadan "Yok abi, ben tazminatımı istemiyorum" der mi?

Küçüldükçe küçülmek ne demektir yahu? Nasıl bir ifadedir? Daum'u zerre kadar sevmediğimi sürekli takip edenler bilir. Ancak şu konuda sonuna kadar haklıdır.

Fenerbahçe yönetimi, tazminat maddesi koydurmasaydı o zaman. Hem bile bile lades olacaksın, hem 'Nasıl olur da para vermeden gönderebilirim' diye takla atacaksın.

Kusura bakmasınlar da, yok öyle yağma. Kulüpler akıllı olacak ve o tazminatların altına girmeyecek. Ya da aldığı adamı bir senede sepetlemeye çalışmayacak.

Feridun Niğdelioğlu'nun şu ifadesi, kendisinin kalın bağırsak işlevi gördüğü izlenimi uyandırdı bende.

Tekrar ediyorum, acaba kendisi işten çıkartılırsa tazminatını bırakır mı? Yoksa küçüldükçe küçülür mü?

17 Haziran 2010

Gücünün sınırı Ayhan Tumani'ye kadar


İki kelime etmesem olmazdı. Fenerbahçe yönetimi, mecburen Daum'la devam etme kararı aldı.

Aziz Yıldırım'ın acziyetinin göstergesidir bu karar. 10 milyon Euro'yu bulan tazminatı ödeyemedi ve mecburen Daum'la devam ettiler.

Daum'un, yönetimle yaptığı görüşme sonrası tek başına çıkıp basına açıklama yapması, yanında bir tek yöneticinin olmaması, aslında istenmediğini açıkça gösteriyor.

Fenerbahçe yönetiminin ve kooooooooskoca başkanının gücü Ayhan Tumani'ye yetiyor demek ki. Şampiyonlar Ligi'nden elenirse bu takım, çok şeyler yaşanır bu sene. Hele de, iyi bir başlangıç yapılmazsa lige, sirk izleriz.

Ayrıca Daum'a helal olsun. Haftalardır arkasından sallandı, ağzına gelen söylendi ama eşek gibi çalıştırtmaya razı etti kendini.

Aziz Yıldırım'ın büyüklüğü ancak Diyarbakır karpuzu büyüklüğü kadarmış onu anlamış bulunuyoruz. Gücü Ayhan Tumani'ye yetiyormuş..

10 Haziran 2010

Stoch'u 10 kere izleyene vereceğim lan!


Bugün öğlen gibi Chao'yla mailleşmiştik. Ona yazdıklarımın bir aynası gibi şu an etrafta dönen muhabbetler.

Stoch transferinden sonra Galatasaray taraftarının büyük bir bölümü ayaklanmış. "Nasıl olur da bir aydır görüştüğümüz adamı iki günde alırlar?", "Madara olduk", "Büyük fiyasko", "Ben Twente maçında izlemiştim, Gökhan Gönül'ü süründürdü", "21 yaşında genç adamı elimizden kaptılar", "Pazarlığı uzattık rezil olduk", "Hani Haldun sihirbazdı", "Ama abi artık Adnan Sezgin top çeviriyor".

Ya bunlar nasıl uzayıp gidiyor anlatamam. Bak, tüm bunları 10 dakikada okuyuverdim. "Rezil olduk" diyen var lan. Lan oğlum; niye rezil oluyorsun, kime rezil oluyorsun. En nihayetinde transferdir bu. Sen istersin, o ister parayı basan alır.

Bu transfer kaçan şampiyonluğun, rezillikte ünü-şanı-şöhreti ülke sınırlarını aşan bir taraftarın gönlünü alma hamlesidir. Rezil olacak bir durum yok. Rezil olan oldu, tarihe not düşüldü. Adam bu psikolojiden sıyrılmak için yaptı bunu. Galatasaray Stoch'a 10 verse, onlar 15 vermeye hazırdı zaten, sırf bu yüzden. Ama, Mehmet Topuz'a 9 milyon Euro verildiği düşünülürse, Stoch başarılı transfer gibi görünüyor aynı paraya.

İçin için üzülen salak kardeşlerime çağrımdır; şu an bu transfer için üzülen ya da bu transfer için sevinen ve bu ülke topraklarında yaşayan hangi adam Miroslav Stoch'u 10 kere izledi? Ulan "10 kere izledim" diyene vereceğim bu yaşta, o raddeye getirdiniz adamı.

Haaa ama alsaydın da sevinç çığlıkları atmayacaksın. Alırsın Terry'yi Lampard'ı, alırsın Robben'i Van Persie'yi, alırsın Messi'yi Xavi'yi, birlikte çırılçıplak İstanbul turu yapalım. Ama Stoch kimdir güzel kardeşim, niye sinir yaparsın, niye gereksiz yere bu sıcakta kendini gerersin ki? Hem, havaalanında omuzlara aldığın adamlara ana avrat sövdüğün günler öyle çok da uzak değil.

Adam müthiş de çıkabilir sorun bu değil. İzlemediğin, görmediğin, bilmediğin bir adam için niye dövünüyorsun? Elinde Arda var, Elano var, Keita var, Emre Çolak var. Stoch'un Emre Çolak'tan 3 gömlek üstün olduğunu kim iddia edebilir ki?

Ama işte eskiden olmayan birtakım reflekslerin Galatasaray taraftarında olması insanı üzüyor. Akıllı insanların, transferle şampiyon olunacağına inanan bir taraftar kitlesi haline evrilmesi bu ülkede futbola dair ümitlerimi zedeliyor.

Hele hele, Antu zekâsına inmeye başlayan taraftarın Galatasaraylılardan oluştuğunu görünce daha da bir üzülüyor insan.

Not: Başlığı attık atmasına da umuyorum ki, Eredivisie'yi sürekli takip eden yoktur. Şaka bir yana sakin olsun herkes...

19 Mayıs 2010

Bu kafayla giderseniz askere, nah alırsınız tezkere


Yok yok, yazmasam olmazdı. Hoş, Fenebahçe yorumu yapınca bazı arkadaşlar çok kızıyor. Hatta, "Sana da amma batmış Fenerbahçe" diye serzenişte bulunuyor.

O kadar futbol kelamı etmişiz, Aziz Yıldırım'ın basın toplantısına değinmezsek olmaz valla.

Başlık başlık alalım, cevapları yazalım, en azından aklımda kalanları...

Aziz Yıldırım: Belediye başkanlarının sporun içinde olmamasına yönelik yasa var, Melih Gökçek'in varlığı Türk sporunu çok kötü götürür

Yorum: Kesinlikle doğru bir açıklama. Buna dair bir yasa var. Var, var da; senin yaptığın basın toplantısında Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk'ün ne işi var onu anlamadım. Belli olmayan şampiyonluk öncesi, Bağdat Caddesi'ni belediye araçlarını kullanarak süslemek, neyin nesi? Bir zahmet, kaçırılan bir şampiyonluk sonrası basın toplantısı düzenlediğinde açıklayıver.

Aziz Yıldırım: Rüştü, Kasımpaşalılar'ı arıyor. Hadi sizi göreyim diyor. Ankaragücü'ne mesaj atıyor. Bende kendisine haber gönderdi. "İnşallah Bursa'da iyi oynarsın" diye. Kaleciler hata yaptılar. Peki ya Rüştü ne yaptı? Çıksın söylesin. Ben bu şahısları aramadım desin. Beşiktaş kalecisinin bu adamlarla ne işi var. O zaman Bursa'da yediği gol bana şaibeli geliyor. Ağızımdan kötü şeyler çıksın istemiyorum.

Yorum: Öncelikle söz edilen maçları, Şanlıurfa'daki kupa finali hariç (Zaten eşikteki-beşikteki hiçbir Fenerbahçeli'nin o kupayı kazanacağına dair bir ümidi de kalmadı), hepsini kazandın. Rüştü nasıl bir ilahi güçtür ki, telefonla arkadaşlarını arayıp, o takımların "Türkiye'nin tek büyüğü" Fenerbahçe'yi yenmesini sağlayacak? Hani sen tek büyüktün? O vakit Rüştü, koskoca Fenerbahçe camiasından daha yüce ve büyük bir varlık. Öyle mi yani?

Ayrıca, Rüştü'nün kimi, ne zaman aradığını ya da kime nasıl mesaj attığını nereden biliyorsun? Kim veya kimler paylaşılması yasak olan bu bilgileri sana nasıl ulaştırıyor? Mümkünse bu da açıklansın.

Aziz Yıldırım: Bizim resmi yayınımız dışında haberler yazmayın.

Yorum: Olur, bundan sonra her yapacağımız haber için, Fenerbahçe resmi sitesini bekleyelim. Hatta, gazetelerdeki, televizyonlardaki, radyolardaki bu işle ilgili tüm adamlar işten çıkartılsın, siz kendi haberinizi kendiniz verin.

Yalan haber konusunda kesinlikle haklı ama "Bizim resmi yayınımız dışında haber yazmayın" deme cürretini, kendinde nasıl bulur bu adam? Nasıl bir faşizan düşünce biçimidir? İnsanda biraz terbiye, edep, adap olur. Her boku biliyorsunuz, basına da nasıl haber yapacağını öğreteceksiniz. Sen önce iletişim çağında, olmayan şampiyonluğa sevinen taraftarını eğit, be akıllı.

Aziz Yıldırım: Ben Fenerbahçe Başkanı olarak buradan Kadir Topbaş’a sesleniyorum: İstanbul’da yapılan hafriyat işlerinin. döküm işlerinin tamamını almaya, ihaleye hazırız ve bize verilmesini istiyoruz.

Yorum: E, oha. Yüzsüzlüğün bu kadarına başka ne söylenir bilmiyorum. Haklısın ama Kadıköy Belediyesi size çalışıyor, o yüzden alışıksınız belediyelerle içli-dışlı akçeli işler yapmaya. Olur paşam, hatta İstanbul Büyükşehir Belediyesi, gelirlerinin bir kısmını "Türkiye'nin tek büyüğü" Fenerbahçe kulübüne tahsis etsin. Hatta olmazsa, Türkiye Cumhuriyeti Hazinesi, Fenerbahçe Cumhuriyeti Hazinesi'ne, senin belirlediğin bir oranda gelir yardımı yapsın.

Aziz Yıldırım: Ama artık Türkiye’de tek büyük var, O da Fenerbahçe’dir.

Yorum: Hâlâ aptalca bir biçimde bu dünyanın en gerzek yalanına inanıyorsunuz ve insanları da inandırmaya çalışıyorsunuz. Kendinize düşmanlar yaratmak, sonra o düşmanlar karşısında ağlayıp sızlamaktan başka bir şey yapmıyorsunuz. Neyin büyüğü, hangi büyük, kıstas ne belli değil. Ortaya atılmış bir deli saçması sadece. O kadar çok tekrar ediyorlar ki, gerçekten buna inanmaya başladılar.

Lütfen, buna gerçekten inanan birisi bana çıkıp Fenerbahçe'nin neden Türkiye'nin tek büyüğü olduğunu açıklasın.

Yazık, gerçekten yazık. Ciddi anlamda bir ruh doktoruna ihtiyacı var bu adamın. Psikolojik destek almalı, hatta bir süre rehabilite edilmeli. Bunu dalga geçmek için söylemiyorum, cidden iyi bir ruh hali değil bu. Aynı derede yüzlerce kez yüzdünüz ama aynı aptallıklara devam ediyorsunuz. Bunun, şu birkaç günlük travmatik dönemden ötürü olmadığı da gün gibi ortada.

Bu arada 'veleybol' diye bir spor yok, o sporun ismi 'voleybol'.

17 Mayıs 2010

Asrın buluşu; mavi tabure


Ya o değil de, bu statta taburenin ne işi var onu anlayamadım. Cağaloğlu Hamamı mı burası yoksa stadyum mu belli değil. Türkiye'nin 'en harikulade' stadının mis gibi koltukları varken, tabureye niye ihtiyaç duyar acaba bir kulüp.

Ben mi kötü niyetliyim acaba? Hakikaten lan, tabure ne?

Elektronik ıslık, tribüne devasa lazer koymak, koltuklara bok sürmek ve maç devam ederken marş çalmaktan sonra sonra yeni bir icadımız oldu. Tabure.

Renkler de mavi, fazla dikkat çekmesin diye muhtemelen.

Eyvallah, bütün statlarda rezaletler yaşanmıştır, her statta akla hayale gelmeyecek utanç kaynakları vardır ama senelerden bu yana terörize edilmiş bir tribünün yaptıklarının affedilecek tarafı yok.

Bir önceki postta da söyledim. Herkes bu işin takipçisi olmalıdır. Öyle bir maçla, 300-500 bin TL ile geçiştirilmeyecek şeyler yaşandı dün gece. Maç oynanırken, tribün yanıyordu var mı daha ötesi? Son fotoğrafa dikkatle bakın; 1 değil, 2 değil, 3 değil tam tamına 12 itfaiye aracı var. Yazıyla 'On iki'. İtfaiye sadece ve sadece devasa yangınlarda bu sayıda araç yollar olay mahaline, gerisini siz düşünün.

Onu bunu bilmem, dün geceki terör olaylarının hesabını bağıra bağıra vermeli Fenerbahçe yönetimi. Vermeli ki, kendinde her şeyi yapma hakkı gören vandallar bir daha bu hareketlere kalkışmamalı.

Bu kadar olay sonrası ne yapıldı peki? Stad anonsunu yapan şaşkını gözaltına aldılar. Fatura kesildi yani, öyle mi?

Daha maç sonu soyunma odasından çıkamayanları, dükkân talanlarını, bıçaklananları, saldırıya uğrayanları yazmadım bile.

Hayır, son maçta, son dakikada kaçan şampiyonlukların kaşarı olma yolunda ilerleyen bir camianın, hazırlıklı olması gerekirdi? Bu öfke, bu telaş neden.















Not: 2009-2010 sezonuna ilişkin son yazı, Galatasaray'a giydirmek olacaktır. Bu kadar Fenerbahçe yazısı yetti. Bundan sonrasında ancak kontralar olur o kadar.

12 Mayıs 2010

Korkak, pısırık. onursuz ve şahsiyetsiz ordusu

Anadolu Grubu’nun Başkanı Tuncay Özilhan, Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu (TAPDK) tarafından hazırlanan, içki ve tütünde adeta '4. Murat' yasakları getiren tasarı yasalaşırsa Efes Pilsen Basketbol Kulübü’nü kapatacaklarını açıkladı.

Tarih 12 Mayıs 2010. Ve demişiz ki, 29 Eylül 2010'da; "Ülker-Fener birlikteliği ve Ülker'in Galatasaray ile Beşiktaş'a sponsor olmasındaki amaç, sportif anlamda Türkiye'de varolan Efes Pilsen hegamonyasını kırmak değil, sponsor olarak Efes Pilsen markasını basketboldan uzaklaştırmak"

Okumak isteyen tıklasın; "Fenerbahçe-Efes Pilsen savaşının ardındakiler"

İsteyen kızsın, isteyen küplere binsin, isteyen sövsün ama bu ülkede halen, siyasi iktidarın iyi niyetinden, demokratikleşme çabalarından söz edenler, gerizekâlıdır, hatta ötesindedir. Her şey belli bir plan ve program dahilinde yürüyor.

Kimse sesini çıkarmadığı sürece bu attıkları adımlar daha da uç boyutlara erişecek. Gerçi daha ne kadar uç boyuta erişebilir bilmiyorum. İnsanlar sesini yükseltmek için, daha neyi bekliyor onu da bilmiyorum.

Bu kadar; korkak, pısırık, onursuz, şahsiyetsiz insanların biraraya geldiği başka yer var mı, onu daha çok merak ediyorum. Herkes otursun oturduğu köşede, bir gün mutlaka köşelerinde oturanlara da ucunun dokunacağı şeyler olacak.

Tabii sportif açıdan da, Fenerbahçe'ye kepçeyle verileni kabul edip, kaşığın ucuyla susturulan Beşiktaş ve Galatasaray da, Ülker'le birliktelik kurdukları için suça ortaktır. Kimse bu cümleden, "Galatasaray ve Beşiktaş'la da benzer bir birliktelik kurulursa sorun kalmaz" anlamını da çıkarmasın. Zaten Fenerbahçe'nin derdi başka, onu da bilen biliyor.

18 Nisan 2010

Sizi gidi Makyevel çocukları


Çok şey gördüm 25 yıldan bu yana futbol sahalarında ama bu denli rezil bir şeye tanık olmamıştım, bu gözler bunu da gördü.

Bütün sezon "Hakem, hakem" diye ağlayanlar, birkaç haftadan bu yana neden bülbülün dut yemiş haline bürünmüşlerdir merak konusu.

Şimdi bu pozisyonun, Kadıköy'de değil de, Ali Sami Yen'de olduğunu düşünelim, yapanı da Bilica değil de, Emre Güngör olarak hayal edelim. Ettiniz mi? İyi.

Kimbilir nasıl kıç yırtarcasına feryat figan edecek kitleler, nasıl kendini paralayarak televizyonlarda suratları maymun götü kırmızısı almış bir biçimde konuşacaklar.

Şimdi ne oluyor? Tabii ki, hiçbir şey.

Şampiyonluk gider, kupa gider, o gider, bu gider v.s. Hiçbiri önemli değil. Önemli olan kazanmak için her yolu mübah sayan zihniyettir. Sorsan kendilerine, bu olayı anımsamayacaklar bile, Lugano'nun elini anımsamayacaklar bile. Hafızalarından silecekler, her kötü anıyı alt belleğe attıkları gibi.

Kim şampiyon olursa uğurlar ola ama böyle şampiyon olmayı içine sindirecek zihniyetteki insanlar olsa olsa Makyevel çocuğu olur. Ne demek istediğimi de anlayan anladı.

Bilica'ya da önerim, herhangi bir belediyede yol çalışma ekibinde hayatını sürdürmesi. Bu yetenekte, bu zihniyette, bu aşağılık tavırlarda biri futbol oynamasın.

İçine sindiren varsa, sözüm yok. eyvallah!

29 Mart 2010

Yaptığın harekete sahip çık önce yavşak

Volkan Demirel: "Maçın son anlarında, bir pozisyonda topu sırtımı dönerek kontrol etmiştim. Bu olay yanlış anlaşıldı ve benim bu hareketi rakiple alay etmek için yaptığım şeklinde yorumlar yapıldı.

Bizim ülkemizde bu tarz şeyler biraz abartılıyor. Hiçbir şekilde içimden kötü bir niyet geçirerek o hareketi yapmamıştım, ama yanlış anlaşılmaya sebep olduğum için özür diliyorum.

Tüm futbol camiasının şunu bilmesini istiyorum ki hiçbir şekilde içimden kötü bir niyet geçmemişti ve rakibimizle alay etmek gibi bir niyetim yoktu.

Futbol bir şov oyunudur. Ben de o an şova yönelik bir hareket sergilemek istedim. O an içimden gelen basit bir hareketti. Kötüye çekilmesini hiçbir şekilde istemedim. Yanlış anlaşıldıysam tekrar tekrar özür dilerim."


Yavşak, yaptığın hareketin arkasında dur en azından. Önce "Şov yaptım", sonra "Yanlış anlaşıldıysam özür dilerim" diyorsun.

Bu statta taşaklarını avuçladın taraftara dönüp "Sakatlandım" dedin, Lincoln'e saldırdın "Ana avrat küfür etti" dedin, dün Keita'ya, Baros'a saldırdın onlar neye küfretti. Milletle dalga geçmek için götünle top tutuyorsun "Yanlış anlaşıldım" diyorsun. Adam ol, yaptığın işe sahip çık. Hep sen haklısın zaten anasını sattığımın stadınsa, herkes suçlu sen haklısın.

Neyse sinirlenmeyeceğim daha fazla. Ruhunda var ibnelik.

Edit: Gerçi koskoca gazete genel yayın yönetmeni "Şöyle becerdik, böyle becerdik" deyip kahkaha atıyor, sonra suçlu küfürü yiyen oluyor. Vay efendim nasıl olurmuş da, aile içindeki görüntü dışarı sızarmış, iki kişinin özel konuşması nasıl yayınlanırmış. Telekulakçı olduk küfür yediğimiz için. O yüzden ne istersen yapabilirsin.

28 Mart 2010

Atak yapmadan maç kazanmayı becerebilmek

İşte Galatasaray-Fenerbahçe derbileri böyledir. Rakip Fenerbahçe olunca, Galatasaray'ın futbol IQ'su sıfırın altında bir noktada dolanıyor.

Maçın 25. saniyesi Mustafa Sarp kaleciyle karşı karşıya, kaleye vuramıyor, ortaya çıkartıyor topun olduğu noktada tek bir sarı-kırmızılı formalı oyuncu yok.

Maçın 70. dakikası, tıpkı Trabzonsporlu Colman'ın olduğu gibi Galatasaray maçlarının gole abone oyuncusu Selçuk 30 metreden vuruyor, top önce yere sekiyor, sonra kalecinin (kaleci diyorum ben ama pozisyon açısından söylüyorum yoksa sezon başından beri Galatasaray'ın kalesinde bir adam duruyor o kadar) elinden sekiyor ve gol oluyor.

Bu maçın 25. saniyesi ve 70. dakikasının Kadıköy'de yaşandığını düşünürsek o 25. saniyedeki pozisyon gol olur, maç 4'e 5'e gider, 70. dakikadaki pozisyonda dağlara taşlara gider.

Yenilen gole kadar Galatasaray gayet iyi futbol oynadı, sahada yapması gereken her şeyi yaptı. Benim için maçın dönüş anı Arda'nın oyuna girişidir. Gereksiz yere zorlama bir değişiklikti, takımın orta alandaki tüm ahengini ve rimtini bozdu.

Oysa Mehmet Topal gayet iyi ve başarılıydı. En azından rakibin orta alanda rahat top yapmasını engelledi.

Maçın ikinci kırılma anıysa Dos Santos'un yapamadığı goldü. O pozisyon dışarı çıktıktan sonra iç ses olarak "Bu maçı kaybettik" cümlesini gayet net biçimde duydum.

Dedim ya, rakip Fenerbahçe olunca Galatasaray'ın futbol zekâsı kalmıyor, saçmalıyor.

Söylenebilecek bir şey yok. Ligin bu gidişatında her şeyin değişebileceğini görüyoruz fakat o kadar çok bireysel hata yapıyor ki Galatasaray, işte bunlar insanı umutsuzluğa itiyor. Son Trabzonspor ve Fenerbahçe maçlarındaki iki hata 6 puana mal oldu. Elbette, hata yapacak sahada futbol oynayan bu adamlar ama böylesi kilit maçlarda hataları minimize etmezsen, sezon sonu da ligin tepesini göremezsin.

Fenerbahçe'yi tebrik ederim. Hakem, makem hiçbir şey söylenecek maç değildi. Çıkacaksın, alacaksın bu kadar basit.

Aklıma gelmişken, Hakan Balta'nın suyu mu çıktı? Daha önce bir yerlerde söyledim mi bilmiyorum. söylemediysem, söyleyeyim. Caner'den hiç hazzetmiyorum. Saçma sapan ortalar, garip hareketler. Hakan Balta'nın oynamadığı hiçbir maçta bu takımın savunmasına güvenmiyorum.

Son söz tribünlere olsun. 20 dakika boyunca kalecisini yuhalayan taraftar, tek kelimeyle 'rezildir'. Ama bunlara alıştık, taraftar dediğin böyle bir şey. Üç hafta önce Güiza ağlayarak sahadan çıktı, sonra alkışlarla. İki maç kurtarsa Leo Franco (ki, bunu asla yapamaz) herkes omuzlarda taşır.

Böylesi iğrenç bir taraftar kitlesi ile futbol izlemek de, futbol oynamak da mümkün değil. Türkiye'deki insan malzemesi bu. Ne söylesen boş.

27 Mart 2010

Derbi sonrası...


Bilinçli ve istekli bir susuştu iki günden bu yana. Derbiye kadar, kendimi nadasa alayım dedim.

Yarın akşam derbiden sonra görüşmek dileğiyle. Temiz maç olsun gerisi hikâye...

25 Mart 2010

Centilmenlik sınırı


Saygı iyi hoş da; bir dakika alkış, iki pankart 90 dakika küfür.

Centilmenlik de bir yere kadar ama değil mi?

18 Mart 2010

Seninle, benim aramdaki fark

Şimdi, sen bakıyorsun takımına, gurur duyarak futbol oynayan tek kişi Emre Belözoğlu. Ben yetiştirmişim, senelerce emek vermişim.

İsim koymuşsun "Cesur Yürek" diye, daha üç-beş sene önce "Katil, Piç" diye bağırdığın adama.

"Bilica, Servet'den iyi; Gökhan Gönül Sabri'yi katlar; Güiza, Baros'tan çok daha iyi golcü, Kewell ve Deivid'i karşılaştırmam bile; Andre Dos Santos kim Hakan Balta kim; Mustafa Sarp ne yaaa Cristian var bende, Keita çakma" diye sağda-solda karşılaştırmalar yapmışsın, aptalca bir inanmışlık içinde.

Başkanın desen, tek bir sözüne bile güvenemiyorsun artık. Her "İstifa ediyorum" açıklamasının ardından dönmüş tekrar istifa ettiği kapılardan. Sezon başı yaptığı "3 şampiyonluk sözü veriyorum" gazıyla, alabildiğine ümitlenmişsin. Ne de olsa, ilk olacak senin için.

Zico gibi güzel bir insanı yollamışsın sebebi; Galatasaray'a kaptırılan şampiyonluk. Ama Galatasaray'a kaptırılan bir başka şampiyonluktan sonra gönderdiğin Daum'u geri almışsın.

Bakıyorsun yedek kulübesine Daum-Rijkaard. İçinde isyanlar var, bağır bağır bağırıyorsun aslında ama kendini haklı çıkartmak için "Türkiye'yi tanıması büyük avantaj" diye bir masalın peşinden gidiyorsun.

Her elendiğin Türkiye Kupası sonrası yıllardan bu yana "Türkiye Kupası kadar gereksiz bir şey yok. Bana ne abi almayalım zaten" söylemini, her yarı final ya da finale çıktığın gün rafa kaldırıyorsun. Çünkü, üstünlük kuramıyorsun bana karşı o yüzden gereksiz senin için. Ta ki, sen kazanana kadar.

"Şampiyonluk yarışında varım" diyorsun ama görüyorsun oynanan rezil futbolu, o yüzden daha şimdiden Bursasporlu olmuşsun en ileri, en önde gideninden hem de.

Yeter ki, Galatasaray bizi geçmesin, hele hele şampiyon hiç olmasın. Fenerbahçe 13., Galatasaray 14. olsun, o sezon senden mutlu olmaz. Çünkü sen, kendi başarınla değil rakibinin başarısızlığınla mutlu oluyorsun. O yüzden sahanda Lille'e elenirken, Atletico Madrid'in attığı gole seviniyorsun, 40 yıllık Madridli gibi.

Ben UEFA Kupası'nı alırım, sen ismine 'Fuar Şehirleri Kupası' der, kendince alaya almaya çalışırsın, ben buraya yazmayacağım 30 tane Avrupa takımını yenmişim, senin hafızanda Bordeaux, Manchester United ve Sevilla maçlarından başka şey yoktur.

Ben "UEFA şampiyonuyum" dediğimde "Tarih oldu" dersin, ama tarih olan skorlarla övünmekte üstüne yoktur.

Hatırladıkların hep güzel anılardır, hep galibiyetlerdir; ben en kötü günümle bile gurur duyarım, atmam alt benliğime.

Şimdi ufaktan hesap kesileceği gün yaklaşıyor, sen stat kapattırma peşindesin. Bilmiyorsun ki, o stat kapansa senin için daha sevimsiz bir hal alacaktır her şey.

Seninle, benim aramda; iyi-kötü o kadar fark var ki? Ben sana "F5" demem, "Fener7ahçe" yazmam ama sen daha benim ismimi bile yazmaktan imtina ediyorsun 7'sinden 70'ine kadar.

Şimdi sen diyorsun ki, içinden "Ulan dangalak, sana bunların tam tersi yüz tane şey sayarım."

Seninle, benim aramdaki fark da bu işte. Ben gerçekleri yazarım, sen hayal aleminde yaşarsın.

Not: Umuyorum gereksiz alınganlık yapılmaz, yazının adresi bellidir.

16 Mart 2010

Taraftar ruhum ayağa kalktı


Verin Galatasaray'a bir yıl saha kapatma cezası, hatta yeni statı da kapsamalı bu ceza.

Bitecek olan Türk Telekom Arena'da maç oynanmasın.

Kombine satılması yasaklansın.

Yetmedi mi?

Rijkaard'ın teknik direktörlük diplomasını Türkiye'de geçersiz kılın.

Servet'e 10 maç.

Sabri'ye 15 maç.

Hakan Balta'ya 20 maç.

Keita'ya 25 maç.

Baros'a 30 maç.

Kewell'a 35 maç.

Jo'ya 40 maç.

Neill'a ömür boyu men....

Bunlar da mı yetmedi.

Rijkaard'dan sonra Neeskens için de sınır dışı kararı alın.

Haldun Üstünel'i, yöneticilik görevinden,

Adnan Polat'ı başkanlıktan alın.

Bunlarda mı yetmedi?

Galatasaray Spor Kulübü'nü kapattırın.

Seyircili, seyircisiz; Keita'sız, Kewell'sız da olsa Ali Sami Yen'de oynamaktan korkan beyinsizlerle tek bir maç oynamamıza izin verin ama. Sonra bu sıralanların hepsini yapın.

Son bir maç yapalım ama olur mu?

Size Daum gibi sahtekârlar müstahaktır, sizin çapınız Veselonoviç kadardır. 10 yıldır "stat stat" diye ağlamaktan, 6-0'ı konuşmaktan başka bir argümanınız yok elinizde.

O süreçte neler yaşanmış neler? Biz salyalar akıtmışız ağzınızdan, ağlatmadık taraftarınızı bırakmamışız; Nonda'nın kafası girmiş sizin kaleye, büyük planlar yapmaktan vazgeçirmişiz, küçük yerel mutluluklarla kendinizi avutmuşsunuz.

Şimdi bir rüzgâr estirilmeye çalışılıyor, Fenerbahçe maçı seyircisiz oynansın diye. Seyircili, seyircisiz fark etmez, ayda bile oynansa bu kez yırtamayacaksınız. 22 bin kişinin olmasından korkuyor, kooooooooskoca camia.

Galatasaray olmasa hayat ne kolay olurdu değil mi? Ulan anlayın artık be, sizin büyüklüğünüz 17 şampiyonluk kadar. O kadar büyüksünüz, fazlasını hayal bile edemezsiniz. Ancak ve ancak bizi yendiğiniz zaman kendinizi büyük hissediyorsunuz değil mi? İşte biz bu yüzden büyüğüz zaten.

11 Mart 2010

Önce insan ol!


Emre Belözoğlu: "Galatasaray'a gol atarak gerçek Fenerli olmak istiyorum" demiş

Ben de, diyorum ki; "Önce insan ol, sonra ne istersen olabilirsin."

Taklit olarak ortalarda dolanma, seni insan imitasyonu seni...