22 Şubat 2010

+18'e ihtiyaç duydum kusura bakmayın



Valla Ali Sami Yen'deki ilk maçtan sonra uzun uzadıya yazmıştım, bu kez gerek duymadan tıpkı Meriç'e yaptığım gibi yekten lafımı edeceğim.

Ali Sami Yen'deki maçta bu kulübün kurucusuna küfür ettiniz, bu maçta gencecik bir adamın kız arkadaşına küfür ettiniz, maç bitti Metin Oktay'a küfrettiniz. E, o zaman siz bunu hak ettiniz; alayınız ibnesiniz.

Benim küfürüm, o sözleri söyleyenleredir. Boş yere alınganlık yapmaya gerek yok.

Not: Fotoğrafı en büyük haliyle koydum. Birilerinin Beşiktaşlılık duruşuna karşı, Arda'nın duruşunu göstermek için. İsteyen istediği gibi kullansın...

21 Şubat 2010

'Topun çizgiyi geçmesine gerek yok'



Sinan Engin: Topun tamamının çizgiyi geçmesine gerek yok, ben olsam bu pozisyona gol verirdim.

Sinancığım sen bu yüzden ne akıllı, ne zeki, ne efendi, ne centilmen, ne de başka bir şey olursun. Tanrı seni Sinan Engin yaparak gereken cezayı vermiş, bir ömür boyu o beyinle yaşamak, zulümlerin en beteri olsa gerek.

Zaten futbolculuğunda bir şeye benzemezdi. Altı pastan bolca denize gönderdiğin top vardır.

Fotoğraf: taccizgisi'nden alınmıştır.

Galatasaray istediğini aldı


Atletico Madrid dönüşü yine 11'lik sonuç ve yine hemen hemen istediğini alan bir Galatasaray izledik.

Servet ve Mustafa Sarp dışında Madrid deplasmanındaki 11'le sahaya çıkan Galatasaray daha oyunun başında belli etti niyetini. İyi kapanarak, ileriye atılan hızlı toplarla bulunabilecek gol ya da gollerle, deplasmandan en az hasarla çıkmaktı. Aslında Arda'nın bulduğu golle bunu gerçekleştirebilecek noktaya da geldi ama neredeyse sezonu kapatma tehlikesindeki Beşiktaş buna izin vermedi.

İlk yarının 25. dakikasına kadar dengede giden maç, o dakika itibariyle dengeyi Beşiktaş yönüne çevirdi. Özellikle 30 ila 45. dakikaları arasında baş döndürücü bir tempoyla oynayan siyah-beyazlı takım, Uğur'un İbrahim Üzülmez ve Ekrem karşısında zayıf kalmasıyla, bir nevi tek kale bir oyuna çevirdi maçı.

İnönü'de de yarı düdüğü çaldığında şöyle derin bir 'oh' çektim. Çünkü, Beşiktaş'ın 20 dakikalık dilimde ortaya koyduğu tempo, onları oyundan düşürecekti, öyle de oldu.

Galatasaray, ikinci yarının başlamasıyla, maçtan tek istediğinin beraberlik olmadığını gösterdi. Nitekim Arda, Rüştü'nün kapadığı köşeden bulduğu golle 1-0'lık üstünlüğü sağladı. Tam o dakikalarda Arda'nın sakatlığından ötürü saha kenarına alınması, belki de 2 ya da 3'e gidecek maçın ibresini ters yöne çevirdi.

Hayatta tek tip insandan korkarım, o da hayatta kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insandır. İşte Beşiktaş'ın 1-0 geriye düşmesi de, bana bunu hatırlattı. Arda'ya en ihtiyaç olduğu dönemde, çıkması Galatasaray açısından tatsız bir hadiseydi.

Maç o dakikadan sonra tenis maçı hızına döndü. Beşiktaş şuursuz biçimde Galatasaray'ın üstüne geldi. Galatasaray da, dönen toplardan Keita ve Dos Santos'la, kontraatakla farkı artırmayı denedi fakat olmadı.

Maçın sonucuna baktığımda beraberliğin Galatasaray'ın istediği olduğunu düşünüyorum. Şampiyonluktaki rakiplerinden biri olan Beşiktaş'tan 4 puan almışsın, rakibinin üse çıkmasını engellemişsin ve zor bir deplasmandan en az hasarla çıkmışsın.

Şimdi maçın başına dönelim. Rıdvan Dilmen maç başlamadan yaptığı yorumda Servet yerine Emre Güngör tercihini sorguladı. Hatta gayet açık bir biçimde de yanlış bir karar olduğunu söyledi. Rıdvancığım, git bir takım çalıştır sonra doğrularını uygula. Dışarıdan bıdır bıdır konuşmakla olmuyor o iş. Kaldı ki, Emre Güngör ve Neill ikilisi gayet iyi uyum yakaladılar. Yani, bu böyle çok hayati bir hata değil. Ama Rijkaard ne yapsa, bu arkadaşa yaranamıyor (Yaranmasına tabii ki gerek yok. Rıdvan kimdir).

Bir söz de Sergen Yalçın'a olsun. Bütün bir hafta boyunca Beşiktaş'ın Galatasaray'ı nasıl yeneceğini anlatıp durdu. (Gerçi kendisi Beşiktaş ya da Galatasaray demiyor. Anlayamadığım bir biçimde 'Galatasaray takımı', 'Beşiktaş takımı' gibi bana çok embesilce gelen bir ifadeyi kullanıyor ama neyse)

Herkesin Galatasaray'ın yenilmesini beklediği bir maçtı. Gayet akıllı bir futbol oynamaya devam ediyoruz. Ne istediğini bilen, ne istediğini saptayan ve ona göre bir teknik direktöre sahibiz çünkü.

Hem Atletico hem de Beşiktaş maçlarındaki sonuçlar kâğıt üstünde avantajlı sonuçlardır. Ama yarın ne olur o da bilinmez.

Son sözler futbolculara olsun. Leo yine bütün bir sene baz alındığında gayet başarılı bir performans sergiledi. Yenilen goldeki yumruk hatası dışında. Uğur ilk yarı berbat ikinci yarı idare eder durumdaydı. Neill ve Emre Güngör ikilisi bana Servet'ten daha çok güven veriyor. Neill ciddi anlamda Galatasaray için avantaj halini aldı. Sahada yaptığı her şey bilinçli ve kontrollü. Neill'ıl olduğu defans kişisel olarak bana acayip güven veriyor.

Barış her zamanki gibi 90 dakika boyunca durmadan koşan ama bolca hamle ve pozisyon hatası yaptı. Elano ciddi anlamda formunu artırıyor. Her maç, bir öncekinden daha iyi ve daha üretken. Arda için söylenebilecek bir şey yok. Sakat sakat çıkıp oynadı, golünü attı.

Caner'de ciddi bir düşüş var, Dos Santos hâlâ güçsüz.

Yine de büyüksün Galatasaray...

Beşiktaş-Galatasaray nostaljisi


Ligin ilk yarısındaki Galatasaray-Beşiktaş maçında böyle nostalji kokan fotoğraflardan oluşan bir seri yapmıştım. Görmeyen, bilmeyen, kalmasın dedim. Yeniden koydum. Bu iki fotoğraf da linklere tık'lamanız için sebep olsun.

Güzel maç olsun, itiş-kakış olmadan, hakemin dahli olmadan, bu güzel pazar gününde şahane bir derbi izleyelim.

Not: Bu arada siyah-beyaz fotoğrafların altında Melih Abi'nin şahane bilgilendirmeleri (yorum) var, okuyun derim.

Renkli Galatasaray-Beşiktaş nostaljisi

Siyah-beyaz Galatasaray-Beşiktaş nostaljisi

19 Şubat 2010

Old Trafford dalya dedi


19 Şubat 1910'da Liverpool'a 4-3 yenildikleri maçtan bugüne 100 koca yıl geçmiş. İngiltere'nin efsanevi statlarından biri. Doğum günü kutlu olsun.

Muhtemelen o statta en unutamadıkları 5 maç arasında 3-3'lük Galatasaray ve 1-0'lık Fenerbahçe yenilgileri vardır. Hoş, kötü anılar silinir derler ama asla silinmez.

Fabregas podyumda

Kontrollü ve sabırlı oyun şart


Gece yazamadım. Neden yazamadım çünkü Q klavye olan bir yerdeydim ve cebelleşmek istemedim.

İki maç ard arda izlememiştim uzun zamandan bu yana bu sayede onu da yapmış oldum. Şimdi, önce Lille-Fenerbahçe maçına gelelim.

Maç içinde Güiza'nın yakaladığı pozisyonları görünce, kendi kendime "Forvetsiz olmak daha iyi, ya Güiza bizim forvetimiz olsaydı" diye söylendim. Muhtemelen Fenerbahçeliler ateş püskürüyordur elemana. (Tabii Deniz Barış'a da)

Hakikaten, Güiza yerine langırt adam olsa daha çok iş yapar. Açıkçası beklediğimden daha iyi oynadı Fenerbahçe. Lille'in, o Fransa liginde alıştığımız baş döndürücü tempoyu sahaya yansıtmasına engel oldu.

Fenerbahçe'nin temel sorunu orta sahası. Çok çabuk kat ediliyor, Baroni ve Emre sanki yok gibiler, zaten var olduklarında da basit pas hataları yapıyorlar.

Lugano'nun sakat sakat oynatılması, bana Veselonoviç'li Fenerbahçe günlerini hatırlattı. Bir savunma argümanı olarak "Ama kendisi oynamak istedi" açıklaması tam da Daum'a yakışır türdendi. Semih'in yerinde olsam "Hocam ben oynamak istiyorum" konuşması yaparım Daum'la. Demek her "Ben oynamak istiyorum" diyen oynayabiliyor!

Sonuç itibariyle, gayet iyi bir sonuçla döndü Fenerbahçe. Fakat Lille, tıpkı Atletico Madrid gibi, deplasmanda daha iyi oynayacak oyunculara sahip. Bu yüzden aslında her iki maçın rövanşında da gerek Fenerbahçe, gerekse de Galatasaray sabırlı ve kontrollü oynamalı, seyirci gazına gelmeden.

LEO FRANCO'DAN ETKİLEYİCİ PERFORMANS

Gelelim Galatasaray maçına. Maç başladığında yenilen o aptalca frikik golüne kadar, iki takım da 0-0 bitsin der gibiydi. Atletico Madrid belli ki son kurşununu Barcelona maçında atmış ve orada kalmış.

Leo Franco, Türkiye'ye geldiği günden bu yana en etkili maçını oynadı. Ama gel gör ki, kurdurduğu baraj, durduğu yer facia gibiydi. Genel bir frikik sorunu var kendisinin. Nerede durmasını kesinlikle bilmiyor. Ancak gerçekten de etkileyici bir oyun sergiledi ilk kez.

RİJKAARD, CANER'E CEZAYI KESER

Caner'in yaptığı hata sonrası Rijkaard'ın ilk kez bu denli öfkeli olduğunu gördüm. Önce yaptığı pas hatası sonra da yaptırdığı faul, oyundan alınmasına neden oldu.

Maçtan çıkarken yaptıklarını filan konuşmayacağım, tamamen takım içi bir hadisedir ama ceza da kesilmelidir. Rijkaard'dan tıpkı Keita'yı cezalandırdığı gibi Caner'i de bu yaptığı hareketten ötürü cezalandırmasını bekliyorum ama.

Uğur, Hakan Balta, Neill üçlüsünü çok beğendim. Neill'ın gelmesiyle, Galatasaray defansının kalitesinin artması bir oldu. Bu kadar soğukkanlı, ne yaptığını bilen bir defans oyuncusuna uzun zamandır Türkiye sınırları dahilinde rastlamıştım.

Keita, serseri kurşun misali dolandı durdu 60 dakika kadar. Uzaktan çektiği şut dışında sahada yoktu ama Erman ve İlker Yasin ikilisine inat (Maç boyunca dalga geçer boyutlarda eleştirince bünye kaldırmıyor tabii) golü attı. İyi oynadığı zaman çok büyük güç ve Galatasaray'ın en büyük patlayıcısı.

Arda, 90 dakika boyunca sahada her şeyi yaptı. Forvet oynadığı bölümlerde defans arasında kaybolsa da, kanatlara kaydığı dönemlerde ne kadar etkili olabileceğini gösterdi.

Tıpkı Fenerbahçe gibi Galatasaray'ın da orta sahasında bir sorun var. Hedefi olan bir takımın orta sahası bu denli rahat geçilemez. Kağıt üstünde bakıldığında ne Mustafa Sarp ne de Mehmet Topal zayıf, güçsüz oyuncular değil ama oyuna baktığımızda zayıf kalıyorlar.

Elano'ya hiç paraf açmadan rövanş maçına yorumumu saklıyorum. Bir hafta sonra neden böyle söylediğimi anlayacaksınız.

Avantajı aldık, geldik. Yarı gücümüzde olmadan Atletico Madrid'i sarstık. Hoş, Simao'nun direkten dönen pozisyonu maçın da dönüşüydü fakat ara sıra da şans Galatasaray'la olsun mümkünse.

4 hissi boş çıktı, gayet mutlu oldum...

18 Şubat 2010

İçimde 4 hissi var


İçimde fena bir '4' hissi var. Kim atar kim yer bilmiyorum ama gittikçe bastıran bir duygu halinde '4' yeneceği ya da atılacağına yönelik bir his bu.

Ya Lille-Fenerbahçe ya da Atletico Madrid-Galatasaray maçında birinden biri '4' yiyecek. Uğursuz filan demeyin sakın ama atabileceğimize yönelik değil yiyeceğimize yönelik bir his bu.

Neyse maçtan sonra görüşmek dileğiyle. Herkesin gönlünce olsun...

Geç kalmış Okay Karacan yorumu

Bir maç üstünden yerden yere vuruldu şu güzelim insan. Elbette kendisinin, benim savunmama ihtiyacı yoktur. Bugüne kadar yaptıkları, anlattığı F1 mücadeleleri, sayısız maç.

Ekrana çıkar ama bu işin aynı zamanda da emekçisidir. Öyle oturup klavye başında tıngır tıngır laf atmaya, çirkefçe çemkirmeye benzemez, o işin emekçiliği.

Okay Abi'nin bir maçı anlatmadan saatler önce yaptığı hazırlıkları biliyor mu acaba eleştirenler? Ya da daha bıyığı yeni terleyen birtakım blog karalayıcıları, Okay Karacan'ın verdiği emeğin binde birini verebildi mi?

Yok, hiçbiri değil haliyle. Ama amaç üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Fenerbahçe ya da Beşiktaş maçını benzer biçimde anlatsa, bu kez başkaları eleştirecekti.

Burayı sürekli takip edenler artık nasıl yazdığımın farkındadır. Öyle bel altı filan vurmam, inceden geçirmeye çalışmam, lafımı-sözümü sakınmam. Neyse derdim, onu direkt olarak yazarım.

Birkaç blog var ki, böyle sinsi sinsi, bel altı öyle vurmuş ki Okay Karacan'a. Önce adam ol, derdin neyse açıkça söyle. Öyle lafı bin dereden dolaştırıp söyleme. Buna yüreğin yetmiyor, ıvır-kıvır vaziyetlerindesin. Çakal olma, adam ol önce.

Tekrar ediyorum, Okay Karacan'ı savunmak benim işim değildir, zaten benim açımdan savunulacak bir şey de yapmamıştır. Her zamanki tarzıyla bir maç anlatmıştır o kadar.

Hayır, ilginç olan şu: Bu ülkede her türlü bok dönüyor, her türlü hukuksuzluk yaşanıyor, kimsenin eleştirmeye niyeti yok; sanki her şey güllük gülistanlıkmış gibi. Ama bir futbol maçının spikerini saçma sapan bahanelerle yere vuruyor birileri.

Okay Abi, TRT koridorları kıçından ter akıtarak gezerken, değil kısa pantalon, annesinin verdiği mamayı kaşıklayanlar, hiç kusura bakmasın ama eleştirmek bir tarafa Okay Karacan'ın adını ağzına alırken, önce besmele çekmeli.

Neyse çok özgürüz bir ülkeyiz ya, isteyen istediğini eleştiriyor değil mi? Şu blog hadisesi gittikçe mide bulandırmaya başladı. Herkes her boku çok biliyor anasını satayım. Şu iğrenç haber portallarındaki yazılardan ve yorumlardan farksızlaşmaya başladı.

Gerek NTV, gerekse de kısa süreli Habertürk maceraları döneminde aynı binayı paylaşmaktan gurur duyduğum ender insanlardandır. Bunu da belirteyim.

Not: Gazetedelerde çıkan eleştiriler zaten birtakım kişisel çekişmeler sonucu yazılmıştır. O yüzden onlara değinme gereği duymadım.

Xavi Galatasaraylıları çok kızdıracak

"Barcelona’dan ayrılmayı birçok kez düşündüm. İlk yıllarımda, kendimi geliştirdiğim dönemde, yedeği olduğum Guardiola ile kıyaslanmam beni çok yıprattı" diyen Xavi, o zamanlar 17-18 yaşında olduğunu ve Nou Camp’tan ayrılmayı planladığını söyledi.

Xavi, bundan birkaç yıl sonra da aynı hislere kapıldığını ifade etti ve "Rijkaard dönemiydi. İşler iyi gitmiyordu. Ayrılmayı tekrar düşündüm" şeklinde konuştu.

Editörün notu: Kuvvetle muhtemel birazdan tüm güzide haber portallarımızda, bu başlıkla ya da daha aşağılayıcı bir başlıkla bu haberi görebilirsiniz. Önceden uyarayım dedim...