Bu ülke insanının ne kadar aptal olduğunu görmek için, haber portallarının altındaki yorumlara bakmak yeterli oluyor. Sadece 10 dakika baktım, içim bunaldı.
Kulluk etme, biat etme kültürü, "Padişahım çok yaşa" geleneği ciğerlerinin içine kadar işlemiş.
Embesil siyasetçilerin kısır tartışmalarını bu insanların da aynı kelimelerle ifade etmesi, ilkokuldan bu yana öğretilen ezbercilikten kaynaklanıyor olmalı.
21 Mayıs 2010
20 Mayıs 2010
Madenciden

Grup Yorum 1991 yazmış, ilk dinlediğim Yorum şarkısıydı. Bilmeyenler dinlesin, ölen 28 madenciyi anlatıyor. Koşullarını, durumlarını, yaşadıklarını.
Örgütlü bir toplum olmak dileğiyle....
Etiketler:
maden türkiye taş kömürü,
zonguldak
Lanet olsun!!!

Bekledik ama olmadı. Mucizeler her zaman gerçekleşmiyor.
Böylesi bir işte taşeronlaştırmaya göz yumanlara, insanların çaresizliğinden faydalanarak, "İki kişi 10 ton çıkartmadan gelmeyin" diyen yavşaklara, her kaza sonrası "Biz daha yeni denetim yaptık" diyen devlet yetkililerine, basına "Olay yerine gitmeyin" diyen bakana, ağzıma ne gelirse sayıyorum.
Umarım, sizin de canınızın parçası kopar gider.
Etiketler:
grizu,
maden türkiye taş kömürü,
zonguldak
19 Mayıs 2010
Bu kafayla giderseniz askere, nah alırsınız tezkere

Yok yok, yazmasam olmazdı. Hoş, Fenebahçe yorumu yapınca bazı arkadaşlar çok kızıyor. Hatta, "Sana da amma batmış Fenerbahçe" diye serzenişte bulunuyor.
O kadar futbol kelamı etmişiz, Aziz Yıldırım'ın basın toplantısına değinmezsek olmaz valla.
Başlık başlık alalım, cevapları yazalım, en azından aklımda kalanları...
Aziz Yıldırım: Belediye başkanlarının sporun içinde olmamasına yönelik yasa var, Melih Gökçek'in varlığı Türk sporunu çok kötü götürür
Yorum: Kesinlikle doğru bir açıklama. Buna dair bir yasa var. Var, var da; senin yaptığın basın toplantısında Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk'ün ne işi var onu anlamadım. Belli olmayan şampiyonluk öncesi, Bağdat Caddesi'ni belediye araçlarını kullanarak süslemek, neyin nesi? Bir zahmet, kaçırılan bir şampiyonluk sonrası basın toplantısı düzenlediğinde açıklayıver.
Aziz Yıldırım: Rüştü, Kasımpaşalılar'ı arıyor. Hadi sizi göreyim diyor. Ankaragücü'ne mesaj atıyor. Bende kendisine haber gönderdi. "İnşallah Bursa'da iyi oynarsın" diye. Kaleciler hata yaptılar. Peki ya Rüştü ne yaptı? Çıksın söylesin. Ben bu şahısları aramadım desin. Beşiktaş kalecisinin bu adamlarla ne işi var. O zaman Bursa'da yediği gol bana şaibeli geliyor. Ağızımdan kötü şeyler çıksın istemiyorum.
Yorum: Öncelikle söz edilen maçları, Şanlıurfa'daki kupa finali hariç (Zaten eşikteki-beşikteki hiçbir Fenerbahçeli'nin o kupayı kazanacağına dair bir ümidi de kalmadı), hepsini kazandın. Rüştü nasıl bir ilahi güçtür ki, telefonla arkadaşlarını arayıp, o takımların "Türkiye'nin tek büyüğü" Fenerbahçe'yi yenmesini sağlayacak? Hani sen tek büyüktün? O vakit Rüştü, koskoca Fenerbahçe camiasından daha yüce ve büyük bir varlık. Öyle mi yani?
Ayrıca, Rüştü'nün kimi, ne zaman aradığını ya da kime nasıl mesaj attığını nereden biliyorsun? Kim veya kimler paylaşılması yasak olan bu bilgileri sana nasıl ulaştırıyor? Mümkünse bu da açıklansın.
Aziz Yıldırım: Bizim resmi yayınımız dışında haberler yazmayın.
Yorum: Olur, bundan sonra her yapacağımız haber için, Fenerbahçe resmi sitesini bekleyelim. Hatta, gazetelerdeki, televizyonlardaki, radyolardaki bu işle ilgili tüm adamlar işten çıkartılsın, siz kendi haberinizi kendiniz verin.
Yalan haber konusunda kesinlikle haklı ama "Bizim resmi yayınımız dışında haber yazmayın" deme cürretini, kendinde nasıl bulur bu adam? Nasıl bir faşizan düşünce biçimidir? İnsanda biraz terbiye, edep, adap olur. Her boku biliyorsunuz, basına da nasıl haber yapacağını öğreteceksiniz. Sen önce iletişim çağında, olmayan şampiyonluğa sevinen taraftarını eğit, be akıllı.
Aziz Yıldırım: Ben Fenerbahçe Başkanı olarak buradan Kadir Topbaş’a sesleniyorum: İstanbul’da yapılan hafriyat işlerinin. döküm işlerinin tamamını almaya, ihaleye hazırız ve bize verilmesini istiyoruz.
Yorum: E, oha. Yüzsüzlüğün bu kadarına başka ne söylenir bilmiyorum. Haklısın ama Kadıköy Belediyesi size çalışıyor, o yüzden alışıksınız belediyelerle içli-dışlı akçeli işler yapmaya. Olur paşam, hatta İstanbul Büyükşehir Belediyesi, gelirlerinin bir kısmını "Türkiye'nin tek büyüğü" Fenerbahçe kulübüne tahsis etsin. Hatta olmazsa, Türkiye Cumhuriyeti Hazinesi, Fenerbahçe Cumhuriyeti Hazinesi'ne, senin belirlediğin bir oranda gelir yardımı yapsın.
Aziz Yıldırım: Ama artık Türkiye’de tek büyük var, O da Fenerbahçe’dir.
Yorum: Hâlâ aptalca bir biçimde bu dünyanın en gerzek yalanına inanıyorsunuz ve insanları da inandırmaya çalışıyorsunuz. Kendinize düşmanlar yaratmak, sonra o düşmanlar karşısında ağlayıp sızlamaktan başka bir şey yapmıyorsunuz. Neyin büyüğü, hangi büyük, kıstas ne belli değil. Ortaya atılmış bir deli saçması sadece. O kadar çok tekrar ediyorlar ki, gerçekten buna inanmaya başladılar.
Lütfen, buna gerçekten inanan birisi bana çıkıp Fenerbahçe'nin neden Türkiye'nin tek büyüğü olduğunu açıklasın.
Yazık, gerçekten yazık. Ciddi anlamda bir ruh doktoruna ihtiyacı var bu adamın. Psikolojik destek almalı, hatta bir süre rehabilite edilmeli. Bunu dalga geçmek için söylemiyorum, cidden iyi bir ruh hali değil bu. Aynı derede yüzlerce kez yüzdünüz ama aynı aptallıklara devam ediyorsunuz. Bunun, şu birkaç günlük travmatik dönemden ötürü olmadığı da gün gibi ortada.
Bu arada 'veleybol' diye bir spor yok, o sporun ismi 'voleybol'.
Etiketler:
aziz yıldırım,
fenerbahçe,
melih gökçek,
rüştü reçber
18 Mayıs 2010
Lütfen bir mucize olsun
Bırakın bu popülist eylemleri

Uğur İnceman, Rodrigo Tello, Yusuf Şimşek, Mert Nobre muhtemelen yönetimin bundan sonraki senelerde hedeflerindendir.
Unutmadan; Adnan Polat, basketbol takımını dağıtmayacaklarını açıklamıştı iki hafta önce ama Evren Büker teklif bekleye bekleye geçirdiği günlerin sonunda Trabzonspor'a transfer oldu. 16 yıldır bir yabancı oyuncu iki seneyi geçirmemiş bir takımdan söz ediyoruz. Sonra her sezon sonu, "Seneye şöyle takım yaratacağız" diye taraftarın ağzına iki parmak bal çalıp, sezon ortasında ağlamalar başlar.
Fazlaca popülist bir yönetim, fazlaca ucuz açıklamalar ve ne yazık ki fazlaca "biz bize benzeriz" örnekleri sunuluyor.
Bir insan yapamayacağı işi görmeli, anlamalı. İşin suyu çıkmadan, hele de Türkiye gibi bir ülkede, her başarısız sonuçta 'adam asmaca' oynamaya meraklı kitleler önünde zorlamadan, bu işi yapabileceklere bırakılmalı.
Ben şimdi buraya 18 Mayıs 2010 tarihinde saat tam 18.25'ken bir not düşeyim, sonra tozlu raflardan çıkartırız. Kıçını kurtarmak için herkesi satabilecek potansiyele sahip adamlardan yönetim, başkan, idareci olmaz.
Adnan Sezgin, oralarda dolanıyorken, kişisel olarak yönetime güvenemem. Gökhan Zan'dan sonra Serdar Özkan. Herkeste aynı laf, "Ama Arda dedi ki; bizim neslin en yeteneklisi Serdar'dır."
Nasıl bir nesilmiş anlamadım anasını satayım. Arda, Mehmet Güven için de "Bizim takımın en yeteneklisi odur" dememiş miydi?
Çıkan sonuç; ya Arda futboldan anlamıyor, ya garibimi birilerine siper kullanıyorlar.
Bu yıl bol bol transfer haberi okuyacağız. Mehmet Batdal için yorumum; bir adam 25 yaşına geldiyse ve halen ikinci ligde oynuyorsa, kuşku duyarım. Benim için Yaser, Ferdi Elmas tadında bir transferdir. Umarım yanılırım.
Halen transfer düşünülüyor ona çıldırıyorum. Şu zihniyet değişimini ne zaman yapacaklar acaba?
Etiketler:
adnan polat,
adnan sezgin,
mehmet batdal,
serdar özkan
17 Mayıs 2010
Asrın buluşu; mavi tabure

Ya o değil de, bu statta taburenin ne işi var onu anlayamadım. Cağaloğlu Hamamı mı burası yoksa stadyum mu belli değil. Türkiye'nin 'en harikulade' stadının mis gibi koltukları varken, tabureye niye ihtiyaç duyar acaba bir kulüp.
Ben mi kötü niyetliyim acaba? Hakikaten lan, tabure ne?
Elektronik ıslık, tribüne devasa lazer koymak, koltuklara bok sürmek ve maç devam ederken marş çalmaktan sonra sonra yeni bir icadımız oldu. Tabure.
Renkler de mavi, fazla dikkat çekmesin diye muhtemelen.
Eyvallah, bütün statlarda rezaletler yaşanmıştır, her statta akla hayale gelmeyecek utanç kaynakları vardır ama senelerden bu yana terörize edilmiş bir tribünün yaptıklarının affedilecek tarafı yok.
Bir önceki postta da söyledim. Herkes bu işin takipçisi olmalıdır. Öyle bir maçla, 300-500 bin TL ile geçiştirilmeyecek şeyler yaşandı dün gece. Maç oynanırken, tribün yanıyordu var mı daha ötesi? Son fotoğrafa dikkatle bakın; 1 değil, 2 değil, 3 değil tam tamına 12 itfaiye aracı var. Yazıyla 'On iki'. İtfaiye sadece ve sadece devasa yangınlarda bu sayıda araç yollar olay mahaline, gerisini siz düşünün.
Onu bunu bilmem, dün geceki terör olaylarının hesabını bağıra bağıra vermeli Fenerbahçe yönetimi. Vermeli ki, kendinde her şeyi yapma hakkı gören vandallar bir daha bu hareketlere kalkışmamalı.
Bu kadar olay sonrası ne yapıldı peki? Stad anonsunu yapan şaşkını gözaltına aldılar. Fatura kesildi yani, öyle mi?
Daha maç sonu soyunma odasından çıkamayanları, dükkân talanlarını, bıçaklananları, saldırıya uğrayanları yazmadım bile.
Hayır, son maçta, son dakikada kaçan şampiyonlukların kaşarı olma yolunda ilerleyen bir camianın, hazırlıklı olması gerekirdi? Bu öfke, bu telaş neden.








Not: 2009-2010 sezonuna ilişkin son yazı, Galatasaray'a giydirmek olacaktır. Bu kadar Fenerbahçe yazısı yetti. Bundan sonrasında ancak kontralar olur o kadar.
Etiketler:
fenerbahçe,
şükrü saracoğlu,
trabzonspor
Kibir, anlamsız büyüklük kompleksi ve tecelli eden adalet
Geyikler bir tarafa, dün gece ve sonrasında Türkiye'de yaşananlarla, Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda vuku bulanları ciddi anlamda irdelemek gerekiyor.Önce dün akşama dönmek lazım. Futbol açısından ciddi anlamda şanssızlık barındıran bir 90 dakika yaşadı Fenerbahçeliler. Trabzonspor kalecisi Onur, eski Bursaspor kaptanı Egemen ve Giray ile 10 çubuklu formalı arasında geçen maçta, herkesin ortak kanısı Onur'un bir şampiyonluğa ve adalet duygusuna yön vermesi 50 bin kişilik güruhun, önce dünya spor tarihinin en unutulmaz anlarından birinin yaşanmasına (komiklik diye nitelemeyelim hem hafif kalıyor hem garip) ardından da vandalizmin en ince (!) örneklerini göstermesine neden oldu.
İşin esası anlaşıldığı zaman o çok övündükleri (hatta övündükleri iki şeyden biri) statlarını yakmaları, koltukları tekmeleyip kırmaları, saha içinde timsah yürüyüşünden timsah gözyaşlarına evrilmeleri yani bir spor kulübü taraftarının acz içine düştüğü anlar, ciddi anlamda sosyolojik, psikolojik araştırmaları gerektiriyor.
Daha 10 dakika önce 'kahramanlaştırdıkları' insanları, kaçınılmaz son anlaşıldığında linç edebilecek duruma gelmeleri aslında sadece Fenerbahçe taraftarına has bir özellik değil. Dün yaşananların benzeri Ali Sami Yen ya da İnönü Stadı'nda da pek tabii ki gerçekleşebilirdi. Haa, ama o statlarda bu kadar komik duruma düşülebilir miydi onu bilemiyorum.
Bundan sonra herkesin, Türkiye Futbol Federasyonu'nun vereceği cezanın takipçisi olması gerekir. Bu denli vahim olaylar, Türkiye'nin gözü önünde yaşandıktan sonra ne gibi bir ceza verilecek doğrusu merak ediyorum.
Çünkü geçiştirilecek, gözden kaçırılacak boyutta şeyler olmadı Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda. Hoş, bu statta sürekli şiddet unsurlarını da görüyoruz ancak herhangi bir işlem yapıldığına denk gelmedik. Zaten bu yüzdendir ki, Şükrü Saraçoğlu'nda tribünleri yakma, sokak ortasında gazeteci dövme, parmağını kırma, dükkân yağmalama cesareti bulunmuştur. Dün o statta yaşananların Türkiye'nin EURO 2016 adaylığını, fazlasıyla derinden yaralayacağı gerçeğinin de göz önünde bulundurulması gerekir.
İşin bir de maç sonrası boyutu var tabii. Bugün okuduğunuz Fenerbahçeli yazarların hemen hepsinin birleştiği nokta "Türkiye bizi sevmiyor, herkese karşı savaşıyoruz" argümanı. Kaçan her şampiyonluk sonrası bu fikre kapılmak, sürekli olarak bu düşünceyi dile getirmekle bir yere varılmayacağını anlamaları daha ne kadar sürecek acaba? Niye bu ülkede Galatasaray'dan, Beşiktaş'tan ya da Trabzonspor'dan bu denli nefret edilmiyor da, Fenerbahçe'den ediliyor acaba, hiç düşündüler mi? Eğer bir veri ortaya koyuyorsan, o vakit bunun nedenlerini, sebeplerini de bilmen gerekir. Bilmiyorsan da, düşünmen gerekir.
Bu fikre ben de katılıyorum doğrusu. "Neden?" diye kendime sorduğumda, kendimce cevaplar buluyorum. Rakiplerini sürekli aşağılamak, kendinden başkasına saygı duymamak, kendini 'Tek büyük' olarak kabul etmek ve bu sorunun aslını sürekli tekrar etmek ilk aklıma gelenler oluyor.
4 sene önceye dönelim. Şu meşhur 16 dakikalık hazin sona yani. O şampiyonluğun geldiği akşam Murat Özaydınlı'nın, Malatyaspor maçı sonrası canlı yayında 13 dakikalık konuşmasında 58 kez sarf ettiği 'Fakir fukara' açıklamasından sonradır.
Yine rakiplerini aşağılayarak, yine herkesin kendilerine karşı söylemi ile bütün Türkiye'yi o ana kadar olmasa da, o andan sonra ters etki altına alarak, bir şampiyoluğun kaçırılmasına neden olmuştur. Zaten sonrasında fatura kendisine kesilmiştir ve bir daha televizyonlarda beyanat verirken görememişizdir.
Bir spor kulübü taraftarı düşünüyorum ki, rakibinin teknik direktörünün babasının mesleğinden ötürü aşağılasın. O güne kadar kimse nefret etmiyorsa bile, bir tribünü neredeyse baştan aşağı kaplayan "Rıza Efendi iki ekmek bir süt" pankartı ile tüm Türkiye'nin nefretini kazanmıştır bu kulüp.
Bunca olaydan akıllanmıyor ve siz, bir rakibinizi yenmeye yakın götünüzle top durduruyorsanız; rakibiniz penaltı atarken, hiç eşi benzeri görülmemiş bir biçimde sahanın ortasında sondaj yapıyorsanız; futbolcunuzun eşi bile terbiyesizce el-kol hareketleri yapıyorsa; sanki sözleşmişcesine dünyanın en aptalca gol sevinçlerini sergiliyorsanız, rakibinizin formasından ötürü stat hoparlörlerinde "Bir mahsun mor menekşe ağlıyor mu ne?" diye şarkı çalıyorsanız, haliyle bir ülkede sevilmemek için pek çok nedeniniz olur.Adalet duygusu o kadar ilginç bir şey ki, önünde sonunda tecelli edeceğine inanırım. Koskoca bir sezon boyunca, aleyhinizdeki her hakem kararına aylarca karanlıkta bırakılmış aç köpekler gibi saldırdıktan sonra yine bir hakem kararına bu biçimde itiraz ederken gol yemek, söz ettiğim adaletin tecelli etmesini sağlamıştır.
Kuvvetle muhtemeldir ki, bu travmayı atlattıktan hemen sonra (Nasıl atlatacaklar onu da bilmiyorum. Şampiyonluğun kaçması değil, dünyanın alay ettiği bir biçimde olmayan şampiyonluğun kutlanması daha büyük bir travma olmuştur) taarruza geçilecektir. Medyası, taraftarı, yöneticisi yani hemen hepsi bu yazının genelinde söz edilmeye çalışılan "Türkiye'ye karşı savaşıyoruz" argümanını önümüze koyacak.
Şimdiden "Hani Aziz Yıldırım hakemleri almıştı?" cümlesi dillendirilmeye başlandı. Bu sözü söyleyen arkadaşlara, 1-1'lik Trabzonspor maçında Yunus Yıldırım'ın verdiği serbest atışları, faulleri hatırlatırım. Maçı işyerinde izledim ve hemen herkes Fenerbahçeli'ydi. Maçın 70. dakikasından itibaren "Ulan atın kendinizi ceza alanında hakem penaltı verecek" cümlesini, muhtemelen bütün Fenerbahçeliler sarf etmiştir. İlginçtir, aynı duyguya sahiptim.
Ama olmadı işte. Bazen o adaletin tecelli etmesi gerekir ki, akılların başına gelmesi için. 4 yıl önceden kimse ders çıkartamadı, 4 yıl sonra çıkartırlar mı merak konusu. Gazeteciniz bile "Aferin Şenol Güneş ve Onur" diye yazıyorsa, çok da ümitvar olmamak lazım. Yine de, çıkmadık candan umut kesilmezmiş.
Artık herkesin aklını başına alma zamanı geldi hatta geçiyor.
Kendinizi sürekli olarak dev aynasında görmeyi, rakiplerinizi aşağılamayı, kendinizden başka herkesi küçük görmeyi bırakın. Evet, böyle yaptığınız sürece nefret duygusu uyandıran bir kulüp olmaya devam edeceksiniz ve bu fikriniz en sonunda vazgeçilmez korkunuz halini alacak.
Eğer siz Fenerbahçeli'yseniz ve hâlâ "Tüm Türkiye'ye karşı savaşıyoruz" diye düşünüyorsanız, daha bol bol travma geçirmeye hazırlanın derim.
Son söz; adaletin tecellisi Bursa'nın şampiyonluğu ile değil, Fenerbahçe'nin şampiyon olmaması ile gerçekleşmiştir. Bursaspor şampiyonluğuna dair de kelamım olacaktır hafta içi.
Etiketler:
bursaspor,
fenerbahce,
şükrü saraçoğlu
16 Mayıs 2010
O an

Gülsem mi, gülmesem mi, bilemedim ben onu şimdi. Ama bu an maçın tam bitimi.
Kadıköy'de petrol çalışması yapan Bilica, yanındaki insan kopyasına sarılmış.
Offf, diyorum. İçimde yağlar vardı, hafiften eriyor.
Not: Adsız yorum yazan sevgili embesil arkadaşım, ben Fenerbahçe şampiyon olamadı diye mutlu filan değilim. Beni zerre ilgilendirmiyor kimin şampiyon olduğu. Benim mutluluğum Bilica, Volkan gibi haysiyetsizlerin, rakibiyle alay eden şerefsizlerin, emek hırsızlığı yapan onursuzların düştüğü durumdur.
İstersen şu gerzekçe yorumlarından vazgeç olur mu? Bu arada bana yolladığın blogda yazanlara yorum bile yapmam, kendisi sene boyunca bol bol nefret kusmuş, önüne gelenle alay etmiş bir tiptir. Layığını bulmuştur.


Bunlar da benden bonus olsun, madem öyle...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




