18 Haziran 2010

Sokarım böyle hakeme


Almanya'yı sevmediğimi söylemiştim, yani yenilip yenilmemesi beni çok da ilgilendirmiyor ama Alberto Undiano denen hakemin ağzının ortasına sıçayım. Böyle maç yönetilmez, böyle hakemlik olmaz.

Ota boka sarı kart verdi. Maçta mücadele yaşanmasının yegane engelidir. Minimum 2 kırmızı daha bekliyorum maçtan. Akşam daha uzun uzun konuşuruz...

Mesut'un ayakkabısındaki 'çip'


Mesut Özil, şüphesiz ilk turda en heyecan verici futbolculardan biri olarak dikkat çekti.

Die Welt ve Berliner Morgenpost bugün Mesut'a geniş yer ayırmış. Benim dikkatimi çeken şeyse, ayakkabısındaki bir ayrıntı oldu.

Mesut Özil, kendisine gelen tebrik ve başarı mesajlarını bir çipe kaydettirmiş ve bu çipi futbol ayakkabısının içine entegre etmiş. Hatta bugün çıkacağı maçta da, bu çip ayakkabısının içinde olacakmış.

Mesut, Zidane'ların, Platini'lerin, Hagi'lerin temsilcisi gibi futbol oynuyor. Ve günümüz futbolsuzluğunda çölde serap gibi bir durum bu.

17 Haziran 2010

7. günden aklımda kalanlar


Evet, grup maçlarında ikinci karşılaşmaların başlamasıyla belki futbol kalitesi olarak değil ama seyir zevki açısından güzel maçlar izlemeye başladık.

Günün ilk maçında Güney Kore ve Arjantin arasındaydı. Arjantin için ilk maçtan sonra şunu demiştim: "Her takıma 5 atabilecek güçteler ama her takımdan da 5 yiyebilirler"

Güney Kore maçı bu cümleyi doğrular nitelikteydi. Messi-Tevez-Higuain üçlüsünün henüz hepsi çalışır vaziyette değil. En azından hepsi aynı zamanda benzer oyunlar sergileyemiyorlar. Bu isimlerin üçü birden oynadığı zaman, teknik direktör olsam orta sahanın gerisine kaleciden başka oyuncu bile koymam.

İlk maçta herkesin -ben de dahil- ortak yorumu, "Higuain yerine Diego Milito oynamalı" şeklindeydi. Higuain bu yorumların hepsini okumuş, yutmuş, ezberlemiş gibi üçlemesini yaparak, gereken cevabı verdi.

Hemen bu noktada bir şey söyleyeyim. Israrlı bir biçimde takır takır gol atsa da, tarif edemediğim biçimde yeterliymiş imajı vermiyor. Real Madrid'de ya da Arjantin Milli Takımı fark etmiyor. Hâlâ o yetersizliğin ne olduğunu bilmiyorum ama sanki Milito oynasa daha iyi olacakmış gibi geliyor. Hakkını vermek gerekir, saç-baş yoldursa da, her zaman olması gereken yerde duruyor.

Messi'nin futbolunu filan konuşmak, övmek, güzel kelimeler söylemek anlamsız geliyor. Tek başına bir takım gibi. Her an her şeyi yapabilir gücü var. İki maçtır gol atamıyor fakat bütün gollere bir biçimde parmak basıyor.

Arjantin'in yediği gol, rakip takımlar için referans oluşturabilecek nitelikte. Orta sahalarının ve defanslarının kalitesi, ileri üçlünün kalitesine yaklaşmıyor. Acayip bir takım gerçekten. Tekrar ediyorum, Arjantin bu turnuvada 31 takımın hepsine 5 gol atabilir ama minimum 10 takımda da aynı sayıda golü yiyebilir. Şurası muhakkak, izlemesi acayip zevkli ve insana heyecan veriyor.

Güney Kore, Nijerya ile hayati bir maça çıkacak. Doğrusu, kolu kanadı kırılmış Nijerya karşısında epeyce şansı olduğunu düşünüyorum. Açıkçası, bu grupta ikinci tura çıkmayı Yunanistan'dan daha fazla hak ettiler.

HAKEM Mİ DESEM, KAİTA MI BİLEMEDİM

Hiç kıvırtmadan söyleyeyim, Nijerya'nın Yunanistan'ı dağıtması beklentisiydeydim. İlk turda izlediğim en kötü iki takımdan biri Yunanistan'dı ancak imdada Kaita ve hakem ikilisi birlikte girdi.

Pozisyonun hem kırmızı kartlık olduğu fikrindeyim hem de olmadığı. Nasıl oluyor derseniz; hiçbir biçimde temas olmayan Kaita'nın hareketi sarı kartlık bir pozisyondu.



Öte taraftan futbol sahasında gayet aptalca bir biçimde yumruk ve tekme atar gibi bir hareket yapmanın ne işi var. Bu hareketlerin kurallarda kesin kırmızı kartlık olması gerektiğini düşünüyorum. O yüzden de, bu iki fikir arasında gidip geldim, maç sonuna kadar.

Rehhagel, kırmızı kart sonrası Samaras'ı alarak, maçı çevirmek için gerekeni yaptı. Maç 33. dakikadan sonra, bir Nijerya destekçisi olarak çekilmez bir hal aldı benim için.

Nijerya maçı çevirmek için 59. dakikada Obasi'nin pozisyonuyla şans yakaladı fakat, Obasi golü boş kaleye yuvarlayamayınca mağlup olmayı hak etti.

Yunanistan'ın son maçı Arjantin karşısında. 90 dakika boyunca nasıl dayanırlar bilmiyorum. Eğer gruptan çıkarlarsa, çok yazık olur. Çünkü safdışı ettikleri takım, sahada kendilerini ezen Güney Kore olacak.

DOMENECH DEFOL!

Fransız spor gazetecisi olsam, Meksika maçından sonra kesinlikle bu başlığı atardım. Futbol izleyiciliğim süresince, berbat teknik direktörler gördüm fakat Domenech hepsini ezici bir üstünlükle geçer. Bak şimdi bir cümle yazacağım bold'lu o derece. "Sigfried Held bile Domenech'ten iyi teknik direktördür". Bundan daha ağır bir hakaret olacağını tahmin etmiyorum.

Fransa'ya bakıyorum. Evra ve Sagna gayet iyi kanat bekleri. Süratli, ofansa sık sık giden, iyi orta yapan iki kanat beki. Bir teknik direktör daha ne ister?



Stoperler Gallas ve Abidal. Taş gibi sağlam, topu oyuna sokabilme yeteneğine sahip, hava toplarında üstün. Bir teknik direktör daha ne ister?

Orta sahada; Jérémy Toulalan, Diaby, Florent Malouda. Diaby ve Toulalan çift yönlü oynayabilen, üstelik defansif özelikleri de üst düzey. Malouda ise forvete sık sık destek veren her iki kanadı da çok iyi kullanabilen bir oyuncu. Bir teknik direktör daha ne ister?

Kanat oyuncuları Ribery ve Govou'ya gelince. Ribery'yi anlatmak gereksiz. Her ne kadar mili takım düzeyinde sürekli üst düzey olmasa da, iyi şut çeken, duran topları gayet olumlu kullanan, defansın arasına derin koşular yapan bir adam. Govou, kendi tercihi, hiçbir zaman beğendiğimi söyleyemeyeceğim.

Gel forvete, Anelka. Kim kalitesini tartışabilir ki? Bir teknik direktör daha ne ister?

Önce "Bir teknik direktör daha ne ister?" sorusunu yanıtlayayım. O teknik direktör Domenech'se ancak belasını ister.

Be adam! Bir teknik direktörün isteyebileceği bütün özelliklere sahip bir takım var elinde ama sen "Nasıl olur da bu adamlara futbol oynatamam?" dersi verir gibi; berbat, çekilmez, iğrenç bir futbol oynatıyorsun.

Ama çok kızmamak lazım. Fransa'nın bu iğrenç performansı sadece 2010'a özel değil. 6 yıldan bu yana aynı berbat futbol oynanıyor. Fransa Futbol Federasyonu, nasıl bir istikrar anlayışına sahipse, Domenech gibi bir adamla, bu kadar yıl yola devam etti.

1-0 geriye düşmüş, Govou-Valbuena değişikliği yapıyor. Takım sanki yüzlerce pozisyona girmiş de, Anelka değerlendirememiş gibi Gignac'la değiştiriyor. Cidden, Fransa Milli Takım oyuncusu olsam devre arasında "Sen kulübeye gideceksen ben stadı terk ederim" derdim. Zaten Fransız futbolcuların suratlarına baktığında, ne kadar mutsuz ve bedbaht (Adeta Türk filmi repliği gibi oldu) olduklarını anlayabiliyorsun.

Gel de şimdi İrlanda'nın olmayışına yanma.

Meksika, ilk Güney Afrika maçında da, bu maçta da, futbol oynamaya çalışan ülkelerden biri. Takım halinde ciddi anlamda savaş veriyorlar futbol oynamak için. Carlos Salcido, bu turnuvada gördüğüm en iyi sol kanat oyuncularından biri. Sahada 90 dakika boyunca aktif bir biçimde görünüyor.

Dos Santos'a bir paraf açalım. Ben Galatasaray'a gelişine çok sevinenlerden biri değildim fakat bu performansını gördükten sonra hele de sol kanat için arayış içindeyse Galatasaray, alınması şarttır. Haa, bu raddeden sonra becerilebilinir mi? O konuda ümitvar değilim.

Eğer Fransa bu gruptan çıkarsa, bu turnuvayı bir daha izlemem. Kim oynamış, kim ne yapmış zerre umurumda olursa adam değilim. Son Meksika-Uruguay maçında, 90 dakika boyunca Galatasaray-Sturm Graz maçının o meşhur son 5 dakikasının yaşanmasını istiyorum.

Hileyle, hurdayla geldikleri turnuvadan, kıçlarını yırta yırta, ağlaya zırlaya gitsinler o zaman akılları başlarına gelir. Hoş, bu futbolla değil Güney Afrika Honduras'ı bile yenebilirler mi emin değilim.

Son not: Suudi hakem, Bünyamin Gezer'in Arap versiyonu gibiydi. Suratta gram insanlık yok. Bu kadar suratsız olmasın hakemler, arada gülümseyebilsinler. (Nâzım Hikmet beni andı)

Bu gerçekten son not: Maçı izlerken aklımdaydı ama yazıya daldım unuttum. TRT spikerlerine Aimé Jacquet ve Arsene Wenger arasındaki farkları anlatmak gerekir. Tamam kabul, heyecanla bazı şeyler kaçabilir ama monitörden gördüğün Arsene Wenger'e, Aimé Jacquet deyip/ sonra merkezden uyarı gelince düzeltmek olmuyor.

Maç içinde istatistik veriyorsun, "Bu Dünya Kupası'nda geriye düşen hiçbir takım maç çeviremedi" diye ama daha 3 saat önce oynanan maçta Yunanistan geriden gelip maç çeviriyor.

Ömer Üründül bir yandan, TRT spikerleri öte taraftan, bütün maç zevkinin içine ediyorlar. Eziyetten öte bir durum halini aldı izlemek. Hele harika anlatımıyla Tansu Polatkan yok mu? O doruk noktası...

Hocasının izinden gidiyor




Aslında fotoğrafları diğer bloğa koyuyorum ama bu fotoğrafı görünce buradan paylaşmak istedim, daha çok kişinin görebilmesi için...

Gücünün sınırı Ayhan Tumani'ye kadar


İki kelime etmesem olmazdı. Fenerbahçe yönetimi, mecburen Daum'la devam etme kararı aldı.

Aziz Yıldırım'ın acziyetinin göstergesidir bu karar. 10 milyon Euro'yu bulan tazminatı ödeyemedi ve mecburen Daum'la devam ettiler.

Daum'un, yönetimle yaptığı görüşme sonrası tek başına çıkıp basına açıklama yapması, yanında bir tek yöneticinin olmaması, aslında istenmediğini açıkça gösteriyor.

Fenerbahçe yönetiminin ve kooooooooskoca başkanının gücü Ayhan Tumani'ye yetiyor demek ki. Şampiyonlar Ligi'nden elenirse bu takım, çok şeyler yaşanır bu sene. Hele de, iyi bir başlangıç yapılmazsa lige, sirk izleriz.

Ayrıca Daum'a helal olsun. Haftalardır arkasından sallandı, ağzına gelen söylendi ama eşek gibi çalıştırtmaya razı etti kendini.

Aziz Yıldırım'ın büyüklüğü ancak Diyarbakır karpuzu büyüklüğü kadarmış onu anlamış bulunuyoruz. Gücü Ayhan Tumani'ye yetiyormuş..

Helal olsun sana çocuk


Senelerdir tırnaklarıyla kazıya kazıya uğraştı ve en sonunda Wimbledon'a ana tabloya yükseldi.

Birtakım 'çok bilenler' bu çocuğun isminden tutun da, tabiyetine kadar her şeyi eleştirdiler. Şimdi ortaya çıkıp övmeye başlarlar.

Ciddi bir başarı gerçekten de. ATP'de 119. sırada yer alan 23 yaşındaki bu genç adama, çok daha fazla destek verilmesi gerekiyor.

Yeter artık! Sahaya çık


Yarın saat 17.00'de sahada göreceğiz muhtemelen. Artık kalmasını beklemiyorum, kalmasın da bu boktan futbol ortamında.

Türkiye'ye Kewell gibi adamlar fazla. Adnan Sezgin, 'tez' konusu olacak iki-üç adam bulur nasılsa. Bize Carrusca'lar müstehak.

İki kaleci arasındaki fark!





Benziyor mu hiç? Bulduğun ilk siyah kaleciyi Vincent Enyeama diye tanıtmak, gerizekalılığın dikalası.

Ben hayatımda bu kadar aptal şey görmedim. Bilmiyorsan haber yapma, biliyorsan adam gibi yap.

Bu ülkenin en çok tıklanan haber portalı. Ülkenin aynası gibi o rakam. Aptal deryasında yüzüyoruz...

16 Haziran 2010

6. günden aklımda kalanlar

İspanya-İsviçre karşılaşmasıyla birlikte grup maçlarının ilk maçlarını bitirmiş olduk. Bugün neler düştü aklıma kısaca anlatmaya çalışayım.

Şili-Honduras maçı, tıpkı benim gibi pek çok futbolseveri belli ölçüde doyurmuş olmalı. Her ne kadar Honduras kısıtlı yetenekteki kadrosuyla sahaya çıkmış olsa da, Şili futbol oynamak ve gol atmak istediğini açıkça gösterdi. İki Suazo'nun olmadığı maçta en çok küfrettiğim ve en çok "Ulan helal" dediğim adam Alexis Sanchez oldu.

Egoizminden sıyrılıp, yıldızlaşmak için gol atma çabasını gösterdiğinin yarısı kadar takımı adına oynasaydı, gerçekten de büyük bir yıldız olurdu fakat yakaladığı şansların hemen hepsini heba etti. Yine de, kendisini tanıyan tanımayan herkese kalitesini göstermiş oldu.

Her ne kadar 1-0 bitse de, oyun anlamında nihayet futbol izlediğim ender maçlardan biri oldu. Şili'nin oyunu ve galibiyeti, bir sonraki maçta alınan skorla birleşince herkesin kafasında "İspanya çıkamayabilir mi?" sorusunun geldiğine eminim. Çünkü Şili, bu oyunda devamlılık gösterebilirse, İspanya'yı da yenebilir, Brezilya'yı da. Buna şaşırmam doğrusu.

Ne yazık ki, Honduras için olumlu bir şeyler söylemeyeceğim. Bütün bir maç boyunca Şili'nin futbolu karşısında ezildi. Bunda tamamen kadro kalitesi etken roldü. Bu grupta başka bir sürpriz daha olmazsa, 3'te 0 yapıp, evlerinin yolunu tutarlar.

HİTZFELD'İN ZAFERİ

Gelelim Dünya Kupası'nın en büyük sürprizine yani İspanya-İsviçre maçına. İlginçtir, Avrupa Şampiyonası'nda şampiyon olacağına kesin olarak inandığım İspanya'ya bu turnuvada oynamış oldukları iki hazırlık maçını da izlemiş olduğumdan ve içimdeki bir dürtüyle şans vermiyordum.


Buna, İspanya'nın Dünya Kupası geçmişi ve La Liga'daki Real Madrid-Barcelona rekabeti de eklenince çeyrek finalin onlar için son olacağını düşündüm.

Aslında futbol açısından baktığımızda İspanya'nın kötü futbol oynadığını kimse söyleyemez. Topa sahip olma oranları, kazandıkları maçlarda olduğu gibi yüzde 60'lar düzeyindeydi. Pek çok gol pozisyonu buldular ama olmadı.

Olmamasının temel nedenleri, Hitzfeld'in oyun anlayışı, Benaglio gibi bir kaleciye sahip olmaları ve İspanya'nın oynadığı sistem oldu.

Hitzfeld'i tanıyanlar, takip edenler bilir ki; tüm Hitzfeld takımlarının temel önceliği sağlam defans kurgusudur. Bu Dortmund'da ya da Bayern Münih'te hiç değişmedi. Ama Hitzfeld'in, bugün o nefret ettiğimiz futboldan farkı aynı zamanda oyun oynamaya da çalışmasıdır.

Kimse İspanya ve kalibresindeki karşısında sürekli hücum edecek kadar deli olamaz ancak öte taraftan sadece defans yaparak da İspanya karşısında şansınız olamaz. Bu ikisinin dengesi çok önemli. Evet İspanya çok topa sahip oldu ama orta sahada yapılan pasların birçoğuna İsviçreli oyuncular baskı bile yapmadı. Doğrusu teknik direktör olsam, benzer bir davranışta bulunurdum. İspanya'nın tüm derdi zaten yaptıkları paslarla adam eksiltebilmek. Bu oyuna düşmedi Hitzfeld ve olabildiğince pas yapmalarına izin verdi. Ta ki, kendi yarı sahasının, ortasına kadar.

Amma çok sistemsel konuşma yaptım. Aslında sevmem, ilgilenmem de. Derhal kesiyorum burada.

İsviçre çok dengeli bir takım olmuş. Defanslarındaki Stephan Lichtsteiner ve Philippe Senderos 4-3-3'ün panzehiri gibi. Bütün ortaları topladılar. Eren Derdiyok, Gökhan İnler ve Barnetta İspanya'yı az adamla yakaladıkları bütün pozisyonlarda tehlike yarattılar. Ki, bunlardan ikisinden birinde gol olurken, diğeri direkten döndü.

Del Bosque, Torres'i alarak skoru değiştirmeye çalışsa da, bazen şanssız, bazen beceriksizlikten bir türlü istediklerini gerçekleştiremediler.

İspanya'nın Dünya Kupası tarihinden kitap olur. 2010 Dünya Kupası bu kitaba kapak olur mu, olmaz mı Şili maçında göreceğiz. Şimdiden, turnuvanın en iyi maçı olacağını düşünüyorum. Hele ki, hem Şili hem İspanya ikinci maçlarını kazanırsa.

SOWETO'NUN YILDÖNÜMÜNDE BU OYUN YAKIŞMADI

Bugün bildiğiniz üzere 16 Haziran 2010. Bundan tam 34 yıl önce ırkçı rejimin asimilasyon politikalarının önemli ayağı olan Afrikaans (Dutch dil yapısına fazlasıyla benzer) diline, bağlı eğitimi protesto eden öğrencilerin ayaklanması çok kanlı biçimde bastırılmıştı. Bu ayaklanma sonucunda 1000'e yakın insan hayatını kaybetti.

Sadece bugün için farklı bir futbol bekliyordum Güney Afrika'dan ama kıtanın kupaya katılan en zayıf halkası, Uruguay karşısında neredeyse gol pozisyonu bile bulamadı.

Tabii ki, güç dengesi futbol için çok önemli. İki takımı tartıya koyduğunuz zaman terazinin Uruguay tarafı fazlasıyla ağır basıyor ancak bu kadar pasif bir futbol sahaya konmamalı. Bunda, Carlos Alberto Parreira'nın -benim yıllardır iğrendiğim- futbol anlayışının yapısı da mevcut.


Çalıştırdığı hiçbir takımın maçını izlemek için özel çaba sarf etmedim. Çünkü minimum risk, sürekli rakip hatası kollamakla bir futbol stili örgülemek, benim futbolseverliğim ile taban tabana zıt.

Güney Afrika, bu mağlubiyetten sonra 1954 Dünya Kupası'nın evsahibi İsviçre'den sonra ikinci tur göremeyen evsahibi olarak tarihe geçecektir. Eğer, Fransa karşısında bir mucizeye imza atmazsa.

Uruguay, ilk Fransa maçına oranla, rakibinin gücünü de göz önüne alarak daha etkili bir futbol oynadı. Forlan'ın oyununu, Arsenal dönemindeki Henry'ye benzettim. Sahada sınırsız bir özgürlüğü var ve her topu alan onu arıyor. Böyle oynayınca hem arkadaşlarının daha rahat pozisyona girmesini sağladı hem de kendisinin markajını imkânsız hale getirdi.

Fransa maçı sonrasında, "Uruguay'ın ikinci tura çıkacağını düşünmüyorum" demiştim ama büyük ihtimalle yanılacağım. Ancak Meksika'nın yapacağı iki maçtaki skorlar bunda belirleyici olacak.

Unutmadan; Lugano, efendi gibi topunu oynadı, kavga gürültü çıkartmadan. Futbolculuğunu hırsını zaten severim. Şöyle olsun, canımı yesin.

Sonuç itibariyle, bugün futbol açısından doyurucu bir gün olduğunu söyleyebiliriz. Turnuva yavaş yavaş canlanmaya başlayacak. İlk maçlardaki ölü toprağı ikinci ve özellikle üçüncü maçlarda atılacaktır. Bir de, yurdum insanı vuvuzelaya bu kadar kafayı takmadan maç izlese daha iyi olacak. (Aslında şu konuyla ilgili yazacağım yazacağım diyorum ama çok yoğun çalışıyorum şu günlerde o yüzden erteliyorum. Benim tavrım vuvuzelanın varlığının sürdürülmesinden yana, onu da bilmeyen bilsin. Vuvuzelanın sadece öttürülen bir boru olduğunu düşünenler, fena halde yanılıyor. En kısa haliyle söyleyeyim, yüzyıllar boyunca sömürülmelerine karşı bir başkaldırı aracı olarak kullanılıyor. Haa, sesi hoş mu? Bana göre de değil. Ama destekliyorum)

Alttaki kare, Soweto ayaklanmasının en meşhur fotoğrafıdır. İlk gösterilerde hayatını kaybeden 12 yaşındaki Hector Pieterson'a ait. Ayaklanmanın simgesi olan Pieterson, ırkçı rejimin sonunun gelmesini sağlayan önemli etkenlerden biridir.

Ne iğrenç insanlarsınız siz


Her gün kahve içtiğiniz, iki kelimenin belini kırdığınız bir insanın işten çıkartıldığını öğrenmek insana fena koyuyor.

İşten çıkartıldığını o adama söylemeyip, boktan bir medya dedikodu sitesinden öğrenmek daha da bir içine oturuyor insanın. Sabah toplantısında, yaşananlar sanki gayet doğalmış gibi "Aslında pazartesi söyleyecektik" demek ise yavşaklık sınırlarını zorlamakla eşdeğer bir durum.

Oldum olası, şu medya dedikodu sitelerinden hazzetmedim. İnsanların, şirketlerinde olup bitenleri jurnallemesi, her 15-20 dakikaya bir o sitelere girip "Acaba ne olmuş" diye merak etmesi, başlı başına garip ve anlamsız.

Bu piyasada, bu işten çıkartmalarla ilgili en tatsız anılar Sabah Gazetesi'nde yaşanmıştır. İnsanların sabah, kartlarını okuttuklarında o turnikeden geçememelerine şahit olmadım hiç. Ama bu tatsız hikâyeleri bol bol duydum.

Nasıl bir yavşaklıktır; bir insanın işten çıkartıldığını söylemeden, o dedikodu sitesine haber uçurmak. Nasıl bir ruh hali, bunu insana yaptırabilir, aklım ermiyor.

Aylardır sabahın köründe işe gelip, iki kişi ile iki sayfa çıkartmak öyle kolay bir iş değildir. İşten çıkartılan adamın yetersizliği söz konusu değil, iyi çalışmama gibi bir durumu da yok. Ama doğru düzgün tecrübesi olmayan, iki günlük bir karıyı bilmem ne müdürü diye işe alıyorsun. Bir de allanıp pullanıyor, bilmem hangi gazetecilik okulunu bitirdi diye.

Bu iş lanet ve tiksinç bir iş, acımasız hem de çok.

Bu arada, şu medya dedikodu sitelerini yapan ibnelerin, nasıl mideleri, nasıl vicdanları ve nasıl bir kişilikleri var ciddi anlamda merak ediyorum. Hangi orospu çocuğu, birilerinin işten çıkartılmasını 'haber' diye vererek, o işten para kazanır ve hangi orospu çocukları, işten çıkartılan arkadaşının omzuna dokunup "Siktir et" diyeceği yere, bilgisayar başına koşup, kovulma haberini jurnaller.

Ulan ne iğrenç insanlarsınız siz...