6 Eylül 2011

Utanıyorum


Bugünlerde yere göğe sığdırılamayan, 'demokratikliği' ve 'özgürlükçülüğü'ne sürekli parmak basılan Menderes iktidarının tasarladığı, 6-7 Eylül olaylarının üstünden 56 yıl geçti.

Türkiye Cumhuriyeti'nin utanç sayfalarından biri olan 6-7 Eylül resmi rakamlara göre 11 kişi öldü, 300 kişi yaralandı.

Binlerce kişi, Taksim'de, Harbiye'de, Şişli'de, Osmanbey'de, Nişantaşı'nda, Kumkapı'da, Samatya'de, Bakırköy'de, Yeşilköy'de, Moda'da, Kuzguncuk'ta, Yedikule'de gayrimüslimlerin evlerine, işyerlerine saldırdı. Evlere girip kadınlara ve çocuklara tecavüz etti, insanları döverek, kurşunlayarak öldürdü.

Hep söylenir ya, Türk milleti 'hoşgörü'dür, 'misafirperver'dir diye, külliyen yalan. Sene 1955'te 'Atatürk'ün evi bombalandı' diye İstanbul'da galeyana gelen Türk halkı, 1993'te Sivas'ta 'din elden gidiyor' diye insan yakıyor. Sonra biz bu olanlara gözümüzü kapatıyoruz ve 'Türk insanı hoşgörülüdür' diye palavranın en alasını sallıyoruz.

Bugün Taksim'de, Şişli'de, Nişantaşı'nda, Osmanbey'de apartman sahibi olanların birçoğu, o dönemin yağmacılarıdır. O tarihten sonra birdenbire zenginler türemiştir ülkede, adı sanı duyulmamış yeni zenginler.

Bilinçli, organize, hatta devlet destekli ve tertipli 6-7 Eylül olaylarından sonra onbinlerce yerleşik İstanbullu yerlerinden edildi, zorunlu sürgüne mahkûm edildi.

İnsanları dinledikçe tabii hayrete düşmemek elde değil. Rumlar ve Ermeniler için "Bu ülkenin rengi" diyorlar, sanki salon süsüymüş gibi. 'Bu ülkenin rengi' denilen insanlar, yüzyıllardan beri bu coğrafyada yaşıyorlar. Birbiriyle birebir örtüştüğü için söylemekte yarar var; Kızılderililer de bugün, ABD'nin rengi olarak görülüyor.

Birarada yaşama kültüründen uzak bir toplumuz. Baskıyla, zorlamayla, sindirerek insanların bizim gibi olmasını istiyoruz. Aradan seneler geçiyor ama bu değişmiyor. Gazetelerde köşe yazarlığı yapanlar, kendileri gibi yaşamayanlara "Tahammül ediyoruz" ediyoruz, diyerek aslında beyinlerinin içindeki alçak düşünceleri daha fazla dayanamayıp, itiraf ediyor.

Yıllarca tanıdığı Cengiz isimli arkadaşımın aslında Rober olduğu gün bu ülkenin insanlarından nefret etmeye başladım. Tıpkı zorla din dersine sokulan lisedeki Alevi arkadaşım Bahar gibi ya da Kürt olduğunu, söyleyemeyen Barış gibi.

Bunları söyleyince "Bu ülkede bir tek Türk olduğunu söyleyemiyorsun" diye bir söylem ortaya çıktı. Kimin Türklüğü bugüne kadar tartışma olmuş bilmiyorum, en azından denk gelmedim ama azınlıkları ve başka kimlikte insanlar için bir-iki kelime söylenince hemen bu cümleyi savuruyorlar.

İnsanların isimlerini değiştir, zorla Müslüman gibi yaşat, evlerini ellerinden al, kadınlarına, kızlarına tecavüz et, kendi ülkelerinden başka yerlere sürgüne gönder sonra bu cümleyi rahat rahat söyle. Pes, hakikaten pes!

Yaptıklarımızdan utanmıyoruz, üstümüze alınmıyoruz ve tarihimizle yüzleşemiyoruz. Bizim dışımızda herkes suçlu. Zaten o suçlu psikolojisini atmak için uydurduğumuz sihirli bir kelime hoşgörü.

Osmanlı'dan bu yana hoşgörünün dünya üstündeki tek temsilcisiyiz! Bir de o, hoşgörü denen yalanı tarihsel boyuta taşırız. Adamın çocuğunu al asker yap, kızını al hareme at, vergi yüküyle boğ sonra hiçbir şey olmamış gibi "Ama biz kimsenin dinine karışmadık" diye yalanın en aşağılığına kendini inandır ve bu yalana ortak ol.

Çok linç yaşadı bu topraklar. Hiçbirinde 'hata bizde' diyemedik. Birileri Ruslara yardım etti, birileri Atatürk'ün evini bombaladı, birileri vatan hainiydi v.s. v.s.

Bizse dünyaya, yüzyıllarca 'hoşgörü'nün dersini verdik.

Yüzlerce kadına ve çocuğa tecavüz edip, erkekleri 'sünnet' edip, evlerini, işyerlerini zorla sahip olmak nasıl büyük bir vicdansızlıksa, bütün bunlara gözünü kulağını tıkayıp hiç olmamış gibi davranmak da, o gün yapılanları haklı çıkartmak ve insanlıktan çıkmaktır.

Hâlâ kan üstünden siyaset yapılan bir ülkenin ferdi olmak, insana utanç veriyor. Hele de, kafamı çevirip şu yaşananları gördüğümde.

Şu yapılanlardan utanmayan, insan olamaz.

Şarkıyı da dinlersiniz.

3 Eylül 2011

Selçuk


Bir kış sabahı uyandım, saat 4 civarı. Hava kapalı, karanlık, götünü donduran cinsten. Cebimde 5 kuruş para yok, doğalgaz parasını iki aydır ödemiyorum. Battaniye üstü yorgan, bense yorgun.

İş arıyorum, 7 ay kadar oldu. Elde avuçta bir şey kalmadı. Annemlerden isteyemiyorum, iki emekli maaşı ancak çeviriyor evlerini. Gururum kırılmış, onurum incinmiş, umutlarım bitmiş. Ceketimin cebindeki cüzdanı yokluyorum, tam tamına 32 lira var. Çıkıp iş aramaya kalksam, 10 kâğıdı gider, kalır 22 lira. "Otur lan oturduğun yerde" iç sesiyle karşılaşıyorum.

İyi de ne bok yiyeceğim? Piyango bileti filan mı alsam acaba? Gereksiz, gökten yağacak şey belli bana. Televizyonu açıyorum. 3. sınıf bile olmayacak boktan mı boktan bir film. Herife 20 tane vuruyorlar, devrilmiyor. Pezevenk bir tane vurunca 3 kişi devriliyor. Kim izliyor acaba bunları? Benim gibi ipsiz sapsız, boş gezenin, boş kalfaları ancak, hele de bu saatte.

Sürekli dünyayı yerinden oynatırım gibi geliyordu. Şimdi, dünya beni götünde bile sallamıyor. Koşturuyorum peşinden, yakalayamıyorum, imkânsız.

Evi bok götürüyor. Yerlerde gazeteler, dergiler, kitaplar. Bütün paramı harcadım, şu anda hiçbir işe yaramayan bu sikindirik kâğıt parçalarına. Bunları yerim amına koyayım, birkaç gün! Götümden ertesi günkü gazete çıkar, zengin olurum. Belli mi olur?

Evde yiyecek hiçbir şey kalmadı. Bakkala kendimi siktirtsem, yine de çöp vermez. 3 aydır, 'bugün yarın' diye oyalıyorum. Heriften aldığım kaşar ekmeklerin parasını versem, 3 ayrı şube açar pezevenk. İş bulmam lazım, iş. Başka çıkar yolu yok.

Yatağa uzandım, kafayı diktim tavana, uykuya dalmışım.

Saat 12'ydi uyandığımda. Midem kazınıyor, ağzımda boktan bir tat, midemin çıkarttığı sesler, boş odada yankılanıyor. Yalanım yok, abartmıyorum, ses rahat biçimde dışarıdan duyuluyor.

Annemlere gitsem, kayıntıyı orada yapsam. Yürürüm amına koyayım, ne var. Hızlı hızlı giyiniyorum, bir saatlik yol, İstanbul'un bir ucu. Bu kış kıyamette otostop yapsam kimsenin umrunda olmaz. Zaten saç sakal birbirine karışmış, at hırsızı gibiyim.

Bakkala görünmemek için yokuş inip, diğer sokaktan yokuşu yeniden çıkmam gerek. Bakkal, puştsun sen! Açım lan, olsa vereceğim, yok işte yok.

Hava buz gibi. Şöyle havaya doğru tükürsem, yere düşmeden buz olur. Mahallede piçler dişlerinin arasından tükürürdü. Bir insan, niye dişinin arasından tükürür, nasıl bir salaklık bu, anlamadım. Üstelik en uzağa kim tükürecek diye yarışma yaparlardı.

Çocuk beyni ne saçma bir şey. Sokağın ortasında dişinin arasından tükürüyorsun, hem de uzağa atmak için. Vay sizin beyninizi sikeyim ben. Selçuk vardı, karşı komşumuzun oğlu. İbnenin ağzı su tabancası gibiydi. Kaldırımdan, duvarın oraya kadar tükürürdü. Kimya mühendisi oldu sonra. Düşünsene, dişinin arasından anasının amına tüküren adam kimya mühendisi oldu. Şimdi bir ilaç şirketinde bok gibi para kazanıyor.

Bizden bir bok olmadı, efendiydik de ne oldu? Mahallede puştluk yapmayan bir ben vardım. Millet kuşa sapan atar, uzaktan cam kırar, parasına misket oynar. Biz bahçede pinekledik. 'Aman oğlum akşam karanlığında sokakta kalmasın', 'Aman oğlum serseri olmasın', 'Aman oğlum okusun'... Ne baltaya sap olduk, ne sapa balta olduk. Okuduk. Eeeeee sonra ne oldu.

Kitapsız hava, bana inat daha soğumuş gibi, daha yolu yarılayamadım bile. Yanımdan geçen arabaların hepsine ana-avrat saydırıyorum. Birisi bile almaz. Orospu çocuğu Selçuk'un arabası da var. Çocukken dişinden tüküren adam, büyüyünce götünden benzin de çıkartır. Yavşağın evladı!

Bitmedi amına koyduğumun yolu. Yarısına ancak geldim. Kar yağsa da kırılsa hava, hiç olmazsa yolun yarısını rahat giderdik. Annem ne yapmıştır acaba? Ulan dolma olsa ya, şöyle bol yoğurtlu ya da kuru fasulye ve pilav. Turşu da vardır, fasulye, arnavut biberi, lahana filan. Yemek düşünürken, karnım daha beter acıktı. Yollar bok gibi kayıyor, dans ede ede gidiyorum sanki. Parmak uçlarım donmak üzere. İncecik spor ayakkabısıyla daha ne bekliyorum bilmiyorum.

Ya halamlara filan gittilerse ne bok yerim? Hay sikeyim böyle şansı, garanti gitmişlerdir şimdi. Bu kadar yolu gittiğime mi yanarım yoksa karnımı doyuramadığıma mı bilmiyorum. Annem ne derdi? 'İyi düşün iyi olsun.' Öyle olsun tamam.

Hadi ben bu soğukta, mecburiyetten sokaktayım. Millet niye dışarıda, bu kadar insan nereye gidiyor hafta sonu? Siktirip gidin lan evinize. Oturun sıcak sıcak kalorifer yanında, al manitayı yanına, biraz yumul, biraz okşa, biraz seviş. Arada yemek de yiyin ama aç karna olmaz o işler. Ne kadar salak var bu şehirde, her sokağa çıktığımda kendini daha bir belli ediyor. Hava eksi bilmem kaç, bunlar götlerini yellendiriyorlar sokakta.

Az kaldı, dayan ulan dayan. Sıcacık evde beni ne yemekler bekliyor? Tatlı da varsa, dünya benim olur. Ne zamandır arayamadım da kadını. 10 günden fazla zamandır, halini hatrını da soramadım. Yok, çok boktan adamım, kimseye bir hayrım yok. Üstelik kendime de bir hayrım yok. 32 yaşına geldik, kendimize bakmaktan aciz durumdayız. Amcadan kalan şu ev olmasa, şu yaşta annemlerin eline bakacağım.

Hah, sokağı döndüm, apartman göründü. Ömrümün çoğu şurada geçti. Kendimi en ait hissettiğim yer, senelerce kurtulmaya çalıştığım şu sokak belki de. İlk burada aşık oldum, karının ismini bile unuttum. Saçma sapan tişörtler giyerdi. Acid diye bir moda vardı. Sik gibi sırıtan tipler, renkli renkli tişörtler, yakaya, çantaya takılan rozetler. Yan mahallenin piçleri, bana dalmıştı karı yüzünden. Yediğim en sağlam dayaktı, daha 12-13 yaşındayım en fazla. Sanki karı dünya güzeliydi, haybeden kafayı gözü kırdırdık. Evin bahçesinde elimi tutmuştu, dayaktan sonra. Ne mutluluktu o ya dünya benim olmuştu. Şimdiki aklım olsa, bahçede sikerdim. Bir el tutuşma için dayak yedik.

Zile bastım, ses yok. Korktuğum başıma geldi, evde yoklar. Kimbilir nereye gitmişlerdir, oturun işte evinizde, ne işiniz var bu soğukta. Pencereden annem çıktı, garip garip suratıma baktı, kapının açılma sesi geldi.

O an nasıl rahatladım, dünyada bu hissi anlayabilecek çok az insan vardı. Daha eve adımımı atar atmaz, "Ne yemek var anne?" diye kadına, halini hatrını bile sormadan, öküzlük yaptım. Hatamı anladım ama iş işten geçmişti, annem affetmezdi böyle konuları, "Bok var oğlum!" dedi. Sarıldım, mayıştım ama bana mısın demedi.

Pederin ayakkabılar yoktu, kesin kahveye gitmiştir. Bütün gün orada, 3 çaya iki muhabbete talim ederlerdi. Mutfağa daldım, annem mantı açmış. Kaynanam yok ama belli ki, olsa karı bütün gün bana taparmış. Aklımdan bile geçmemişti mantı.

"Anne be, şu benim mantıları haşlamasan da kızartsan, vallahi elinden öpülür" diye yılışıkça bir cümle kurdum, suratımda iğrenç bir gülümsemeyle birlikte. Annem suratıma baktı, "Ne bu halin oğlum? Ormandan mı çıktın? İş durumları ne oldu?" diye soru yağmurunu üstüme salıverdi.

Soruları duymasına duydum da, buzdolabının kapağını açmış, dilimlenmiş salamları, tek tek ağzıma atıyordum. İkinci salamdan sonra, ne söylediğini bile unuttum. Dolabın kapısında belirdi annem, "Soru sorduk sana değil mi? Bulamadın değil mi oğlum, bulamadın. Şu aptal dediğin Selçuk bile, evlendi iki tane çocuğu oldu, evini, arabasını aldı. Senin ne bok yediğin belli değil" diye suratıma parmağını sallaya sallaya ağzıma sıçtı.

Amına koyduğumun çocuğu, yine karşıma çıktı. "Anne, Selçuk dediğin herif malın tekiydi, para kazanması çok doğru olduğu anlamına mı geliyor?" diye yanıt verdim. İki dilim salamı daha ağzıma attıktan sonra dolabın kapağını kapattım.

Kontrasını önceden hazırladığı belliydi, "Ah oğlum, keşke sen de mal olsaydın, aileni kursaydın. Evini, arabanı alsaydın ya!"

"Anne istiyorsan gideyim. Bir yüzünüzü görmeye geleyim dedim, bin pişman ediyorsunuz" diye, yalan olduğu baştan sona belli olan cümlemi, sırtımı dönerken söyleyiverdim.

Annem cevap bile verme gereğini duymadı, tavada yağı kızartıp, mantıları koymaya başladı. Kokusu, kendimden geçmeme yetti. Salamları sigara altı yaptıktan sonra annemin masada duran sigarasından yaktım bir tane. Hiçbir şey söylemeden, mantıları kızartıyordu. Ağladığını fark etmemiştim, bana dönüp "Salak dediğin adamların hepsi iş güç sahibi oldu, evini, arabasını aldı, ailesini kurdu, senin yemek için bile paran yok. Ne söyleyeyim bilmiyorum sana?" dedi. Sigaradan bir nefes daha aldım, koşarak 4. kattan kendimi betona bıraktım.

Düşerken aklımda iki şey vardı. Orospu çocuğu Selçuk ve yiyemediğim mantılar...

Bir türkü de sen söyle


Ferhat Tüzer ve Berna Yılmaz 17 aydır tutuklu. Suçları ne? Başbakan Erdoğan'ın bulunduğu bir toplantıda "Parasız eğitim istiyoruz, alacağız" yazılı pankartı açmaları.

'Yasadışı silahlı örgüte üye olmak ve terör örgütü adına propaganda yapmak' suçundan haklarında 15 yıl hapis isteniyor.

Gencecik insanlar cezaevlerinde süründürülüyor. Siyasal erkin, iktidar süresince pek çok insan bu suçlama sonucu cezaevlerinde. Ortada olmayan örgütler, hak taleplerine iliştirilmiş suçlamalar, sokak eylemlerine karşı uygulamaya sokulan provokasyonlar, gazeteciler, yazarlar, siyasetçiler, savcılar, belediye başkanları, herkes ama herkes bir örgüt mensubu. Hepsi de, yasa dışı silahlı örgüte üyeler ve bu örgütün propagandasını yapıyorlar.

En temel demokratik haklar bile karşısında şiddet görmeye başladı. Günden güne sayısı artan polis; İstanbul'da, İzmir'de, Artvin'de, Ankara'da, Mersin'de, Diyarbakır'da her türden eylemi şiddet kullanarak 'bastırıyor'.

Kimileri HES'lere karşı çıkıyor örgüt üyesi oluyor, kimileri parasız eğitim istiyor örgüt üyesi oluyor, kimileri kitap yazıyor örgüt üyesi oluyor.

Son 9 yılda öğrendiğimiz en temel gerçek (!), ülkede ne kadar çok silahlı örgüt üyesinin olduğudur. Hepsinin amacı da, Akp iktidarına son vermek. Bugüne kadar hiç ortalarda görünmeyen örgütler, birdenbire harekete geçti.

Üstelik öylesi garip ittifaklar kuruluyor ki; Pkk ile ulusalcılar el ele, devrimciler ve milliyetçiler kol kola.

Suçlamada bulunan konumdaki savcı, parasız eğitim talebininin, düşünceyi ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirip tahliye ve beraatlarını istedi ancak mahkeme heyeti tarafından bu talep reddedildi.

Bir ülkenin en enerjik dinamiği olan öğrenciler, bir davayla susturulmaya çalışılıyor. Muhalif diğer kesimlerin başında Demokles'in Kılıcı misali Ergenekon sallanıyor. Kürt milletvekilleri ve Kürt muhalifler KCK davası ile sıkıştırılıyor.

Ülkede bunlar olurken, Libya'da, Mısır'da Tunus'ta, Suriye'de olan bitenlere 'özgürlük hareketi' olarak bakılıyor. Ama Türkiye'deki özgürlük hareketleri, protestolar 'darbe ve anarşi' ekseninde değerlendiriliyor.

Hem Ferhat Tüzer hem de Berna Yılmaz, 17 aydır tutuklu, okullarından atıldılar, gelecekleri ellerinden alındı. Ferhat, cezaevinde 'isyankâr' türküler söylediği için 6 ay görüş cezası almış. Annesi 4 aydır göremiyor Ferhat'ı, bayramda da göremedi. Böylesi bir suçlamayla bir buçuk yılı çalınan bir gencin, annesinden ayrı olması, başka bir acı olsa gerek.

Türkülerin yeniden 'tehlikeli', protesto taleplerinin hepsinin 'provokasyon ve yönlendirme' olduğu bir dönemin içindeyiz.

Berna ve Ferhat tecritte, Libya petrolleri Fransa'nın, ABD'nin kontrolünde. "Libya'ya NATO müdahalesi asla kabul edilemez" diyenler, Libya'da 'direnişçilere' milyonlarca dolar para akıtıyor ve petrol işgalcilerinin bekçi köpekliği rolündeler.

Daha geçen yıla kadar mutlu pozlar verdikleri Kadafi 42 yıllık iktidarında sanki hiç diktatör değilmiş de, birdenbire diktacı rejime girmiş gibi davranılıyor.

Sokakları sessizleştirmeye ve etkisizleştirmeye çalışıyorlar. Berna ve Ferhat, sistemin, sokaklara çıkacak olan tüm öğrencilere "Sonunuz böyle olur" mesajının kurbanı.

Ama sanıyorlar ki, sokaklar, iktidarları boyunca hep sessiz kalacak...

1 Eylül 2011

Boktan


Günlerdir şuraya ne yazayım diye düşünüyorum. Aklım durmuş gibi, kelimeleri uç uca ekleyip sıralayamıyorum. Ne yazsam, at götünde kelebekmiş hissini duyuyorum içimde.

Bazen duymak istemediğin şeyleri duyarsın ya, sanki fitili o ateşledi içimde. Bir 'samimiyetsiz' kelimesi. Aslında söyleyen insanı da, çok severim ama insan ister istemez sorgulamaya başlıyor, kara kaplıyı açıp.

Geçmiş muhasebesi yapmak konusunda çok başarılı değilim. Hep geceyi çıkartamadan, son uykummuş gibi kafayı yastığa koyarım. O yüzden uyumayı da çok sevmiyorum eskisi gibi.

Parmakların kilitlendiği, beynin çalışamaz hale geldiği zamanlardan birine denk geldim. Az önce acayip sevdiğim bir adam dürttü "Abi çıktın mı tatile, nedir durumlar, haller-keyifler?" diye, o da bardağı taşıran damla oldu içimde.

Yapmak isteyip yapamadığım çok şey, söylemek isteyip söyleyemediğim çok cümle, aramak isteyip arayamadığım çok kişi, gitmek isteyip gidemediğim çok yer var. Ömrün yarısından fazlası geçti. Hatta benim için daha da fazlası ama eksik kalan çok şey var.

Hangisinden başlamak lazım diye, düşünüp duruyorum, bir yerlerde hata yapacağım diye duruyorum, olduğum yerde. Nereden ve nasıl geldi bu hal, tam olarak emin değilim ama atlatmak gerekir.

Bunca yıla bir şeyler sıkıştırmak lazımdı ama geldiğim noktada hayatın içinde sıkışıp kaldım. Birileri gırtlağımdan sıkıyor, nefes alamıyorum.

Elbet vardır bir hal çaresi de, henüz bulabilmiş değilim. Uzun süreli suskunluğun nedeni bu.

Çok boktan be, hakikaten çok boktan.

OZAN

Bir kez olsun dönüp bakmadı
Hoşça kalın da demedi giderken
Sustu ve yanlızca elinden,
yine de sazını elinden bırakmadı

Sonra hiçbir haber çıkmadı
Çıkıp gelmedi apansız bir gün
Gerçi yoktu yolunu bekleyen
ve hiç kimse gözyaşı dökmedi.

Ahmet Telli

30 Ağustos 2011

Bayram dileği


Bugün bayram. Ülkede adı konulmamış bir savaş hali var. Cezaevlerinde 64 gazeteci, pek çok kader mahkûmu ve siyasi tutuklu var.

'Parasız eğitim istiyoruz' diye pankart açan Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer cezaevinde.

Gazetecilik faaliyetleri yüzünden Nedim Şener, daha baskısı bile yapılmayan bir kitap için Ahmet Şık cezaevinde.

Devlet kendi topraklarını bombalıyor, eli silah tutmayı bilmeyen gençler öldürülüyor.

Savaşların son bulduğu, insanların kimlikleri yüzünden öldürülmediği, siyasi fikirleri yüzünden cezaevlerine atılmadığı, anaların evlatlarına tabutsuz sarıldığı, silahların sustuğu bir ülkede bayram sabahına uyanmak dileğiyle.

Bu bayramda da, kan kırmızı, şeker kırmızısına hakim oldu.

Şeker kavanozları kırılmasın.

Herkese mutlu bayramlar...

27 Ağustos 2011

Sürünüyorum


- Taraftar kart alın.
- Yok lan bizi düşürün.
- Başvuru yapmaya gidiyoruz.
- Başvuruyu yaptık, peçeteye yazdık.
- Arada taraftar kart almayı unutmayın ama.
- O değil de, peçete olmazsa, Mehmet Ali Aydınlar'ın kulağına fısıldayalım.
- Lan, Aziz Yıldırım tişörtü almayan bizden değildir.
- Barcelona tırsıyormuş, UEFA'nın işine gelmiyor.
- Türk'ün Türk'ten başka dostu yok.
- Pşşt, 'taraftar kart' diyorum.
- Michel Platini için ibne diyorlar lan.
- Dün akşam camdan bağırdık 'bizi düşürün' diye.
- Taraftar kart almayan, cinconlu olsun.
- Mehmet Ali Aydınlar'ı kulüpten atalım ama atmadan önce taraftar kart alsın.
- Cemaat lan, cemaat.
- Cemaat de taraftar kart alsın o vakit.
- Altan başkan olsun.
- UEFA karar versin, her futbolsever taraftar kart alsın.
- Yok oğlum, Barcelona siyah forma ile çıksın sahaya.
- Şüphesiz ki taraftar kart almayan bizden değildir.
- 'Sürünüyorum' single'ı çıkartalım, çok satar.
- Bütün dünya kulüpleri siyah forma giysin.
- Ama taraftar kartı.
- Aziz Yıldırım tişörtü.
- Damacana su çıkartıyorduk, ona ne oldu?
- Bence taraftar kartı almayan kesin göttür.
- Duydun mu, bu süreçte 35 milyon olmuşuz.
- Taraftar karttan oğlum.
- Yaa şeyy, başvuruyu mail olarak atmıştık, uyduya takılmış.
- Taraftar kart alanın çükü 5 santim uzuyormuş.
- Hadi ya. Ben Aziz Baba tişörtü aldım, 2 santim uzamıştı.
- Güvercin Federasyon'a ulaşmak üzeredir, ayağına takmıştık başvuruyu.
- Taraftar karttan sonra bir de ne çıkartsak, şu süreçte iyi götürdük. Satmadığımız şey kalmadı.
- Aldığım son duyumlara göre Barcelona ve Real Madrid sarı-lacivert forma giyecekmiş.
- O zaman taraftar kart alsın ibneler.
- Bizim güvercini vurmuş 8taşlılarla, cinconlar.
- Düşürün bizi.
-Şaka lan şaka, hep biz Timsah olduk, bir de sizi düşürelim dedik. Yoksa 'bizi düşürün' der miyiz?
- Haa, bir de taraftar kart alın. Televizyon da izleyin, canlı yayınla para toplayacağız.
- Hacı, hani zenginler kulübündeydik, ilk 10'da falandık. Hayatımız timsah lan. Yeminle Florida'ya yerleşeceğim bu yüzden.
- Lan oğlum, gitmeden önce taraftar kart al. ABD'li yavşaklara söyle, onlar da alsın.

Şike gibi bir utanmazlığı paraya tahvil eden başka hiçbir kulüp tanımıyorum. Şike zaten başlı başına aşağılık bir durumken, şu yapılanları isimlendirmekte güçlük çekiyorum.

Yazık, hakikaten yazık.

Bir de unutmadan, "Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner." Özhan Canaydın döneminde söylenen 'dilenci, fakir fukara' laflarının hesap döngüsü de tamamlanmış oldu.

26 Ağustos 2011

Günün bulmacası



İstanbulspor'u çalıştırdı şimdi 3. Lig'de,
Malatyaspor'u çalıştırdı şimdi 3. Lig'de,
Ankaraspor'u çalıştırdı şimdi öyle bir takım yok,
Konyaspor'u çalıştırdı şimdi 2. Lig'de,
Fenerbahçe'yi çalıştırdı yakında 2. Lig'de,

Kimdir bu?

Trabzonspor-Inter (1983)






25 Ağustos 2011

Bunun için orospu çocuğusunuz



Aklı başında, çok sevdiğim Fenerbahçeli insanlar var, rica ediyorum, aşağıda yazılanlara alınmasın.

Alttaki postta biri benim için yazmış, "Küçükken tacize mi uğradın? Fenerbahçeliler mi sikti seni?" diye. Küçükken tacize uğramış olsam, herif bundan memnun olacak. Böylesi aşağılık fikirlerle donatılmışlar.

Bunun adına 'takım sevgisi' diyorlar. En boktan bedduayı eden, takımını en çok seven oluyor muhtemelen. En iğrenç şekilde dua eden, en büyük Fenerbahçeli oluyor.

Şimdi diyeceksiniz ki, "Ya bunlara mı taktın?" Demeyin sakın, çünkü işyerinde, kendine gazeteci diyen adam da "Uçakları düşse ne güzel olur" diyor. Münferit bir fikir değil yani, topluca beddua ediyorlar.

Bunun için aşağılık, bu heriflerin pek çoğu. Koca bir kentin depremden ölüp gitmesi için dua ediyor. "Tsunamiden gebermelerini" diliyor.

Nasıl bir beyin halidir, nasıl bir ruh halidir anlaşılmaz. Ukala, insanları aşağılayan, her hakkı kendinde gören, yapacağının yanında kâr kalacağına eminlikte haysiyetsiz, herkesi tehdit eden, insanların ölümüne sevinecek kadar şerefsiz bir grup.

Yok mudur başka taraftarlardan, böylesi? Elbette vardır ama bu kadar çoğunluk oluşturacak kadar değil.

Şunları düşünen, şunları söyleyen adamlar, siz çok büyük orospu çocuğusunuz.

Nefret bile uyandırmayacak acizliktesiniz.

Yolunuz açık olsun...