7 Kasım 2011

Tanır mısınız?


Bu ülke insanının toplumsal hafızası zayıftır, hem de çok zayıf. Sosyal medyada konuşulanlar, yazılanlara bakınca çarçabuk kavrayabilirsiniz bunu. X bir olay, bir gün, hadi bilemedin iki gün konuşulur ve Y olayın devreye girmesiyle, gözler kapanır, ağızlar susar.

12 Eylül pek çok yönden trajedilerle doludur. Bir neslin kayıp gitmesini, bir halkın sinmesini, bir ülkenin yönünü değiştirmesiyle dünya üstünde yapılmış 'en etkin' darbelerden biridir.

Pek çok toplumsal olayda, bireysel ölümlerde aklımdan ilk geçen şeylerden biri "Ulan bunun filmi yapılmalı" tepkisidir. Bu tepki, oturup bir de sinemada izleyeyimden ibaret değil elbet. Sinemanın acayip bir büyüsü var. 10 yıl önce beğenerek okuduğunuz bir kitabı belki unutabiliyorsunuz ama 10 yıl önce beğenerek izlediğiniz filmi unutmuyorsunuz. Görüntünün çekiciliği, sözsel anlatım da güçlüyse hafızaya çivi gibi çakıyor yaşananları.

İlhan Erdost, bir yayınevi sahibi. 7 Kasım 1980 günü ağabeyi ile gözaltına alınıyor. Mamak Askeri Cezaevi'nde, şu "sağa dön, sola dön" fotoğrafları çekilip, fişleniyorlar. İki kardeş cezaevi aracına bindiriliyor. Bir bloktan diğer bloğa götürülünken, vatanperver (!) bir astsubay olan Şükrü Bağ, emri altındaki askerlere "Bunlar yılandır, analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım" komutunu veriyor.

20 dakika boyunca iki kardeş, hazırola geçirilerek, dövülüyor. Yere düşüyorlar, bu kez yerde tekmeleniyorlar. İki kardeş, araçtan indirilir, İlhan Erdost astsubaya, küçük kızını uyandırmadan evden çıktığını söyler ve "Bizi daha fazla dövdürmeyin" der.

"Bunu daha önce düşünseydiniz!" diye yanıtladı, astsubay. Dayak yeniden başlar. Coplarla kafalarına vurulur, hırsla, intikamla. İlhan Erdost yüzükoyun yere düşer. Astsubay, "Bir patlatılmadık hayalarınız kaldı, şimdi onu da patla­tırlar" diyerek yeniden dayak emrini verir. 10 dakika daha dövülür, iki kardeş.

Askerlerden biri, iki kardeşi yine dövme­ye başlar. Emir almamıştır bu kez, inisiyatif kullanarak, vurmaya başlar. İlhan Erdost bir kez daha kapaklanır yere.

Muzaffer Erdost 'su' diye bağırır koğuşlara, su ister. Bağırır, çağırır.

İlhan Erdost, "Midem bulanıyor, kusacağım!" der. Dizüstü çöker, başı öne düşer. Muzaffer Erdost, "İlhan, İlhan" diye bağırır ama ses gelmez. Nabzına bakarlar, artık atmıyordur.

Soruşturma başlatılır, cezaevi aracındaki erlerden birinin, sağcı bir militan olduğu anlaşılır. Yani sizin anlayacağınız asker değil ama üstüne üniforma giydirilerek, işkence timine katılması sağlanır.

Türkiye'de sinemanın nasıl gelişim sağlandığı anlatılır durur. Bugün vizyona girmiş filmlere baktığımızda, bireysellikle örülü hikâyelerle, teknolojik açıdan gelişmiş görüntülerin önümüze sunulduğunu görüyoruz. Vıcık vıcık komedi filmleri, 'kenar mahalledeki' gençlerin yırtmaya çabaladığı üstüne aksiyon sosu eklenmiş Hollywood imitasyonları, aşk-nefret-para üçgeninin gezindiği sikindirik romantik filmler v.s. v.s.

Bir ülkeye bu denli büyük yıkım yaşatan tarihsel bir olayı, beyaz perdeye getiremedi sinemacılar. O yüzden, herkesin ağzına pelesenk olmuş 12 Eylül'de neler yaşandığını 80 gençliğiyle birlikte, sonrası nesiller bilmiyor bile.

'Esat Oktay Yıldıran' ismini, bu ülkede kaç kişi biliyor acaba? İlgilenen, dönemle ilgili kitapları okuyanlar dışında, kimse için bir şey ifade etmiyor.

Daha önce yazmıştım Cengiz Dinlemez'i. Onun yaşadıklarını çok kez dinledim. Elbet yaşananları anlayabilmek mümkün değil ancak bu ülke, katilleriyle, darbecileriyle halen hesaplaşmadı. Yaşananların hepsi halı altına süpürüldü, "Ama o dönem için gerekiyordu" savunmasıyla geçiştirildi.

O dönem için gerekiyordu denilen şey, cezaevi aracında bir insanın öldürülmesiydi.
Bir babanın makatına sokulan, copun oğlunun ağzına sokulmasıydı.
Bir kocanın yanında, karısına tecavüz edilmesiydi.
İnsanların lağımlara sokularak, ağızlarına kaşıklarla bok doldurulmasıydı.
İnsanlara, 'Ben Türk'üm' dedirtene kadar, vücutlarına elektrik verilmesiydi.
İşkence altındaki insanların, kendilerini yakmasıydı.

Bunların mı yaşanması gerekiyordu?

Bugün de, yüzlerce insan cezaevlerine atılıyor. Profesörler, doktorlar, yayınevi sahipleri, gazeteciler.

O gün cezaevi önünde İlhan Erdost'u işkenceyle öldüren zihniyet, bugün sokak ortasında hamile genç kızları tekmelettiriyor, emekli öğretmenleri dövdürüyor, işçileri, memurları coplattırıyor.

Sanırım bugün de yaşanması gereken bunlar olsa gerek!

12 Eylül'den bu yana 31 yıl geçti aradan. O gün koşullar gerektiği için alenen yapılanlardan ders çıkarttı (!) sistem. Artık herkesin gözü önünde ve kitlesel olarak işkence yapmıyor.

Yeri geliyor Manisa'da gençlere işkence yapıyor, yeri geliyor gazetecileri öldürüyor, yeri geliyor otellerde aydınları yakıyor, yeri geliyor Başbakan'ı protesto etti diye üniversiteli gençleri sıra dayağından geçiriyor, yeri geliyor köylüleri dövdürüyor, yeri geliyor parasız eğitim isteyen gençleri senelerce cezaevinde tutuyor.

Ama tüm bunları kitlesel olarak yapmıyor. Yavaş yavaş, ağır ağır, her kitleyi hedefleyecek ve kitleye gözdağı vermek için, aralıklarla yapılıyor.

Bazı insanlar ölümsüz oluyor. O yüzden İlhan Erdost hep 36 yaşında kalacak.

Bir zamanlar Bodrum