31 Ekim 2011

Kaşımla, gözümle senin şerefini sikeyim


Gaziantepspor maçına tecavüz eden, Abdullah Yılmaz'ın Türkiye Futbol Federasyonu'na gönderdiği rapordan, alıntılanmıştır: "Galatasaray’ın yardımcı antrenörü Hasan Şaş, el kol hareketlerinin yanısıra jest ve mimiklerle taraftarı tahrik etmiştir."

Bak Hasan Şaş'a sen! Kaş gözle kitleleri harekete geçirme yetisine sahip. Bir göz işaretiyle 10 bin, diğer gözüyle 20 bin kişiye küfür ettiriyor. Galatasaray taraftarı üstünde zihin kontrolüne sahip olan Hasan Şaş işte böyle biri.

Lan! Sen maçın ağzına sıç, sonra götünü kurtarmak için yazdığın raporda, jest-mimik diye ancak senin zekâna sığabilecek ifadeler yazıyorsun.

Bak işte, böylelerinin anası orospu olmasa bile, kendileri orospu çocuğu oluyor. Yani annesinin bir hatası yok, kadına ne diye küfür edeyim boş yere. Ben sadece bu pezevengin evladına sıfat arıyordum, en uygununun orospu çocuğu olduğuna karar verdim.

Pezevenk, maçın ağzına sıçtın, çıkıp özür dileyeceğine kaş-göz edebiyatı yapıyor. Biriniz de çıkıp, 'hatalıydım' deseniz, dişimi kıracağım.

Saçını siktiğim pezevengi, 90 dakika koştu, tek teli bozulmadı. Yakışıklı görünecek ya, basmış jöleyi kafaya.

Ağzındaki düdüğü sokacaksın götüne, pezevenk her yellendiğinde ötecek. Bunu topluma böyle salıp, cezasını öyle çektireceksin.

Sana söylenecek tek bir şey var: "Hasan Şaş'ım, Hasan Şaş'ım; Abdullah'a girsin başın!"

30 Ekim 2011

Bırakın bu zemin masalını

Geçen hafta TT Arena'da birkaç sakatlık olunca, herkes 'zemin'e bağladı hadiseyi.

Sanki herkes salak, herkes aptal, farkında değiliz, bu adamların sürekli sahaya sürüldüğünden. Play-off diye bir bok çıkarttılar ortaya, futbolculara, insanlık dışı bir muamele uygulanmaya başlandı. Bugünkü maçta Yekta da, Gökhan Ünal da, zıpladılar ve yere temas ettiklerinde sakatlandılar.

Aslında takım takım liste çıkartmak gerekir, hangi takımda kaç futbolcu sahada sakatlandı. O zaman ak göt kara göt ortaya çıkar. Fakat bunu zemin diye geçiştirmek, ayıp olmaya başladı. Üstelik bugünkü Kayserispor-Galatasaray maçının zemininde bir şey görmedim, yani TT Arena gibi değildi. Bunların sayısı artmaya başladığında, yakınmalar da peşi sıra gelir.

Haa, futbolcular da, sakın ha sakın ağlayıp sızlamasın. Para kazanmak gayet fantastik oluyor tabii. Futbolcular için bir sendika varken, kimse kılını kıpırdatmıyor. Hal böyleyken, adamı Veliefendi'de gem bağlanmış ata çevirirler, ağzını bile açamazsın. Elin oğlu NBA'de oyuncular sendikası kuruyor, yüzde 2'nin hesabını yapıyor, bizimkiler suya sabuna dokunmadan, şu anın tadını çıkartıyor.

Maça geçersek, Galatasaray'da Elmander diye bir gerçek yaşanmaya başlandı. Sezon başında Fatih Terim'in burun kıvırdığı, 'golcü de isterim golcü' diye tutturduğunu gayet net anımsıyoruz.

Attığı golleri bir kenara bırakın; sahada haftalardır en çok koşan adamlardan biri, savunmalara uyguladığı baskıyla, rakibin oyun kurmasını engelliyor, oyunun sıkıştığı anlarda pas trafiğine katkısıyla takımın nefes almasını sağlıyor. Her eve lazım mutfak robotu gibi bir adam işte.

Tartışılan adam Riera, bugün çok daha iyi göründü. Hem hücumda, hem de savunmada, takıma ciddi katkı sağladı. Elbet bir varsayım ama çok daha iyi olacağını düşünüyorum. Sokakta keşfedilmiş bir adam değil, ne olduğunu bildiğimiz bir adam.

Keza Eboue için de aynı şey geçerli. Haftalardır bu adamın gerçek yerinin sağ bek olduğunuz söylüyoruz. İlk kez kendi yerinde oynadı. Demek ki, neymiş "Eboue'den joker olmaz"mış. Ben de tek maçlık performansla bunu yazıyorum ama sol açık, sağ açık, orta saha gibi yerlerde oynatınca "Bu adamı geri gönderin" diye muhabbet yapan, çakallarla doluyor ortalık.

Son yılların geleneği olarak bu iki adam da çabuk asıldı. Seviyoruz zaten adam asmayı, iki maç tökezlesin, 3 maç sahada olmasın "Büyük fiyasko" geyikleri dönmeye başlıyor. Geldiğinde ağzından salyalar akan, ergenler iki maçtan sonra "Yazık yabancı kontenjanımız gereksiz yere işgal ediliyor" diye ahkâm kesiyor.

Lan işte, o adam bizim bildiğimiz Eboue. Her maç 4 yıldızlık oynamaz ama belli bir standartın da üstündedir. Ya da millet Riera'yı babasının hayrına mı İspanya Milli Takımı'nda oynattı da, "İkinci Marek Heinz vakası" diye kuştan ödünç beyinle ortalarda yorum yapıyorsun.

Millet kızacak şimdi ama bu sözlüklerin çıkışıyla, ortalık kendini ispat etmeye çalışan adamla dolmaya başladı. Futbol bu ülkede böyle, kime sorsan futbolu ondan iyi bilen yoktur. Bir de süper sik beyinliler var. En sıradışı yorumları yapacak ki, kısa zamanda sıyrılacak. E amına koyayım o zaman, küfür ettiğin spor yazarlarından ne farkın kalıyor? Onlar da yarak-kürek yorumlar yapmıyor mu? Hem küfür et, hem ona benzemeye çalış.

Semih'ten söz etmeden olmaz. Gökhan Zan sakatlandı, 76 numaralı insan formu kırmızı kart gördü, mecburu istikamet Semih'i gösterdi. Bugün sahada izlediğimiz genç çocuğun Servet ya da Gökhan Zan'a göre çok eksiği var mıydı? Yoktu, hatta telaşsız oyunuyla, rahatlıkla oynayabileceğini gösterdi. Ujfaluši ile de gayet uyumlu göründü. Bazen risk almak gerekir, yerim tecrübesini. Tecrübe tecrübe diye beklersek, bu takıma bir genç adam koyamayız. Haaa, Aydın gibi bir bok olmayacağı belli olur, gereksiz yere zorlamazsın ama Semih Kaya gibi çıkıp oynar, ışığı görürsün.

İki maç tökezledikten sonra Kayseri'den alınan 3 puan nimet gibiydi. Oyun olarak ahım şahım bir futbol sergilenmedi, hele hele Aydın oyuna girdikten sonra, çok kötüydük.

Alkışı hak eden bir adam da Ayhan'dı. Aylardır oynamıyor, çıkıp tek başına kişisel antrenman yapıyor, formayı giyince de, rotasyonda yeri olabileceğini, gerektiğinde oynatılabileceğini gösterdi. Bütün sezon 11'de oynatamazsın ama oynattığında da, önyargısız baktığında, takıma katkı sağlar.

Herkesi asıp kesmeyi bırakın, hele hele yabancı futbolcuları. Yemeği, içmesi, geleneği, dili v.s. v.s. her şeyiyle bambaşka yere geliyor bu adamlar. Kimisi Ujfaluši, Melo gibi altyapıdan çıkmışcasına hiç yadırgamıyor, kimisi kendine gelene kadar birkaç ay geçiyor. Kavun değil bu adamlar götlerini koklayıp "Hımm bu adam bize hemen uyum sağlar" diyelim.

Deplasmanda alınan 3 puan her zaman iyidir. Oyun çok önemli olmayabiliyor bazen, hele de bu saçma sapan sistemde, angut yönetenleri bulunan, süper mal spikerlere sahip bir futbol ortamında.

İki tane salak Elmander deplasmanda gol atamadığı için "Deplasman fobisi" diye götten çıktığı her halinden belli olan bir söylemde bulundular. Ehh, adamın götüne şampanya mantarını patlatıp, böyle sokarlar işte. Ülke liseliyle kaynıyor a.k.

27 Ekim 2011

İsimsiz kahramanlara selam olsun


Hepimiz sokakta rastlıyoruzdur bu insanlara ama görmüyoruz bile çok zaman. Öylece yanı başlarından yürüyoruz. Belki bazılarımız, bir-iki adım yana atıp ürküyoruz bile.

Onlar geçen yıl örgütlendiler, Geri Dönüşüm İşçileri Derneği adı altında. Çevreye ve ekonomiye farkına bile varmadığımız biçimda katkı sağlıyorlar. Çünkü sokaklarda onlara taşeron firmalar ve belediyeler saldırıyor. Evet yanlış duymadınız, saldırıyor. 2010 yılında sadece Ankara'da 60 katı atık emekçisi, uğradıkları saldırılarda yaralanmış.

Katık isminde bir de dergi çıkartıyorlar. Paraları ne vakit çıkışırsa, o ay bir sayı çıkıyor.

Hepsinin başka başka hikâyesi var. Kimi ilkokulu bitirmiş gencecik yaşında sokaklara koyulmuş, kimi kan davası nedeniyle düştüğü cezaevinden çıkmış, başka iş bulamayınca o arabayı yüklenmiş, kimi daha çocuk yaşta evden atılmış çöplerin arasına dalmış.

Van depremi olduğu zaman, örgütlü işçiler, 'Ne yapabiliriz?' diye kafa patlatıyor. Ankara'da, Antalya'da, İstanbul'da yardımların ulaşması için karton kutulara ihtiyaç duyulacağını düşünerek, sokaklara koyuluyorlar. Kullanılabilir nitelikteki, karton kutuları, kendilerine saldıran, belediyelere ulaştırıyorlar.

Geri Dönüşüm İşçileri Derneği’nden Ali Mendillioğlu'na uzatılan mikrofonda şu yanıtı veriyor, "Biz çok özel bir şey yapmıyoruz, yapmamız gerekeni yapıyoruz. Hayatımızı idame ettirmemiz gereken kartonları da veriyoruz. Varsın olsun 2-3 gün aç kalırız ama oradaki kardeşlerimize yardımlar uzansın."

Milyonlarca süslü kelimeyi, fiyakalı cümleyi yan yana getirsen, şu iki cümledeki insanlığın içini dolduramaz. İnsan ister istemez, kendi insanlığını sorguluyor.

Çok kişi elinden geleni yapıyor Van için ama bu insanları unutmamamız, hafızamıza çivi gibi çakmamız gerekiyor. Çünkü onlar, yardım denilen olgunun salt parayla yapılmadığını gösteriyor ve insanlığın sınırlarının ne denli uçsuz bucaksız olduğunu çiziyor bizlere.

Bu toplumda, kahraman olarak dolaşan çok insan var. Yaptığı yardımları, düğün salonlarında takılan altınlar mikrofondan söylenince şöyle etrafa bakınan tipler gibi ilan edilmesinden gururu okşanan, açık artırmaya gelip "Madem o bin veriyor, ben de 2 bin veriyorum" ukalalığıyla televizyonlar karşısında gösterenlere inat, sokaklarda aç kalma pahasına yardım eden kahramanlar hiç unutulmamalı.

Zaten onlar, dergilerinde tüm bunlara, "Kapitalizmi tarihin çöplüğüne atmayın, beş para etmez!" diyerek, en güzel yanıtı vermiş.

Üstüne ne desek boş kalır.

İsimsiz kahramanları anmadan geçseydik, büyük ayıp olurdu.

Teşekkürler...

El sikiyle gerdeğe girenlerin dünyası

Biraz vakit bulunca, ülkenin insanlarının "Deprem vergileri nereye gitti?" haberine yaptığı yorumlara bakındım.

Birkaç demet sunacağım.

"O paralar önceki depremlere harcandı bu yeni deprem"

"Deprem vergisi adı altında toplanan paralar yine depremi önlemeye karşı yapılan çalışmalarda kullanılıyor. madde madde harcamaları devlet size bildirmeye ve hesap vermek zorunda da değildir."

"cemil çiçek dün açıkladı; sakarya ve gölcük bu paralarla tekrardan inşaa edildi. Aynı şekilde van'da bu paralarla yeniden inşaa edilecek."

"İstanbulda binlerce devlet binası,köprü,okul,hastane vs. için güçlendirme çalışması yapılıyor.Bu toplana vergilerin üstünde harcamalar yapılıyor."

"ben hükümetimize güveniyorum kimsenin hakkını yemez."

"yol yaptılar diye eleştirenler, o yollar olmasa sen yardımları van'a zor gönderirdin. zaten yardım eden edası da yok tavırlarında ya. neyse.."

"bu vergiyi Akp getirmedi ki, niye başbakınımızı suçluyorsunuz?"

"deprem oldumu devlet seni sokakdamı bırakıyor bir şekilde devletin olanaklarından faydalanıyorsun niye deprem adına alınan vergi duble yola gidiyormuş yok niye saglık harcamasına gidiyormuş birdefada yapılan hizmetleri görbe ne olur"

Böyle düşünen çok insan var. Lan o bu değil "Depremin önlenmesi için kullanılıyor" diyen embesille aynı havayı soluyoruz.

Tabii bunun dışında, "Kardeşim bunlara harcadıysan, eğitim, sağlık için topladığın vergiyi ne yapıyorsun?" diye sorunlar da oldukça fazla.

Akp 9 yıldır iktidarda. Satılmayan KİT kalmadı. PETKİM, TÜPRAŞ, TELEKOM gibi dev kamu kuruluşları iki yıllık kârları karşılığında satıldı. Üstüne insanların üstüne vergi yükü bindirildiçe bindirildi. Elde var sıfır. Dış borç ve cari açık katlanarak büyüyor.

Karnından konuşmamak gerekir, ne düşünüyorsan açık açık söyleyeceksin. Bana biri "İyi de, benim sağlık, eğitim için verdiğim vergiler ne oluyor?" diye sorsa, makarna, nohut, bulgur, kömür, seçim dönemlerinde çeyrek altın gibi maddelere dönüşüyor derim.

Haa bu kadar mı? Olur mu? Devletin kasasından dış gezilere harcanıyor, 50 milyon dolarlık uçaklara, Köşk'te tadilatlara, devlet bankasının parasıyla gazete-televizyon alımına, hastane yaptıran eşe dosta, müteahhit olan eşe dosta v.s. v.s.

Bir çember düşünün, bunlar tam ortasında, yakından uzağa doğru bir saadet zinciri oluşturulmuş. En uzaktakine akmasa da damlıyor, yakındaki ise kendisine yalı, konak alacak duruma geliyor.

Başbakan Erdoğan, "Kaçak yapılaşma konusunda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile çalışma içine gireceğiz. İktidarı kaybetsek de bunu yapacağız" diyor.

Hacım, dün seçim oldu, bugün işbaşına mı geldiniz siz? 10 yıl oluyor iktidarda geçirdiğiniz süre. Onun öncesinde sen İstanbul'da belediye başkanlığı yaptın. Aklınız neredeydi?

Ehh tabii İETT'de memur olup, bu noktaya ulaşmak pek kolay olmuyor. Her şeye de yanıtları var. Oturduğu konağı sorarsın "Arkadaş kiraladı" der, oğlanın gemiyi sorarsın "Gemicik o" der, hiç işin içinden çıkamazsa "Elhamdürillah Müslümanız" der olur biter.

Maliye Bakanı, milyonlarca insanın gözüne baka baka dalga geçti. Deprem vergilerinin, deprem dışında her tür yere harcandığını söyledi. Duble yol, eğitim, sağlık, havayolu v.s. v.s.

Peki güzel kardeşim, miting meydanlarında "Binlerce kilometre duble yol yaptık" diye efelendin bize. Herifler bizim cebimize ellerini sokup parayı alıyor, sonra o paradan bize iki çikolata -Ülker'dir o çikolata- alıyor "Canımın içisi, bak sana çikolata aldım" diye kafamı okşuyor. Aslında götümüzden sikiyorlar da, efendilik bizde kalsın diye 'kafamızı okşuyor' diyorum.

El sikiyle gerdeğe gir, sonra "Gördün mü benim taşaklar altı okka, alet de 25 santim" diye övün. Lan o zaman "Hepimiz Rocco'yuz" diye pankart açıp yürüyelim sokaklarda.

Bizi fena dürtüyorlar. Elimize verdiler, ağzımıza soktular, götümüzü parmakladılar, sikilmedik tek yerimiz kulağımızın arkası kaldı, onu da 'hamdolsun' önümüzdeki 4 yılık süreçte yaparsınız.

Ama bunlar yetmez, bence yekten ÖSV diye bir vergi çıkartın, kulak arkasını da onunla tamamlarsınız.

26 Ekim 2011

John Travolta özentisi pezevenk

Sezonun başı ilginç olmuştu. Mahkemelik olan bir ligimiz var. Bir sezon öncenin şampiyonu kim belli değil. Kulüp başkanları, teknik direktörleri, yöneticileri cezaevinde yatıyor.

Lig başlamasına kısa süre kala, play-off diye bir sistem getiriliyor, yangından mal kaçırılır gibi 40 kusür yıllık sistem değiştiriliveriyor.

Yayıncı kuruluş Lig TV'nin, ligin yönetiminde başak aktörlerden biri olduğu söylentisi ayyuka çıkıyor.

Neyse lig başlıyor, herkes hayatından memnun. Mutlu mesut tablolar çiziliyor. Fenerbahçe iki kazanıyor, üstüne Galatasaray iki galibiyet alıyor, şike, cezaevi, çete suçlamaları unutuluyor.

Bugünkü Galatasaray maçının temel resmidir tüm bunlar. İstemediği play-off zorla kabul ettirildi, değiştirilmeye çalışılan şike yasasının altına imzasını attı kulüp olarak. Ehh bu kadar şeye 'eyvallah' demişken, Abdullah Yılmaz denen adama da boyun eğmeyi bileceksin.

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir misali, sezon başından beri elini 10 santimden yükseğe kaldırıp, hakeme baktın mı sarı kartı basıyorlar. Herifler hakem değil, Tanrı vekili gibi sahanın içinde. Uyanık olanı emekliliğini açıklayıp, kapağı TRT'ye atıyor. Muhtemelen, Grease'den çok etkilenmiş, saçları John Travolta özentisi pezevenk de, Bünyamin'den rol çalmaya çalışıyor. TRT'de para mı yok, Pazar akşamı olmaz, Salı akşamı koyarlar bir spor programı Abdullah götverinini oraya çıkartırlar.

Haa iğneyi başkasına batırırken, çuvaldızı kendimizden eksik etmeyelim. Bunları öyle haybeden centilmenlik çağrıları, entel-dantel görünmek için söylemiyorum. Servet denen sığırın yaptığı affedilir bir hata değil.

Pozisyon kırmızı kart ya da değil, o tartışılır ama sevgili sığırcık, taç çizgisine doğru yol almış bir adamın kolundan ne çekiştiriyorsun? Bırak gitsin herif dönemediysen kalecin var. O da olmazsa en fazla gol olur. 25'te oyuna girip, 44'te kırmızı kart gören adamın zekâsından şüphe bile etmem velakin olmayan şeyi arama gafletinde bulunduğum için gerizekâlının önde gideni yaftasını yapıştırırlar bana. Dakika 90 olur, yaparsın aynı hareketi, gol olsa da herkes seni alkışlar ama 44'te yapılacak iş değil bu üstelik takım 2-1 gerideyken.

Dönelim saha içinde olanlara; şimdi bu söylediğim şey için bir sürü adam yüklenecek bana biliyorum ama çok da umrumda değil. Fatih Teriml'in başında bulunduğu takımların hiçbiri sinirini kontrol edemiyor. Sabri sezon başından beri itirazdan kırmızı yiyor, Ujfaluši keza öyle. Maç 3-2'ye geldikten sonra Melo ve Selçuk'un kırmızı kart görmesi gerekir.

Hepimizin hayatta isyan ettiği şeyler var, kızıyoruz, sinirleniyoruz ama profesyonel bir iş yapıyorsak, bir noktadan sonra sinir kontrolünü yapmak gerekiyor. Sinirlenip, arkadan tekme atmak kimseye yakışır bir hareket değil. Haaa, madem sinirlisin git tekmeyi hakeme at, yardımcıya salla. Sana hiçbir şey yapmamış, topunu oynayan rakibe vurma.

İşler iyi giderken, hiçbir şey batmaz insanın gözüne de, sarpa sarmaya başlayınca ağır ağır batar, bu sinir konusu da böyle bir durum. Madem hakemler böyle bir uygulamaya gitti, o zaman ona göre davranacaksın. Yoksa hakemin saha içinde, dokunulmaz olduğunu filan düşünmüyorum, tam tersi bu yarı Tanrı pozisyonundan herkesten çok şikâyetçiyim.

Hakem iyi niyetli değildi. Neredeyse Tayland ligini bile izliyoruz. Böylesi gerginleşen maçlarda, hakemin iki takımın kaptanını çağırıp, biraz daha sakin olunması yönündeki telkinlerinin her yerde yapıldığını görüyoruz. İşte hakem tam da bunun için kötü niyetliydi.

Mesleki deformasyon (öğretmen kendisi) olsa gerek, saha içinde önüne geleni azarlıyor, bakışlar, tavırlar, iğrenç mi iğrençti. Bir de arkadaş, o saçının her telini ayrı ayrı siksinler e mi?

Başa dönüp, sonlandırayım. Bugüne kadar kimse sesini çıkartmadı olan bitene. "Bu arkadan kurulmuş ligde oynamıyoruz" denmeliydi. "Play-off'u istemiyoruz" deyip, transferlerini sürdürüyorsan samimiyet sorgular noktaya geliyor insan.

İki basın açıklamasıyla olacak şey değildi, geçen yılki iğrenç süreci kınamak. Kimin umrunda bu lig? Kim aynı heyecanla izliyor? Ortadaki pastadan iki dilim de biz alalım diye, bu boktan kurmacanın payendesi olunmaması gerekirdi.

Futbola dair de bir-iki kelam edeyim demek istiyorum ama ne yapsam çıkmıyor. Şu kadarını söyleyeyim, Eboue'den sağ açık, sol açık filan olmaz. Fatih Terim, bu adamın joker olduğunu nereden çıkarttı bilmiyorum ama kendisi kupa 2'li, maça 3, karo 4, hadi bilemedin sinek 6'lısı olur, başka bir şey olmaz. Riera konusunda halen kararsızım, çok çabuk asıldığını düşünüyorum.

Elmander gibi futbolcular lazım, sakinliğini koruyup aynı zamanda futbol oynamaya çalışan.

Salazar'dan aşağı salıverdim derbiyi!



Portekiz'de diktatör Salazar, otoriter yönetimini nasıl sürdürdüğünü sorduklarında "Halkı 3F ile uyuttum" der. Yani 'Fado, Fatima ve Futbol'la.

Pazar günü Van'da meydana gelen depremden sonra, medya 3 maymunu oynarken, sosyal medyada insanların, bölgedeki duruma ilişkin anlattıkları, konuştukları devletin yetersiz kaldığı gerçeğini ortaya çıkartınca, facebook ve twitter kullanıcıları için "İdeolojik olarak kullanıyorlar" suçlamasında bulunuldu.

Tabii, nasılsa medyaya diz çöktürülmüş, kalemlere emirler verilmiş ve her şeyin yolunda gittiği tablosu çiziliyordu. Daha biraz önce bir köşe yazarının "Bakanım isterseniz, "Yardımlar en geç bir hafta içinde tamamlanacak demeyelim, tepki çeker, biz buna en kısa zaman ifadesini kullanalım' daha iyi olur" konuşmasını dinleyince, midemin bulanmasıyla, yarından sonra çizilecek profilin de ipuçlarını açık açık verdi.

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in, "Terör örgütünün bu ülkede ve bu millete karşı mücadelesi dağda silahlı mücadelenin veya şehirde bombalı mücadelenin yanında, bu konularda da yalan haberleri yayarak bir takım asparagas haberleri yayarak, oluşturarak veya Van’da izlediğimiz gözlediğimiz gibi olmayan talebi oluşturarak, talep patlaması yaparak adeta yardımın yetersizliği gibi bir algılamayı oluşturmak şeklinde de devam etmektedir.
Açıktan devletin ve milletin oraya gönderdiği yardımın engellenmesi, engellenmişliği söz konusu değildir. Fark ettirmeden gizlice bir engelleme söz konusudur"
açıklaması, devletin yardım konusundaki acizliğini taşeronlaştırmadaki ustalığını da gösteriyor.

Libya'ya havadan uçaklarla yardım yapan Akp iktidarı, kendi halkına yardım etmek konusunda çok açık ve net sınıfta kalmıştır. İktidar kendi beceriksizliğini örtmek için her tür kurum ve kuruluşu suçladı.

Oysa 4. günde halen yardım gitmeyen onlarca köy var, insanlar Van merkezinde bile sokaklarda kalıyor.

Dış yardımlar konusunda süngüsü düşen hükümet tam da "Neden o zaman 3 gün beklediniz?" diye eleştirilmeye başlamışken, Türkiye Futbol Federasyona, Beşiktaş-Fenerbahçe derbisine, sarı-lacivertli taraftarların alınmayacağını duyurdu.

Rakip taraftar için biletleri satılmış bir derbide alınan bu son dakika haberinden sonra, gündem ne oldu peki?

Salazar'ın 3F'inden biri Türkiye'de devrede. Biz de hep birlikte oturup, bu gündem değiştirilme çabalarına ortak oluyoruz.

Bravo bize....

25 Ekim 2011

'Türk gururu, kan ve kırık kemikler üzerine inşa edilmemeli'


Pazar günü meydana gelen depremden sonra; aralarında Almanya, Fransa, Rusya İsrail, Yunanistan, İngiltere, Ermenistan'ın da bulunduğu 51 ülke yardım teklif etti. Ancak Akp hükümeti, yardım tekliflerini bugüne kadar reddetti.

"Tek başına güçlü Türkiye" imajı çizilmeye çalışırken, bir taraftan da, bakanlar ve Akp'nin yönetenleri "Bölgeye yeterli malzeme gönderilmiştir" diyerek, bu imajı güçlendirmeye çalıştı.

Basın her zaman olduğu gibi devlet ağzıyla yayın yaparken -mecburen- Van'da yaşanan karmaşa ve isyan noktasına gelen halkın sesi yavaş yavaş duyulmaya başlandı.

Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, dün yaptığı açıklamada; "Şu anda vatandaşlarımızın gerek barınmasında, gerek beslenmesinde çok büyük mesafe alındı. Çok büyük sıkıntımız yok" derken, bugün ise saat 16.30 sularında, "Çadır ve ısıtıcı dışında sıkıntımız yok" açıklamasını yaptı.

Tabii aynı Beşir Atalay'ın TBMM'de yaptığı açıklamayı, Zaman gazetesinin "Evi yıkılan ve çadır ihtiyacı olan vatandaşımızın ihtiyacı karşılanmıştır. Ekstra çadır isteyenler için çalışmalar sürüyor" diye verdiğini eklemekte fayda var.

Türkiye'de işler artık böyle yürümeye başladı. Özellikle Anadolu Ajansı'nın Bülent Arınç kontrolüne geçmesiyle, artık farklı bakışlara rastlayamıyorsunuz. Sesler biraz yükseldi mi, medya patronları ve yöneticileri toplantılara çağrılıp, kulakları bükülüyor. Ertesi gün bir bakıyorsunuz, "Kuzey Irak'a girdik" diye başlıklarla karşılaşıyorsunuz.

Siz bakmayın, kıçına-başına 'Journalist-Gazeteci' sıfatı yazanlara. Bu ülkede gazetecilik dediğiniz şey, tamamen ajans haberciliğidir. Oturdukları yerden ahkâm kesenler, aslında olup bitenin ne olduğunun farkında bile değil. Ama işte, kulaklar bükülüp, sesler kısılınca; onur, şeref, namus, haysiyet kavramları da statükoyu ve koltukları korumaya çevrilince ana akım medyada, haber dediğiniz şeyler paçavradan başka bir şey olmuyor.

Peki Türkiye'de bunlar yaşanırken, dış basın ne diyor? İşte o noktada, korkulardan arınmış habercilik devreye giriveriyor. Bugün tüm dış basının ortak hareket noktası, Türkiye'nin yardımları geri çevirmesi ve yetersiz yardımlardı.

New York Times: Yardım çabaları, bazı yerlerde çok kaotik idi ve bazı yardım dağıtma merkezlerinde kavgaların yaşandığına ilişkin haberler geldi.

The Guardian: Dondurucu soğukta geceyi dışarıda geçirmek zorunda kalan on birlerce insan konusundaki kaygılar artıyor.

Times: Kuşkusuz Türkiye, on yıl öncesine kıyasla daha modern, daha güvenli ve daha refah bir yer ama hiçbir ülke, bir depremle tek başına rahatlıkla baş edecek kadar modern ve kalkınmış değil. Türk gururu, başka türlü durumda yaşayacak olanların kanı ve kırık kemikleri üzerine inşa edilmemeli.

BBC: Ankara, dondurucu bir havada ısınma ve çadırsız ikinci geceyi geçiren, en çok ihtiyaç olanların bazılarına yardım etmemekle suçlandı.

El Pais: Kurtarma ekipleri, olanak eksikliğinden şikayet ediyor. Halk, enkaz altındakileri kurtarmak için toprağı elleriyle kazıyor.

Independent: Daha fazla ölüm yaşanmasını önlemek istiyorlarsa kendilerine acilen yardım ulaştırılmalı.

Bir deprem felaketini, Türkiye'de kendilerine gazeteci diyenler böyle yorumlarken, dünya basını ise bambaşka anlatıyor.

Ortada bir gerçek vardı ve bu gerçeği Times gazetesinin "Türk gururu, başka türlü durumda yaşayacak olanların kanı ve kırık kemikleri üzerine inşa edilmemeli" ifadeleri harikulade anlatıyordu.

Türkiye'nin, tıpkı dünyanın başka yerlerinde yaşanan felaketlerde olduğu gibi yardıma ihtiyacı vardı ancak "Ortadoğu'da biz de söz sahibiyiz", "Dünya politikalarını şekillendirmede biz de varız", "En büyük 16. ekonomiyiz" diye özellikle son 1 yıldır masal anlatanlar, kendileri de bu deli saçmalarına inanmış olacak ki, İran ve Azerbaycan'dan gelen yardımlar dışında hiçbirini kabul etmedi.

Ancak akşam saatlerinde çaresizlik diz boyu olduğu görüldü ve Dışişleri Bakanlığı'nın İsrail dahil 30 ülkeden yardım talebinde bulunduğu ortaya çıktı.

Valisi deprem bölgesinde BDP'li belediyelerle çalışmayı reddediyor, hükümeti yurtdışından gelen yardım tekliflerini reddeder ve kurtarılacak pek çok can, enkaz altında bırakılıyor.

Deprem için toplanan 25-30 milyar TL'lik deprem vergisinden sadece 3 milyon lirayı çıkartıp verenler, utanmadan yardım kampanyası başlatırken, enkaz altlarında kalan Türk-Kürt yurttaşın hesabını veremez. Üzerine toprak atılan her tabutta bu yüzsüzlüğü yapanların sorumluluğu vardır.

Gazeteler ve televizyonlar mucize hikâyeleri ile insanları oyalıyor, iktidar yeterli yardımın yapıldığı konusunda günde 3-5 bakanı ekranlara çıkartarak söyledikleri yalanın pekişmesi konusunda yoğun çaba harcıyor.

Depremin vurduğu insanların üstüne gaz bombası atılan, halkına her gün yalan söylenen, kendisini dev aynasında görüp 'yardıma ihtiyacımız yok' diye kandıran, medyasının korkudan halkını aldattığı bir ülkede yaşıyoruz.

Bunca şeye karşın, insanların yardım etmek için kendisini nasıl paraladığını, devletin yapamadığı organizasyonu nasıl yaptığını, sokak çocuklarının belediyelere nasıl karton kutu taşıdığını, üniversiteli gençlerin kampüslerde örgütlenip yardım kampanyaları başlattığını görünce de, umudu kesmemek diyorum.

Ülkenin siyasetçisi, parti gözetmeksizin boka batmış debelirken; gençlerin, kadınların, çocukların yani halkın, hiç tanımadığı insanlara sıcacık yardım elini uzatması, 'gölge etmeyin başka ihsan istemez' dedirtiyor insana.

İyi ki varsınız...

Unutmadan; sosyal medya, ana akım medyadan çok daha başarılı bir sınav vermiştir. Bunun için ayrı bir yazı şart oldu...

24 Ekim 2011

Hilal'in gülümsemesi için değmez mi?


Umut dolu olmak için hep bir neden vardır. 13 yaşındaki Hilal 25 saat sonra enkaz altından kurtarılmış.

Güneşli bir pazar günü kardeşleri ve annesiyle misafirliğe gidiyorlar. Daha koltuğa oturmadan sarsılmaya başlamışlar, dört katlı apartman yıkılıvermiş. Hepsi birden enkaz altında kalmış. Annesi, kendisine göre enkazın daha altındaymış, "Dayan yavrum, dayan kızım, kurtaracaklar bizi" diye kızına moral vermiş.

Hilal enkazdan çıkarken böylesi gülümsemiş ama eklemiş "Annem, kardeşlerimi ve dayımı kurtarın" diye.

Bütün gün sadece haber yapıp durdum, Hilal'i görünce koyverdim kendimi. Oturuyorum, hiçbir şey yapmadan. Birkaç kelime söylüyorum, o kadar. Vicdanımı rahatlatıyorum sadece. Kendimden nefret ediyorum, insanlara yardım edemediğim için.

N'olur, yalvarırım yardım imkânınız varsa, elinizi uzatın. Yüzlerce insan enkaz altında, gün ışığını görmek için dualar ediyor.

Siyasi partiler, yardım kuruluşları v.s. v.s. birilerine ulaşın ve yapabileceğiniz her şeyi yapın. Birlikte yaşadığımız, aynı havayı soluduğumuz, aynı topraklarda yaşadığımız insanlara yardım edin.

Deprem gerçeği yarın bizi de vuracak. Başka insanların da size; bugün birilerinin sırt çevirdiği gibi, nefret dolu sözler söylediği gibi davranmasını ister miydiniz?

Ya o enkaz altında kalan, sizin kardeşiniz olsa, sizin anneniz, sizin babanız olsa? Ya da benimki olsa?

Sırt mı çevireceğiz insanlara, yardımlarımızı esirgeyecek miyiz? Lütfen ne yapın, edin, çaresizce yardım bekleyen insanlara yardım etmek için harekete geçin.

Öfkenizi, sinirinizi, deprem gerçeğine önlem almayanlara, hepimizden alınan deprem vergilerine rağmen kampanya düzenleyenlere yöneltin.

Hilal annesiz kalmasın, kardeşsiz büyümesin...

Başka Hilaller de gülümseyebilsin...

Hepimizin acısı













23 Ekim 2011

Yorumsuz!





























'Neden?' diye sormayacağız bile


Sabah gazetelere baktığımda ilk haberdi, Radikal'in "Afet, devleti vurmaz" haberi. Devlet, Van Gölü kıyısındaki 6 mahallede oturan vatandaşlarını "Sular yükseliyor" diyerek, oradan ayrılmalarını sağlıyor ve daha sonra Van Gölü manzaralı devlet binaları yapıyor.

Sonra bilgisayar başında otururken, Van'daki o acı depremi okudum. Şu an söylenen binlerce insanımızı kaybettiğimiz yönünde. Enkaz altında yüzlerce insanın "Kurtarın bizi" çığlıkları.

Birçoğumuz 1999 depreminde yaşadı bunları, yaşamadıysak da televizyonlarda izledik, gazetelerde okuduk. Mucizeler artsın diye dua ettik hep birlikte. Her mucize haberinde, sanki bizim yakınlarımız kurtarılmışcasına sevindik.

Ama çok değiştik. Acıları nasırlaşmış bir ulus olmamıza karşın, artık acılarımızı bile sınıflandırıyoruz. Böylesi binlerce insanı kaybetmişken, dua etmeyi bırakıp, "Kürtler ölsün", "Cana değil, mala gelsin", "İlahi adalet", "Askerlerimizi şehit edenlere Allah'tan cevap geldi" diyerek, ütstümüzdeki insanlık giysilerini çıkartıp, bilinmez, tanınmaz canlılar haline geliyoruz.

Konuştuğumuz dile, inandığımız değerlere, kimliğimize, dinimize, dilimize bakarak, yitip giden binlerce insanın ardından vicdanlarımız hiç mi hiç sızlamadan "Oh olsun!" diyoruz. Üstelik bunu derken, adaletten söz ediyoruz.

Şu küçücük kızın gözlerindeki korku, yaşadığı travma, milyonlarca kişinin umrunda bile değil. Bir o kadar kişi, bu kız ölmediği için üzülüyor. Anasız, babasız büyüyeceği içinse dünyalar kadar mutlu.

Peki bundan sonra ne mi olacak? Biz bunun takdiri ilahi olduğuna inanacağız. Bugüne kadar iktidarların, belediyelerin deprem bölgesi olmasına karşın, bu ülkeye tek bir çivi bile çakılmadığını esgeçeceğiz.

Başbakan, bakanlar Van'a gittiği için, insan yerine konduğumuzu, devletimizin bize sahip çıktığına inanacağız. Neredeyse her ürün için verdiğimiz deprem vergilerinin nereye gittiğine dair tek bir soru bile sormayacağız. Sorsak da, yanıtsız bırakacaklar bizi.

"Buna da şükür" diyerek, bir sonraki deprem gelene kadar, bu gerçeği unutacağız. Hatta aradan birkaç sene geçince, bunları yaşanmamış sayacağız.

Ne demişti bugün İstanbul'un neredeyse her boş alanına bina diken Ali Ağaoğlu; "İstanbul konut inşaat sektörünü en iyi bilen isimlerden biri olarak söylüyorum ki; mevcut yapı stoğunun yüzde 70'i deprem açısından güvenli değil. 1970'li yıllarda İstanbul'un Anadolu yakasında yapılan yapıların büyük bir kısmına inşaat malzemesini ben sattım. Kumları Marmara Denizi'nden demirleri hurdadan çektik. O zamanın şartlarında en iyi malzeme buydu. Sadece biz değil tüm firmalar aynı şeyi yapıyordu. Deprem olursa İstanbul'a ordu bile giremez, ölen şanslıdır."

Türkiye'nin en zengin adamlarından biri, nasıl zengin olduğunu anlatıyordu aslında bu kelimelerle. Bu sözlere rağmen hakkında tek bir işlem bile yapılmadı. Üstelik, binlerce daire yapıyor şu anda.

Bugün Van'da yıkılan o boktan binaları da başka bir Ali Ağaoğlu yaptı. En fazla soruşturmayla yırtacak. Sonra yıkılan binalar için ellerini ovuşturmaya başlayacak, yerlerine yenisini yapacağı için.

Hiçbirimizin toplu iğne kadar canı yok bu ülkede. İstiklal Caddesi'nde kafasına onlarca kiloluk cam düşen kızın da yok, kaldırımda otobüs beklerken araba çarpan çocuğun da yok, dağda ölen askerin, militanın da, depremde yitip giden binlerin de.

Her şeye 'kader' gözüyle baktığımız sürece de, tekrar tekrar öleceğiz. Belki birkaç saat depremden söz edip, 'ah'lar vah'lar' çekeceğiz.

Sonrası mı? Bilmem siz yanıtlayın...

Bu acıyı yaşayan herkese geçmiş olsun, yakınlarını kaybedenlerin başı sağolsun...

Devletinin göl manzarası için yurttaşını evinden ettiği, üstelik yıkılma ve su baskını riskine karşın kamu binası diktiği bir ülkede yaşamaktan utanç duyuyorum.

21 Ekim 2011

Tesadüfler, masallar, hayallerle karalım nefretimizi


3 Ağustos 1986: Emekli orgeneral Tahsin Şahinkaya'nın malvarlığı Türkiye'nin gündeminde.
7 Ağustos 1986: 12 bin işçi işten çıkartıldı.
9 Ağustos 1986: Türkiye'de rüşvet dağıtıldığı ortaya çıkan F-16 üreticisi General Dynamics, satış işlemleri için çalışmalara başladı.
11 Ağustos 1986: Kamuoyu araştırmalarına göre Türkiye'de en çok konuşulan olay Zeynem Özal'ın jaguar alması ve ev kiralarına yapılan zamlar.
13 Ağustos 1986: Hakkari Uludere'de Jandarma arası pusuya düşürüldü. 12 asker şehit oldu.
15 Ağustos 1986: Emekli orgeneral Tahsin Şahinkaya'nın F-16 satışlarında komisyon aldığı iddia edildi.
16 Ağustos 1986: Türkiye Kuzey Irak'a harekat başlattı.
30 Ağustos 1986: Altın fiyatları 41 bin TL'den 65 bin TL'ye yükseldi.

1987 HAREKATI

5 Mart 1987: Irak topraklarına harekat başlatıldı.
9 Mart 1987: Nusaybin'de PKK'nin bir köye düzenlediği baskında 6'sı çocuk 8 kişi öldü.
11 Mart 1987: TÖBANK şüpheli bir satış operasyonu ile kurtarıldı.
14 Mart 1987: Enflasyon hızla artıyor. Milyonlarca memur ve isçinin zamları konusunda mutabakat sağlanamıyor.
21 Mart 1987: Türkiye'nin gündeminde 'rabıta' var. Abitat al Allam Al İslami adlı kökten dinci örgütün, 12 Eylül yönetiminin imzasıyla yurtdışındaki din görevlilerine maaş ödediği ortaya çıktı.
25 Mart 1987: İsçilerin maas zammı için Ankara'ya yürüyüşü engellendi.

1991 HAREKATI

5 Ağustos 1991: Ek vergiler getirildi. KDV oranlari artırıldı.
6 Ağustos 1991: Anadolu Liseleri sınavındaki optik okuyucu hatası nedeniyle yüzlerce aday sınavı kazandığı halde açıkta kaldı, yüzlerce aday kazanamadığı halde Anadolu liselerine yerleştirildi.
7 Ağustos 1991: Kuzey Irak'a hareket başlatıldı.
10 Ağustos 1991: Erken seçim kararı alındı.
11 Ağustos 1991: Hükümet zamları açıkladı. Sigara ve alkole yüzde 30 zam. Çay, tereyagi, et ve benzeri ürünler de yüzde 30 zam gördü.


1991 II. HAREKAT

21 Ekim 1991: Seçimler yapıldı. DYP birinci çıktı ancak koalisyon hükümeti kurulacak.
25 Ekim 1991: PKK tren taradi. 5 er sehit, 1 ölü 3, yaralı.
26 Ekim 1991: PKK Hakkari Çukurca'da dört ayrı bölgeye 500 teröristle baskın düzenledi. 17 er şehit oldu.
26 Ekim 1991: Kuzey Irak'a harekât düzenlendi.
31 Ekim 1991: Odun, kömür, akaryakıt, et, tüpgaz, yüzde 35 oranında zamlandı.

1992 HAREKATI

2 Ekim 1992: PKK 30 köylüyü kurşuna dizdi.
7 Ekim 1992: PKK kampları bombalanıyor.
17 Ekim 1992: Kuzey Irak'a harekâtı başlatıldı.
21 Ekim 1992: PKK otobüs taradı. 22 kişi hayatını kaybetti.
26 Ekim 1992: Ahmet Özal Türkiye'nin en zenginleri arasına katıldı.
1 Kasim 1992: Yerel seçimler yapıldı.
3 Kasim 1992: Faizler artırıldı, dolar 8 bin lirayı gördü.

1994 HAREKATI

19 Ocak 1994: Altının gramı 205 bin liradan 216 bin TL'yı çıktı, dolar 17 bin lirayı aştı.
21 Ocak 1994: Bakanlar Kurul memur maaşlarına zam yapılmayacağını açıkladı.
23 Ocak 1994: PKK köy bastı, gaz bombalarıyla 20 kişiyi öldürdü.
24 Ocak 1994: Tarihi 24 Ocak kararları alındı.
26 Ocak 1994: Diyarbakır Valilik binası PKK tarafından bombalandı :1 ölü, 23 yaralı.
27 Ocak 1994: Hükümet yüzde 13.6 oranında devalüasyan uyguladı.
28 Ocak 1994: Akaryakıt yüzde 10, tüpgaz yüzde 10 oranında zamlandı. Her tür beyaz eşya fiyatına yüzde 20 zam geldi
29 Ocak 1994: Türk jetleri PKK kamplarını bombaladı.

1995 HAREKATI

10 Mart 1995: Hükümet krizi boy gösterdi.
13 Mart 1995: Gazi Mahallesi'nde iki kahve tarandı. 16 kişi hayatını kaybetti.
16 Mart 1995: Ümraniye'de kayıplara karışan bir sivil, 4 kişiyi öldürdü.
19 Mart 1995: Tunceli'de askeri konvoya saldırı 18 asker şehit oldu.
21 Mart 1995: 35 bin askerle Irak'a operasyon düzenlendi.

2008 HAREKATI

1 Şubat 2008: Üniversitelerarası Kurul türban sorununu konuşmak için toplandı. YÖK Başkanı 'toplantıya katılmayın' çağrısı yaptı.
3 Şubat 2008: AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, "Türbanlıya ders vermem" diyen öğretim üyelerine, "Yaşları gelmişse emekliliklerini isteyip ayrılabilirler, istifa diye bir müessese vardır" diyerek kapıyı gösterdi.
7 Şubat 2008: RTÜK ATV ve Sabah'ın, Çalık Grubu'na satışına onay verdi.
16 Şubat 2008: Cizre Karayolları Bölge Müdürlüğü önündeki direkte bulunan Türk Bayrağı, PKK yandaşları tarafından yere indirildi.
19 Şubat 2008: Şırnak'ın Cizre İlçesinden bu sabah yaklaşık 100 araçlık bir konvoyla Irak sınırındaki birliklere askeri sevkiyat yapıldı. Çukurca semalarında alçak uçuş yapan jetler ise Kuzey Irak'a yöneldi.
21 Şubat 2008: Emekliliklerinde 4 bin tl alacak milletvekillerinin ücretleri 6 bin TL'ye yükseltildi.
22 Şubat 2008: 10 bin askerle sınır ötesi harekât başlatıldı.
22 Şubat 2008: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yükseköğretimde başörtüsünün serbest bırakılmasını öngören 5735 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”u onayladı.
26 Şubat 2008: Üniversiteler türban konusunda kaos yaşıyor. Bazı üniversitelerde serbest, bazıları ise yasak uyguluyor.
28 Şubat 2008: AKP, üniversiteye türbanlı öğrenci almayan rektörleri savcılığa verdi.

2011 HAREKATI

5 Ekim 2011: TBMM Genel Kurulunda, Irak'ın kuzeyine sınır ötesi operasyonlar için Hükümete verilen yetkiyi bir yıl uzatan Başbakanlık tezkeresi kabul edildi.
13 Ekim 2011: Motorlu taşıtlar, içki, sigara ve cep telefonunda ÖTV çeşitli oranlarda artırıldı.
17 Ekim 2011: İstanbul'daki Hizbullah davasında 6 sanık tahliye edildi. Davada tutuklu sanık kalmadı.
18 Ekim 2011: Bitlis'te polis aracına düzenlenen bombalı saldırıda 5 polis şehit oldu, olay yerinden geçen 3 kişi yaşamını yitirdi, 3 kişi de yaralandı.
19 Ekim 2011: Hakkari'nin Çukurca İlçesi'nde güvenlik güçleri ve sınırdaki askeri birliğe PKK'lı teröristler tarafından ağır silahlarla eş zamanlı düzenlenen saldırıda 24 asker şehit oldu, 18 asker yaralandı.
20 Ekim 2011: Kuzey Irak'a harekat başlatıldı.
21 Ekim 2011: Deniz Feneri e.v. davasında tutuklu bulunan, aralarında Zahid Akman'ın da bulunduğu 6 kişi serbest bırakıldı.


Haydi Türkiye hep birlikte uykuya dalalım. Bunların hepsinin tesadüf olduğunu kabullenelim. Hatta bir gün boyunca bunları aradığım için bana "kötü niyetli, şerefsiz, fırsatçı" damgası yapıştırın.

Eğer zamlar geri alınacaksa, Türkiye'nin iliklerini sömürenler bundan vazgeçecekse, tek bir insanın burnu bile kanamayacaksa, bu yoksul halkın vergileri silaha, bombaya harcanmayacaksa, bana ne istiyorsanız söyleyebilirsiniz.

Televizyonlarımızı açalım, bir dizi bulalım kendimize. Şöyle en çok et gösterilen, en gerçekçi tecavüz yaşanan, en muhteşem erkek kasları gösterilen. Zenginlik hayalleri kuralım kendimize, bireysel olarak her an yırtacakmışız masallarını dinleyelim.

Haaa tabii birincil görevimiz; eğer Kürt'sek Türklerin 'gebermesini' dileyelim, Türk'sek Kürt leşlerinin ekranlarda gösterilmediği için öfkemize öfke katalım.

Bugün küfür etmeyeceğim demiştim, o yüzden etmeyeceğim de...

Henry Fielding'ın dediği gibi; "Hayatta en büyük olaylar, bir sürü iyi tertip edilen küçük tesadüflerden doğar."

Hepsinin hesabı verilecek


Almanya'da savcı ne dedi: "Almanya tarihinin en büyük yolsuzluğu"
Alman savcı ne söyledi: Almanya'daki sanıklar asıl failler değil. Asıl failler Türkiye'de.
Yargılama birkaç ay içinde gerçekleştirildi ve hapis cezası verildi.

Biz ne yaptık? Aylarca dosyaların Almanya'dan gelmesini bekledik. Sonra aynı dosyaların çevirisini bekledik.

Tüm bunlar için birkaç yıl bekledik. Sonra operasyon başlatıldı.

3 savcı Almanya'ya gitmek istedi, Adalet Bakanlığı ne yanıt verdi? "Masraflarınızı kendi cebinizden karşılayın."

Bu tarihi yolsuzlukta savcılar görevlerini yaparken, birdenbire soruşturmadan alındılar. Peki ne zaman görevden alındı 3 savcı? Tutuklamaların hemen ardından.

Bugün ne oldu? Deniz Feneri e.V. soruşturması kapsamında tutuklu bulunan Zahid Akman, Zekeriya Karaman, İsmail Karahan, Mustafa Çelik, İzzet Kurum ve Ali Solak tahliye edildi.

Ehh, İçişleri Bakanı zat'ın operasyon başlamadan önce koruma müdürü vasıtasıyla onbinlerce insanın parasını toplayıp, sonra buharlaştıran bu heriflere, operasyonun başlatılacağı bilgisini verdiği yerde, bu 6 tipin serbest bırakılmasına şaşırmamak gerekir.

Domuz bağıyla katledenler bile birkaç gün önce serbest bırakıldı. Niye şaşıyoruz ki o zaman, bunların serbest bırakılmasına?

Nedim Şener, Mustafa Balbay, Ahmet Şık ne yapıyor peki?

Mustafa Balbay, tam tamına 960 gündür tutuklu. Bu 960 günün 236'sı tek başına bir hücrede geçiyor.

Nedim Şener'in gazetecilik faaliyetleri 'terör' sayılıyor. Ahmet Şık'ın taslak halindeki kitabı devletin bölünmez bütünlüğünü sarsıyor ama insanların milyonlarca Euro'sunu çalarken yakalananlar rahat rahat ortalarda dolanma hakkına sahip oluyorlar. Hatta, bu iğrenç tipleri yargılama hazırlığında olanlar kovuşturmaya uğruyor, görevden alınıyor.

Karısını elleriyle boğan adama 'iyi hal' indirimi veriliyor, testereyle gencecik bir kızı kesen manyak 11 yıl sonunda serbest kalma hakkı kazanıyor, insanları cayır cayır yakanlar çarçabuk kaçabiliyor, dolandırıcılar, katiller, psikopatlar kafalarını havaya kaldırdığında güneşi görebiliyor ama eline kalemden başka bir şey almamış insanlar yıllardır cezaevlerinde süründürülüyor.

Biz de, rahat rahat bunun adına 'adalet' diyeceğiz, öyle mi?

İktidar en yakından, uzağa doğru kurduğu saadet zincirinin bozulmaması için elinden geleni yapıyor. Eldeki tüm imkânlar kullanılıyor.

Gitmeyecek, böyle sürmeyecek. Ama bugün ama yarın hepsinin hesabı verilecek. Kimse umudunu kesmesin. Hiçbir zalimin iktidarı sonsuza dek sürmez.

Bu halka hesap vereceksiniz. Ufacık bir kızın babasız büyümesinin, eşini bekleyen genç kadının gözyaşlarınının, çoluğunun çocuğunun yemeğinden keserek para biriktiren yoksul halkın paralarını çalmasının hesabını teker teker vereceksiniz.

O villalar, o cipler, o konaklar, uçaklar, gemiler nasıl alındıysa hepsinin hesabı sorulacak...

Yemeye devam


Han-ı Yağma

Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtiıamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Tevfik Fikret

20 Ekim 2011

10 harekâtta ne değişmiş bir bakalım






















Çözüm silah mı? Şimdi yeniden cevap verin...

Beklemeden çarpıyı basıverin kapıma


Savaş çağrıları yerini buldu. Kuzey Irak'a yaklaşık 20 bin askerle kara harekâtı başlatıldı.

Kan isteyenlerin dileklerin yerine geliyor. Kaç tane harekât gerçekleştirildi Kuzey Irak'a? 1, 2, 3, 4. Ne elde edildi bugüne kadar? Koca bir hiç.

Harekât denilen şeyler, toplumdaki infiali susturmak, tepkiler dindirmekten başka bir şey değil. Tabii beraberinde akan kanla birlikte.

Yarın gazetelerde, faşist gururları okşayacak manşetleri okuyacaksınız. Bir önceki harekâtta Hürriyet "Karakışta Güneş Doğdu", Sabah "Yastan Cepheye", Vatan "Şehitlerin İntikamı" diye, o gururları parlatmaya çalışmıştı.

Televizyonlarda emekli askerler, strateji uzmanları (ne demekse) harekâtın zamanlamasını, nasıl yapılması gerektiğini anlatacak. Ölüme yol gösterecekler, uzman sıfatıyla.

Askerler vatanı için ölecek, teröristler etkisiz hale getirilecek.

Birileri oturduğu yerden, göğüslerini kabartacak, 24 askerin ölümünün intikamının alındığını keyifler izleyecek televizyonlardaki haberlerden. Ertesi gün gazeteyi iştahla açacak.

Artık o kadar insanlıktan çıktık ki, gazetede bir kadının ölümü gösterilince ayağa kalkan insanlar, "Neden teröristlerin leşi gösterilmiyor?" diye feryat figan ediyor.

Üç-beş 'leş' görünce vücudunda boşalma hissi yaşayacak milyonlarla birlikte aynı hava teneffüs ediyoruz.

"Burası TÜRKİYE, seven kalacak. Sevmeyen, başka dil konuşan, elinde bu devlete karşı silah doğrultan herkes ya ÖLECEK ya da SİKTİR OLUP GİDECEK" diyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok. Birlikte yaşamaktan anladıkları şey, başkalarının kendileri gibi düşünmesi, kendi gibi yaşaması.

Eğer bunlar gibi düşünmezsen, onlar gibi yaşamazsan, onlar gibi konuşmazsan siktirip gitmek zorundasın ya da ölüme razı olacaksın. Üstelik bu sanki çok normalmiş gibi düşünüyorlar.

Başka türlü yazınca niyet sorgulanıyor. "Kötü niyetlisin" diyerek, mimliyorlar seni. Maraş'ta, Çorum'da insanların evlerine böyle çarpı atıldı işte.

Yaşam hakkını savunmak, savaş istememek kötü niyetse, evet kötü niyetliyim. Hatta niyetim dehşet kötü. Bu ülkenin topraklarında ölümlerin yaşanmasını istemiyorum çünkü. Alın elinize sprey boyaları, fırçaları, basın çarpıyı kapıya.

Türk askerinin ölümü için zafer çığlığı atanlarla, bir 'terörist'in ölümüne aynı tepkiyi verecek insanlar arasında sıkışmış durumdayız.

Kan seviyoruz, ölüm seviyoruz, şiddet bağımlısıyız. Herkes kendisiyle yüzleşsin, aynaya baksın. Sokakta, okulda, evde, işyerinde v.s. v.s. toplumun her yerinde şiddetle iç içeyiz. Açın yarın gazeteleri, kaç tane haber göreceksiniz, şiddet içerikli? Tesadüf mü sizce?

Vatan yerine insanların sağ olduğu bir ülkede yaşamak istiyorum.

Size iyi kan banyoları, ben kötü niyetimle baş başa kalmak istiyorum.

19 Ekim 2011

İşte ileri demokrasi bu


Saat 17.00 gibi bir telefon geliyor. Reklamcılar Derneği; "Yarından sonra terör haberleri çok fazla yapılırsa, reklam vermeyeceğiz" diye tehdit ediyor basını. Bu telefon bir tane basın kuruluşuna değil, hemen hepsine gidiyor ve hepsi de bu yolla tehdit ediliyor.

Birtakım aklıevveller "Canım, reklamcılar da haklı, bu olaylar büyütülmemeli, PKK'nın da istediği bu zaten" diye savunma yapıyor. Bunlara laf yetiştirmeyeceğim, çünkü başka bir dünyada yaşıyorlar.

Şimdi bu telefon bütün basın kuruluşlarına gidiyor değil mi?
Kim arıyor? Reklamcılar Derneği. Yersen tabii.

Bu tehdit hükümet tarafından yapılmaktadır. Çünkü gün itibariyle, tepkiler farklı da olsa büyük bir infial var. Bu olayların büyütülmesi iktidarın koltuğunun sarsılmasına yol açacak. Ehh, arkadaşlar kendileri yapamıyor bu işi, o yüzden taşeron kullanıyor reklamcıları.

Medyada buna karşı duruş gösterebilecek kuruluş var mı? Tabii ki var ancak birkaç taneyle kısıtlı. Onların da okuru zaten hükümetten hazzetmeyen bir kitle. Yani bir önemi yok.

Demokrasi filan denip duruyorlar ancak ülkede çok ciddi bir faşizm var. Bu bazen üstü örtülü, bazen de ayan beyan gözler önüne serili yapılıyor.

Ne menem bir demokrasi ise bu, kitaplar yasaklı, şu an olmayan örgütler faal sayılıyor. Ama bakıyorsunuz, domuz bağı ile yüzlerce insan öldürmüş insanlar ellerini kollarını sallayıp ortalarda arz-ı endam ediyorlar.

Bırakın şu demokrasi masallarını. Idiocracy ile karışık bir faşist yönetim var ülkede. Siyasal erk, olan biteni gözlerden ırak tutmak için, elinden geleni yapıyor.

İleri demokrasi denip duruyor ya, cidden ileri demokraside yaşıyoruz (!) Atletizmde uzun mesafede, tur bindirilen atlet, birincinin önünde yer alır ya, hah işte biz öyle ilerideyiz. İleride görünüyoruz ve öyle göründüğümüzü bize kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Aşağılık bir sistemde, 24 asker, 15 PKK'li ölmüş kimsenin umrunda değil. Birileri götünü yırtadursun, sermaye kendine yönelik tehditleri savuşturmak için boyun eğiyor. Ya da şöyle diyeyim, köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyor. Köprü geçilince, görün neler olacağını. Bugün diz çöküp, af dileyenler, o gün aslan kesilecek.

Ancak hayvan da terli, köprüyü ağır ağır ve emin adımlarla geçiyor. Daha önce yaşanılanlardan dersini iyi almış, kendisine dayı muamelesi yapılmasının keyfini çıkartıyor. Bu tadı almış bırakır mı? Bırakmaz.

Birey olarak bu ülkede kum tanesi olarak değerimiz yok. Bunu herkes kafasına soksun. Kafanı yukarı çıkarttığın an, tepeden kurbağa avlar gibi balyozu indiriyorlar, kafaları hep birlikte indiriyoruz.

Yarından sonra çok fazla haber görmeyeceksiniz medyada, bu olayla ilgili. Çünkü iktidar, sağlama aldığı koltuğunun sallanmasını istemiyor. Sermaye de, iktidarın mutlak gücü karşısında, her zamanki gibi köpekliğini sürdürüyor.

Türk halkı mı? Bugün nefret kusup bağırıp, çağıranlar, yarın her şeyi unutacak, emin olun. Bir magazin bombası, iki spor haberi, hiç olmadı bir dizide ağlaşan iki-üç çocuk. Birinden biri mutlaka tutar.

Herkese iyi uykular...

Not: Şu haberi de bu yazıyla birleştiriverirsiniz artık. Haber budur

Bu kadar zor mu?


Üstüne ne yazılabilir ki! 20'li yaşlardaki gencecik çocuklar, bir gece yarısı 'vatan' için ölüyorlar.

Ölen askerlerin sayısı sanki bizim acımızı içimizdeki duyguları da artırıyor. 26 değil de, 2 asker ölse, yarın gazetelerde köşede kenarda kalacaktı. Biz başka şeyler konuşacaktık, başka şeyler manşetleri süsleyecekti. Gazetelerin sağ üst köşesindeki hatun bölümü için fotoğraf seçilecekti.

Şimdi birileri en acıklı, fotoğrafı seçmeye çalışacak. Bir asker annesinin tabut üstündeki kınalı elleri ya da bağrını parçalarcasına vuran başka bir anne. Ertesi gün gazeteyi göreceklere 'gel gel' yapmak için, bu acı katmerleyip sunulacak.

Böylesi acı olaylar sonrası diğer genel refleks ise intikam çığlıkları atmak oldu. Akan kanı, kanla temizleme gayreti bitmiyor. Sanki o zaman, çekilen tüm acılar bitecekmiş gibi.

Şimdi intikam çığlıklarını atanlar arasına cumhurbaşkanı ve bakanlar da katıldı. Cumhurbaşkanı, "Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır" diyor, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, 'ustamın dediği' diyerek, "İntikamı çok ağır olacak" eşliğinde bulunuyor.

26 asker öldü, gelen haberler arasında 15 PKK'linin öldürüldüğü de var. Kimileri için 26 asker şehit, kimilerine göre 15 PKK'li şehit.

Vicdan mastürbatörlerinin ağızlarından salyalar akıtarak, intikam çığlıkları eşliğinde 'daha fazla kan akıtın' söyleminin 35 yıldır sonuçsuz kaldığını halen göremiyor muyuz?

40 bine yakın insanı kaybetmişken, yüzbinlerce insanın yüreğine acıyı akıtmışken, 'barış' çağrısı yapanları terörist ilan etmek, bu kirli savaşın sürmesini sağlamaktan başka bir işe yaramayacak.

Terörist değilim.
Savaş istemiyorum.
Kardeşim yaşındaki çocukların ölmesini haber yapmak istemiyorum.
Annelerin tabutlara sarılmasını izlemek istemiyorum.
Evlatlarını kaybeden babaların, gözyaşlarını saklayarak 'vatan sağolsun' demesini istemiyorum.
İntikam çağrıları duymak istemiyorum.
İnsanların sokakta birbirlerine düşmanca bakmasını istemiyorum.
Televizyonlarda saatlerce ağdalana ağdalana tabut göstermesini istemiyorum.

Lanet olsun, barış istemek, barışı savunmak bu kadar güç mü?
Kimsenin, kimseye düşman gözüyle bakmadan sokaklarında dolaştığı bir ülke, hayal mi?

Barış çığlıklarını daha yüksek sesle haykırmadığımız sürece, kan gölü hiç kurumayacak. Bu ülkenin yoksul gençleri ölüme gönderilecek. Biz birbirimize düşmanca bakmaya devam edeceğiz.

Bunca iğrenç intikam çığlığını atanlar, daha üstünden 24 saat geçmeden, Starbucks'a gidip kahvesini ısmarlayacak, önündeki dizüstü bilgisayardan, twitter'a, facebook'a girip, en acıklı, en afilli, en fiyakalı cümleyi yazmaya çalışacak ve akşam bilmem hangi barda elinde içkisiyle ortalarda salınacak. Aradan 3-5 gün geçince, bir sonraki çatışma haberine kadar ölen kimseyi hatırlamayacak bile.

İnsan olduğumuzu hatırlamak için hâlâ çok geç değil...

18 Ekim 2011

Yardım elinizi uzatın


Geçtiğimiz günlerde, bir arkadaş (Ergin), hadiseyle ilgili bilgi verdi. Ne yapabiliriz, ne edebiliriz bilmiyorum ama bireysel olarak katkıda bulunursanız harika olur.

Olay şudur; Ergin'in kuzeni Van'ın Erciş İlçesi'nde Taşkapı Köyü'ne anaokulu öğretmeni olarak atanıyor. Kızcağız okula gidince, malum manzara ile karşılaşıyor. 2 kırık oyuncak dışında, okulda hiçbir şey mevcut değil.

Defter yok, kalem yok, kitap yok, oyuncak yok. Sizin anlayacağınız okul dımdızlak vaziyette. Bizim için sıradan hale gelmiş, elimizin altında bulunan pek çok materyal, oradaki çocuklar için aciliyet durumunda.

Bu tip durumlarda, hadiseyi içselleştirmek olayı daha iyi anlamaya yarar. Çocuksunuz ve okuldasınız ancak okumak için bir kitaba bile sahip değilsiniz.

Tabii ki oradaki çocuklara birkaç defter, iki kalem, bir kitap yollamak sorunun çözümünü kökten halletmeyecek fakat yine de, 'hiç olmazsa birkaç çocuğun mutluluğunda pay sahibi olayım' derseniz, aşağıdaki isim ve adrese bu ihtiyaç maddelerinden gönderebilirsiniz.

Bir-iki saniye gözünüzü kapatın, bir köy ilkokulundasınız. Kırık dökük bir soba ortada, bomboş masalar, geleceğe umutsuz bakan çocuklar. Birkaz defter, kalem ve kitapla ne kadar mutlu olacaklarını tahmin bile edemezsiniz.

Şu toplumun gerçekten unuttuğu şeylerden biridir yardımlaşmak. Ama çıkar gütmeden, sonrası için pis pis hesaplar yapmadan. Bir paket sigaranın 7 TL olduğu yerde, bir günlük sigara masrafınızdan bir şeyler alıp gönderin.

Adres: Ezgi Diken adına Van Erciş PTT şubesi

Ezgi öğretmenin mail adresi ezgidiken@hotmail.com fakat devlet memuru olduğu için para yardımı için ısrar etmeyin lütfen. Sonra öğretmenimizin başını yakmayalım

Haydi, okuyup 'vah yazık' deyip geçmeyin. Kaldırın kıçınızı....

Ezgi öğretmenden mesaj: Öncelikle hepinize ilginizden ve duyarlılığınızdan dolayı minnettarım. Sizlere ve sizin gibilere ihtiyacımız var. Mail adresim orada yazıldığı gibi ve bana her hangi bir sorunuz olursa ulaşabilirsiniz. Yardımlarınızı PTT şubesine gönderebilirsiniz. Ancak gönderdiğinizi mail yoluyla bana haberdar ederseniz çok sevinirim. Şimdiden çocuklarım ve kendi adıma hepinize sonsuz teşekkürler...

NOT: Galatasaray taraftar grubu Tekyumruk, konuyla ilgili yardım kampanyası başlatıyor. Ne desem az gelir, aslan yürekli bu insanlara.

17 Ekim 2011

Yaşamak için alternatif öneriler


Maliye ÖTV Kanunu’nda kumarhaneler için getirilen yüzde 20’lik ÖTV’yi tavla, satranç, kızmabirader, tombala takımları üreticileri için de geçerli saydı.

Zaytung filan değil, bildiğin gerçek haber.

Alkol: Az iç
Sigara: Kullanma
Araba: Fiat'a bin ('Ulan sen bin' demezler mi adama)
Gazete: O gazeteleri almayın
Televizyon: Onların televizyonlarını izlemeyin

Tabii bu zamlar öyle bir sunuluyor ki, sanki sadece alkol, sigara ve arabada yapılmış gibi. Oysa 12 Haziran seçimlerinden bu yana zam gelmeyen hiçbir şey kalmadı. Peki sigarayı azaltan, alkolü bırakan ve Fiat'a binecek vatandaş bunlar karşısında ne yapacak.

Elektrik: Mum kullanacağız ya da lüks lambalarını yeniden kullanmaya başlayacağız.

Doğalğaz: Elektrikle doğrudan ilgisi olan bir zam türü. Çünkü kombi denen aygıtı, elektriksiz çalıştıramıyorsun. Öte taraftan kombi de lüks tüketim maddesi, ne gerek var kullanmaya. Evin ortasında ateş yakıyoruz, evin genci ateş etrafında toplanan ev ahalisine 'Akdeniz akşamları' ve 'Gülpembe' gibi şarkıları gitarla çalarak, kolkola girmelerini sağlayıp daha da sıcak bir ortam sağlayabilir. Yatarken, direkt sevişiyoruz. Gerek 3 çocuk projesine katkı sağlamak adına, gerekse de, ısınmak için en iyi yöntemlerden biri.

Ulaşım: Sabah okula mı gideceksiniz? Yoksa şanslısınız ve işiniz mi var? O halde yürümek için en iyi zaman. Sabah erken kalkıyoruz ve işyerinize, okulunuza yürüyerek gideceksiniz. Hem spor yaparak vücudunuzu koruyacaksınız, hem de trafik çilesinden kurtulacaksınız.

Sağlık: Seçim sonrası reçeteyi paralı hale getiren, ilaç başına ek ücret ödemek zorunda kalan yurttaşlar, anneanne ya da büyükanne gibi aile büyüklerinden şifalı otlar konusunda bilgi almalı. Alternatif tıppın dibini bulun.
Bu hem kopan aile bağlarını yerine getirecektir, hem de gereksiz yere doktor, hastane gibi ücretlerden yırtmayı sağlayacaktır. Zaten bol bol spor yapacağımız için, gürbüz, toraman bir millet olacağımıza şüphe yok.

Beyaz eşya: Bakın bu da, ısınma sorunuyla ilgili. Doğalgaz yakmayacağınız için eviniz buz gibi olacaktır. Ehh, haliyle o soğukta buzdolabına ihtiyaç kalmayacak. Çamaşır makinesi, bulaşık makinesi gibi aletlerden özellikle kaçının. Elektriği sadece ve sadece televizyon için kullanın.

İletişim: Cep telefonu kullanıcılarına hayvan sevgisi aşılamak şarttı. Balkonunuza, pencerenize gelen güvercinleri, birkaç bulgur tanesine esir edip, onları istediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Üstelik bu uygulama, ileride siyasete atılacak bireyler için de bulunmaz bir fırsat olacaktır.

Millet rahat yaşamaya alışmış (!) Biraz yaratıcı olun, biraz ufkunuzu genişletin. Biz biraz kemerleri sıkacağız ki, millete Fiat araba teklif edenler 500 bin dolarlık araca binecek, 55 milyon dolarlık uçakla köşe bucak dünyayı dolanacak, minik evlada gemi, hanıma hastane yapacak.

Lan! Biraz tutumlu olun...

Haaa, bir de Zaman, Taraf, Sabah, Takvim gibi gazeteler okuyun, Samanyolu, Kanal 7, Atv gibi televizyonları gibi izleyin, ülkede olan hiçbir şeyi görmeyin.

Şimdi, yürüyün, toz kaldırmadan...

16 Ekim 2011

İki fotoğraf arasındaki fark


Garip bir maç oldu. İlk yarı, maçın daha başında Sestak'ın kafa vuruşu dışında pozisyonu yoktu Bursaspor'un. Kazım'ın çıkışı, sağ kanadın işlevsizleşmesi ve ikinci yarı Ertuğrul Sağlam'ın Insua ve Tagoe hamleleriyle birleşince, rakip yarı alana gidemeyen bir Galatasaray izledik.

Benim için maçın önemi, Galatasaray'ın sahadaki duruşudur. 16 Ağustos 2010 tarihindeki, Sivasspor-Galatasaray karşılaşmasını unutmuyorum. Baros'un etrafını 3 Sivassporlu futbolcu sarmış, kapışma halinde. Arka planda Mehmet Batdal, çoraplarını çekiştiriyor. O gün, böyle bir takım olamayacağını söylemiştim.

Aradan 1 yılı aşkın bir süre geçiyor ve Engin'in pasında Elmander topu filelere bırakıyor. Engin gole seviniyor, Elmander sevincini yarıda kesip Engin'i arıyor. Herkes Engin'in etrafında, Kazım her zamanki gibi şaklabanlıklar yapıyor. Hasan Şaş, Ümit Davala, tercüman Mert hepsi birbirine girmiş gole seviniyor.

Kimseye öğretmeye haddim değil elbet ama takım olmak başka bir şey. Tek tek harika adamlardan kurulu bir futbol takımını sahaya sürersiniz ama o yeşil çimlerin üstünde bir kimya tutturamazlar. Tenis oynamıyorsun, yüzmüyorsun futbol dediğin oyunda sahadaki 11 adamın mücadelesi ve saha dışındaki pek çok elementle var oluyorsun.

Sabri'yle başlayan, Sercan'ın harika dokunuşuyla sinyali veren, Elmander'in oyun anlayışını gösteren pasıyla finale yaklaşan ve Baros'un ustalığıyla tribünleri sevince boğan gol, Nou Camp'ta izlediğimiz türdendi.

İşler şu ana kadar fena gitmiyor ancak sahaya bakıldığında süreklilik göremediğimizi de söylemek gerekir. Zaten o da sağlandığında, alınacak sonuç ne olursa olsun, futbolu izlenesi bir takım halini alacaktır Galatasaray.

Yenilen golde, Sercan'ın vuruşunu anlamlandırabilen, Eboue'nin Afrika'dan yeni transfer edilmiş bir oyuncu olmadığını söyleyebilen ya da Hüseyin Göçek'in düdük taşıma yetisi olacağına dair fikri olan var mı bilmiyorum.

Bildiğim tek şey Galatasaray'ın takım olma yolunda hızlı adımlar attığı. Eksiği, gediği tabii ki mevcut ancak son 2-3 yıla oranla bambaşka değişimler gösterdiği de aşikâr.

Yenilen gole hep birlikte üzülmek, yapılan bir hatada arkadaşının başını okşamak, golü atanın sevincini bile yaşamadan asistin sahibine koşması, yedek kulübesinde sarmaş dolaş insanlar görmek, maçın bitmesine kısa süre kala gol yiyen takım taraftarının sanki 70 dakika daha varmışcasına takımını aynı coşkuyla desteklemesi, Galatasaray'ın yeniden bir takım olduğunu görmek...

Uzun zamandır görmediğimiz pek çok şeyi görüyoruz. Aslında sevincimiz 3 puana değil, sahadaki bu görüntüye.

Engelsiz Aslanlar'ın üst üste 3. kıtalararası şampiyonluğu, kadınlarda ve erkeklerde Fenerbahçe'yi devirerek alınan kupalar, bu görüntüyle birleşince, Galatasaray'daki değişimlerin salt, futbolla ilintili olmadığını görüyoruz.

Galatasaray'ın tekrar spor kulübü olmasını görmek, güzel şey. Şu işler olduktan sonra bu boktan ligde şampiyon olmuşsun, olmamışsın zerre önemi yok, benim için de olmayacak.

Son söz Baros için olsun. Baros'u göndermek intihardır. Bugüne dek; hırsı, mücadelesiyle bu takımda kalmayı sonuna kadar hak etmektedir. İsterse 20 maç boş geçsin, umrumda bile değil.

15 Ekim 2011

'Ali Sami Yen Stadı haramilerin değil halkındır'


Şu pankartı hazırlayanları, emek verenleri, oraya asanları alınlarından öpmek gerekir.
Bir stat için yapılmayan şaklabanlık kalmadı ve tüm bu şaklabanlıklar, 'Başefendi' protesto edildi diye yapılıyor.

Halkın cebinden çıkan paralarla yapılan bir stadı 'biz yaptık' demek ancak bu yüzsüzlere göre bir söylem.

Beyefendiler yıllarca iktidarda kalacaklarını sanıyor. İktidar sarhoşluğundan ne yaptıklarını, ne söylediklerini bilmiyorlar.

Bir Galatasaraylı olarak kendi adıma teşekkür ederim.

Tekyumruk'taki tüm arkadaşlara selam olsun.