30 Nisan 2011

Galatasaray ve şu anki durum hakkında ibret verici bir olay


Aşağıda birazdan okuyacaklarınız, dün yaşanmış olup, insanın kanını donduran ve aynı zamanda da Galatasaray'ın şu anda nasıl bir durum içinde bulunduğunun en iyi göstergesidir.

Buyurun okuyun, kulübe bok sineği gibi yapışan Adnan Polat'ın nasıl bir adam olduğunu...

"Bugün bireysel protesto amaçlı saat 17:00 sularında Mecidiyeköy'de bulunan kulüp binamızın önüne gittim.

Kısaca şunu belirtmem gerek; gitmeye iten son hamle Adnan Polat'ın kulübümüze karşı dava açması ve etrafındaki insanlara da açtırması. Acele ile bir şeyler karaladım, kırtasiyeden aldığım beyaz kartona; "Adnan Polat, yok hükmündesin! Yeter, git Lütfen!"

Kulüp binamızın karşı kaldırımına geçtim ve elimdeki kartonu tutmaya başladım. İlk tepkiler olağandı, pencerelerin perdeleri aralandı, bina içinden fotoğraf çekenler oldu vs.

10-15 dakika sonra kulüp bünyesinde çalıştığını söyleyen birisi geldi. Kim olduğumu (!), ne iş yaptığımı(!), tribünden kimleri tanıdığımı (!), memleketimi (!), nerede oturduğumu (!), her hangi bir gruba üye olup olmadığı (!) vs. vs. sordu.
Elimdeki kartonu yırtabileceğini (!) de söyledi ve cevabını -medeni bir şekilde- aldıktan sonra içeriye gitti.
Şahsın, GS Store'un web sitesi için çalıştığı bilgisi teyid edildi, kesin bilgidir. Yaklaşık 10 dakika sonra kulübün güvenlik görevlisi geldi, Genel Sekreter'in kendilerini aradığını -muhtemelen haber gitti kendisine- ve Adnan Polat'ın binada olmadığını söyleyip, Polat İş Hanına gitmemi tavsiye etti! (Sağolsun!)

Bireysel protestom yarım saati bulmuştu ki, Çadır Store'un oradan, yukarıya doğru birisi yürümeye başladı, tehditler savurarak. 'Berduş' biri olduğu belliydi kılık kıyafetinden. Yanıma yaklaşırken, paltosunun sağ cebinden bir adet "şiş" çıkardı. Yaklaşık 20 cm uzunluğunda. Gitmezsem, beni orada öldüreceğini söylerekten iyice yaklaştı.
Elindeki metal şişi sürekli savuruyordu. Başımın belaya girmemesi için kendimi kulüp binamızın olduğu, karşı yöne attım. Aklıma bir anda polisi aramak geldi. Şahıs, Çadır'ın yan tarafında korkusuzca duruyordu ve tehdit etmeye devam ediyordu.

Köşedeki otobüs yazıhanesine girdim beklemek için. Polisler 3-4 dakika içinde olay yerine geldiler ekip arabasına binip Şişli İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne gittik, şikayetçi olduğumdan.

17:30'dan 20:00'ye kadar ifade vermek için bekledim. Dışarıya sigara içmeye çıktığımda adam yanıma geldi ve kimin gönderdiğini öğrenmek için bir sigara uzattım. Telefonun ses kaydını da açtım. Sigarayı görünce, 'şikayet etme, barışalım' demeye başladı. 'Kimin gönderdiğini anlatırsan', şikayet etmem dedim ve blöfümü yedi.
Kulüp çalışanı olduğunu, ismi 'İlyas' olan bir şoförün gönderdiğini itiraf etti. Bütün ses kaydı telefonumda duruyor. Yüklemeyi beceremediğim için dinletemiyorum, malesef. Ekleyeceğim ama.


Belki, isim yalandı, hayal kuruyordu ancak 'içeriden' gönderildiğini, yönlendirildiğini adım gibi biliyorum ve de eminim. Fakat, şahsın 'deli raporu' na sahip olmasını öğrenmem bütün her şeyi havada asılı bırakıyor.

Bir şeyleri ispat edemedikten sonra işe yaramıyor... Yine maalesef... Bütün bunları neden mi anlattım?

"Kimseden bir fayda ummam ben, dilenmem kol kanat. Kendi boşluk, kendi gökkubbemde kendim gezginim. Bir eğik baş bir boyunduruktan ağırdır boynuma; Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir Galatasaraylıyım"

Ben de...

Genel kurul üyesi olmadığım için oy kullanma hakkım yok, bir taraftar olarak yapabileceğim en etkili tepki; protesto etmektir. Hepi topu bu...

Korkmadan, usanmadan, yılmadan bireysel protestoma devam edeceğim. Etkisi mi olacak, sanmıyorum fakat bir şeylerin değişmesi için elimden gelen budur...

Salı günü 'yönetim kurulu' toplantısı var Mecidiyeköy'deki kulüp binamızda ve ben, yine orada olacağım.

Gelecek olan olursa, kaldırımda beyaz kartonunu tutan, 'parçalı forma' lı arkadaşa eşlik edebilir...

son söz; şahsın başındaki 'ultraslan' yazan, eskimiş şapkayı ekleyivereyim."


Evet işte, yaşananlar bunlar. İnanın şaşırmadım çünkü herifteki hırsı görünce yapabileceklerinin sınırının olmadığını fark ediyorum.

Ha gayret Adnan Polat yakında Adnan'ı atıp, Alemdar'ı sona ekleyip Tırtlar Vadisi'nin en sıkı üyesi oluverirsin. Bu herif bir de CHP'den İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkan adayı olmuştu. Rakibi de şu an önünde el pençe divan durduğu Recep Tayyip Erdoğan'dı.

Ne bela bir herifmiş, bırakmadı yakasını şu kulübün. Nefretten başka bir şey uyandırmıyor bende kendisi. Ama unuttum, mali olarak harika (!) işler yaptı değil mi? Maliyetini siktiğim yavşakları, rezil ettiniz lan kulübü.

29 Nisan 2011

Yasaklara koyanlara koyalım


31: Fenerbahçe-Galatasaray karşılaşmasının malum dakikasında... El arabası da derler kimi çevreler.

Hayvan: Şu yasağı koyanlar yok mu, aha işte onlar

Baldiz: Baldan tatlı olan şahıs

Buyutucu: Yasağı uygulayanların ihtiyacı olan materyal

Citir: Ekmek fırından çıkınca, öylesi olunca yanında katıksız bile yenir.

Etek: Kadınlar giyer, İskoç erkekleri de.

Ateşli: Bazı hastalarda olur. Düşürmek için çaba harcanır. Derece ile ölçülür. Eğer yasağı uygulayanlarda varsa kıçlarına fitil konur.

Frikik: Futbolda olur. Ceza alanı içinde düşen oyuncular için. Teki olur, çifti olur. Hüseyin Göçek gibi gol olan teki, çifte çevrilir.

Gizli: Son 7 yıllık Akp iktidarında pek çok kez siyasileri yok etmek ve rakipleri sekteye uğratmak için kullanıldı, kamera olan biçimi. Hatta son günlerde iki MHP'li yöneticinin kasedi çıktı. Hah işte, bildiniz.

Hatun: Kadın kısmı için bazı çevrelerce kullanılır.

Haydar: Galatasaray'ın 80'li yıllardaki sarışın olan kalecisinin ismi. Polis coplarına verilen isim.

Hikaye: Edebi olarak romandan kısa olur. Böyle minik roman tadındadır. Öyle uzun uzadıya olmaz. Cevat Şakir, Sait Faik filan yazar.

Liseli: Üniversiteliden bir aşama geride, ilköğretimden bir adım ileride olan. Kimi tavernacıların pek çok kez şarkı yaptığı, bazı okullarda müdürlerin gebelik testi yaptığı öğrenci çeşidi.

Nefes: Alırız, veririz. Almazsak da vermezsek de ölürüz. Hatta ölünce ne alınır, ne verilir.

Sarisin: Esmer ya da kızıl olmayan. İskandinav ülkelerinde çokça olur. Marilyn Monroe, Charlize Theron öyledir.

Sicak: Soğuğun zıttı. Yaz gelince havalar öyle olur. Dünyada; Hamsin, sirokko, samyeli, Türkiye'de ise lodos, kıble, keşişleme ve fön böyle efil efil bundan yayar.

Sisman: Laurel ile Hardy'nin Oliver Hardy olanıdır. Sağlık Bakanı "Obez yerine ş..... diyelim" demiştir hatta.

Yerli: Kızılderililer için kullanılırdı. Türkiye'de 12-18 Aralık tarihlerinde haftası kutlanır hatta. Hakan Şükür'ün hayran olduğu futbolcu biçimidir.

Yasak: Bunların hepsinin toplamı oluyor. Kullanan yanar, cızz, kötü, pis, kaka.

Bu kelimeleri seçen herkesi, şahsınızda tebrik eder, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu üyelerinin ta götüne koymayı borç bilirim.

Herhangi bir kurumun başında mantıklı, kafası çalışan, kafatasının içinde beyin taşıyan biri kaldı mı acaba?

28 Nisan 2011

Yeni Yargıtay Başkanı kim olur? -Fotoğraflı anket-


Fotoğrafa bakın ve Cumhurbaşkanı Gül'ün, Yargıtay başkanlığına kimi atayacağını tahmin edin.

Ben direkt tahminde bulundum ama söylemiyorum, kopya olmasın diye.. İsimler önemli değil numara söylemeniz yeterli

Komşusu açken, tok yatan hani bizden değildi


"Komşusu açken, tok yatan bizden değildir"

Bizim başbakan sürekli söyler bunu.

Üstteki Başbakan Erdoğan'ın yeni makam aracı. Hediyesi 500 bin TL.

Japonya'dan zenginiz biz, onların imparatoru Toyota Crown kullanıyor.

Rusya'dan da zenginiz, onların devlet başkanı 300 bin TL'lik Mercedes S serisi kullanıyor.

Almanya'dan daha da zenginiz, Angela Merkel 300 bin TL'lik Mercedes S serisi kullanıyor.

Brezilyalılardan zaten çok daha zenginiz, Lula da Silva'nın nın aracı Ford Fusion.

Avustralyalıların futbolcularını bile biz besliyoruz, onların başbakanı Holden Caprice kullanıyor.

Hepsinden zengin olduğumuz için Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de 500 bin TL'lik BMW 760i Long, makam aracı.

O kadar zengin bir ülkeyiz ki, 25-30 milyar dolara İstanbul'u bile pasta gibi ortadan yarıveririz.

"Komşusu açken, tok yatan bizden değildir."

İşte biz de onu diyoruz ama anlatamıyoruz.

Gerçi Başbakan'la, Cumhurbaşkanı'nın komşuları aç yatmaz muhtemelen. Biri Çankaya Köşkü'nde kalıyor, diğeri arkadaşının cüzzi bir bedel karşılığında kiraladığı konakta kalıyor.

Süper zengin bir ülkeyiz. Misal ben eve gidince küvete şampanya dökeceğim -terbiyesizin önde gideniyim alkol alıyorum- ve banyoya saçtığım havyarlardan yiyeceğim.

Türkiye'nin yüzde 90'ı böyle yaşamıyor mu?
Zaten Başbakanımız da, senede ik-üç kez geri kalan yüzde 10'un gecekondularına gidip ihya etmiyor mu.

Türkiye'deki parayla Melih Ankara'ya deniz getirir, Özhaseki Kayseri'ye okyanus döşer, Başbakanımız da Türkiye'yi 10 parçaya bölebilir...

Turgay koş sınıf başkanlığı seçimine


Her seçimde aday olur, her aday oluşundan sonra seçime bir-iki gün kala birilerinin listesine girmeye çalışır, asbaşkan bilemedin 2. başkan pozisyonunu almaya çabalar.

Hayatımda bu kadar cıvık, bu kadar itici bir adam görmedim. Herif kadrolu başkan adayı sanki. Nerede seçim var, oraya damlıyor. Sınıf başkanlığı seçimi olsa oraya bile gidecek tipte bir adam.

Galatasaray camiasında bu tip adamların olması iyiden iyiye batmaya başladı. Bütün derdi bir biçimde seçilebilecek yönetime kapağı atmak. Bunun için seçimden seçime liste çıkartır, adaylığını açıklar gelgelelim sonunda birilerinin listesine sıvışır.

Cidden sinir bozucu bir tip, bu herifin başkan olduğu Galatasaray Kulübü'nü düşünemiyorum bile. Kadrolu başkan adayı, her seçimin olmazsa olmazı, seçilecek başkanın yağdanlığı.

Lan oğlum bir defol rica ediyorum. Başkanlık, yöneticilik filan çok istiyorsa gitsin site yöneticisi olsun, olmadı apartman yöneticisi ama mümkünse Galatasaray'a değil.

Yağımız bol, taşaklarımıza sürüyoruz


Tarih: 9 Eylül 2009
Yer: İstanbul

Trakya'da başlayan ve 2 gün süren yağışlar sonucunda İstanbul'da 31 kişi hayatını kaybetti. Hatırlayan var mı? Yok mu?

Alın size fotoğraflar o zaman, hafızaları tazelemek için birebir.

Başbakan Çılgın Proje yapacağına, yağmurdan insanların ölmemesi için dereleri ıslah ediversin bir zahmet.

Kasap yağı bol bulunca taşaklarına sürermiş, bizimkisi de o hesap. O kadar çok paramız var ki, şehri ortadan yarıyoruz.

Cari açık yok, dış borç yok, hatta borç yok. O yüzden de ikinci boğaz yapacağız. Yalama güruhu hemen başladı "İstanbul'a değer katar. İşte vizyon" demeye.

Unutuyoruz değil mi İstanbul'da yaşanan rezaletleri. Servis içinde ölen insanları, otobüslerde mahsur kalanları, sel suyuna kapılıp giden çocukları.

Neyse yağımız bol, taşaklara sürmeye devam. Artan olursa acıtmaması için kıçımıza süreriz.







27 Nisan 2011

Konuş şimdi göt Mourinho


Bir 'taktik deha' muhabbeti aldı başını gidiyor. Yok, Mourinho'nun taktikleri sayesinde Real Madrid Kral Kupası'nı almış, yok yüzyılın en büyük hocasıymış. Hasiktirin oradan, izlemiyoruz ya bu maçları bilmiyoruz olan biteni.

Yukarıdaki fotoğrafta 1-1'lik lig ve 1-0'lık Kral Kupası finalinden bazı sahneler görülüyor.

Pepe denen insan benzeri canlı her iki maçta minimum 3 kırmızı kart görmeliyken, tek sarı kartla maç bitirdi. Balon nihayet bugün patladı. İspanyol hakemlere benzemiyormuş, Şampiyonlar Ligi'nde maç yöneten hakemler demek ki. Ki, Marcelo ve Adebayor'un çok net kırmızı kartlarını da esgeçti.

Mourinho yavşak yavşak sırıtıp dursun, sanki hiçbir bok olmamış gibi. Sahaya futbol oynamaya değil, önüne gelene tekme atmaya çıkartmış oyuncularını. Daha tehlike bölgesine yaklaşmadan kim var kim yok kaval kemiğine tekme, yerdeki oyuncunun üstüne basma, hava toplarında dirsek atma. Herifler her türlü pisliği deniyor, kazanmak adına.

Sonra sonuca bakıp "Taktik Deha Mourinho" edebiyatı dönüyor. Herifin dehası filan yok, futbol oynatmamak üstüne kurulu bir düzenle oynuyor. Ehh 90 dakikada rakip nasılsa hata yapar, bulursam atarım. Taktik buysa, sokarım öyle futbola.

Elinde Kaka, Mesut, Ronaldo, Di Maria, Benzema, Granero, Higuaín, Xabi Alonso gibi yetenekli adamlar olacak, sen oynamaya değil oynatmama üstüne kuracaksın her şeyi. Levante'ye, Malaga'ya bu kadroyla zaten futbol oynarsın. Maharet bu kadroyla, Barcelona'ya top oynamakta.

Şu Pepe denen herife futbol oynatılıyorsa, üstelik de Real Madrid'de, hem de orta sahada, öyle futbolun dibine sıçayım.

Geçen yıl Milano'daki maçta da, Barcelona'nın gayet net iki penaltısı verilmemiş ve kupayı öyle almıştı Mourinho. Geçen yılki kupayla idare ediversin.

İlker Yasin'e ricam Xabi Alonso'nun ismini öğrensin. Her anlattığı Real Madrid maçında adama "Xavi Alonso" deyip duruyor. Bir "Ağlamak istiyorum"un bu kadar mı kredisi olur? İnsan hiç mi kendini geliştirmez, hiç mi birkaç şey öğrenmez?
Dani Alves'e, Valdez diyor; Ronaldo'ya anlamadığım biçimde ve Türkçe'de olmayan bir biçimde ince 'o' ile Rönaldo diyor, İspanyol futbolcunun ismini Fransız aksanıyla söyler. Eh birader yapma o zaman bu işi.

Pedro ile Sergio Busquets'in de maç içindeki gayet yavşakça Oscar'lık performanslarının, Barcelona'ya pek yakışmadığını söylemem lazım. Böyle aptalca hareketler yapınca yalancı çobana dönüyorlar.

Cidden Real Madrid, Mourinho ve Pepe nefretim sınır tanımamaya başladı. Futbolun içine ancak böyle sıçılır.

Konuşsun şimdi göt Mourinho...

Milyonlarca boğaz aç kimin sikinde?


İşşsizliğin,
açlığın,
sefilliğin,
sınavlarda düzenlenen her türden aptallık ve şifrelemenin,
ülkeyi soyup soğana çevirmenin,
Kürt sorunu çözümünün,
dış borcun,
iç borcun,
carı açığın,
rüşvetin,
yolsuzluğun v.s. v.s.
yani tüm sorunların çözümü İstanbul'u iki yarım ada ve bir ada haline getirmekle hallolacaktır hamdolsun.

"Çılgın proje" diye 3 yıldır dönen geyik açıklandı. Bu ülkenin can alıcı onlarca sorunu varken, İstanbul'u bölmek ve bunun adına da "Çılgın Proje" demek, başlı başına çılgınlık zaten.

Türkiye'de yaklaşık 15 milyon kişinin boğazından doğru düzgün ekmek geçmiyor, 25 milyon kişi açlık sınırı altında, 20 milyon kişi yoksulluk sınırı altında yaşıyor ama 'büyük cihan padişahı', Türkiye'nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, bu sorunları İstanbul'a yeni bir boğaz yaparak çözeceğini düşünüyor.

Bu projenin maliyeti nedir?
Bu proje için belediyelerden izin alındı mı?
Otu-boku "Halkıma sorarım" diyerek, cıvık halkçılık yapanlar, bunu da İstanbullu'ya soracak mı?

Ülkenin sorunlarını geçtim, İstanbul'un sorunlarına gelelim.

Trafiğe,
işsizliğe,
nüfus artışına,
toplu taşıma sorununa,
çarpık kentleşmeye,
deprem tehdidine,
çevre kirliliğine,
denizin temizlenmesine çare olacak mı?

"Ben yaptım oldu" mantığından başka bir şey değildir bu.
İstanbul'u dev bir şantiye alanına çevirip, eş-dost kim varsa ranttan kaymağını alır artık.

Umarım bir deprem olur da, herkesin aklı başına gelir. İstanbul'da onbinlerce bina depremden etkilenecekken, "Çılgın Proje" diye bir şey ortaya çıkartmak, süpersonik zekâdan (!) başka bir şey değildir.

Ayrıca Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni nasıl delecekler merak ediyorum.

O değil de, tam Lale Devri yaşıyor iktidar. Bu kadar vurdumduymazlığın, bu kadar kibirin, bu kadar ukalalığın karşısında bir yerden öyle bir tokat gelecek ki, herkes şaşıp kalacak.

Namus, ahlâk, fuhuş, zina v.s. v.s.


Şu namus ve ahlak kavramları var ya, hah işte o kavram kadar dünyada boktan bir şey yoktur.

Önce üstteki fotoğraflara bakın, bunların nasıl insanlar olduğuna dair kafamızda bir resim belirsin. Ardından altta haberin içeriğine bakın..

Eleman 43 yaşında ismi Yaşar Kaya. 16 yıldır şu fotoğrafta gördüğünüz Ayşe Demir isimli kadınla evlilik dışı ilişki yaşıyor. Evli ve birlikte yaşadığı karısından 4 çocuğu var, bu 16 yıldır birlikte olduğu kadından da 3 çocuğu var.

Bu evlilik dışı 3 çocuğa da, evli ve birlikte yaşadığı karısıyla bakıyor. Herifin polise ifadesini okuyoruz; "Ayşe’den 3 çocuğum var. Çocuklara resmi nikahlı eşim ile birlikte bakıyorum. Ayşe çocuklarımızla hiç ilgilenmiyordu. Bu yüzden sürekli tartışıyorduk. Olaydan 20 önce de Ayşe kendisini dövdüğüm gerekçesiyle benden şikayetçi oldu.
Olayın meydana geldiği gün de karavanda tartışmaya başladık. Sinirlerime hakim olamadım. Ayşe’yi göğsünden ve karnından bıçaklayarak öldürdüm. Daha sonra gömülmesi kolay olsun diye cesedi parçalara ayırdım. Cesedin kokmaması için de üzerine hayvan gübresi döktüm ve gömdüm."


Olay Türkiye'nin en mütedeyyin illerinden Konya'da meydana geliyor. Onu da ekleyeyim.

Şu ana kadar yazdıklarımdan sakın "Bunların zaten alayı böyle" anlamı çıkartmayın sakın.

Ama öte taraftan da, buralarda yaşayan insanların, şehirli insanlara bakışlarını da gayet iyi biliyoruz.

Şehirlerde alkol avcılığı, ilköğretimde küçücük kızlara müdür zoruyla gebelik testi, fuhuş baskınları filan yapacaklarına, biraz da gözlerini başka yerlerde yaşananlara çevirsinler, neler olup bittiğini görmek için.

Şu olay gibi kaç tane haber geliyor önüme her gün. İnanın hep aynı profilde insanlar.

Bir yerlerden bakıp, birtakım insanları namussuzlukla, ahlâksızlıkla suçlamak, üstelik bunu yaşam biçimlerine, giyim kuşamlarına göre bakarak yapmak ahlâksızlığın ve namussuzluğun en büyüğüdür.

İnsanlar birlikte mi yaşamak ister? İsteyen istediğiyle yaşasın. Bu, insanın tamamen içinde yaşadığı bir olgudur.

Ancak eteğinin boyu bir karış yukarıda oldu mu arkasından bin tane laf eden orospu çocuklarının, kafasında türban oldu mu bacı moduna geçtiği ülkede yaşamak, bir süre sonra insana sevimsiz gelmeye başlıyor.

Bugün Başakşehir'de, Ataşehir'de yüzlerce garsoniyer mevcut. Üstelik bunları sadece ben değil, mütedeyyin basın da pek çok kez yazdı.

Gencecik kızları, gencecik erkekleri flört ettiği için zinayla, fuhuşla suçlayan zihniyet eğer iddialarında ısrarlıyla, bir süre sonra ciddi bir ayrışma söz konusu olacaktır. Çünkü başka birileri de, bu görünümde inançlı, şeklen namus ve ahlâk timsali insanlara benzer suçlamalarda bulunacaktır.

Eğer leke arayacaksak, kimse sütten çıkmış ak kaşık değil. Bırakın insanlar ne istiyorsa onu yaşasın. Bunu toplumun bir bölümünü suçlamak için araç olarak kullanmasın kimse.

Dediğim gibi yarın birileri çıkar, "Bunlar fuhuş değil mi?" diye sormaya başlar. Hatta sormakla kalmaz, seslerini yükseltir.

Toplum olarak kokuşuyoruz, şunu insan ayırtetmeden anlamak bu kadar güç olmamalı.

26 Nisan 2011

Özledim lan


Yıllık izin almıştım, bir haftadır doğru düzgün haberlere bile bakınmadım. Muhtemelen takip edenler farkındadır, doğru düzgün bir şey de yazmadım o yüzden.

Bugün işe geldim, aynı tatsız hikâyeler, benzer boktan haberler ve bildik Türkiye manzarası hiç mi hiç değişmiyor.

Vaktin birinde yazmıştım, en büyük hayalim bir kuruyemiş dükkânı açmak diye. Yine bunu düşündüm. Düşünür düşünmez de burnuma kavrulmuş leblebi kokusu geldi.

Son zamanlarda yazmak içimden gelmiyor. Aslında yazmak istemediğimden değil ama işte istemiyorum.

Yoksa "Fenerbahçe neden ceza almadı?", "Aziz'in cezası nasıl kaşla göz arasında düşüverdi?", "Polis Bünyamin nasıl tetikçilik yapıyor?", "Yıl bitiyor Galatasaray halen başkansız, yönetimsiz. Seneye yine babayı alma konusunda liderliği kimseye kaptırmaz" konuları gündemimdeydi ama bir türlü elim gitmedi.

Son bir saattir şu ekrana bakıp duruyorum, bir tane haber bile yapmadım.

Hayattan zevk aldığım şeylerin sayısı azalıyor. Hakkinen gitti F1 heyecanım bitti. Steffi Graf bıraktı, kadınlarda tenis maçı izlemeyi bıraktım. Galatasaray göt oldu, futboldan soğudum.

Depresyondaki hatun modeline döndüm. Kuaföre gideyim, alışveriş yapayım da rahatlayayım gibi bir durum da yok.

Neredeyse her anımız didişmekle geçse de, şu hayatta en çok sevdiğim insanlardan biri olan Umutcan'ı özledim.

Kardeşim yok, çok isterdim olmasını. Kardeşim olsa acaba bu kadar sever miydim bilmiyorum. Hem dert ortağım, hem kardeşim, hem dostum, çok şeyimdir.

Gelse PES oynasak, mal mal futbol tartışmaları yapsak, dünyanın en saçma sapan şeylerine gülsek, gözümüzden yaşlar gelene kadar. Gece gece kalksak, ekmek içine salça sürüp üstüne tabasco ve kimyon koysak. Geceyi gündüz etsek, plastik sandalyelere ayağımızı uzatsak, konuşsak sağdan soldan. Her türlü tartışmayı en mantıksız iddialara çevirsek, ben sinirden kudursam. Brezilyanlara karşı oynasak, 15. dakikada 3 tane çaksalar "Lan bu kez son" desek.

Hayatta benim için en önemli 4-5 kişiden biridir Umutcan. Burada ortalığı birbirine katar yorumlarıyla. Hayatımda büyük bir boşluk doğurdu.

Şimdi fark ettim lan. Hakikaten özledim a.k.

Bitir artık şu boku da dön.
http://fizy.com/#s/1uloos

Diz dibinde öğrenilenler


Dizinin dibine oturduğu Gulbettin Hikmetyar'ın askerleri binlerce yıllık Buda heykellerini roketatarlarla yok ettiler.

Gulbettin Hikmetyar dizinin dibine oturan Recep Tayyip Erdoğan'ın askerleri de İnsanlık Anıtı'nı yıkıyor.

Egemenler bazen Guarnica'nın üstünü bir bezle örtmeye örtmeye çabalar, utançlarını örter gibi.

Bazen, barış ve demokrasi yalanlarıyla girdikleri kütüphaneleri, sarayları yıkarlar.

Ellerindeki geçici güçle binlerce yıllık heykelleri bombalarlar.

Bazen aynaya bakmadan 'ucube' derler.

Gulbettin'in dizinin dibinde, kısacık zamanda ne de çok şey öğrenmiş.

Aferin sana. Çok değil bundan 10-15 yıl sonra hatırlanmayacaksın bile.

Şimdi sıra Şevki'de. Ondan da beklentimiz büyük. Hem omuzdan temas bile etmiş Hikmetyar'a.

23 Nisan 2011

Florya'daki abluka dağıtılmalı


Manisaspor maçı sonrası Şansal, Bülent Ünder'e soruyor "Hocam sizi neden hatırlamıyorlar ya da sadece böylesi durumlarda hatırlıyorlar?"

Bülent Ünder galibiyet almış ya, gülümseyerek "Onu hatırlamayanlara sorun" diye göndermede bulunuyor.

Bülent Ünder'den ikinci, üçüncü adam olur mu olmaz mı bilmem ama şunu gayet iyi biliyorum, Galatasaray'ın teknik direktörlüğünü yapabilecek kabiliyette değil. Bir galibiyet sonrası, sağa sola göndermede bulunmak da Galatasaray teknik direktörlüğünü yapan kişiye yakışmaz zaten.

Lig bitmiş, havlu atılmış, sahaya Mustafa Sarp ile çıkıyorsun. Nesini hatırlayayım bunun. Emre Çolak, Anıl, Berk, v.s. v.s. kayıp sezonda bari şu çocuklara forma verin. Bok var Mustafa Sarp'ta, bok var Ayhan'da, bok var Servet'te, Gökhan Zan'da.

Neyin hesabı yapılıyor anlayan beri gelsin. Zaten çıktığı kadroyla da, 6 haftadır önüne gelenin yasladığı Kayserispor'u yenemiyorsun, o zaman birkaç genç çocuk şu formayı giyiversin.

Dakika olmuş 90 Insua-Çağlar değişikliği yapıyor Bülent Ünder. Milletin suratına bakıp küfretse bundan daha iyidir. Insua iki pozisyon tekledi ya, 1-1'i koruyacağız.

Maçta aklımda kalan iki pozisyon vardı. Birincisi Aydın sol kanatta topla buluştu Insua gayet güzel binderme yaptı ve kaçtı ama Aydın topu gönderme zahmetinde bile bulunmadı.

İkinci pozisyonda benzer bir pozisyonda Arda hemen hemen aynı şeyi yaptı Insua'ya.

Mustafa Sarp ve Ayhan ikisi de orta saha oyuncuları değil mi? Birinin 75 dakika, diğerinin 90 dakika yapamadığını, oyuna girdiği son 15 dakikada Neill yaptı.

Galatasaray'ın neden bu durumlara düştüğünün kanıtıdır şu son üç paragraf.

Sezon başında da, ortasında da hatta şimdi de söyleyeceğim. Florya'da çöreklenmiş çeteyi yok etmeden Galatasaray'ın ileriye bakmasının imkânı yoktur.

Çağlar'ı, Hakan Balta'yı bir sonraki seneye taşıyacaklar diye, elin garip Arjantinli'sini saha içinde çatır çatır yiyen, bu karanlık zihniyetten aciler kurtulmak gerekir.

Bu zihniyet Galatasaray'da teknik direktör yedi, futbolcu yedi, başkan yedi, artık geriye sadece Galatasaray'ın ağzına sıçmak kalıyor. Bu sene beceremediler (!) ama bu gidişle önümüzdeki yıl kesinkes başarabilirler (!)

Bu hastalıklı bakış açısından kurtulmazsak, bu yıl "Kümede kal Galatasaray" diye bağırıp taşak geçenler, bir sonraki yıla bunun gerçekleştiğini görecektir, hadi bilemedin 2 yıl içinde olsun.

Çorbacıda Galatasaray için toplandığını söyleyen ve "Hadi beyler yeter artık, düşme hattındayız. Yabancı oyuncuları da uyarmalıyız" diye konuşan adamlardan bir bok olmaz. Bu isim Arda'ysa da olmaz, Servet'se de olmaz, Mustafa Sarp'sa da olmaz.

Adamlar yıllık minimum 750 bin ila 3.5 milyon Euro arası para alıyor. Bunlara ekle maç başı ücretlerini. Her yabancı bunlar için tehlike. Forması gidince herifin yıllık minimum 1 milyon Euro'su gidecek. Ehh, Galatasaray forması gibi bir formadan da uzaklaşacak. O yüzden yılanın başını daha sene başından itibaren eziveriyorlar.

Florya'da mangal partisi verilir, yabancılar piç gibi başka masada oturur. Güya Galatasaray'ın geleceği için toplanırlar "Yabancıları da uyarmalıyız" diye karar alırlar. Saha içinde yanıbaşında giden, üstelik de bomboş pozisyondaki yabancı futbolcuya pas vermezler.

Kusura bakmasınlar da sikerim öyle takım ruhunu, sikerim öyle takımdaşlığı. Pezevenklerin derdi Galatasaray filan değil. Dertleri uçup gidecek paraları ve itibarları. Bu yüzden de yemeyecekleri adam yok. İsmi Insua olmuş, Neill olmuş, Lincoln olmuş, Elano olmuş fark etmiyor.

Florya'daki çete düzeni, Florya'daki faşist zihniyet, Florya'daki her gelen yabancıya İstanbul'u dar eden zihniyet bir abluka gibi dağıtılmadığı sürece, Galatasaray'dan bir bok olmaz.

Olmasını bekleyen de aptalın dik alasıdır.

O değil de 88'deki Insua-Çağlar değişikliği hakikaten çok büyük hocalık örneğiydi, düşündükçe çıldırasım geliyor.

Başka 23 Nisanlar dileğiyle


23 Nisan; geceleri kapı altlarından insanın içine içine işleyen soğukta kardeşlerine sarılarak ısınmaya çalışan, bir ekmeği 5 kardeş paylaşan, okul yerine trafik ışıklarında ailelerinin zoruyla çalıştırılıp itilip kakılan, delik deşik olmuş senelerce aynı ayakkabıyı giyen, komşu çocuğunun eski gocuğuyla soğuktan korunmaya çalışan, tekstil atölyelerinde, sanayi mahallelerinde çalışan tüm çocuklar için kutlu olsun.

23 Nisanları, sokaklarında aç-susuz, geceleri tir tir titreyen, çocukların olmadığı bir dünyada kutlamak dileğiyle.

Çocukların gerçekten mutlu olduğu bir dünya daha yaşanılır olacaktır...

ADİLOŞ BEBENİN NİNNİSİ

Üç gün aç tuttuk
Üç gün meme vermedik sana
Adiloş Bebem,
Hasta düşmeyesin diye,
Töremiz böyle diye,
Saldır şimdi memeye,
Saldır da büyü...

Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü...

Bu, namustur
Künyemize kazınmış,
Bu da sabır,
Ağulardan süzülmüş.
Sarıl bunlara
Sarıl da büyü.

Ahmet Arif

19 Nisan 2011

Cin Ali imam olarak osurmuş, haliyle cemaat sıçıyor

Bizim ÖSYM Başkanı Ali Demir'in kopyaya çok uzak olmadığı ortaya çıktı. Eleman Alman Peter Latzke'nin yazdığı makaleleri 1990 yılında Teknik ve Tekstil adlı dergide dokuz bölüm süren bir yazı dizisinde kendi yazmış gibi göstermiş.

Leeds Üniversitesi'nden Mike Denton isimli bir profesör, bu yazıların, Tatminatör Ali'ye ait olmadığını fark etmiş.

Loughborough Üniversitesi yönetimine başvurarak, konu Tekstil Bölümü Başkanı Prof. Dr. Gordon Wray'a iletilmiş,

Neredeyse tamamına yakını tercüme olan yazı dizisini, akademik ahlak açısından kabul edilmez bulan Dr. Wray soruşturma başlatıyor ve Cin Ali'ye Teknik ve Tekstil dergisinde bir özür yazısı yayımlatıyor.

Kopyaya uzak olmadığını anlamış bulunuyoruz. Bunların alayının hırsız olması yeni bir durum değil.

Cin Ali, bütün Türkiye'yi tatmin ettikten sonra, bize düşen, kendisini akademik onuruyla (!) başbaşa bırakmaktır.

Ali'den daha etkili performanslar bekliyoruz. Yakın zamanda ÖSYM'ye şöyle en afillisinden Enigma aleti getirip, fonda da, Mea Culpa dinletsin, şifrecilere.

Ulan ironiye bak sen. Mea Culpa, günahları imgeliyor. Kendisini günahları ile başbaşa bırakıyoruz. Kopyadır, kopyacılıktır, hak yemek, artık aklınıza ne gelirse.

Cin Alim, öte taraf sıcak olacak, sen üstüne rahat bir şeyler al, hadi canım.

Sporda Şiddet Yasası'nın ilk zanlısı



Senelerce yediler bizi "Erkek vandaldır, kadın narindir" diye.

Al sana işte.

Ablanın ismi Nurşen Balcı. Yeni çıkan Sporda Şiddet Yasası'nın ilk zanlısı oldu ve tarihe geçti.

Suçu mu? Fotoğrafta görüldüğü üzere meşale yakmak.

Sonuç mu? Serbest bırakıldı ama ilk zanlı olarak tarihe geçti.

Meşale yakmak neden suçsa....

18 Nisan YSK Darbesi -Alçak Seçim Kurulu-


Hatip Dicle, Leyla Zana, Gültan Kışanak, Sabahat Tuncel, Ertuğrul Kürkçü, Harun Özcan, Abdullah Kızılsoy, Salih Yıldız, İsa Gürbüz, Çiçek Otlu, Mesir Sincar ve Şerafettin Efe.

Yüksek Seçim Kurulu bu isimlerin eski mahkûmiyetleri nedeniyle sabıka kayıtları bulunduğunu tespit ederek, adaylıklarını veto etti.

Hiç kıvırmadan, lafı eveleyip, gevelemeden söylemek lazım: Bu çok açık ve net biçimde darbedir.

Bu karar kalleş bir darbe olmasının yanı sıra, Kürtlerin ve sosyalistlerin sandık vicdanlarına vurulmuş bir prangadır da aynı zamanda.

Eğer bu topraklarda barış isteniyorsa, parti gözetmeden söylüyorum bu kanunsuzluğa karşı çıkmayan tüm partiler, darbenin destekçisi olacaktır.

İş artık öylesine komik bir hal almış ki, hiçbir adli kaydı bulunmayan Abdullah Kızılay, Diyarbakır'dan aday olduğu için yasaklı listesine alınıyor.

YSK'nın çifte standardı Başbakan Erdoğan ve yasaklı isimlerden belli oluyor. Ülkenin başbakanı mahkûm olmadı mı? Hapiste yatmadı mı? Peki o halde neden Hatip Dicle'ye Leyla Zana'ya konan yasak, kendisine konmuyor?

Çünkü onlar Kürt.

Sedat Bucak, Mehmet Ağar ya da Ökkeş Kengirler gibilerinin TBMM'ye girmesinde hiçbir sakınca görmeyen Yüksek Seçim Kurulu; Ertuğrul Kürkçü, Leyla Zana, Sabahat Tuncel'e 'dur' diyor.

Bu Meclis'e Sedat Bucak, Ökkeş Kengirler yakışır zaten. Fazlasını beklememek gerekir.

Umuyorum bu darbeye birileri karşı gelir. Yoksa bu YSK denen kurumun yaratacağı tahribat, cüssesinden büyük olacaktır.

Bakalım demokrasi havarisi Ak Parti ve CHP nasıl bir tepki verecek, olan bitene.

Fotoğraftakiler mi ne? Onlar BDP Cizre binasına atılan gaz bombaları.

Demokrasimiz hakikaten çok 'bomba'.

Unutulmuş Not: ÖDP'nin seçimlere alınmaması başlı başına rezalettir. Herkes ileri demokrasi ile ne kadar övünse azdır.

16 Nisan 2011

Oğuz Çetin çocukları


Aferin size. Aradan Devrim'i sıyırarak söylüyorum Oğuz Çetin'in çocuklarısınız.

Lugano'nun pozisyonu için de, "İnce bilek hareketi" yazsaydınız.

Türkçe bilmeyen embesil heriflerden spor sitesi çıkartmaya çabalarsan ancak bu kadar olur.

15 Nisan 2011

Bir ileri üç geri demokrasi!









Bu öğrenciler alem insanlarmış. Başbakan'dan, Cumhurbaşkanına; bakanlardan, bürokratlara, bazı gazetelerden, YÖK Başkanı'na kadar herkes 'tatmin' oldu ama bu zibidiler (!) Taksim'de "YGS'de şifre" protestosu yapma cüretini gösteriyor.

Yaşları küçük ya bunların, ileri demokrasi nedir bilmiyorlar. Neyiniz eksik ki, eylem-meylem gibi anarşik işlere giriyorsunuz.

Hem ne dedi Başbakanımız "Bunlar provokasyon, yönlendiriliyorlar."

Kim yönlendiriyor sizi? Hangi örgütlerin esiri oldunuz?

Bakın, akıllı olun. Ortaokul hadi bilemedin lise yıllarında gidecektiniz ışık evlerine. Cemaatlerin mis gibi dersaneleri var. Ananızın, babanızın tonla para vermesine de gerek yok. Onlar icabında karşılar.

Yok. Sizden adam olmaz.

Ama işte bugün öğrendiniz ileri demokrasiyi. Öğrencilerin eyleme katılımını önlemek için, İstanbul'daki bazı liselerde müdürlerimiz -ki muhtemelen o müdürler; karanfil bıyıklı, ceketinin düğmeleri iliklenmeyen tiplerdir- okulları kilitlemiş.

İleri demokrasi dediğin şey tam da budur.

Eylem mi var?
Tamam, gitmekte serbestsin.
Ama bir şartla. Okul duvarlarını aşabilirsen.

Bu kraldan çok kralcı tavrı basından -bkz Taraf gazetesi postu- okul müdürlerine sirayet etmiş.

YGS'de sehven bir hata yapıldı, ÖSYM Başkanımız Süper Mario Ali de kabullendi, evlere mektup da gönderdi. Daha ne istiyorsunuz, anarşik veletler.

İlla bu sene mi girmek zorundasın üniversiteye? Bak o kadar embesil, beyinsiz, cemaatçi piç sırada bekliyor. Dur bakalım, sıranı bekle, anarşik liseli..

Bu arada, Başbakan'a göre provokasyon olmayan bir eylem var mı bu ülkede? Liseli, üniversiteli, öğrenci, işçi, memur v.s. v.s. yani toplumun her kesiminin eylemi provokatif.

Çıkın "Adam gibi adam Recep Tayyip Erdoğan" diye pankart asın sağa sola, bak nasıl baştacı ediliyorsunuz.

Padişahım çok yaşa...
Padişahım çok yaşa...
Padişahım çok yaşa...

Hepinizi inlete inlete mutasyona uğratacaklar


Arda'yı ve altyapıdan çıkan diğer futbolcuların -hatta örnek olarak 'bu havada oynanmasın sakatlık olur' denmesine rağmen oynatılan Konyaspor maçında Batista'nın öküz gibi dalmasını hiç yazmadan- Florya'nın çimlerinden ötürü sakatlandığı haberlerinden sonra Emre Belözoğlu'nun neden müzmin sakat olduğu da açıklığa (!) kavuştu.

Emre'yi mutasyona uğratmış Galatasaray. Halterci gibi çalıştırmışlar da, o yüzden de hayatı sakatlıklarla geçmiş. Hatta Emre'ye aynen şöyle denmiş:

"1 - Galatasaray'ın gelecekteki 10 numarası olacaksın. Ancak takımda Hagi var ve A takımda düzenli oynamak için en az 10 yıl beklemen gerekecek.
2 - Orta saha oyuncusu olursun ve bir yıl içinde A takım forması giymeye başlarsın."


Haberi yazan arkadaşın süper bir hayal gücüyle birlikte aynı zamanda da beyinsiz olduğunu bu alternatiften anlamış bulunuyoruz.

Neden?

Çünkü dönem itibariyle Hagi 33 yaşında. Emre'nin 10 yıl beklemesi için Hagi'nin 43 yaşına kadar futbol oynaması gerekiyor.

Hadi diyelim Hagi 43'e kadar futbol oynadı. Peki Emre 10 yıl içinde hiç mi forma giyemeyecek? Bu kadar aptallık sarmalının içine girmek mümkün mü?

Galatasaray hakkında her tür haber çıktı. Artık götlerinden ne uyduracaklarını bilemiyorlar. Sınırları aşmak konusunda ciddi anlamda aşama kaydediyorlar. Herif Fenerbahçe'de sakatlanıyor, hesabını Galatasaray'a kesiyorlar.

İtin götüne soktular kulübü, yetmedi itin götünden çıkartıp başka götlere sokup çıkartıyorlar. Tabii herifler, götten çıkma bu kadar haber yapınca o göt senin, bu göt benim dolanıyorlar.

İpin ucu iyiden iyiye kaçmaya başladı. Akla hayale sığmayacak türden haberler türetiyorlar ve hepsinin öznesi de Galatasaray.

Yönetim boşluğunu fırsat bilip atan atana, tutan tutana.

Biri çıkar "Böyle batıya açılan pencerenin içine edeyim" der, diğeri çıkar "Galatasaray değil enkaz" der, öteki çıkar "Emre'yi Galatasaray sakatladı" der.

E yeter ama. Hakikaten yeter. Biri çıksın şunlara adam gibi yanıt versin. "Emre mutasyona uğramış!"

Be pezevenk, Emre'nin mutasyona uğradığı kesin de, fiziki durumundan ötürü değil, ruhani durumundan. Galatasaray'da oynarken, her türlü bok söylendi herife, Fenerbahçe'ye geldi birdenbire melek oldu. Ki, şu an yaptığı hareketlerin 10'da birini o zaman yapamıyordu.

Şu an bokun üstüne üşüşmüş sinekler gibisiniz ve gitgide daha da mide bulandırıcı hale geliyorsunuz.

Galatasaray er ya da geç hepinizi mutasyona uğratacaktır. Kiminizi sikerek, kiminizi göt ederek.

Ne Galatasaray nefreti varmış millette. Düşene vurun, kalktığımızda inlete inlete biz vuracağız.

İbne olduğunuzu kabul edin


Bu manşeti atan arkadaş, bu manşete onay veren yazıişleri, bu manşetin haberini yapan, bu manşeti onaylayan genel yayın yönetmeni, bu manşeti savunan köşe yazarları v.s. v.s.

ÖSYM kabul etti şifrelemeyi, siz de bir zahmet ibne olduğunuzu kabul edin. Paçalarınızdan akan iktidar yalakalağını kabul edin.
Dezenformasyon haberciliğin üstadı olduğunuzu kabul edin.
Edin lan işte, pezevenk olduğunuzu kabul edin bir zahmet.

İçlerinden iki kişiyi ayırıyorum... Onlar bilirler kendilerini.

13 Nisan 2011

Müslümanların Noel'i; Kutlu Doğum Haftası


12 Eylül'ün en büyük ürünü nedir?

Biri YÖK, diğeri ise Kutlu Doğum Haftası'dır.

Önceleri sadece hafta olarak kutlanan Kutlu Doğum Haftası, son 10 yıldan bu yana aya yükselmiştir.

Aslında önceleri her yıl Hicri takvim günlerinin miladi takvime göre değişimine göre zamanı farklılık arzediyordu. Ancak 5 yıldan bu yana, tam 23 Nisan'a denk geliyor. Bu mantığa göre Hicri takvim olduğu yerde sayıyor.

Bu gidişat gösteriyor ki, çok da uzun olmayan bir zamanda resmi tatile doğru yelken açacaktır bu hafta. Nasılsa eleştirecekler için kontrası hazırdır, "Efendim Hıristiyanlar da Noel'i resmi tatil olarak kutlamıyor mu?"

Son yıllarda böyle bir söylem var çünkü. Hıristiyanlar kıçlarını kırmızıya boyasa, "Biz de boyayalım" diye sokağa dökülecek kitleler.

Bu kadar darbe karşıtı olan kitlelerin, darbecilerin hediye ettiği bir günü kutlamaları da ayrıca ilginçtir tabii.

Bu haftanın yüklü biçimde nakde dönüştürülmesi ise tamamen tesadüften ibarettir.

Çıkıp laf ettiğinde, eleştirdiğinde "Dinimizi özgürce yaşayacayacak mıyız?" diye bir çığlık yükseliverir.

Kutlu Doğum Haftası, şu bizim meşhur cemaatin sahiplenip omuzladığı, üstünden para kazandığı, 23 Nisan'a alternatif hale getirilmiş bir günden başka bir şey değildir. Çünkü ülkenin dört yanında sadece ve özellikle çocuklara ilahiler okutturularak, yarışmalar düzenleyerek, sözümona peygamber sevgisi gösterisi yapılmaktadır.

Öte taraftan, bu haftanın 23 Nisan'a denk getirilmesi ve o haftaya yayılmasının bir başka anlamı da 27 Nisan 1941 doğumlu Fethullah Gülen'in doğum gününü kutlamaktır.

Bu işin, cemaat öncülüğünde yapıldığını düşünecek olursak, pek de mantıksız gelmiyor, iki fotoğrafı yan yana getirmek.

Ota boka bir alternatif üretiliyor. Her seferinde de aynı argüman "Hıristiyanlar yapınca oluyor da..."

Müslüman doğum günü kutlar mı, onu da ayrıca konuşmak gerekir.

Çam ağacı altında, kırmızı gül şeklindeki heybelere konulan oyuncaklarla, resmi tatil olduğu gün, yeniden konuşuruz bunları. Hindi yerine kurban, içki yerine şerbet, Vatikan yerine Diyanet, Noel yerine Kutlu Doğum Haftası, Paskalya yerine Ramazan Bayramı.

Bu kadar benzerlik nasıl ve nereden türemiş ilginç. Birileri birbirinden fena halde kopya çekmiş.

Acaba mod medyan kullanılmış mıdır?

Sizi sehven sikseler ne güzel olur


Herkes tatmin oldu, herkes şifre yok dedi.

ÖSYM velilere ve öğrencilere gönderdiği mektupta "Sehven" yani yanlışlıkla şifreleme yapıldığını itiraf etti.

Gümüşsuyu Müftüsü Ali Hoca, basına yaptığı ilk açıklamada şifre olmadığını söyledi. Böyle bir şey mümkün bile değildi.

Baktılar ki, işin içinden çıkamayacaklar, boka batmak üzereler "Sehven" şifreleme yapıldığını itiraf etmek zorunda kaldılar.

Yani aslında şifreleme var ama bilerek, isteyerek değil, yanlışlıkla.

1 milyon 700 bin öğrencinin hakkı gasp edildi, birileri tarafından. Yıllardır verdikleri emekler çöpe atıldı.

Ne için yapıldı?

Cemaatçi piçlerin üniversiteye yerleştirilmesi için.

Hepinizin sehven anasını sikseler nasıl güzel olur.

Sonra çıkar, "Bilerek sikmedik sehven siktik" diye açıklama yapılır. Böylece de ortada sorun filan kalmaz.

Daha kaç kez suçüstü yakalanıp, kaç kez bunun üstü örtülecek acaba?

Kedi sahipleri iyi bilir. Tuvaletlerini yaptıktan sonra acele acele üstünü kapatmaya çalışırlar. Kapatmasına kapatırlar da kokusu siner, kapanmaz.

ÖSYM ve tatmin olan herkesin durumu buna benziyor. Herkes aslında o pis kokunun farkında ama pisliklerini eşeleye eşeleye eşeleye kapatmaya çalışıyorlar.

Daha fazla eşelememek lazım, olan biten gayet iyi görülüyor.

BAT TEKEL'i alacak, TEKEL mutlu olacak(tı)




British American Tobacco 28 Şubat 2008'de Tekel'in sigara ihalesini 1.72 milyar dolara aldı. Bir başka deyişle TEKEL özelleştirildi.

TEKEL'in özelleştirildiği dönemde, Özelleştirme İdaresi Başkanı Metin Kilci, TEKEL çalışanlarının özelleştirmeye karşı birtakım hassasiyetleri olduğunu belirterek, "Bu konuda idare olarak; olumlu ve yapıcı, çalışanlarımızı mağdur etmeyecek bir yaklaşım içerisinde sorunu çözmek için elimizden geleni yapacağız" demişti.

BAT Genel Müdürü Johan Vandermeulen, işçilerin mağdur edilmeyeceğini, işçilerin içinin rahat etmesi gerektiğini ve işçi sayısını artıracaklarını söyledi.


BAT İnsan Kaynakları Müdürü Aylin Öney Agalday özelleştirme öncesi, "TEKEL'i satın almamızla birlikte büyük bir büyüme ve değişim süreci içine girdik. Önümüzdeki dönem tüm BAT çalışanları için "çalışmak için harika bir yer" yaratmak adına birçok projemiz olacak" diye açıklamalarda bulundu.

Aradan 3 yıl geçtikten sonra işten çıkartılmalara hız verildi. British American Tobacco (BAT) "Maliyetlerin düşürülmesine yönelik çalışmaların yetersiz kalması neticesinde üretim kapasitesi ve iş gücü sayısı yeni koşullara göre yeniden yapılandırılmak zorunda kalındı" diye açıklama yaptı.

Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) Genel Müdürü Burhan İnan, "1 işçi günde çıkardığı kömür miktarı 650 kilogramdan 1200 kilograma taşırsa kurum zarardan kurtulur.

Bu sistem oto kontrolü de sağlıyor. Kömürün satış fiyatı 150 lira olduğunda kişi başına 1200 kilogram üretimde kurum zarardan kurtuluyor. Ama bu kömürün artma trendi devam ederse biz 1000 kilogram üretimde de zarardan kurtuluruz. Ortalama satış rakamı 180 lira olduğunda işçimizin ücreti otomatik artacak"
diye konuştu.

ONLAR İNSAN DEĞİL, ALINIR-SATILIR MAL (!)

Yönetenler, TEKEL'in özelleştirilmesi halinde işçilerin çıkartılmayacağını söyledi.
İhaleyi düzenleyenler, TEKEL'in özelleştirilmesi halinde işçilerin çıkartılmayacağını söyledi.
BAT firması, TEKEL'in özelleştirilmesi halinde işçilerin çıkartılmayacağını söyledi.

İşçiler çıkartılmaya başlandı. Yalana, sömürüye doymayan bir sistem var. Ya da TTK Genel Müdürü gibi, madenlerde işçileri ölümüne çalıştırmak konusunda hiçbir sakınca görmeyen insan müsveddeleri var.

Türkiye özelleştirme adı altında yağmalatılıyor, 1980'lerden bu yana. Önce "Devlet gömlek mi üretir, devlet bardak mı üretir?" diye zemini hazırladılar. Sonra "KİT'ler zarar ediyor" diyerek, yalan söylemeye devam ettiler -Devletin resmi rakamlarına göre, KİT’lerin mali yapıları 1995 yılından beri istikrarlı bir seyir izliyor. Sadece 2000 yılında 141 milyon 482 bin lira zarar eden KİT’ler 2001 yılında 767 milyon 328 bin lira, 2002 yılında 3 milyar 610 milyon 277 bin lira, 2003 yılında 4 milyar 365 milyon 313 bin lira, 2004 yılında 5 milyar 359 milyon 734 bin lira, 2005 yılında bir milyar 455 milyon 191 bin lira, 2006 yılında bir milyar 226 milyon 746 bin lira, 2007 yılında bir milyar 829 milyon 22 bin lira, 2008 yılında ise 664 milyon 185 bin lira kâr elde etti.-.

İşçilere insan değil, alınır-satılır birer mal ya da açıkça tehdit edilerek, ölüme gönderilen Amok koşucuları gözüyle bakılıyor.

Siyasiler, kapitalizmin maşaları ve payendeleri şeklinde hareket ediyor. Ağızlarını her açtıklarında başka yalanlar söylüyorlar.

İşçiler örgütlenmeden, sendikalar mücadele etmeden bu tablo değişmeyecek.

Türkiye harika yönetiliyor (!) değil mi sevgili Adsız. Ben her şeyi biliyorum ve benden başka herkes aptal değil mi? Benden başkaları gibi olmayanları aşağılıyorum ve düşman olarak görüyorum, değil mi?

Çıkıp savunsana bunları. İnsanlara alınıp-satılır hayvan gözüyle bakanları, özelleştirme adı altında yağmalatanları, onları ölüme mahkûm edenleri savunsana.

Haaa; eğer savunuyorsan ya da savunuyorsanız, ne kadar aşağılarsam aşağılayım, o aşağılık görüntünüzü ve aşağılık fikirlerinizi yeteri kadar aşağılayamam. Çünkü sizde ne vicdan, ne de insanlık var.

12 Nisan 2011

Türban benim sorunum değil


Türban, türban, türban, türban...

Ben miyim, hatunu eş diye koynuma alıp, toplumdan soyutlayan?

Ben miyim, siyasette kadınları ev ev dolaştırıp, bütün enerjilerini kullanıp, listeler açıklandığında listelerde yer vermeyen?

Ben miyim, türbanlı kadınların topluma entegre olmasını engelleyen?

Ben miyim, türbanlı kadınlarla evlenen, sonra onunla yetinmeyip yanına 2. ya da 3.yü alan?

Ben miyim, altımda Mercedes'le, jiple dolaşıp, karıyı eve kapatıp, Başakşehir'de diğer hatuna ikinci ev açıp, gönül eğlendiren?

Ben miyim, türbanlı genç kızların sendikasız, sigortasız çalışmasına göz yuman?

Ben miyim, namus diye diye ortalarda dolanıp, milletin çocuk yaşta kızlarını taciz eden, tecavüze yeltenen?

Bırakın artık şu orta oyununu. Sorunu ısıtıp ısıtıp milletin önüne koymaktan vazgeçin.

Bu bir sorunsa, eşi, kızı türbanlı olan Başbakan çözecek. İktidarda olup, muhalefetmiş gibi davranmayacak. Ben mi çözeceğim bu sorunu?

7 koca yıl geçti, 7. Bu sorun 7 yılda çözülmeyecek de, ne zaman çözülecek?

Ama tabii mis gibi oy deposu. Oyun hamuru gibi. Ne zaman sıkışsan, al eline oyna. Evir-çevir, kıvır kıvır oyna.

Türban benim için sorun değil; türban, türbana sorun diyenlerin sorunu.

Bir daha da asla konuşmam şu boktan bez parçasını. Ne önemliymiş.

Sokaklarda aç yatan insanlara, türbanlı-türbansız diye bakmıyorum.

Emekçi kadınları türbanlı-türbansız diye ayırmıyorum.

Eve hapsedilen, toplumla bağları kopartılan kadınları türbanlı-türbansız diye nitelendirmiyorum.

Sorun, sermaye-emek çelişkisidir.
Sorun, kapitalizmin, fakir halkı açlığa-yoksulluğa-ölüme mahkûm edilmesidir.
Sorun, bu boktan düzenin yıkılmasıdır.
Sorun, hiçbir zaman türban olmadı.

Sorun şu fotoğrafta gördüğünüz genç kızların, sendikasız, sigortasız çalıştırılıp, varoşlara hapsedilmesi ve onlara birey olarak değil de oy potansiyeli olarak bakılmasıdır.

Sorun, ezilen halkı türbanlı-türbansız diye ayıranlardadır, türbanlı ya da türbansız kadınlarda değil.

Dediğim gibi türban benim özelimde, bu sayfada bir daha yer almayacaktır.

11 Nisan 2011

Kural 1: Tiyatro oyunu ağızda sakızla izlenmez


Tayyip Erdoğan'ın kızı Sümeyye Erdoğan ve Ankara Devlet Tiyatrosu'nda yaşananları okuyan, takip eden var mı bilmiyorum.

İddiaya göre Ankara Devlet Tiyatroları’nda oynanan 'Genç Osman' adlı oyunda Başbakan Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’a hakaret ediliyor. Sümeyye Erdoğan da, oyunu terk ediyor.

Sümeyye Erdoğan, facebook'ta olayı şöyle anlatıyor: "Cuma akşamı iki arkadaş tiyatroya gittik. Ankara Büyük tiyatroda Genç Osman'a. İkimiz de başörtülüyüz ve bir tek orada yer kaldığı için en öndeyiz. Yolda gelirken de ağzıma bir sakız atmıştım ve bu benim için çok normal bir şey olduğu için tiyatro sırasında hala ağzımda olduğunun farkında bile değildim. Her şey gayet normal giderken oyunun orta yerinde (Yeniçerilerin göbek atarak alem yaptığı sahnede) en öndeki iki oyuncudan biri bir yandan bir ileri bir geri oynarken bir yandan da en öne geldikçe bana bakarak kaş göz işareti yapmaya başladı.

İlkinde ne olduğunu anlamadık. Sonrasında ağzıyla sakız çiğneme hareketi yapınca durum anlaşıldı. Fakat öyle yapmasa da durum belliydi, çünkü adam aslen sakıza değil, başörtüsüne takmıştı. Hem de Ankara Devlet Tiyatrosu'nda, hem de en ön sırada (!) ... Bir de şarkının "halkın çoğu aç, azı toksa" kısmında "azı tok" derken bariz bir şekilde eliyle bizi gösterdi. Demek ki "başörtülü yobaz" ve "yüce25526 tiyatrocunun önünde sakız çiğneyen saygısız" olmakla yetinmeyip bir de "çoğunluğun aç olmasının sebebi olan azınlık tok (protokolde oturmamızdan belli!)" olmuştuk! Bu ne cüret! Ne işimiz vardı bizim tiyatroda! Birkaç gidiş gelişte bu şekilde bizi rahatsız ettikten sonra bir yerde müziği ve oyunu kesip sahnenin önüne gelerek "pardon ben anlayamadım da sormak istiyorum, bu nedir??" diyerek sakız çiğneme hareketi yaptı!!!

Durun tekrar edeyim, Ankara Devlet Tiyatrosu'nda, bir oyuncu, oyun esnasında, oyunu keserek seyirciden birine laf atıyor!!! Hem de ne için? (Sessiz ve gayet sıradan bir şekilde) sakız çiğnediği için! Allah aşkına dünyanın neresinde görülmüş böyle bir şey! Hangi profesyonel sahnede, profesyonel bir oyuncu seyirciden birinin ufacık bir ağız hareketinden dolayı oyunu kesip o kişiye ne yaptığını sorabilir?! Adama "sana ne kardeşim!" denmez mi?! Bütün seyirci tiyatro izlemek için bilet alıp oraya gelmişken, sen nasıl onları yok sayıp tiyatroyu bölersin?! Ve nasıl olur da böldüğün bir tiyatro oyununda, bütün seyircinin önünde, bir insana böyle saçma bir sebeple çıkışma hakkını kendinde bulabilirsin?!

Bu nasıl bir şımarıklık, nasıl bir kabalık ve faşistlik, hatta nasıl bir cahillik, ve medeniyetten nasibini almamışlık?! (Ve kimse bana kalkıp da -bu çağda- tiyatroda normal bir şekilde sakız çiğnemenin oyuncuya saygısızlık olduğunu söylemesin! Biraz dünya görmelerini tavsiye ederim!) Hem sanat camiamız değil miydi halkı tiyatroya, operaya çekememekten yakınan? O akşam görülen oydu ki mesele aslında o sanatçıların halkı oralarda istemiyor oluşu! Bu halkın kadınlarının yarısından fazlasını oluşturan başörtülüleri tiyatroda görmeye tahammül edemeyen sanatçı herhalde sakallıyı, köylüyü, göbeğini kaşıyanı ve bidon kafalıyı da görmeye tahammül edemez. Yani bu ülkenin yüzde 80'ini, yani halkı, tiyatroda istemez...

Ben sanatı seven, önemseyen ve sadece izleyici olmakla kalmayıp hobi olarak uygulamasında da olan biri olarak bana o terbiyesizliği yapan oyuncuya diyorum ki, sen istediğin kadar (bir tiyatro oyununu bölecek kadar) başörtülülerden nefret et, görmeye bile -hele de sanatsal bir faaliyette görmeye- tahammül etme; dünyanın gerçeklerini değiştiremeyeceksin! Mesela ben sanatı sevmeye devam edeceğim, tiyatroya gitmeye devam edeceğim, ve bu sırada başörtülü olmaya da devam edeceğim! Bununla ilgili ne yapacaksın???? Önüne çıkan her başörtülüye bir şekilde laf atarak mı yaşayacaksın? Peki bunu yapınca o sebebi meçhul ve saçma nefretini kusup kendi egonu tatmin etmekten başka bir şey geçecek mi eline? Peki sen böyle hoşgörüsüz ve kaba bir tavrı sanatın neresine sığdırıyorsun?

Madem sen (önünde sakız çiğnenemeyecek kadar) yüce ve saygıdeğer bir sanatçısın, nasıl olur da insanların giyim tercihlerinden dolayı (asıl sebebin sakız olduğuna inanacak değilim!) onlara yüzlerce seyircinin önünde laf atıp onları üzecek kadar hoşgörüsüz, kaba, sığ düşünceli ve çağın gerisinde kalmış olabilirsin?! Hani sanatçılar moderndi? Hani sanatçılar özgürlükçüydü? Hani sanatçılar duygusal ve insan-severdi? İnsanı seven biri bir insana böyle davranamaz! Ve bir sanatçı da böyle bir hareketi yapamaz!

O yüzden de, ne sen, ne de sanat camiamızda maalesef çokça rastlanan senin gibileri, saygıdeğer sanatçılar değilsiniz! Ve son olarak; başörtülülere, ve sizden farklı olan herkese, alışsanız iyi olur! Çünkü biz hep burada, gözünüzün dibinde olacağız! Ve ben sizle kavga ederek yaşamak istemiyorum! Benim dinimden bile olmayanların ülkelerinde yapabildiğim gibi tanımadıklarıma bile tebessüm ederek ve selamlaşarak huzurla yaşamak istiyorum! İnanın siz de daha huzurlu olacaksınız..."

MAĞDURİYET ALANLARINI GENİŞLETMEYİ BECERMEK

Aslında tam da yazmak istediğim şey, birdenbire kucağıma düşüverdi. Geçen hafta Kaybedenler Kulübü'ne gittim. Dönem itibariyle Kent FM, bizim gibiler için bulunmaz Hint kumaşı tadındaydı. Azı Dişi Kerpeteni ve Kaybedenler Kulübü en favori programlarımdı.

Neyse radyonun ve geçmişin hatrına filmi izledim. Filmin bende bıraktığı tek duygu, "Ulan hayatımız ne kadar değişmiş. Özgürlüklerimiz ne denli kısıtlanmış" oldu.

Youtube'de orijinal programın kayıtları var, dinlerseniz ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız. Bugün, böyle bir program yapmak imkân dahilinde değil. Bugün böyle bir program yapmaya kalksanız; radyo kapatılır, hakkınızda yasal işlem başlatılır ve hatta hapishaneye gönderilirsiniz.

15 yılda Türkiye'nin geçirdiği evrim süreci, ciddi anlamda ürkütücü boyutlara erişmeye başladı.

Tam bunları düşünürken, Başbakan Erdoğan'ın kızının, tiyatroda yaşadıkları ve sonrasında yazdığı mektup ise yaşanılan sürecin ne denli çarpıtıldığının çok net bir göstergesi.

Sümeyye Erdoğan, bir tiyatro salonuna sakız çiğneyerek girmiş olabilir. Dalgınlıktan, unutmuş da olabilir. En nihayetinde insanlık halidir. Görmüş olduğu tepki karşısında "Zaten bunlar türbanlıları istemiyor" savunması ise hor görülmüşlük ve mağduriyet alanı yaratma çabasından başka bir şey değildir.

Şu mektubu okuyan bir İsveçli, bir Alman ya da bir Fransız olsam, bu ülkede türbanlı kadınların hayata katılma konusunda sekteye uğratıldığı düşünürdüm.

Ama işte bu ülkede yaşayınca, bu ülkenin sokaklarını arşınlayınca, bu ülkedeki pek çok habere ulaşınca, kazın ayağının öyle olmadığı görülüyor.

Sümeyye Erdoğan, sakızdan bağımsız olarak kendinise yapılan hareketin direkt olarak türbanıyla ilgili olduğunu düşünüyor ve hatta daha da ileriye götürerek, bütün sanat camiasının başörtülüleri istemediğini söylüyor.

Böylesi bir kesin hüküm, babası başbakanlık koltuğuna oturan biri için pek yakışık almıyor. Tabii, o koltuğa oturan kişinin de ne kadar hoşgörülü olduğu tartışma götürür.

Sümeyye Erdoğan'ın özellikle söylediği şu cümleye takıldım: "Ne sen, ne de sanat camiamızda maalesef çokça rastlanan senin gibileri, saygıdeğer sanatçılar değilsiniz! Ve son olarak; başörtülülere, ve sizden farklı olan herkese, alışsanız iyi olur! Çünkü biz hep burada, gözünüzün dibinde olacağız!"

Öyle bir cümle ki bu, sanki bu ülkede türbanlılara sinema, tiyatro, konser alanları kapalı. Bugün herhangi bir yere gidemeyen biri var mı, türbanı yüzünden? Ya da türbanlılar gettolarda yaşamaya mı mahkûm edildi de, bizim haberimiz yok.

Bütün hemcinsleri gibi türbanlı kadınlar da istedikleri yere gitmekte özgür. İstedikleri sanat eserini izleyip, istedikleri konsere gidebilirler.

"Biz hep burada, gözünüzün dibinde olacağız" ve ünlem. Sümeyye Erdoğan'a birileri hatırlatmalı ki, zaten hep gözümüzün önündesiniz. Kaldı ki, bundan şikâyetçi değilim, tam tersi kadınların hayatın her alanında kendilerini var etmelerinden yanayım. Kafasında bir kumaş parçası olsun ya da olmasın fark etmez.

Ancak estirilen rüzgâr öyle ki, sanki bütün türbanlı kadınlar toplum içinde aşağılanıyor, pek çok aktiviteden mahrum bırakılıyor.

Biraz samimi olun artık. Bu ülkede milyon dolarlık villalarda oturanlar, yüzbinlerce dolarlık otomobillere binenler, yazın tatillerde kendi bilinçli isteğinizle oluşturduğunuz otellerde onbinlerce dolar harcayarak tatil yapanlar, kendinize özel defilelerde onbinlerce liralık elbiselere para saçanlar, kimdir Allahaşkına?

Ülkenin tüm zenginliği elde, ülkenin her kurumu kontrolde, ülkenin muhalifleri hapiste ama hâlâ ve bitmeyen bir biçimde mağduriyet sizde.

Daha ne olabilir, daha ne yapılabilir sizler için? Yani istenilen şey nedir? Herkesin sizin gibi yaşaması mı?

En basitinden 15 yıl önceki bir radyo programını bile izlemek mümkün değil. Hâlâ neyin özgürlüğü, neyin mağduriyetidir bu? Benim hayatım, yaşam biçimim her geçen gün değiştiriliyor, özgürlük alanlarım kısıtlanıyor ama ben mağdur olmuyorum.

Mağduriyeti bir gömlek gibi sırtlarına geçirdiler ve çıkartmak bilmiyorlar. Yazılanları, konuşulanları okuyup, dinleyince zaman zaman benim bile "Yazık" diyesim geliyor.

Hakikaten yeter. Ülke sizin yönetiminizde, sizin kontrolünüzde. Valiler, emniyet müdürleri, bakanlar, müsteşarlar v.s. v.s. İpler sizin elinizde, ülkenin her yerinde istediğiniz gibi at oynatıyorsunuz. Nasıl bir mağduriyettir bu, bitmek tükenmek bilmiyor.

İsteyenle bir Ramazan'da Anadolu'da Eskişehir'den sonraki il sınırlarını kapsayan bir ilde, bir üniversiteye gidelim. Bakalım kantinler açık mı? Bakalım gündüz ağzınızda sigara sokaklarında dolayabiliyor musunuz?

Hadi yürüyün gidelim, İstanbul'un göbeği Fatih'e. Herhangi bir gün elimizde bira ile dolaşalım ya da bir kaldırıma oturalım, bakalım sonumuz nice olacak?

Ya da bir çizer, İngiltere'de Blair'i Bush'un köpeği gibi gösteren bir karikatür çizsin, bakalım akıbeti ne olur?

Bu boktan mağduriyet hadisesi cidden can sıkmaya başladı. Bu ülkenin mağdurları, türbanlılar, imanlılar filan değil. Bu ülkenin gerçek mağdurları, ayda eline 800 TL geçip, daha 10. gün dolmadan cebi boşalan emekçileridir.

Bu ülkenin gerçek mağdurları, okumak için inşaat köşelerinde sıva yapan fakir halkıdır.

Bu ülkenin gerçek mağdurları, evine ekmek götüremediği için intihar eden analardır, babalardır.

Bu ülkenin gerçek mağdurları, trafik ışıklarında cam silen çocuklardır, pazardan çürük domates toplayan halktır.

Mağduriyet ve siz!

Hem trajik hem de komik olmaya başladı verilmeye çalışılan bu görüntü.

Altın musluklu konaklarda, Boğaz'a nazır villalarda oturup, kendinizi hâlâ mağdur gibi göstermeye çalışmak...

Daha fazla komik olmayın.

Ve son söz. "Tiyatroya sakızla girilir" diyen Sümeyye Erdoğan; Theatre Ranelagh, Victoria Palace Theatre ya da Threepenny Opera'da en öne oturup, sakız çiğneyebilir mi?

Bakalım nasıl bir muamele görecek.

Tiyatroya gitmenin kıstası türban değil, nerede, nasıl davranılacağını bilmektir.

Herkesi aptal yerine koymamak lazım. Çünkü insan bazen, karşısındakinin konumuna düşebiliyor.

Bu kafayla gidersen askere, bok alırsın tezkere


"Onun için farklı şeyler düşünüyorum. Forma vermeyi düşünmüyorum, bundan sonra Galatasaray formasıyla görmeyeceksiniz."

Kameraya kaş-göz yapmakla hoca olunsaydı keşke. Bazı adamlar küçük kalmaya mahkûmdur, yaptıkları meslekte. Bülent Ünder de onlardan biridir.

Daha 5. dakikada kaşı gözü oynayan bir adamın yönettiği takımdan hayır gelmez.

Takım düşme potasına yerleşmiş, 6 haftalık hocası millete soytarılık yapıyor. Gören, takım 20 puan farkla şampiyonluğa koşuyor zanneder.

Evladımız, canımız, ciğerimiz muhabbetinin iyiden iyiye boku çıkmaya başladı. İşini adam gibi yapan birini göreve getirirsin, getiremezsen de siktirip gidersin.

Takımın yönetimi yok, hocası yok, kalecisi yok, sağ beki yok, orta sahası yok, golcüsü yok, kaptanı yok...

Her gelen bir yabancıyı arenada aslanların önüne atar gibi, kamuoyunun önüne atıyor. "Pino eksik oynatmış" da, "Kolombiyalı arkadaşmış" da...

Ne pislik, ne ırkçılık boyutlarında dolaşan laflar bunlar. Takımda Hakan Balta, Barış, Mustafa Sarp aslan kaplan, Misimoviç, Pino, Baros, Kewell boktan adamlar.

Bütün hafta Florya'dan haber sızdırıldı basına "Galatasaray, yabancı oyuncuların umrumda değil", "Onlar paralarını alıyor, biz alamıyoruz" diye.

İzlemiyoruz ya biz maçları, sahada ne olup bittiğini bilmiyoruz. Bunlar ciğerleri delinene kadar koşuyor, yabancılar götünü yayıyor. İbneler, daha orta nedir, kademe nasıl yapılır bilmezler, takımda gelen her yabancıyı yemeye çalışırlar.

Yabancılar siksin hepinizi; yeteneksiz, faşist yavşaklar.

Florya'nın dibine kadar vinç sokacaksın. Futbolcu namına kim var, kim yok hepsinin kökünü kazıyacaksın. Bu iğrenç zihniyetli adamları temizleyip, sonra yoluna devam edeceksin.

Lincoln, Elano, Misimoviç, Keita v.s. v.s. Ne kadar yetenekli adam varsa hepsini yalnızlaştırarak, bir nevi azınlık politikası güderek, yollatmayı başardılar.

Herifler gittiği yerde kabak çiçeği gibi açıyor. Bu kadar tesadüf olabilir mi? Mümkün mü bu?

Bu yabancı düşmanı arkadaşların önüne boş mukaveleyi koyacaksın, bak bakalım kaç tanesi imzalar, o sözleşmeyi.

Galatasaray sevgisiymiş. Külahıma anlatın siz onu.

10 Nisan 2011

Emeği geçenlerin sülalesini sikeyim


Bu ülkenin en harikulade yerlerinden biridir Uzungöl. Dünyaca ünlü bir ressam eline fırça ve tuval alıp, şahaser niteliğinde bir doğa resmi yapmaya çalışsa, Uzungöl kadar güzelini yapmayı hayal edemez sanırım.

Abdullah Aygün isimli belediye başkanı, oturmuş, düşünmüş, "Kışın buralara insan gelmiyor" diyerek, teleferik projesi için kolları sıvamış. Kollarını sıvamasıyla birlikte Uzungöl'ün ağzının ortasına sıçmış.

Uzungöl'ü bundan sonra eski fotoğraflarıyla hatırlayacaksanız. Çünkü etrafı duvarlarla örtülü boktan bir havuzdan başka bir şey değil artık.

Cinayet sadece insan öldürmekle olmuyor. Doğayı, tarihi, geçmişi böylesine katlederek de, katil olabilirsiniz.

Oraya gelecek paranın da, Uzungöl gibi bir cenneti bu hale getirenlerin de geçmişini sikeyim.

Kendine, halkına, tarihine, geçmişine, doğasına, insanlığına bu kadar düşman başka bir millet olamaz.

Bugün izinliyim, neler olup bittiğini bilmiyorum. Ama yarın gazetelerde şu haber manşet olmazsa, manşet yapmayanların da sülalesini sikeyim.

Şu işi yapanlara sorsan, nasıl milliyetçi, nasıl Müslüman, nasıl vatanperverdir.

Yapacağınız teleferiğin her metre kablosu, döşediğiniz o duvarların her tuğlası götünüze girsin.

9 Nisan 2011

Cahil fetişisti


Yemin ediyorum kusacağım, çok az kaldı. Nihat aşağı, Nihat yukarı. "Nihat kıçının kılını aldı", "Nihat adada ağladı", "Annesi yemek yemiyor" v.s. v.s.

Ülke alev alev kavrulsa, sikimiz taşağımıza denk Nihat'la ilgileneceğiz. Homofobiklerin pek çoğunun eşcinsel eğilim göstermesi gibi bir durum bu. Güya herkes, heriften nefret ediyor ya da hoşlanmıyor ama takip etmeyen yok gibi.

Basındaki durum daha boktan. Seçim sürecine girilmiş, ülke şaibe iddiaları ile sarsılıyor, dünyanın pek çok yerinde savaşlar çıkmış, bizim bütün derdimiz Nihat'ın kaşı mı alınmış, götünden kıl mı aldırmış.

Cahil insanlara bayılıyoruz ülke olarak. Ne kadar cahil adam varsa, ülkenin gündemi onlardan oluşuyor.

8 Nisan 2011

Biz yatanları iyi biliriz be pezevenkler


Bunlar orospu çocuğu, hem de en hakikisinden, su katılmamış orospu çocukları.

Zekâ seviyeleri 9'u geçmeyen binlerce tipin, biraraya geldiği bu Antu denen yerde, Galatasaray'ın şampiyonluktan her düştüğü sene, rakipleri kimse "Yatış" muhabbetleri başlar.

Pezevenklerin anlamadığı şey şu; Galatasaray'ın zaten kimseyi yenebilecek gücü yok. Ama bu aciz piçlerin beynine göre, Galatasaray, Trabzonspor'a yenilirse yatmış olacak.

E be orospu çıkartmaları, Galatasaray 4 yıl önce Trabzon'u yenip, sizin şampiyon olmanızı sağlamadı mı? Biz o yatışları gayet iyi biliriz. Kimin, nasıl, nerede kimlere yattığını...

İki hafta önce Fenerbahçe'ye mi yatmış olduk, yenildiğimiz için.

Galatasaray istediği kadar boktan durumda olur, küme düşme potasına düşer ama kimseye yatmaz. Bunun tek bir örneğini gösterin yeter. Örneklendirecek arkadaşlara, benim de örneklerim var ama.

Kendileri orospu olduğu için, herkesi aynı sanıyor zina mamülleri.

Fenerbahçe dostlar alınmasın, alınacak kişiler Galatasaray'ın yatacağını düşünen pezevenklerdir.

Şunu bir okuyun isterseniz "Hafızanın unutmaya karşı savaşı"





Galatasaraylılar nasıl düşünüyor, alın okuyun isterseniz...

BİR GALATASARAY TARAFTARINDAN....

Ben yünden dikilmiş koltuk altinda dev gibi bir yırtığı olan Galatasaray formamı sokağa her çıktığımda giymeye, okula giderken karton yakalı siyah önlüğün altında kimsenin görmeyeceğini bilsem de beni sıcak tutan renkleri ilk saflığımla taşımaya baslayali 30 yila yakin oldu. Ben bu takimi sevmeye basladigimda hicbirini gormedigim izlemedigim sadece babamin anlattigi 6 adet sampiyonlugu vardi kulubun, ve o yillarda okula gittigimde etrafimdaki besiktaslilar ile ot'liler arasinda denk getirir de bir iki tane renkdas bulursam onlari daha cok seviyordum, daha samimi arkadas oluyordum,adi konulmamis bir kaybedenler kardesligi vardi aramizda.

O yillarda hep onlar sampiyon oluyorlardi ve 80 lerin ikinci yarisinda gelindiginde rakibin 11 adet sampiyonlugu oldugu da bizi her macda yendigi de gazetelerde her daim en arka sayfada degil de daha iclerde kucuk haberleri okuyanlarin da bizler oldugumuz gercekti, ama bunlarin benim icin o kucuk yasimda bile hicbir onemi yoktu, cunku benim Galatasaray'i sevmem icin daha baska sebeplerim vardi, o sebepleri ogretiyordu babam her gun ufak hikayelerle bana,yasanmisliklari anlatiyordu. Bu mesajlari okuyunca cok sansli bir cocukluk gecirdigimi ve babamin bana Galatasarayliligi anlatma sekli ile ne kadar dogru bir davranis icinde bulundugunu bugun daha iyi anladim. Babam bana Galatasaraylilik ustunden hayat dersi veriyormus meger, kazanmanin ne olursa olsun mubah olmadigini anlatiyormus, kaybederken de kazanabilinecegini anlatiyormus,ve bana Galatasarayli olmak icin kimsenin asla sahip olamayacagi sebepleri siraliyormus.

Ben o sebepler sayesinde Besiktas Koyici'nde gecen butun ergenligim boyunca etrafimda sadece besiktaslilar varken ve onlar metin ali feyyazlar ile surekli sampiyon olurlarken hic basimi egmedim, hic imrenmedim veya kiskanmadim onlari, cunku onlar sadece mac kazaniyorlardi , beni Galatasarayli yapan degerlere asla sahip olamayacaklardi,olamadilar da. O yuzden size stad verdik bize yalakalik yapin diyenlere karsi da ayni egilmez dik basliligim ile hic suphe duymadim kendimden, cunku benim Galatasarayliligimda duruma gore vazife cikarmak da yoktu, egilmek bukulmek de, baskasi kazanmasin diye kaybetmeyi kabullenmek de. Vicdani hur olmak sadece isi bos bir slogan degildi daha o yaslarda bile.

Bunlari niye mi yazdim; Hani ust katdan yanina gelen Beste varya ya da biz niye hic kazanamiyoruz diyen dunyalar guzeli Ege, o cocuklara tipki bizler gibi Galatasarayli olmak icin asla kaybetmeyecekleri sebepler siralamayi sakin atlamayin diye yazdim,macin skoru ne olursa olsun okula arkadaslarinin yanina gittikleri zaman tipki benim kucuklugumde alnim acik soyleyebildigim gibi "Biz sadece mac kaybederiz ama asla satmayiz o davranislar size mahsus" diyebilsinler diye yazdim varsin takim kaybetsin varsin rakip sampiyon olsun, kime ne?

Mert Bora

Not: İmlayı aynen bıraktım...

Not1: Arşiv fotoğrafları FSN Blog'dan alınmıştır

Tatminatör


Cumhurbaşkanı Gül: Ben tatmin oldum

TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin: Kızım da sınava girdi, ben tatmin oldum.

Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu: Şifreleme söz konusu değil. Açıklamalar tatmin edici. (ÖSYM dün itibariyle şifreleme olduğunu kabul etti)

Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek: Sayın ÖSYM Başkanı bir açıklama yaptı biz bu açıklamanın doğru ve yeterli olduğu kanaatini taşıyoruz. Açıklamalar tatmin edici.

Ak Parti Başkanvekili ve önceki dönem Milli Eğitim Bakanı: Tartışmalar tezgâh ve iktidarı yıpratmaya yönelik. Açıklamalar tatmin edici.

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan: YGS'deki şifre iddiaları konusunda ÖSYM Başkanı Ali Demir'in açıklamaları tatmin edicidir.

YGS'ye giren öğrenciler dışında hükümet kanadında tatmin olmayan yok gibi. Nasıl bir açıklama yaptıysa Ali Demir, maaşallah tatmin olan olana.

Misal, kişisel olarak tatmin olmak istiyorum ama olamıyorum. Günlerdir bu açıklamalarla kendimi tatmin etmek istiyorum, yok olmuyor işte.

Dün hatta eve gittim internetten arama yapıp, bazı görüntülere baktım 'tatmin' olabilir miyim diye? Olmuyor, olmuyor, olmuyor. Israrla tatmin olamıyorum.

Gerçi görüntülerde Ali Demir olunca tatmin eşiği yükseliyor ama ya tutarsa diye denedim. Hele o suyu defalarca içerken görüntüsü yok mu? Dudaklarının ıslanması, bıyıklarına su damlacıklarının yerleşivermesi. İşte orada bile tatmin olamadım.

Benden sınava giren arkadaşlara tavsiye; -tabii tatmin olamayanlar için- sakın ha sakın tatmin olmaya çalışmayın. Ali Demir'le tatmin olmak imkânsız, bizzat denedim olmuyor. Oysa ne hayaller kurarak, izledim açıklamaları.

Kendinize tatmin yolları arayın. Hatta bundan sonra sınavdı, dersaneydi, eğitimdi, öğretimdi vazgeçsinler. Nasılsa KPSS'den tutun, YGS'ya kadar her sınavda ayrı şaibe dönüyor. Giren-çıkan sınavdan önce belli. Ne diye hâlâ okumaya çalışıyorsunuz?

Hem Başbakan ne dedi? "Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir kural yok."

Kendinize okumadan iş bulun. Dersaneye vereceğiniz paraları ayırın bir kenara, kuracağınız iş için sermaye yapın.

7 Nisan 2011

Mustafa Yaman'a ağda alalım kampanyası


Kırklareli Valisi Mustafa Yaman, Tunceli'de elektriksiz köylerde çamaşır makinesi, buzdolabı dağıtmasıyla ünlendi. Her yerde bu uygulamayı savundu, nasılsa arkasında koskoca devlet vardı.

Geldiğimiz nokta o kadar mide bulandırıcı olmaya başladı ki; Özel İdare Genel Sekreterliği bu elemana devletin kasasından 3 jilet, el kremi, şampuan, diş macunu, banyo sabunu, traş jeli, bornoz ve duş jeli gibi temizlik ürünleri almış.

Hadi bu adamın -adam diyorum başka bir şey yazamadığımdan ötürü- kremi, ağdası, sabununu bir kenara geçelim.

Daha ne yapmış bu vatanperver vali?

Tunceli'de valiliği döneminde pazarlık usulü ile ana okulu ihalesi yapılıyor. İhale bedeli 672 bin TL'ye patlıyor. Sayıştay denetçileri araştırmaları sonucunda, devletin 570 bin TL zarara uğratıldığı ortaya çıkıyor.

Bu 570 bin TL zarara uğratılan ihaleyi kim alıyor dersiniz? Tunceli Merkez İlçe Başkanı Fikret Küçüköz.

Yani bizim vatanperver, Zaman gazetesinin deyimiyle "Fakirin yardımcısı" Mustafa Yaman, Ak Parti İlçe Başkanı ile dar alanda kısa paslaşmalar yapmış. Pasın bedeli de devlete 570 bin TL'ye patlamış.

"Devlet" diyorum, bildiğin benim, senin götüne girmiş yani. Benim vergi, hooooop diye hortumlanmış, ana okulu yapılacak diye.

Bu Mustafa Yaman denen zat hakkındaki bir davada, Anadolu Ajansı muhabirine, herkesin içinde "Bunu haber yapmayacaksın" diyor. AA'da hâlâ adam gibi muhabirler var olsa gerek ki, muhabir "Ben yazarım kararı Ajans yönetimi verir" diye yanıtlar.

Sonuç ne mi oldu? O haber Anadolu Ajansı'ndan servis edilmedi.

Ama kamyonun tekerleği başka yerde patladı ve arkadaşın kıl-tüy bakımının ücretinin de bizim cebimizden çıktığı, ortaya dökülüverdi.

Bir kampanya düzenlemek istiyorum. "Vali Mustafa Yaman'a devlet kasasından değil, hayırseverlerin cebinden ağda alalım" kampanyası.

Hem kendisi zor durumda kalmaz, hem de her tür kişisel bakım ürününü kendisi için alabiliriz, hayırseverler olarak.

Artık ağda ile neresindeki kılları alır, kendi keyfi bilir. Teklif bizden, kıllarını alması kendisinden.

Her şeyi devletten beklememek lazım ama öyle değil mi?

Hakikaten süper bir ülkeyiz. Vali krem, sabun filan alıyor, parasını devlete ödetiyor.

"Ülkenin çivisi çıktı" derler ya, bunlar o çivileri çıkartıp kıçımıza kadar sokuyor, biz rahat rahat hayatımıza devam ediyoruz.

Acaba ped ister mi, lazım mı? Yemin ediyorum parasını cebimden vermezsem adiyim. Nasılsa bizim cebimizden çıkıyor, buzdolabından, kömüre, sabundan, jilete kadar her şeyin parası. En azından araya Özel İdare Genel Sekreterliği'ni koymamış oluruz.

6 Nisan 2011

Melih Türkçe öğrensin


Türkiye'nin başkentinin belediye başkanının twitter'ından, bazı kelimelerin nasıl yazıldığını merak ettim baktım.

Ülkenin başkentinin ismini küçük harfle yazıp, tırnakla ayırmak, -de ve -mi eklerini birleşik yazmak gibi yetenekleri var.

Melih, ankara değil Ankara olacak. Milletle bir dönem sidik yarıştırmış, her türden eleştiriye "Mahkemede hesaplaşırız" tehdinini savurmuş ya da CHP'li yaftası yapıştırmış.

İnsanların Melih'le sidik yarışına girmesi bir tarafta, Melih'in Türkçe bilmemesi ayrıca ilginç bir durum. Böyle yazan -yani yazamayan- bir adamla konuşacak tek kelimem olmaz.

Adama "Lan oğlum sen önce Ankara'nın nasıl yazılacağını öğren de, sonra sidik yarışına gir" derler.

Sorsan, "Niye böyle yazıyorsun evladım?" diye, her boka yanıtı olduğu için elbet bir yanıt verir.

Ülkede kimse dilini bilmiyor. 4-5 yıldan beri fotoğraf diyene rastlamadım, herkes resim diyor. Açıklama olarak da, "Dijital çekiliyor da ondan" diye eveleyip geveliyorlar.

İnsanlar, "Geleceğim, yapacağım, öğreneceğim" yazmaktan aciz. Pek çok kelimenin yazılışı ufaktan değişime uğradı.

TDK da, bazı kelimeleri -örn; "ahçı, aşçı"- iki halde de kabul ediyor. Çünkü doğrusunu söyleyen kalmadı.

Melih'ten girdik, çıkamadık. Dünyada daha gereksiz bir siyasetçi var mıdır bilmiyorum. Ota boka dava açıyor. Bir yerden denk gelip bu yazıyı da okursa, bana da dava açsın isterse.

Böyle bir yöntemleri var: "Dava açarım haaa!" Her şeye dava açıyorlar. Yerli-yersiz, gerekli-gereksiz. Maksat korku salmak, insanların her şeyi söylemesini engellemek.

İpimle kuşağım, sikimle taşağım. Korkunun ecele faydası yok, hele ki kendi dilini bilmeyen bir tipten hiç korkulmaz.

Otursun önce Ankara'nın nasıl yazılacağını öğrensin, sonra mahkeme yollarına düşsün.

Lan oğlum başkanısın oranın. 'ankara' diye yazılır mı? İnsan her şeyde hata yapar, Ankara'da hata yapmaz.