30 Eylül 2010

Dos Santos'u bildin mi Çakır?


Cüneyt Çakır Rubin Kazan-Barcelona maçını gayet iyi yönetti. Verdiği iki penaltı kararı tamamen doğru.

Ama işte insanın aklına hemen geçen sezon Dos Santos'un Fenerbahçe maçında 90. dakikada yere indirilişi geliyor. Bu penaltıları veren adam, o pozisyonu neden göremiyor.

Düşünüyor işte insan böyle arada.

Hangi kaygılar, endişeler devreye giriyor acaba?

29 Eylül 2010

Niye kızıyorsunuz ki!


Kızılacak bir şey yok. Hatta gerek yok kızmaya.
Yedik mi 6 gol? Yedik.
Bu adamların bize karşı bütün üstünlüğü bu mu? Bu.
Her sene temcit pilavı gibi önümüze geliyor mu? Geliyor.
6 gol attıkları her maçta hatırlatıyorlar mı? Hatırlatıyorlar.
Biz bunu duydukça kızıyor muyuz? Kızıyoruz.
Aradan 10 değil 110 yıl geçse bu skorla övünecekler mi? Övünecekler.
Maraton yaptığı bu haberle amacına ulaştı mı? Ulaştı.

Eee, o zaman ne gerek var kendimizi yormaya, üzmeye. Aklı başında insanları aradan çıkartacak olursak (ki, bu sayı artık bizde de epey azaldı) karşımızdaki adamların insan kalitesi budur. Zekâ seviyeleri herhangi bir ilkokul öğrencisi ile boy ölçüşemeyecek, çiğ insan sürüsünden oluşuyor.

Şunu da açıkça söylemek lazım; benzer bir skoru biz yakalasak senelerce bunun geyiğini sürdürürüz. O yüzden niye kızıyorsunuz ki?

O kadar ilginç ki; ülkede milyon tane dengesizlik, etrafınızda yüzlerce çarpıklık var, bizim bütün derdimiz sikindirik bir internet portalının Galatasaray'a 6 göndermesi yapması mı?

Zaten kusura bakmayalım da, pek konuşmaya da hakkımız yok. Bırak fark atmayı önce bir galip gelelim adamlara sonra konuşma hakkı elde etmiş oluruz.

Bu arada ben yine tekrar edeyim. Adnan Polat, Ercan Saatçi-Rıdvan Dilmen'in ayağına gidip dert anlatmaya çalışıyorsa bu kadar muhabbeti yapmanın zaten anlamı yok. Yazmayacaktım ama Yiğit itekledi beni.

Gerçi bir mailleşme trafiği yaşadık, aslında konuşmamız gereken başka şeyler var ama daha geniş bir zaman yazmak lazım.

Oha be Erdoğan Abi

Haber şu; "Spor Toto 3. Lig takımlarından Yalovaspor’un teknik direktörlüğüne, Erdoğan Bağçekoz getirildi."

Diyeceksiniz ki, haberde ne var. Ehh, böyle bakınca tabii hiçbir gariplik yok. Fakat işin ilginç yanı Erdoğan Abimiz, Yalovaspor'da 5. kez göreve getirilmiş.

1991, 1993, 1996 ve 2006 yıllarında Yalovaspor'da görev yapan Erdoğan Bağçekoz abimiz şöyle bir de açıklama yapmış: "Demek ki her geldiğimde iyi izlenim bırakmışım ki yönetim, beni tekrar göreve getirdi"

Kendisine oha derim ve işimin başına dönerim.

28 Eylül 2010

Koyun gibi izlemeye devam edelim


27 Nisan 2009'da Kadıköy'de bir eve baskın düzenlenir. Devrimci Karargah'ın lideri Orhan Yılmazkaya polislerle çatışır. Bir polis ve kendisi hayatını kaybeder.

Dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler ve İstanbul Emniyet Müdürü Cerrah, örgütün çökertildiğine dair açıklamalar yapar.

Aradan bir seneden fazla bir süre geçer. Eskişehir İl Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, Haliç'te Yaşayan Simonlar diye bir kitap yazar. Kitapta Gülen Cemaati'nin emniyet içinde örgütlendiğini ve telefon dinlemesi dahil her türlü yasadışı faaliyetlerde bulunduğunu iddiaları yer alır. Kendi isteğiyle merkeze alınır.

Ardından fırtına misali haberler yağmaya başlar hakkında. 1.5 yıl önce çökertildiği devletin en üst makamları tarafından açıklanan Devrimi Karargah'a yönelik bir operasyon başlar. Operasyonda Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanı Rıdvan Turan da dahil olmak üzere 13 kişi tutuklanır.

Tutuklamaların sonrasında Hanefi Avcı'nın Devrimci Karargah üyesi bir isme ait telefon hattını kullandığı ve örgütten bir kadınla ilişkisi olduğuna yönelik iddialar ortaya atılıverir.

Ve Hanefi Avcı, İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından Ankara'da gözaltına alınır.

Şimdi bu tabloya bakıp, her şeyin rayında olduğunu söylemek mümkün mü? Bir Emniyet Müdürü tarafından ortaya atılan iddialar soruşturmaya gerek görülmezken, Zaman, Samanyolu, Sabah, Taraf gibi yayın organlarında çıkan haberlerin derhal soruşturmaya tabi tutulması biraz ilginç gelmiyor mu?

Ve biz; bu olayı gayet normal ve doğalmış gibi mi karşılayacağız?

Ve biz; bu olay hiç yaşanmamış gibi mi davranacağız?

Ve biz; sağımızda, solumuzda yaşananlara hiç tepki göstermeyecek miyiz?

Ve biz; herkese el uzatma teranelerine inanacak mıyız?

Ve biz; devletin ismi belli bir cemaat tarafından yönetilmesine aval aval bakacak mıyız?

Ve biz; bu kadar salak mıyız da bunların hepsini yiyeceğiz?

Adalet; Ensar Vakfı Eski Şube Başkanı Zekai İşler, küçük çocukları taciz ederken, o küçük çocuğun yaşadığı travmayı basındaki haberlere yüklerken; eski bir suikastçi olan, kendinden 50 yaş küçük bir kadınla evlenen ve en nihayetinde 14 yaşında küçük bir kız çocuğuna defalarca cinsel tacizde bulunma sapıklığına karşı bu denli ağır aksak ve yavaş ilerleyip, vicdanları sorgulatırken; bir kitap sonrasında kendi Emniyet Müdürü'nü bile derdest ettirebilme gücüne sahip.

Varın, gerisini siz düşünün

26 Eylül 2010

Derbiye üç kala


İlk iki hafta aldığı mağlubiyet sayısını 2'yle çarparak, galibiyet serisi haline getiren Galatasaray, yine İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne (İ.B.B) yenilmedi. Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın en has korkulu rüyası İ.B.B, belki can sıkıcı belki hiçbir futbolseverin istemediği bir futbol oynuyor. Ama Süper Lig'de oynadığı günden bu yana, geriye düştüğü maçları çevirememe gibi bir durumu var.

Baros 4. dakikada perdeyi aralayınca, taktiksel olarak yapmaya çalıştıkları strateji kendilerine dönüverdi. 1-0'a alışan bünyeler, doğal olarak 3-0'da at kuyruğunda kelebek misali sırıttı.

ALİ SAMİ YEN 'DAR' DEĞİL

Galatasaray'da, 1-0 kazanılan Bucaspor ve Gaziantepspor maçlarından farklı oyun anlamındaki tek değişiklik, takımın daha fazla gol pozisyonu bulmasıydı. Doğrusu oyun açısından, Ali Sami Yen'i rakiplerine dar edemiyorlar. Kabul etmek gerekir ki, Serkan Kurtuluş, Insua, Misimovic, Cana, Pino ve hatta çekirdekten yetişen Aydın'ı da sayarsak, 6 yeni oyuncu var. Ve aslında sanki biraz yeni takımmış havası seziliyor.

Sarı-kırmızılarda en büyük değişiklik Cana'nın yerini alması oldu. Ayhan-Mustafa Sarp ikilisi (ikili diyorum ama genelde bir buçuk iskender kıvamındalır) ile Ayhan-Cana tartıya konulduğunda kefede ağır basan Cana'nın olduğu net biçimde görüldü. Hele hele Mustafa Sarp'ın oyuna girmesiyle daha fazla hissedildi.

Yine de, orta sahanın işlevsel ve rakipleri boğucu olduğunu söylemek güç. En büyük sorun burada görünüyor. Hâlâ orta sahada cirit atılıyor, şenlikler düzenleniyor; rakipler tarafından.

Galatasaray'ın orta alanındaki temel sorun, ünlü filozof ve tragedya ustası Seneca'nın "Cesaret insanı zafere, korkaklık ölüme götürür" sözünde gizli. Ayhan dışında kim gelirse gelsin sorumluluk almaktan çekiniyor. Evet basit oynamak çoğu zaman en mantıklısı olabilir fakat bazı durumlarda da inisiyatif sahibi olmak gerekir.

SABRİ'NİN KOLTUĞU SALLANIYOR

Gecenin adamı her ne kadar Baros olsa da, Serkan Kurtuluş için birkaç söz etmemek olmaz. Ali Turan denemesi boş çıkınca can simidi olan Serkan, bu takımda Sabri'yi bile kesebileceğini gösterdi. Dengeli, hızlı, kademe hatası minimumda ve en önemlisi orta yapabilen bir sağ kanat savunmacısına Galatasaray'ın fazlasıyla ihtiyacı vardı. Tabii ki, kendisi için methiyeler düzmek için erken fakat bir sağ kanat savunmacısının nasıl olması gerektiğini gösterdi.

BAROS, TÜRKİYE'NİN EN İYİSİDİR

Gelelim gecenin adamına. Muhtemelen Baros için efsaneler yazılmaya başlanmıştır, hele ki, attığı 3. golden sonra. Bu ülkenin futbolu en iyi bilen adamı olduğu iddia edilen (!) Rıdvan, Nonda'nın oynaması gerektiğini, Baros'un ancak onun yedeği olabileceğini söylediği, hâlâ hafızamda. Baros'un hedef golcü olmadığı, vasatın birüz üstü olduğu teranelerini hiç saymıyorum bile.

Kanal ekürisi Sergen de, yaşını 33'e çekti birdenbire. Adam ne yapsa yaranamıyor. Ama tekrar altını çezmik gerekir ki, Baros Türkiye'de forma giyen en iyi forvet oyuncusudur. Sezonu ister 30 golle kapatsın, ister 5 gol. Bu fikrim değişmeyecek.

Türkiye'nin açık ara en iyi forveti Baros'tur. Bunu sadece attığı 3 golle ilintili olarak söylemiyorum. Gol atamadığı maçları açın izleyin. Bir forvet nasıl olur da, orta saha oyuncularına alan açar, nasıl 4 defans oyuncusu ile baş eder ve nasıl forvet olunur, ders gibi sunuyor her hafta.

Kewell'la birlikte yabancı transferlerinde son yılların en büyük kazancıdır. Attığı 3. golde, an itibariyle kafamda şapka olmamasına karşın, içeri gidip bir şapka takıp, sonra çıkarttım. Başka bir şey söylemenin olanağı yok çünkü.

BU FUTBOL DERBİYE YETER Mİ?

Senelerden beni Galatasaraylıların yeni Hagi arayışları süredursun Misimovic pek suya sabuna dokunmadan oynuyor. Kuvvetle muhtemel bu maçla birlikte, üstelik daha takımda yeni olmasına karşın Elano-Misimovic karşılaştırmaları boy boy sayfaları süsleyecektir. Hele de, Lig TV'nin 3. oyuncu değişikliğinden sonra Elano'nun ekşimsi suratını çekmesinden sonra, buna kesin gözüyle bakabilirim.

Netice itibariyle ahım-şahım bir futbol olmamasına karşın Galatasaray 4'te 4 yaparak doludizgin ilerliyor. Karabük ve Ankaragücü deplasmanları sonrası Fenerbahçe ile yapılacak derbi maç için bu futbol yeter mi, esas soru bu olmalı.

Ben 'yetmez' diyorum. Bu futbolla Kadıköy'de parlak bir sonuç elde etmek, mümkün görünmüyor. 3 haftada neler değişir, onu da birlikte göreceğiz.

Son söz hakem Bülent Yıldırım'a gitsin. Ortadaki futbolla, sarı kart dağılımı biraz garip oldu. Çarşıda bozuk para harcar gibi kart çıkarttı Galatasaray'a.

FUTBOLCU GÜNLÜĞÜ

Ufuk: Yan toplara çıkabilen bir kaleci olduğunu seyirciye hissettirdim.
Serkan Kurtuluş: Seyirci orta yapan sağ bek görmemişti ne zamandır.
Servet: Temiz iş çıkarmaya başladım.
Neill: Efsane olabilecek volemi harcayan üst direkler utansın.
Insua: Defansta iyi miydim? İyiydim. İsteyen istediğini söylesin.
Cana: Top hatalarının minimuma indirirsem, seyirci bana hasta olur.
Ayhan: Umarım milli takıma seçilmem. Sakatlanmak istemiyorum. Nazar boncuğu şart oldu.
Misimovic: Sene sonu gidecek miyim, kalacak mıyım belli değil. Dur bakalım derbiyi bekliyorum.
Pino: Geçen hafta Mustafa Sarp, bu hafta Barış. Herkesten azar işitmekten bıktım.
Aydın: Kiralanmaktan yırtmak üzereyim.
Baros: 3. gol neydi be! Eurosport'ta lig özetleri gösterilse, haftanın golü olurdu.
Barış: Ne kadar süre alırsam alayım, sarı kart görürüm.
Mustafa Sarp: Seyirciyi çıldırtmak, temel görevim.
Kewell: Oynasam da, oynamasam da, taraftarın gönlünde tahtımı kurmuşum.
Elano: Ulan hiç oynamadım ama herkesten çok göründüm televizyonda.

22 Eylül 2010

Kalbimizdesin


Ali Sami Yen çimlerinin üstünde dolaşan en harika büyücü bu adam.

İsterse 40 yaşına gelsin, topa vurmaya mecali olmasın ama varsın olsun kalsın takımda.

Yüzündeki gülümsemeyi görmek bile fantastik.

Lan harbi büyücü bu eleman. Bütün taraftarları böyle kendisine sevdiren kaç tane adam var ki.









Badem bıyığına kurban


Sistem süper işliyor.

Önce kurumların güvenilirliğini sars.

Ardından kurumların başındaki insanların toplum içinde itibarını zedele.

İstifaya zorla.

İstifa etmezse bir biçimde hakkında soruşturma başlat.

Ve kurumun başına istediğin adamı geçir.

Huzurlarınızda ÖSYM'nin yeni başkanı Prof. Dr. Ali Demir.

Örgütlenmeden sesiniz hep kısık kalacaktır


Ankara'da parkta oturan çiftlere GBT uygulaması yapılmış. Gerekçe parkta 'uygunsuz' oturmaları.

Aynı gün İstanbul Tophane'de iki sanat galerisi, içki içildiği gerekçesiyle basılıyor.

Biri Türkiye'nin en büyük şehri ve modern yüzü, diğeri ise başkent. Türkiye olması gerektiği yere gidiyor. İnsanlar yıllardan beri kendisini kandırıyor.

Türkiye'nin modern, çağdaş olduğu yalanına kapılmıştı herkes. Oysa Türkiye hiçbir zaman ne modern ne de çağdaş oldu. Türkiye'yi Ankara, İzmir, İstanbul, Antalya'dan ibaret sananlar, zamanla duvara çarpmaya başladılar. Tabii durumu hemen kabullenemiyor insan. O yüzden pek çok insan sudan çıkmış balığa döndü.

Türkiye'yi birkaç şehirden ibaret sananlar hiç Anadolu yollarına düştü mü acaba merak ediyorum. Modern, çağdaş Türkiye masalı, Konya'dan, Niğde'den, Erzurum'dan, Kütahya'dan nasıl görünüyor, bir fikri var mı insanların?

Türkiye zaten buydu. Üniversitelerinde bile ramazanda yemekhanelerinin kapatıldığı, kulağında küpe var diye dayak yediği, okul yönetimi izin verse bile saçı uzun olduğu için köşelere çekildiği, alkol satın alanların mimlendiği, elindeki gazeteden ötürü tehdit edildiği bir ülkede yaşıyoruz.

Modernlik, çağdaşlık tamamen bir zırvadan ibarettir. Aslında az-çok tahmin ediyorum ama bundan sonra neler yaşanır bilinmez. Mahalle baskısı diye tatlı şirin isimler takılarak, geçiştirilmeye ve hafifletilmeye çalışılan bu olaylar bir gün bir yerde patlak verir. Bugün galeriyi içki içildiği için basanlar, yarın Madımak benzeri eylemlerin için de olur.

Nasılsa siyasal iktidarın artık müthiş bir hikâyesi var. En kötü darbe planı dahiline alınır, iki üç kişi içeri atılır, sonrası unutulur.

Herkes safını iyi belirlemek zorunda. Gün facebook'tan, twitter'dan, bloglardan "kınıyoruz" deme günü değildir. Eğer gerçekten gelişen olaylara karşı tepki göstermek istiyorsanız, örgütlenmeniz ve örgütlü olmanız şart. Ama öyle ama böyle. Tek başınıza sesinizin çıkamayacağını bilin. Oturduğunuz yerden sesinizin çıkmayacağını anlayın artık.

Proudhon noktayı koysun; "Demokrasi çoğunlukların diktatörlüğüdür."

21 Eylül 2010

Orospu çocukları




Şanlıurfa'da iki orospu çocuğu karayolunda bir köpeğe zincir bağlayarak, motosikletin arkasından koşturmuş.

Hayvancağızın ayaklarından kan geliyor koşmaktan.

Sadist, orospu çocuklarıyla birarada yaşıyoruz. Bu tiplerin acilen itlaf edilmesi gerekiyor.

Demek ki neymiş, İstanbul'da hakemin kafasına her türlü şeyi sallayıp, kafasını yarabilirsin ama Gaziantep'te bunu yapamazsın.

Çıkıp biri anlatsın mümkünse, geçen yıl Kadıköy'de yardımcı hakemin kafasının yarılmasıyla, dün Gaziantep'te yaşananlar arasındaki farkı.

Mondragon, Eser Özaltındere, Eric Gerets... Hepsinin ortak özellikleri, bir faşistin isminin konulduğu statta bir yerlerinin yarılması.

Gaziantep ve İstanbul arasındaki fark mı maçların tatil kararı yoksa Fenerbahçe ve herhangi bir takım farkı mı?

Adalet mi istiyoruz? O zaman bunu herkes için sağlasınlar. Bunu yapan Galatasaraylı'ysa da, Fenerbahçeli'yse de, Konyalı'ysa da eşit bir biçimde yapsınlar. Kararlar şehirden şehire, stattan stada farklılık göstermesin.

Şunun altını çizelim; Gaziantepspor-Bursaspor maçında hakemin aldığı karar doğrudur ancak daha önce terör yuvasında olup biten her şey karşısında üç maymunu oynamak, neredeyse stadın yanmasına göz yumup, iki maçlık cezalarla geçiştirenler hata yapmıştır.

Bu hatalar devam edecektir de. 4 hafta sonra ne olup bittiğini hep birlikte izleyeceğiz. Nasılsa olaysız, birilerinin kafasına-gözüne bir şeyler atılmadan bitmiyor 90 dakikalar. Bakalım aynı cesareti, aynı kararlılığı gösterebilecekler mi?

Bu vesileyle, Bünyamin'in kulaklarını da çınlatmış olalım.

SAMİ YEN'İN ÇİMLERİ

Kasımpaşa-Fenerbahçe maçı Ali Sami Yen'e alındı dün. Türkiye'de zemini adam akıllı olan birkaç stattan biri Ali Sami Yen. Önce İBB-Konya sonra Kasımpaşa-Fenerbahçe ve Galatasaray-İBB maçlarıyla zeminin ağzına sıçıp sıvayacaklar.

Üstte söz ettik ya adalet eşit dağıtılsın diye. Sanırım Federasyon dedi ki, "Ulan Türkiye'de zemini iyi olan tek stat var neredeyse. Bari onun da ağzına sıçalım herkes eşit şartlarta mücadele etsin."

Israrla küfür etmeyeceğim, bu kararı alanlara. Etmem...

20 Eylül 2010

Sadece acıyorum


İnsanın cahil olması kötü bir şey değildir. Ama cahilliğinin farkında olmadan her boku biliyormuş gibi konuşması cahilliğin de ötesinde aptallıktır. Daha önce pek çok kez söylemiştim, televizyonlardaki hiçbir televizyon spor programını izlemiyorum. Ne konuşulmuş, neler saçmalanmış takip ettiğim bloglardanr öğreniyorum.

Akşam Jesusalmeyda'da gördüm, Rıdvan Dilmen'in neler yumurtladığını. Misimovic için "Zaten Bundesliga'yı artık kaldıramıyor diye ayrıldı", Insua içinse "Insua Liverpool'da da oynamıyordu" demiş.

Allah kendisine akıl fikir versin tabii. Bir insanın hayatına hiç kitap girmemişse, bütün gün altılı ganyan oynayıp, iddiaa bültenini elinden düşürmüyorsa bu adamı konu etmek bile hatadır, o hataya katlanarak birkaç şey söyleyeyim.

Rıdvan Dilmen'in kahvedeki adamdan tek farkı futbol oynamış olmasıdır. Ne kadar oynadığı tartışılır ya, neyse.

Hepimiz bir takımın destekçisiyiz, hepimiz kendimize göre az ya da çok tarafız, taraftarız. Rıdvan Dilmen'in de taraf olması, taraftar olması belli bir noktaya kadar anlaşılabilir. Formasını giydiği takımı görece olarak biraz daha şişirebilir, sevmediği bir takıma bindirebilir. Tamam burası Türkiye olduğu için biraz şiraze de şaşabilir.

Ama bu adamın üstündeki "Türkiye'nin en iyi futbol yorumcusu" etiketine karşıyım.

Aslında üzücü bir durum. Her maç sonrası çıkıp konuşuyor, yüz tane yorum yapıyor, bozuk saatin günde iki kez doğruyu göstermesi gibi, doğru şeyler de söylüyor. Fakat öyle bir şey var ki, acınası durumlara düşebiliyor, tıpkı şu Insua ve Misimovic örneklerinde olduğu gibi.

İşin boktan yanı, kendisi ne kadar cahil, ne kadar sığ olduğunun farkına varamayacak kadar da garip bir kişilik. Hakikaten acınası bir durum. Bir insanın tüm hayatının futboldan ibaret olması, futbol dışında konuşabilecek bir şeyinin olmaması.

Yılda 4 milyon dolar para alan bir adamın böylesi cahil olması insanları içten içe itiyor. Herkesin kafasında ampuller yanıp "Ulan Rıdvan bile bu kadar para kazanıyor. Ben niye kazanmayayım?" diye sorgulamalar içine giriyor.

Tabii ki para kazanmak güzel bir şey. İnsanın yaşamasına yeteceği kadar, kimseye muhtaç olmadan hayatını sürdürebileceği miktarda kazanması gayet hoş. Ama Rıdvan Dilmen, H.Ş, Hakan Ünsal gibi tiplerin bu işten hatırı sayılır derecede para kazanması sinir bozucu bir durum alabiliyor.

Ülkenin geldiği nokta bakımından şunu kesin bir biçimde söyleyebilirim. Ülke insanın spor yorumcusu seçimi de, siyasetçi seçimi de hep kendine en yakın, kendine en çok benzeyen biçiminde oluyor. O yüzden Rıdvan Dilmen hiçbir birikimi olmamasına karşın Türkiye'nin en çok kazanan spor yorumcusu oluyor.

Rıdvan Dilmen'in Galatasaray'a karşı düşüncelerini şöyle anlatayım, siz anlayın. "Kızım Galatasaray Lisesi'ne girmek istiyordu. O logoyu her gün görüp, anasına küfretmek istemediğim için göndermedim."

Kızmayın o yüzden, bu garibana. Misimovic, Insua, Elano, Keita filan hakkında söylediklerini önemsemeyin. Çünkü cahil ve cahilliğinin farkında değil. Acımak hoş bir duygu değildir ama ben kendisine sadece ve sadece acıyorum.

19 Eylül 2010

Aklın bittiği ve sustuğu yerde son karar şiddete aittir


Dün kuzenime bir şeyler gösterirken aklıma geldi. Son 10 yılda Türkiye'de tecavüz, taciz, cinayet ve pedofilik suçlar ne kadar arttı. 10 yıl önce Türkiye'de gazetelerde, televizyonlarda bu kadar yoğun biçimde bu tip haberlere rastlamıyorduk. Son birkaç senede bazı haberleri düşünüyorum da, ciddi anlamda tüylerimin ürpermesine neden oluyor.

İnternetten anket yaparak, annesini öldürüp parçalara ayıran M.F.; Cem Garipoğlu'nun işlediği cinayet; arkadaşlık teklifini reddettiği için işsiz 16 yaşındaki Nilgün Erkmen'i üstüne benzin dökerek öldüren Osman Karakuş; 16 yaşındaki arkadaşını bıçaklayıp öldürdükten sonra elektrikli testereyle parçalara ayıran İ.A.G.; eşinin kafasını kestikten sonra penisini parçalayan Süreyya Kabakulak... Bunlar ilk aklıma gelenler son birkaç yılda dehşet biçimlerde cinayet işleyenler yani.

"Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) verilerine göre 2006 yılında 528, 2007 yılında 473, 2008 yılında 577 ve 2009 yılında ise 652 kadın tecavüze uğradı. 2006 yılında 489, 2007 yılında 540, 2008 yılında 589, 2009 yılında 624 cinsel tacize uğradı.

Aile içi şiddet kapsamında 6423 kadın şiddete maruz kalarak hastanelik oldu. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre ise son 5 yılda tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçları yüzde 30 oranında arttı."


Bir de sapıklık boyutuna gelen saldırılar var tecavüz ve taciz gibi. Sosyal Hizmetler Müdürlüğü'ne bağlı yetiştirme yurtlarında olup bitenler; yatılı okullarda okuyan kızlara yapılan tecavüzler; ensest ilişkiler; çocuk yaştaki genç kızların hastane tuvaletlerinde, apartman köşelerine bıraktıkları ceninler, küçük yaştaki çocuklara yapılan cinsel saldırılar...

Eğer dikkat ediyorsanız daha önce 3. sayfalarda görmeye alıştığımız pek çok haber şimdi manşetlere kadar taşınıyor. Çünkü ahlâksızlığın, şiddetin boyutları artıyor. Üstelik bunu kıçımdan uydurmuyorum, devletin resmi rakamlarına dayanarak söylüyorum.

İzlemedim ama o kadar çok konuşuldu ki, haliyle insan ne olup bittiğini idrak ediyor. Bütün Türkiye "Fatmagül'ün Suçu Ne" dizisindeki tecavüz sahnesini izlemiş. İzlemekle kalmamış, internet sitelerine düşmüş -bir nevi hizmet olmalı, görmeyenler de görsün diye-. Dizinin yönetmeni Hilal Saral, 4 dakikalık sahnenin bütün bir gece boyu sürdüğünü, ölçülü çekildiğini, herkesin tebrik ettiğini anlatıyor.

Dizinin pazarlaması açısından daha ilk bölümde hedefe ulaşılmış. Yapılan reklam, estirilen rüzgâr bu yönde.

Bu diziden sıyrılıp, polisiyelere, vatan kurtaran gençlerin dizilerine bakalım (!). O dizilerde de insan öldürmenin kutsiyeti anlatılıyor. Temel argüman vatanı ve toplumu kurtarmak.

Kaç tane dizi biliyorsunuz bu ülkede, şehir kültürüne ait tutulmuş? Hemen bir çırpıda 10 tane sayabilecek olanınız var mı? Ya da soruyu tam tersinden sorsam, kaç tane dizi biliyorsunuz bu ülkede, köy kültürüne ya da konusu şiddete dair tutunmuş?

Çok dizi izlemiyorum, hatta neredeyse hiç dizi izlemiyorum desem yeridir. O yüzden birçoğu için yorum yapabilecek kadar bilgim yok. Ama fragmanlarlar, medyada konuşulanlar göz önüne alındığında şiddetin ciddi anlamda pompalandığı bir 10 yıl yaşıyoruz.

Olayları ve olguları birbirinden bağımsız tutabilmemizin mümkünatı yok. Bir ülkenin başbakanı "Öfke bir hitabet sanatıdır" diye gayet rahatça açıklama yapabiliyorsa ve bu çok doğal bir davranışmış gibi karşılanıyorsa halk nezdinde, aynı zamanda da şiddetin pompalandığı ve arttığı yıllar, öfkenin hitabet sanatı olduğunu savunan başbakanın döneminde meydana geliyorsa, oturup biraz düşünmek gerekir.

İki isim arasındaki bazı benzerliklere bakacak olursak;

  • Her iki lider de ağır ekonomik ve sosyal bunalımların yol açtığı ortamlarda halk oyuyla iktidara geldiler.
  • Her iki lider de iktidara gelmeden önce kısa hapis dönemleri geçirdiler.
  • Her iki lider de 'mağdur olmuş' kitlelerin sözcüsü olduklarını iddia ediyor ve kitlelere agresif ve öfkeli bir şekilde hitap ediyor(du).
  • Her iki lider de anti-semitist bir söylem kullanıyor ve ‘siyasi simgelere’ özel bir önem veriyor(du).
  • Her iki lider de kendi milletlerinin üstün özelliklerini vurguluyor ve 'yüksek ahlakın' hakim kılınması için 'kendi belirledikleri' yolda kitlelerin sorgusuz itaatini talep ediyor(du). Kendileriyle aynı fikirde olmayanlara tahammül edemiyorlar(dı).
  • Her iki lider de alkol ve sigaradan kesinlikle kaçınır ve bunların kısıtlanmasına yönelik çalışmaları destekliyorlar(dı).
  • Her iki lider de, Batı dünyasının büyük düşmanlarına (1920’lerden itibaren komünizm, 2000’li yıllardan itibaren ise radikal İslam) karşı birer antidot olarak kabul edilmiş ve iktidarlarının en azından ilk yıllarında Batı tarafından desteklenmiş(ti).

Şimdi bunları neden yazdım? Aslında söylemek istediğim şey, Erdoğan iktidarının Hitler'in yolundan gittiğini söylemek değil. Böyle bir durum da olabilir ama benim asıl derdim, ahlâkın bu kadar yüce bir kavram olduğunu söyleyen bir başbakanın tek başına iktidarında ülkenin ahlâkının hızla erezyona uğraması.

Toplum önüne çıkıp, insanların kendisine 'delikanlı, Kasımpaşalı' gibi sıfatları sırf davranışlarından ötürü verdiği başbakan, ülkesi ahlâken eriyip biterken, nasıl olur da hâlâ bu kavramdan söz eder, anlaşılır bir durum değil.

Dedim ya, "Fatmagül'ün Suçu Ne" dizisini izlemedim, izlemeyi de düşünmüyorum.

Mide bulandırıcı bir biçimde, sistemli şiddet kültürünün ortasında kalmış bulunuyoruz. Tecavüzcülerin namus adına, itin-köpeğin vatan-millet adına, sapıkların hastalık adına suç işlediği bir ülkenin ortasında kalmış gibi hissediyorum kendimi. Sanki tüm benliğimi mengeneler arasına sıkıştırmışlar gibi. Bazen nefes almakta güçlük çektiğim anlar oluyor.

Ve tüm bunların olduğu ülkenin başbakanı, ağzından ahlâk-din-iman gibi kelimeleri eksik etmiyorsa mide bulantısı yerini tiksinme duygusuna bırakıyor.

Ve bu tiksinme duygusu vücudumun içinde bir yerlerde dolanırken, bazı şeylerin demokrasi denen olguya dayandırılarak yapıldığı söylencesi dile getirildiğinde, mide tiksinme duygusu yerini derin bir nefretı bırakmaya başlıyor.

Çok alakasız bir yerden dolandırdım lafı, bu kadar dolandırdığım için de özür dilerim ama bu ülke, resmi olarak olmasa da çoktan bölünmüştür. En azından benim için böyle.

Hep kızıyorum ülkenin iki kutba ayrıştırılmaya çalışılmasından ama Türkiye insan olanlar ve insan görüntüsündeki yaratıklar olarak ikiye bölündü.

İsmi geçmişken, son söz Hitler'den gelsin: "Aklın bittiği ve sustuğu yerde son karar şiddete aittir."

Tarlaya ektim soğan


Tatsız tutsuz bir maç izledik. Bunun temel nedeni, patates tarlalarını kıskandıracak İzmir Atatürk Stadı'dır. Bu noktada "Galatasaray iyi değildi", "Misimovic ortalarda görünmedi", "Pino saç baş yoldurttu" diyemeyiz.

Çünkü ortada aslında sahaya benzeyen ama futbolcuların attığı her adımda, sanki Veliefendi'de Gazi Koşusu'nde son düzlüğe girmiş atların nalllarından çıkan çimler gibi koca koca parçalar çıkan futbol sahasına sadece şeklen benzeyen bir yer vardı.

321 milyon dolarlık televizyon ihalesine sahip ligde, böylesi bir zeminde futbol oynanması önce insan ve sporcu sağlığına sonrasında da futbola ihanettir. Nasıl ki, UEFA, Şampiyonlar Ligi'ne katılacak takımların statlarına bazı kriterler getirip, incelemeye alıyor, Türkiye Futbol Federasyonu da böyle bir uygulama içinde bulunmalı. Tabii görünürde var fakat fiili olarak uygulanmıyor.

Senelerdir bu ülkede "İzmir'in neden hiç takımı Süper Lig'de değil?" diye feryat edenlere, "İzmir önce kendisine yakışır bir stadın yollarını arasın" diye seslenmek istiyorum.

Dönelim maça. Böyle devam eder mi etmez mi bilinmez fakat şu var ki, Galatasaray'ın oynadığı futbol taraflı-tarafsız izleyen kimseyi memnun etmiyor.

Galatasaray'ın da orta sahası aslında İzmir Atatürk Stadı'na benziyor. Nasıl dışarıdan bakıldığında Atatürk Stadı çimiyle, tribünüyle, kaleleriyle bir stada benziyor ama futbol oynanmaya başladığı andan itibaren tarla görünümüne kavuşuyorsa, sarı-kırmızılı takımın orta sahası da aslında varmış gibi görünüyor. Bir nevi Kapalıçarşı gibi, gelen gidenin haddi hesabı yok. Rakip ister Bucaspor olsun, ister OFK Belgrad, isterse de Eskişehir, değişmeyen bir gerçek halini almaya başladı.

Oysa herkes gayet iyi biliyor ki, Galatasaray'ın en ciddi sorunu orta sahada. Her rakibin bastığı, sertlikle yıldırabildiği, hatta rakip baskı yapmadan bile rahatça top kaybeden bir takım görüntüne ulaştı.

Galatasaray, geçen yıldan bu yana garip bir refleks göstermeye başladı rakiplerine karşı. Başarılı olduğu her dönemde, sürekli hücumu düşünen yapısı ve gole ulaşma iştahı artık skorun üstüne yatan bir takıma evrilmiş durumda. Evet, kazanana bu ülkede hep haklı gözüyle bakılır fakat papazın pilava iştah kabartmayacağı günleri de görebiliriz.

Hepimiz görüyoruz sahanın içinde olan bitenleri. Bu iş için doktora yapmaya, tez hazırlamaya gerek yok. Bu sezon geride kalan maçları gördükten sonra kim Galatasaray'ın geriye düştüğü bir maçı lehine çevirebileceğini söyleyebilir?

Her izlediğim maçta sıkılmaya başladım. Üstelik aynı senaryolarla kurgulanmış, roman tadında maçlar olmaya başladı. Galatasaray biraz bastırır, bir biçimde öne geçer, golü attığı andan itibaren bütün oyunu sahasında kabul edip, birtaç cılız kontraatak yapar.

Nietzsche'nin dediği gibi, "Umut sadece eziyetin süresini artırır." Bekliyoruz, bu eziyet ne zaman bitecek diye.

Ya dur şimdi aklıma geldi, şu Fatih Terim dublörü vardı Bucaspor'un teknik direktörü olarak. Bülentciğim; dil hareketlerine iyi çalış, onları ihmal etme. Kameranın sana döndüğü her an attığın tripler, çıkarttığın diller filan güzel aynen böyle devam et.

Kilo da almışsın şahane semirmişsin. Takım elbise giyiyorsun, bulabilirsen parlak kumaş, bir de saçları tamamen geriye yatır. Oldu mu Bülentim benim. Hah! Aferin sana. Sen de ileride Fatih Terim hocan gibi olacaksın.

FUTBOLCU GÜNLÜĞÜ

Ufuk: Ben de inanmaya başladım, galiba kaleyi alıyorum.
Serdar Kurtuluş: Bu sağ bekte oynayan sakatlanıyor. Aha ben de sakatlandım.
Neill: Umarım Serdar sakatlanıp beni sağ beke geçirmezler.
Servet: Artık farkındayım, taca yollarım topu alkışı alırım.
Insua: Anfield'dan indim İzmir Atatürk Stadı'na.
Mustafa Sarp: Elano, Cana kim var kim yok hepsini yedekledim.
Ayhan: Golü attım artik herkes susar
Kewell: Bugün sahada var mıydım yok muydum anlamadım?
Misimovic: Asist kralıydım, ırgat oldum.
Pino: Neyse ki takım anladı öyle kolay kolay pas vermeyeceğimi.
Baros: Her maçta tek başıma rakip defansın tamamıyla boğuşuyorum yetti.
Cana: Bütün hafta basının malzemesiydim, 10 dakikada da olsa forma giydim.
Aydın: İlk 11'de oynamayı bekliyordum, yıkıldım.
Gökhan Zan: N'oluyor ya, sarı-kırmızı forma ne alaka? Haa doğru ya transfer oldum ama sakatlıktan forma giyemedim hiç

16 Eylül 2010

Bireysel kurtuluşun dayanılmaz cazibesi


Sinem Örsçek, 4 Temmuz 2009'da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün yolunu kesti ve "İki üniversite bitirdim. İşsizim. Bu insanlar sizi neden alkışlıyor anlamıyorum. Bu ülkede neler oluyor bilmek istiyorum. Biri söylesin" diyerek, bir nevi kahramanlık yapmıştı.

O gün yapılan haberleri, yazılan çizilenleri o kadar iyi anımsıyorum ki. Facebook üstünde binlerce insan tebrik etti, "İşte birisi nihayet tepki verdi" diyerek, Türkiye'de muhalefet havarisi bile ilan edildi.

Zaman geçti Sinem'e Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün girişimiyle Antalya'daki 5 yıldızlı bir otelde iş bulundu. Sinem 6 ay içinde bir şirket yöneticisi ile evlendi ve işi bıraktı.

Sinem artık yırttı. Çünkü şirket yöneticisi bir eşi var. Abdullah Gül'ün karşısına çıktığı gündeki koşullar değişti.

Şimdi Sinem, kendi deyimiyle "Milli beka açısından en az 3 çocuk yapacakmış"

Üstelik isimlerine de 'Recep', 'Tayyip' ve 'Abdullah' koyacakmış.

İşte Türk halkının yapısı budur. Yani her koyunun kendi bacağından asıldığı bir ülkedir. Yırttığın andan itibaren her şey geride kalır. Hatta öyle bir kalır ki, iş cıvık cıvık bir yalakalığı dönüşüp, 3 çocuk yapıp, isimlerine de Tayyip, Recep ve Abdullah koymaya kadar gider.

Sinem işin kolayını bulmuş. Hep birlikte takip edeceğiz. Bu haber sonrası ne eşinin ne de kendisinin sırtı yere gelmez. Hatta ben yakın zamanda Akp'den siyasete de atılmasını bekliyorum.

Bu ülkede ne yazık ki, bu yüzden kitlesellik olmuyor. Herkes bireysel olarak yırtmanın peşinde. Bireysel açıdan refaha ulaştığınız an, bulunduğunuz kitlenin içinden sıyırırsınız kendinizi. Hatta artık onları aşağılayabilirsiniz de.

İşin yapış yapış yalakalık kısmına girmeyeceğim, kendine bunu yediren insandan zaten bir bok olmaz.

Sinem'e çağrım şu; çocuk isimlerini, Recep, Tayyip ve Abdullah olarak düşünmüşsün ama eğer kız olursa Hayrünnisa, Emine ve Sümeyye de koyabilirsin.

Sinem uyanık ama isim konusunda biraz şaşırmış garibim.

Niye yazdım? Çünkü bu ülke Sinem'lerden oluşuyor. Bu ülkede Sinem gibi zengin kocaya kapağı atmaya çalışan tonla hatun var. Bir biçimde yırtmak için kendini bile satabilecek tonla insan var. O yüzden referandum sonuçlarına kimse şaşırmasın.

Yırtmak iyi geliyor gelmesine ama insanın onurunu yırtıp atması şerefini beş paralık etmesi çok adice geliyor bana.

Bak gördün mü, yine midem bulandı. Ben kusmaya gidiyorum...

15 Eylül 2010

25 milyon dolar gelir, hoş gelir, ley ley limi limi ley


The Daily Telegraph gazetesi bombayı iktidarın kucağına bıraktı. Şimdi elden ele dolaşıyor o bomba.

Daily Telegraph'ın açıklanmayan batılı diplomatlara dayandırdığı haberde şu ifadeler yer alıyordu: "Batılı diplomatlar alarmda. İslami partinin lideri Erdoğan’ın seküler Türk anayasasını ortadan kaldırmak için başvurduğu referandum kampanyası için İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad ile 25 milyon dolarlık bir bağış aldığı bilgisi verildi."

Con Coughlin Akp'den gelen yalanlama üzerine, "Haberimin sonuna kadar arkasındayım. Para İranlı Ahl-Beit kuruluşu tarafından İHH üzerinden Erdoğan’a ulaştırıldı." açıklamasında bulundu.

Ortada yenilir yutulur cinsten olmayan bir haber ve iddia var. Akp, İngiliz basınını Türk basını sanmış olacak ki, "O haber derhal çekilsin" türünden eblehleri bile kıskandıracak bir açıklama yaptı. Tabii burada işler kolay yürüyor. En kötü basarsın vergi cezasını, aklını başına getirirsin herkesin.

Ama kazın ayağı İngiltere'de öyle değil. Adamlar Başbakanlarından tutun da Genelkurmay Başkanlarına kadar dilediğini yazıyor. Hem de en ağır ifadelerle. Sözün özü gazetecilik yapıyorlar. Buradaki gibi masa başında emirle iş yapmıyorlar.

İddianın içinde İHH de var. Mavi Marmara hadisesinden sonra haklarında düşündüklerimi gayet açık ve net biçimde yazmıştım. Okumamış olanlar buyursun okusun.

İddia doğru mu, yanlış mı bilinmez ama Telegraph, "Bizde haber rüya görülerek yazılmaz" diyerek, haberinin arkasında.

Şimdi şöyle bir durum var: Eğer bu haber doğruysa yani referandum için Akp'ye İran'dan 25 milyon dolar akıtılmışsa, Siyasi Partiler Kanunu'na göre bu parti kapatmak için yeterli midir? Kanunlar yeterli olduğunu söylüyor. Muhtemelen Yargıtay bu haber üzerine direkt olarak çalışma başlatır.

Hadi diyelim ki, parti kapatılmadı. Türkiye'de seçim çalışmaları artık İran'dan gelen paralarla mı yapılacak? İslami holdinglerde yüzmilyonlarca Euro kaptıran insanların paraları daha önce gayet güzel seçim çalışması için kullanılmıştı. Olaylar ayyuka çıkınca artık farklı yollardan paralar yollanıyor. Yoksa bir referandum için yapılan bu kadar çalışmanın hiçbir parayla izah edilmesinin mümkünatı yok. Devlet imkânları 'yetersiz' kalmış demek.

Bu noktada referandumun meşruiyetini tartışmak gerekir, çıkan sonuçtan bağımsız olarak. Ben tartışmıyorum çünkü kendisine dahil olmadım ama evet ya da hayır tercihi yapanlar, buyursun tartışsın.

Türkiye, raydan çıkmış vagon gibi ilerliyor Akp iktidarında. Büyük bir yalan ve aldatmaca dünyasının içindeyiz. Aziz Nesin'in yüzde 60'lık kesimini dışarıda bırakırsak, geri kalan yüzde 40'ın içinde de aptal sayısı hatırı sayılır kadar var.

Türkiye'nin, İran olması gibi bir korku taşımıyorum içimde, buna iktidarın gücü yetmez. Bu ülkede işler, başka yerlerden kontrol ediliyor, başka yerlerden gelen emirlerle hareket ediliyor. Bakmayın siz iktidarın atıp tuttuğuna. Verilen söz kadar konuşma hakları var. Ama tabii demokrasi var, seçimle geliyorlar, o yüzden demokrasiye de saygı duymak gerekir, öyle değil mi(!)

Acayip bir ülke burası. Olan biten her şeyi aptal aptal izliyoruz sadece. Bir-iki cılız ses, hepsi o kadar. Güçlü çıkmaya kalkışan sesleri zaten bir biçimde bertaraf ediyorlar.

Bu iktidara ucundan, köşesinden, kıyısından destek veren ve kendisinin sola dair düşündüğünü söyleyen herkese şu yazıyı okumalarını salık veriyoruz. EŞİTLENMEK

Bu ülkede, kendisine devrimciyim diyenler bile salaklardan oluşmaya başladı. (Az küfür yemem ama aynen böyle düşünüyorum) Tabii zaman zaman farklı mevzilere girip, oralara sığınmak da bir strateji, öyle değil mi?

DAYANAMADIM

Şu linkteki bilançoya lütfen bakın. Hayatınızda 0-0'a sıfır hiçbilanço gördünüz mü bilmiyorum ama ben ilk kez gördüm. Bravo (!) yöneticilere. Ben Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş yerinde olsam, şu mali dengeyi sağlayan adama basarım parayı getiririm kulübe. Hey babalar be, alem bilanço görsün.

Buyurunuz link

14 Eylül 2010

Galatasaray'a 'haram', basketbolculara 'helal'


Galatasaray UEFA şampiyonu olduğunda devletin ülke tanıtımı için verdiği parayı basın toplantılarıyla kınayanlar, Galatasaray'ı 'dilenci' statüsüne sokanların dilleri götlerine mi girdi acaba?

500 altın+28 milyon lira.

Hak etmişlerdir ya da etmemişlerdir tartıştığım şey bu değil. Kişisel olarak bu ülkede yüzbinlerce aç insan varken, insanlar işsizlikten intihar ederken, padişahlık sistemi örneğindeki gibi keseyle altın verip, üstüne 28 milyon liralık çeki de ikram etmeyi pek içime sindirdiğimi söyleyemem.

Ama sorum başka. Götleri yırtılırcasına bağıranlar şu an neden sessiz? Bu ülkede samimi insana rastlamak çok zor.

10 numara adamlar


Elimde fırsat olsa 10 numarayı senden başka kimseye vermezdim. O formayı senden daha çok hak edecek adam yok çünkü.

Metin Oktay'la ilgili bir dolu şey yazdım, sonra sildim. Bazı insanların kelimelere dökülmesi zor oluyor. Metin Oktay da böyle biri Galatasaraylılar için. Herkes yazıp çizdi ama söylemek lazım, bari dün parçalı forma giyilseydi. Saçma sapan bahaneler, aptalca hareketler ve ucu pazarlama taktiklerine dayanan adilikler... İnsanın midesini bulandırıyor.

Nâzım bu şiiri yazarken, bambaşka şeyleri düşünmüş olsa da, içimden buraya koymak geldi.

Ha bu arada bir haber de benden olsun. Bundan sonra maç yazılarıyla posta.com.tr'de olacağım. Hemen hemen buradakilerle aynı olacak ama benim üslubun biraz daha tıraşlı halini bulacaksınız. Dünkü yazının biraz değiştirilmiş bir hali burada

SEVGİLİM YALAN SÖYLERSEM

Sevgilim yalan söylersem sana
Kopsun ve mahrum kalsın dilim
Seni seviyorum demek bahtiyarlığından

Sevgilim yalan yazarsam sana
Kurusun ve mahrum kalsın elim
Okşayabilmek saadetinden seni

Sevgilim yalan söylerse sana gözlerim
İki nadim gözyaşı gibi avuçlarıma aksınlar
Ve göremesinler seni bir daha

Nâzım Hikmet

13 Eylül 2010

Kendimizi kandırmaya devam edelim


Galatasaraylı olmak zor zenaat olmaya başladı birkaç yıldan bu yana. Deplasmanlarda oynanan pasif futbola biraz biraz alışmaya başlıyor insan ama Ali Sami Yen'de böylesine sonbahar karşılaması insanın uykusunu getiren ve aynı zamanda kalbini yoklayan bir oyun görünce zorluk derecesi artıyor.

Rijkaard'ın göreve geldiği günden bugüne Galatasaray 'altı kaval üstü şeşhane' bir takım görüntüsünde. Hücum özellikli oyuncular isim olarak bakıldığında ne kadar iyiyse, orta saha bir o kadar zayıf kalıyor. Ancak belli ki, yönetenler durumdan şikâyetçi değil. Yoksa akıl kârı değil, orta sahanın Ayhan-Mustafa Sarp-Barış üçlüsüne teslim edilmesi.

İlk 45 dakika uyku sorunu çekenlere birebirdi. Sağ kanatı işlevsiz hale getirmek için elinden geleni ardına koymayan Ali Turan-Elano ikilisi, oyunda etkisiz elaman görevindeydi. Elano'ya bir parantez açmak gerekir.

Muhtemelen "Elano'ya neden kızılmaz?" isimli bir kitap çıkartsam, en çok satanlar arasında yerini alır. Yaz boyunca satmaya çalış, satamayınca kurtarıcı olarak sahaya yolla. Adamın bütün dengesi bozuldu, biz top oynamasını bekliyoruz.

O yüzden kızılmıyor. Oysa, her maçta bir umut, herkes bekliyor. En mantıklı yol, üstüne Brezilya Milli Takımı formasını geçirmesi için TFF'den özül izin almak. Başka türlü futbol oynayacağı yok çünkü.

Ali Turan konusuna girmek bile istemiyorum. Koskoca 45 dakikada hücuma çıkılmaya çalışılan her topu rakibe, bayram şekeri niyetine ikram etti. Eyvallah, bu adam sağ bek değil ama bu kadar da pas hatası yapması üstelik bek olarak kademesini sürekli kaybetmesi üstünde sarı-kırmızı forma olan bir adama yakışmıyor.

Biz gördük, Rijkaard görmedi mi? Haliyle bu hissedilmeyen ikiliye soyunma odası yolunu gösterdi. İkinci yarıya, tüm izleyenlere yalancı bahar hissiyatı veren Galatasaray, 10 dakika baş döndürücü bir tempo yaptı ama sadece o kadar işte. Şans pozisyonuyla bulunan bir penaltı ve Ali Sami Yen'de yani kendi evinde mahkûm bir futbol.

Üretkenlik yok, kalite yok, zekâ yok. Sözün özü futbol yok. 'Sezon başı' deyip, geçiştirilemez de. Temmuz'da sezonu açmış bir takımın, 5. haftaya girilirken, oynadığı şu futbol affedililir gibi değil.

Kimsenin umudu yok, kimse bir sonraki maçın 3 puanla kapatılacağı inancında değil, üstelik haklılar da. Galatasaray kalecisi zaman geçirmeye çalışıyorsa, her top geriye dönüyorsa, tribünlerden gelen ıslıklı tepkiye alışmalılar.

Gün geçtikçe geriye gidiyor Galatasaray. Bugün alınan ve anlık sevinç yaratan 3 puana aldananlara Nicolas Boileau'nun o meşhur sözünü hatırlatırım; "Her aptal onu beğenen başka bir aptal bulur."

Tolunay Kafkas için bir-iki kelam etmek gerekir. Her gittiği takıma kimlik veriyor, benzerini Gaziantepspor'a da uygulamış. Sert, orta sahası rakibe oynama şansını minimuma indirmiş, defansif yönü güçlü bir takım yaratmış. Ancak böylesi Galatasaray'ı karşısında gördüğünde golü yedikten sonra değil de, golü yemeden önce hücumu düşünse bugün itibariyle en az bir puanı cebine koyup giderdi.

Son söz Metin Oktay için olsun. Bugün ölüm yıldönümüydü ve Galatasaray sahaya sarı ya da kırmızıdan eser taşımayan bir formayla sahaya çıktı. Kulüpten yapılan açıklama mantıklı ve inandırıcı değildir. En azından böylesi bir günde parçalı formayla sahaya çıkılmalıydı, pembe-mor-altın sarısı ya da başka bir renk yerine.

FUTBOLCU GÜNLÜĞÜ

Ufuk: "Her maç Neill'la tartışmayı ihmal etme."
Ali Turan: "Top bana geldiğinde mutlaka rakibe atmalıyım."
Servet: İstedikleri kadar eleştirsinler işimi yaparım.
Neill: "Şu ileri çıkışlarımda paslarımı bir düzeltebilsem."
Insua: "Buraların yenisiyim, umarım fark etmemişlerdir."
Mustafa Sarp: "Kaç ciğer taşıdığımı düşünüyorlar acaba?"
Ayhan: "Hâlâ genç görünmem tek avantajım."
Misimovic: "Ufaktan ısınıyorum."
Kewell: "Bir de beni gönderiyorlardı. Gitseydim puan bile alamazlardı."
Elano: "Copacabana plajını ve Milli Takım formamı özledim."
Baros: "Başımın çaresine daha ne kadar bakabilirim."
Aydın: "Eski günleri hatırlattım, birkaç maç formam garanti."
Sabri: "Ali Turan mı? Tek ayağımla oynarım o futbolu."
Pino: "Bir iki deparla günü kapattım."

Not: Arda ile ilgili birkaç kelam yazmıştım ama kendisi hakkında yazmama gayreti içinde bulunduğumdan, o bölümleri sildim.

Siyasal erk ve destekçileri zerre kadar namus ve şeref sahibiyse


Ben bu ülkenin ta amına koyayım. 12 Eylül anayasasını yüzde 92'yle destekleyen yavşak güruhunun tamamı şimdi darbe karşıtı oluverdi. 12 Eylül'de tanklara selam duran, askerin sırtını sıvazlayan, sandıkta o gün de evet oyu veren götveren sürüsü evlerinden kafalarını çıkaramıyordu ama bugün keskin darbe karşıtı oluverdi. Bu kadar çiğ, bu kadar aşağılık, bu kadar şakşakçı bir halk daha var mıdır bilmiyorum.

Kimse götünden anlamasın şu cümleleri. Sonuç evet çıktığı için yazmıyorum. 12 Eylül 1980 referandumu ve geçen süre ile bugünkü tavrı karşılaştırıyorum.

Başbakan Erdoğan bile teşekkür konuşmasında "Devrimci Sol'a teşekkür" ediyorsa ve o devrimci sol yani AK Parti destekçisi Devrimci Sol İşçi Partisi, referandumun yapılmasına günler kala yüzlerce polisle, helikopter destekli operasyonlarda MLKP üyelerinin gözaltına alınmasına ses çıkarmıyorsa, ülkenin çivisi çıkmış demektir.

12 Eylül'de bu ülkenin solu hallaç pamuğu gibi atılırken, merdiven altı camilerde ağlak imamlar eşliğinde örgütlenen siyasal İslam ve uzantıları, bugün darbecilere bayrak kaldırmış durumda. Oysa kendileri de gayet iyi biliyor ki, bu ülkede imam hatiplerin sayısının artması, ülkede birdenbire palazlanan türban sorununun hortlaması 12 Eylül darbecilerinin sayesinde olmuştur.

Siyasal erk eğer zerre kadar namus ve şeref sahibiyse 12 Eylül'ün en büyük çocuğu YÖK'ü bugün kapatır.

Siyasal erk eğer zerre kadar namus ve şeref sahibiyse 12 Eylül'ün ertesinde çıkartılan, SİT alanları ve doğal alanların talanına yol açan Turizm ve Teşvik Yasası'ni derhal iptal eder.

Siyasal erk eğer zerre kadar namus ve şeref sahibiyse 12 Eylül ürünü yüzde 10'luk seçim barajını kaldırır.

Siyasal erk eğer zerre kadar namus ve şeref sahibiyse 30 yıldır süren DEV-YOL davasının sonuca ulaşması için gerekenleri yapar.

Siyasal erk eğer zerre kadar namus ve şeref sahibiyse, 12 Eylül'de iki generalin götünden çıkardığı Kutlu Doğum Haftası denen saçmalığı kesip atar.

Siyasal erk yani siyasal iktidarın 12 Eylül'le hiçbir hesabı yoktur. Çünkü 12 Eylül bu ülkede solun üstünden tank gibi geçmiştir, hatta tanklarla üstünden geçilen insanlar da olmuştur.

12 Eylül'ü yargılamak konusunda samimi olanlar, Diyarbakır Cezaevi'nde katledilenlerden, Adana işkencehanelerinde hayatlarının tamamında taşıyacakları izler taşıyanlardan, ülkesini terk etmek zorunda kalan binlerce ülke insanından, sakıncalı olarak işlerinden atılanlardan, işlerine son verilen öğretim görevlilerinden, kapatılan derneklerden, kuşkulu ölümlerden ötürü özür dilemekten başka şeyler yapsın.

Bu muamelelere maruz kalan bütün insanlara tazminat ödensin, 12 Eylül ürünü tüm kurumlar lağvedilsin ve yine aynı dönemde Meclis'ten geçirilen tüm yasalar iptal edilsin. Hadi bakalım, kim ne kadar samimi görelim.

12 Eylül'le hesaplaşacaklarmış! Ulan siz önce bu ülkede kendi destekçilerinizin Maraş'ta, Çorum'da, Sivas'ta, Yozgat'ta, Malatya'da gerçekleştirdiği katliamlarla hesaplaşın.

İki çift lafım, şu referandum sürecinde MHP'yi kendilerine yakın gören ulusalcı tayfaya olacak. AK Parti'ye alternatif gördüğünüz partinin tabanı, AK Parti'den çok daha tehlikelidir. Şu yukarıdaki katliamların hepsine birlikte imza attılar. Aklınıza şaşayım sizin.

Büyük bir yalan ve kandırmacayla geçen referandum sürecinin özeti de şu haberdedir: "CHP Milletvekili Ergün Aydoğan Balıkesir’de referandumda ‘hayır’ çıkacağını söylerken AK Parti Milletvekili İsmail Özgün de ‘evet’ oylarının daha fazla olacağını ileri sürdü.

Bu tartışma da iddiayı getirdi. Aydoğan ve Özgün referandum sonucuna göre kaybedenin kazanana bir takım elbise ve Vali Yılmaz Arslan’a da bir kravat alma konusunda iddiaya girdi.

İsmail Özgün iddiayı kaybettiği için verdiği sözü tutacağını söyledi. Özgün, "Aydoğan’a bir takım elbise, valimiz Yılmaz Arslan’a kravat alacağım. Beni, Gömeç, Gönen ve Manyas’ta çok fazla çıkan hayır oyları yanılttı. Türkiye genelindeki yüzde 58’e seviniyorum" diye konuştu."


Hah işte, milletin götünü yırtıp kavga ettiği konu, AKP ve CHP milletvekilleri arasında ancak ve ancak taşak muhabbeti boyutundadır. Dün yazdım, siyasi tarihte bu iki partinin koalisyonunu da görürüz, söylemedi demeyin.

12 Eylül 2010

Polisler ilçe ilçe gezinip oy kullandı


TKP'nin açıklaması burada, isterseniz göz atın

Adamı maymun ederler


Sen aylarca git Türkiye'yi dolan, evet propagandası yap ve oy kullanma ya da kullanama.

Türk siyasetine en büyük aptallıklardan biri olarak geçecektir, bu hareket.

Şimdi Erdoğan ne dese haklı olacaktır. Çok dalga geçerler, çok alay ederler ve adamı maymuna çevirirler. İşin ilginci haklı da olacaklar.

Koltukta tutmazlar adamı. Lider olmak ayrı vasıflar gerektiriyor. Bir oy kullanamayan adamdan ne parti lideri olur ne de milletvekili. Kılıçdaroğlu'nun siyasi hayatı uzun sürmez, en azından CHP lideri olarak.

Bunun hakkında bambaşka şeyler yapmak lazım ama fena yoğunum.

Kararımın haklılığını kendi açımdan bir kez daha görmüş oldum.

Seçim yasakları var ama..


Valla rakamlar gelmeye başladı. Büyük hayal kırıklığı yaşanacak şimdiden söylemeliyim. Şu anda doğu illerinden sonuçlar gelmeye başladı. Boykot rakamları henüz belli değil ancak yüzde 98 gibi oranlar söz konusu katılımcılar arasında.

Hangisi evet hangisi hayır söyleyemiyorum ama siz tahmin ediyorsunuzdur. Batı illerinden gelen rakamlar mutlaka varolan yüzdeleri değiştirecektir fakat tamamını değiştirmeye yeter mi? Sanmıyorum. Eğer rakamları öğrenmek isterseniz mail atmanız yeterli. Mutlaka yanıt veririm....

10 Eylül 2010

Yok canım camiye siyaset sokar mısınız siz!


Başbakan Erdoğan bugün İstanbul'da önce Sultanbeyli'de daha sonra da Arnavutköy'deydi. Kendisinin Arnavutköy'de yaptığı açıklamalardan biri şu; "Kışlaya da siyaseti soktular, camiye de siyaseti soktular" diyebileceğini belirterek, "Şimdi sizlerle bir araya geldik ya bunu camiye siyaset sokmak diye nitelendirir. Sayın Bahçeli, camiye siyaset sokmak, caminin içinde bu konuşmayı yapmaktır. Biz dışarıda bu konuşmayı yapıyoruz. Halkımız burada toplandı, gönlünü açtı ve biz de hem kendilerine mesajlarımızı veriyoruz hem de bayramlaşmamızı ve bunu kalkıp da saptırmayla bu şekle dönüştüremezsin"

Buyrun fotoğraflar da bunlar.









Ulan ne kötü niyetli bir insanım ben. Adam diyor ki, "Biz caminin dışındayız", ben hâlâ üsteliyorum.

Cık cık cık, terbiyesizin önde gideniyim...

9 Eylül 2010

Evet ya da hayırın anlamı -ya da anlamsızlığı-


Türkiye ilginç bir dönem geçiriyor. Pek çok kimse 12 Eylül 2010 günü, ülke tarihinin kritik virajlarından birinin dönüleceği kanısında.

Yaklaşık 2 aydan bu yana "evet-hayır" üstünden yapılan propaganda sonucunda, meydanlardaki hararetli konuşmalar ve basının bu çılgın propagandaya mal bulmuş mağribi gibi atlamasıyla her yerde konuşmaların öznesi oluverdi, referandum.

Bu iki cephenin evet bölümüne baktığımızda bize sunulan temel argüman sadece ve sadece hayırcıların darbe yanlısı olduğu üstünden yürütülüyor. Hatta başbakan bu cümleyi NTV'deki canlı yayında birebir olarak kullandı. Ülkenin başbakanının algısı, hayır oyu verenlerin darbeci olduğunu söylüyor.

Tabii bu beraberinde şu fikri getiriyor: Diyelim ki, ülkede hayır oyu verenlerin sayısı yüzde olarak 48 çıktı. Başbakan tüm hayır oyu verenleri 'darbeci' olarak nitelendirdiğine göre, ülkenin yüzde 48'i darbecidir. Aslında kendi içinde haklılık payı yok değil. Bu ülkede darbecilerin yüzde 92-93 gibi bir oy oranı aldığını, tankların sokaklardan geçişlerinde insanların alkış tufanı kopardığı bir yalan değil.

Ne yazık ki, bu ülke insanının hamurunda Tiananmen'de tankların önünde dimdik duran Jeff Widener'ın ölümsüz karesi 'Meçhul İsyancı'nın gösterdiği dirayeti gösteremiyor. Bu ülkenin öğrencilerinin, kendisine aydın diyenlerin darbe pankartları açıp, panellerde, meydanlarda darbe çığlıkları attığını göz önünde bulundurursak, başbakanın bu söyleminde haklılık payı büyük.

İki aydır yaşadığımız evet propagandası, iktidarın tüm olanaklarıyla yüklenerek, insanların beyinlerine evetin kazınması şeklinde oldu. Joseph Goebbels'i bile kıskandıracak nitelikteki bu propaganda alanların dışında; camilerde, iftar çadırlarında, neredeyse 5 kişiden fazla toplanılan her yerde uygulandı.

Bunların en rezil örneklerinden biri Ankara'yı yöneten adamın verdiği 70 bin kişilik iftarda gerçekleşti. 70 bin kişilik iftar zaten başlı başına bir kepazelikken, sandalyelerin üstünü tutun da yemek dağıtılan kartonlara kadar her taraf evetle donatılınca, bu kirli propagandanın, iktidar ve onun yandaşları tarafından nasıl bir iğrençliğe getirildiğinin tipik bir örneği.

İşin geldiği boyut, başbakanın, Arda Turan'la milli maç sonrası yaptığı şu sohbetin sansürlenmesine kadar ulaştı.

Başbakan: Bugün yine şanslısın. Bir yerlere vurdurarak bilardo gibi gol attın.
Arda Turan: Başbakanım sizden bir şeyler öğreniyoruz hayırlısıyla.
Arda Turan: Hayırlı akşamlar. (telefonu kapatırken söyledi)

Arda Turan bu hayırlısı kelimesini bilinçli mi kullandı bilinmez ama ertesi gün Sabah, Fotomaç gibi Çalık medyasının gazetelerinde yer almadı bile.

İnsanların; "Eğer evet çıkarsa Türkiye'ye şeriat gelir" korkusunun anlamsız olduğunu düşünsem de, bu iki ay boyunca hayır kelimesinin bazı basın-yayın organlarında sansürlenmesini ciddi bir tehlike olarak görüyorum. "Bunda bir çelişki yok mu?" diyecek olanlara yanıtım hazır.

Siyasi iktidarın anayasayı baştan sona değiştirme, ülkenin eksenini tamamen kaydırmayı, evet sonrasına bırakacağı telaşını ne samimi, ne de gerçekçi buluyorum. Bugün hayır diyenlerin ağzından çıkan başlıca kelimelerden biri eğer demokrasi ise o zaman seçilmişlere böylesi antidemokratik tepkiler vermeye hakkı yok. Savunmuyor musunuz demokrasiyi? Savunmuyor musunuz parlamenter sistemi? Eee, o zaman neden bu panik? Var olan siyasi iktidar oyla geldiyse ve siz de demokrasiyi savunuyorsanız; velvelenin, ortalığı yıkarcasına "Şeriat geliyor!" çığlıklarının amacı ne?

Tabii şimdi "Ama yüzde 47'nin yüzde 53'e tahakkümü demokratik değil" diyenler çıkacaktır. Eh o zaman da, Turgut Özal'ın değiştirdiği seçim sistemine sesiz kalmana yan. Hadi yaşın küçüktü diyelim, dikil annenin, babanın karşısına ondan hesap sor.

Neyse şu etrafta oyunun renginin evet olduğunu açıklayanlarla ilgili bir-iki kelam edelim. Evetçiler cephesinde Sezen Aksu, Yılmaz Erdoğan, Lale Mansur, Orhan Gencebay, Emre Belezoğlu, H.Ş, Halil Ergün gibi pek çok isim çıkıp medeni bir biçimde evet oyu vereceğini açıkladı. Kimileri alkış kıyamet karşılarken, diğer cephe ise yuhalamayı seçti.

Evet propagandistleri ve destekçileri, bu isimleri gurur kaynağı olarak gösteriyor. İlginç olan bu ülkede Kemalettin Şentürk isimli adam "Ben İşçi Partili'yim" dediğinde, bugünün demokratlarının o zaman bu adamı aforoz etmesidir. Benzer bir süreçten Metin Kurt'un da farklı bir dönemde geçtiğini eklemek de fayda var.

Demek ki, neymiş? Demokrat tavır günden güne, zamandan zamana değişebiliyormuş. Hoş bu dönemin modası demokratlık. Ahmet Kaya'ya çatal-bıçak fırlatıp, linç etmeye kalkışanların tamamı, bugün günâh çıkartarak, vicdani mastürbasyonlarını yaptılar.

Gelelim hayır çevresinde yürütülen propagandaya. Bu propaganda haliyle biraz daha silik kaldı. Silik kalmasının iktidar eliyle ve valiler, kaymakamlar, belediye başkanları aracılığıyla yapıldığını düşündüğümüzde silik kalmasının normal bir durum olduğunu söyleyebiliriz.

Özellikle CHP kanadında, bunu bir anayasa referandumu değil de, güvenoylamasına götürme çabasındaydı. Diğer hayırcılar ise, bu anayasanın 12 Eylül 1980 anayasasının farklı bir versiyonu olduğunu söyleyerek, daha mantıklı savlarla ortaya çıktılar.

Hayırcıların özellikle son dönemde, evet kampanyasından etkilenip, "Görmüyor musunuz bu herifler istediğini bir biçimde alır" yılgınlığını sezmek mümkün.

Şimdi gelelim kişisel fikre. Daha önce de söyledim, o yüzden bir beis görmüyorum tekrarlamaktan. Etrafımdaki bazı insanlar "Senin boykot kararın evetçilere yarar" söylemi, beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Ülkedeki her türden siyasi hesaplaşmayı Galatasaray-Fenerbahçe maçına çevirenler şunu iyi bilmeli, bu ülkede iki kutuplu yaşamaktan sıkılmış, kendini cendereye sıkışmış hisseden insanlar var.

Sanki ülkede AKP-CHP dışında bir siyasi hareket yokmuş gibi davranılmasından bıkmış durumdayım. Her şart ve koşul altında "Ya ondansın ya bundan" tavrı, her iki tarafın da ağzından düşürmediği demokratlık kavramına -en azından kavram olarak- taban tabana zıt.

Muhalefet yelpazesinde söz edilen yüzde 53'lük kesimin içinde bulunuyorum ama o yüzde 53'ün, yüzde 95'iyle bambaşka şeyler düşünüyorum. Bugün hayır diyen kimse nasıl bir anayasa ile geleceğini açıklamıyor. Sadece bugün sunulan anayasaya hayır diyor ve "Daha demokratik bir anayasa için hayır" söylemini kullanıyor.

Oysa benim hayır demem için de, bugün hayır diyenlerin yarın ne yapacağını bilmem gerekir.

Yıllardan beri tartışılan başkanlık sistemine aslında çoktan geçtik bile. Siyasi konjonktür gereği hep iki kutupluluk önümüze sunuluyor. Biz de seviyoruz, ya ondan ya bundan olmayı. Farklılıkları sevmeyen, yeniliklere açık olmayan kapalı bir toplumuz. Bu, bugünün evetçileri ya da hayırcıları için değişmiyor.

Benim kararım bir nevi kazan kaldırmak. Bana sunulan beyaz ya da kahverengi tabletlerden ikisini de istemiyorum. Daha renkli, daha farklı bir ülkenin hayalini yaşıyorum. O yüzden de, birbirinden sevimsiz iki siyasi görüşten (evet ve hayır bazında iki siyasi görüş) birini seçmem beklenmesin.

Gayet iyi biliyorum ki; bugün evet diyen ve darbe karşıtı gibi görünenler 12 Eylül'de tankların geçişinde el sallayıp, askerlerin sırtını sıvazladılar.

Gayet iyi biliyorum ki; bugün hayır diyenler, bu ülkedeki darbelerin bazılarına ya alkış tuttular ya da darbe dönemlerinde dik duruş sergileyemediler.

Gayet iyi biliyorum ki; siyaset o kadar kaygan bir zemin ki, bugün toplumu hayır ve evet diye ayrıştıranlar yarın iktidarın koltuklarını paylaşıverirler.

Ve gayet iyi biliyorum ki; vereceğim ne evet ne de hayır kararı bu ülkedeki milyonlarca aç insanın karnını doyurmayacak, işsizlerin iş sahibi olmasını sağlamayacak, intihar eden çaresiz insanların yararına olmayacak.

O yüzden benim kararım boykottur. Kimse istedi diye değil ama birey olarak düşünüp, kendimce doğrusunun bu olduğuna karar verdiğim için.

Son sözü kendi dilimde yapayım.

Rasim Ozan Kütahyalı gibi bir dalyarak evet oyu veriyorsa onunla aynı kararı vermem mümkün olmaz.

Kenan Evren gibi darbe mimarı dallama hayır oyu veriyorsa, onunla aynı kararı veremem.

Tarih bugünün evetçilerini ve hayırcılarını tıpkı 12 Eylül'e evet oyu verenler gibi yargılayacaktır.

Halka rağmen ama halka karşı tüm dayatmalar, halkın kendisini kurşunlamasından başka bir şey değildir ve 12 Eylül 2010'daki referandum da, benim açımdan halkın kendini kurşunlamasıdır.

Siyasetin ne denli kirli olduğunu evet oyu verecek olanlara şeriat yanlısı, hayır oyu verecek olanlara da darbe yanlısı ve terörist gibi yaftalar yapıştırılmasından görebilmek mümkün oldu.

Ne darbe yanlısıyım ne de şeriat istiyorum. Hayalimde; kimsenin dininden, dilinden, milliyetinden ötürü yargılanmadığı, öldürülmediği ve katledilmediği; herkesin fikirlerini özgürce anlatabildiği, çok uluslu şirketlerin esiri olmayan, kapitalizm denilen vahşi canavara teslim olmamış, yönetenlerin değil yurttaşların rahatı için çalışan, herkese iş, ekmek ve özgürlük sağlayabilen, hiçbir dış güçle göbek bağı olmayan, tam bağımsız bir Türkiye var.

12 Eylül 2010 tarihinde ne evet, ne de hayır diyenler bunu sağlamıyorsa, ben de en doğal ve kendimce en onurlu duruş olarak gördüğüm boykot kararını uygulayacağım.

Mutlu bayramlar



Hayatınızın bayram şekeri tadında geçmesi dileğiyle...

8 Eylül 2010

Devrimci güzel bir insanın ardından...


Sene 1994 ya da 95. Bakırköy'de oturuyorum. Bir cumartesi günü can sıkıntısı mı nedir bilmiyorum, girdim CHP Bakırköy'ün kapısından. Beklemediğim bir kalabalık var partide, CHP'nin dibe vurmak üzere olduğu yıllar çünkü. "Örgüt toplantısı var" dediler, eyvallahı saldım, toplantının yapılacağı odaya daldım.

İstanbul Milletvekili olduğunu yanımdaki yaşıtım arkadaştan öğrendiğim bir adam konuşuyor. Bir saat susmadı, susmadı hiç. İsmi Ahmet Güryüz Ketenci'ymiş. Tam soru soracağım, "Benim yetişmem gereken bir toplantı var" dedi. O zaman da şimdiki gibiyim. "Yok öyle, ben soru soracağım, siz de dinleyeceksiniz. Ben sizi bir saat dinledim" diye çıkıştım. Şu an ne sorduğumu bile hatırlamıyorum.

Gel zaman git zaman, birkaç kişiyle tanıştıktan sonra ikinci adres gibi bir yer oldu bana parti. Sıkı dostluklar, iyi arkadaşlıklar kurdum. İşin siyaseti filan hikâye. Herkesle tanış olmaya başladık tabii. Dört-beş kişi partiden çıkıp bir birahaneye takılmaya başladık. Birahanenin sahibi de partili, para boşuna gitmesin diye, oradayız hep.

Bir grup oluşturduk, hemen hemen hepimiz aynı kafadayız. Sadece gençler yok tabii. Bu söz ettiğim birahanede toplanıp, Deniz Baykal'ı indirme planları yapıyoruz. Başka ilçeler, illerle filan bağlantılı halindeyiz sürekli.

O dönem maçlar CINE 5'te, hafta sonları birahaneden çıkmıyoruz neredeyse. İlginç, hakikaten kozmopolit bir birahaneydi. Daha önce söz etmiş olmalıyım, sahibi olan Cengiz Abi, hem 12 Eylül döneminde hem de 68'in savurduğu hayatlardan birine sahip. Birahane Bakırköy Yenimahalle'deydi, tren istasyonunun 50-60 metre ilerisinde.

Dedim ya, birkaç arkadaş hiç çıkmıyoruz diye, saat 00.00 oldu mu, mekânın kepekleri kapatılır, yolluklar masaya gelir, oturur muhabbet ederdik. O zaman Cengiz Abi'nin acayip bir adam oluşuna tanık olmuştum. Güzel Sanatlar mezunu bir ressam, Türkiye'nin çeşitli hapishanelerinde kalmış, kafasının bir bölümü işkenceden içeri göçmüştü.

Deniz'lerle, Mahir Çayan'la ilgili o kadar çok anı dinledim ki. Her anlattığında "Hadi Cengiz Abi, bir tane daha" derdik, üç arkadaş. Sevmezdi pek anlatmayı, böbürlenmeyi ama kıramazdı da bizi. Kalın sesiyle, "Şimdi bak bu Deniz enteresan bir oğlandı. Böyle basında yazıldığı, çizildiği gibi asık suratlı değildi. Aralarında en soytarısı (bunu yanlış anlamayın sakın) buydu" diye anlatmaya başlardı, gecenin 2'sine kadar, ne o yolluklar biter ne de bizim muhabbet biterdi.

Zamanla hem ilçede, hem de ilde güçlenmeye başladığımız hissedildiği an tırpanı indirdiler, genel merkezden. Hepimizi bir yere savurdular, ilk ayrılan ben olmuştum, ardımdan pek çok kişi daha ayrıldı.

Sonra Cengiz Abi, bir gün aradı "Ya Ozan, bizim bir arkadaş var cezaevinden yeni çıktı, biz bunlarla bir dernek kuracağız, gel akşam toplantıya" dedi. Bakırköy'de bir kafede toplandık, sonra birkaç kez de, Cengiz Abi'nin birahanesinde. 78'liler Vakfı böyle kurulmuştur, en azından İstanbul ayağının böyle kurulduğunu söyleyebilirim.

Bir süre sonra iş-güç başlayınca Cengiz Abi'yle doğru düzgün görüşemez olduk. Hoş, onun birahaneyi satması bunda büyük rol oynamıştır. Ne dediysek vazgeçiremedik, 'İkinci Adres'i satıverdi.

Tablolar asılıydı duvarlarda. Evet evet birahanenin duvarlarında. Masaların rutini belliydi. Hangi akşam gitseniz, aynı adamlar, aynı masalarda aynı şeyleri içerdi. Birahanenin üst katında şu an ismini hatırlamıyorum ama Ermeni bir papaz otururdu. Şişman mı şişman bir adam, yüzünden gülümseme eksik olmazdı hiç. Akşam saat 10 gibi gelir bir saat yüklenir alkolü, sonra evine çıkardı. Her akşam gel-gitlerden herkesle arkadaş olmuştuk. Hepsi bizden büyük abiler. Kimisi alkolik, kimisi bir şirketin yöneticisi, kimisi öğrenci. 4-4'lük Fenerbahçe-Galatasaray maçında Emre Belözoğlu'na edilen küfürden ötürü kavga bile etmişliğimiz vardır. Birbirinden ilginç insanlar ve birbirinden ilginç hikâyeler vardı, o mekânda. Dip not olarak ekleyeyim, sağlam bir Galatasaray'lıydı.

Şu boktan hayatta duruşun ne demek olduğunu öğrendiğim insanlardan biridir Cengiz Abi. Öyle ki, kız arkadaşımdan tut, annemi bile götürmüşlüğüm vardır. Kişisel ve siyasi gelişimimde acayip etkili olmuş bir adamdır.

Bu devletin borçlu olduğu pek çok insandan biriydi Cengiz Abi. Hem beyefendi, hem dürüst hem de onurlu bir adamdı. Bu devletten alacağı yıllar, bir geçmiş ve bir gelecek var.

Birkaç saat önce partiden bir arkadaş aradı. "Cengiz Abi öldü" dedi. Bir süre sanki hiç olmamış gibi davrandım, bilgisayarın başına geçip pis 7'li oynadım birkaç saat. Sonra tam kalbimin ve midemin üstüne bir fil oturmuş gibi hissettim. Hepatit A hastasıydı 12 yıldan bu yana. Birahaneye ilk gittiğimiz zamanlarda birlikte içerdik, hastalık sonrasında limonlu sodayla eşlik ederdi bize.

Ne söyleyeyim, ne yazayım inanın hiç bilmiyorum. Çok şey yaşadığım, paha biçilmez bilgiler öğrendiğim, insanlık öğrendiğim adamlardan birini kaybetmek çok koydu. Muhtemelen kızmaz diye umut ediyorum ama cenazesine gitmeyeceğim. Anneannemin cenazesi dışında kimsenin cenazesine gitmedim, gidemem.

En son 5 yıl önce görmüştüm Bakırköy meydanda. Ayak üstü lafladık, sarıldık birbirimize. Yorgun ve hasta hali, yüzünden okunuyordu. Hep söyledim ona, "Abi şunları yaz, gözünü seveyim. Yarın öbür gün bir şey olur, hepsi seninle gider. Sen anlat, ben yazayım önemli değil" diye ama fırsat olmadı işte.

Yaşadığı sevinçleri, mutlulukları, acıları, işkenceleri, devrimci karakterini, mücadelesini, aşklarını kendisiyle birlikte götürdü. Birlikte olduğu kimseyi satmamış, çözülmemiş, işkencelere direnmiş Cengiz Abi, tüm anılarıyla birlikte çekip gitti.

Bir kadeh rakı koydum, tıpkı eski günlerdeki gibi. Anlattıklarını kafamda çeviriyorum, bazen gülümseyerek, bazen öfkelenerek. Şerefe be Abi.

Not: Deniz'lerle ilgili Cengiz Abi'yi anlattığım bir post vardı, onu bir arkadaşımız bloğunda kullanmış. Belli oluyor ki, ortalıklara çıkmak istemiyor ama bu yazıyı okuyorsan, kurupiyaz@gmail.com adresine bir elektronik posta atarsan çok sevinirim. Birbirimizi tanıyor olabiliriz çünkü.

7 Eylül 2010

Elimde değil 'Kıllanan Adam'ım


Valla gecenin bir yarısı rakıyı o kadar yüklenmişken şu habere gözüm çarpıverdi. Yazan ya da yorum yapan var mı görmedim. Genelde bir konu hakkında yazı yazılmışsa, yazmamaya çabalıyorum ama ciddi anlamda önemli bir haber.

"Türkiye Futbol Federasyonu'dan yapılan açıklamada, başkan Mahmut Özgener'in talimatıyla TFF Denetleme Kurulu tarafından başlatılan ve titizlikle yürütülen soruşturmayı değerlendiren Türkiye Futbol Federasyonu Yönetimi'nin kararı doğrultusunda; TFF Genel Sekreteri Ahmet Güvener ve Genel Sekreter Vekili Orhan Gorbon'un, 6 Eylül 2010 itibariyle görevlerinden ayrıldığı duyuruldu."

Fenerbahçe kendi açısından iki safrayı temizlemiş durumda. Her iki ismi de şiddetle istemiyorlardı. Ahmet Güvener ve Orhan Gorbon isimlerini. Birini yakınen, diğerini çok yakın olmasa da, medyaya malzeme olması açısından tanıyoruz.

Daha sezonun üçüncü haftasını devirmişken, Türkiye Futbol Federasyona kritik önemdeki iki isimle yollarını ayırıyor.

Hep söylerim, kötü niyetliyim, bu iki isim de Fenerbahçe'nin istemediği ve tasvip etmediği kişiler. Basın önünde aleni tartışmalar yaşandı.

İlerleyen dönemlerde kokusu çıkar mı yoksa sumen altı mı edilir bilinmez. Bir şey var ki, çok erken ayak oyunları dönmeye başladı. Bundan sonra ligi, hakemleri, verilen ve verilmeyen cezaları dikkatle takip etmek şart oldu.

Federasyon açısından tam da Milli Takım maçları arasında verilmiş bir karar olması ayrıca ilginç ve dikkat çekicidir. Su uyur, düşman uyumaz. Benden söylemesi, sonra kimse haybeye ağlayıp sızlamasın. Tam da bu hafta Bünyamin maça verilmişken, işkillenmemek elde değil.

Huyum bu, kıllanırım ve kötü niyetliyim...

6 Eylül 2010

Suat Kaya ve H.Ş


Birini çok severim, diğerinden nefret ederim. Elbet her insanın siyasi görüşleri olur ve bunları bir biçimde dışavurabilir.

Suat Kaya, teknik direktörlük yapıyor. Devletle akçeli işleri yok. Devletten maaş almıyor, benim vergimin üstünden para kazanmıyor.

H.Ş, devletin televizyonu TRT'den ayda 60 bin TL para alıyor. Benim hayvan gibi çalışıp verdiğim vergi bu herife gidiyor bir biçimde.

İkisinin arasına her ne kadar fark da olsa, yine de çok sevdiğim Suat Kaya'nın böylesi bir mitingde olmasına anlam veremedim ve içimdeki sevgi, ipi çözülmüş balona dönüverdi. Haa, onun umrunda mı? Tabii ki değil. Ama zaten onun umrunda olmasına gerekmiyor.

Şu referandum süreciyle ilgili bir şeyler yazıp çizmeyi çok istedim ancak her seferinde kendimi engelledim. İşin boku çoktan çıkmış durumda. Faşizm çizgisinde bir evet kampanyası yürütülüyor.

Hiçbir yerde eşine benzerine rastlamadığım bir şekilde insanlardan oy renklerinin açıklanması isteniyor. Açıklamayanlar vatana ihanete kadar giden suçlamalara maruz kalıyor.

Neyse o konuyu eğer gönlüm elverirse yazacağım.

H.Ş. ve Suat Kaya. Biri zaten benim adıma ciğeri beş para etmez bir kişilikti. Ancak Suat için üzüldüm, daha doğrusu kendim için üzüldüm. Sevdiğim bir adamı daha yitirdim.

Kimse kıçından algılamasın bunu. 'Evet' dediği ya da diyeceği için değil. Çünkü ne evet ne de hayır diyeceğim, hiç mi hiç ilgilenmiyorum, kimin ne dediğiyle ilgili.

Çok garip bir süreçten geçiyoruz. Bunun sonunun ne olacağını kestirmek güç. Benim en çok güldüğüm; "Faşizme gidiyoruz" diye ortalığı yangın yerine çevirenler.

Sanki bugüne kadar dünyanın en demokrat ülkesiydik. Çıkıp deyin ki, "AKP faşizmini istemiyoruz", durumu daha iyi anlatan bir cümle olur. Ama faşizmi istemeyenler, yıllardan bu yana faşizmin gölgesinde yaşıyorlar ve umurlarında değildi. Şimdi birdenbire bu panik, bu telaş niye anlaşılır değil.

Demokratik bir ülkede yaşamak istiyorsanız, halkın verdiği kararlara saygı göstermek durumundasınız. O kararlara saygı göstermiyorsanız da, benim gibi, demokrasi denen yutturmacaya inanmazsınız. Ben öyle yapıyorum. O yüzden de evet ya da hayır çıkması beni ilgilendirmiyor.

Bir türlü sonlandıramadım yazıyı, uzadıkça uzuyor. Türkiye'de dönen binbir türlü dolaba, sahtekârlığa, üçkâğıda bugüne dek ses çıkarmaya cesaret edemeyenlerin, ülkedeki faşizmin değişik varyasyonlarına isyan edemeyenlerin birdenbire ayağa kalkmaları ve faşizmden söz etmesi de fazla komik olmaya başladı.

Cezaevlerinde kaç tane yazar, kaç tane gazeteci, fikirlerini ifade ettikleri için kaç tane insan yatıyor hiç farkında mısınız acaba?

Konu uzun pazar gününe kadar başka bir şeyler gelir mutlaka.

Bakan değil yaren


Kamu Personel Seçme Sınavı'nda soruları hazırlayanların dersane sahibi olmasından tutun da, soruların servis edilmesine kadar binbir türlü dolap döndü.

YGS'de (Yükseköğretime Geçiş Sınavı) çok ciddi kopya şüphesi var.

Hafta sonu yapılan Açık Öğretim Fakültesi sınavlarında bir adayın elinde sorular ve yanıtlar çıkıyor.

Peki bu ülkenin Milli Eğitim Bakanı ne yapıyor? Başbakan'ın eşiyle dış ve iç gezilerde, davetlerde, mitinglerde.

Bakanlığını yaptığı kurumun sorumluluğundaki tüm sınavlarda olmayan skandal kalmamış ama Nimet Hanım, bunlarla ilgili bir açıklama bile yapmıyor.

Kendisi, başbakandan öykünmüş olacak ki; gazeteci azarlar, öğretmen adaylarını azarlar onlara karşı dili pabuç büyüklüğündedir ama bu konularda sus pus olmayı tercih eder.

Bir ülkenin Milli Eğitim Bakanı'nın görev yetki alanına neler girer, az-çok biliyoruz. Ama bizim Milli Eğitim Bakanı'nın görev yetki alanı sadece başbakanın eşi ile gezip tozma şeklinde.

Bu kadar şey olurken, bu kadar sahtekârlık ayyuka çıkmışken, kimsenin sesini bile çıkarmaması ayrıca garip. KPSS'ye girmiş olsam, sınavla ilintili ne kadar kurum ve kişi varsa dava açmıştım.

Hem bir şeylerin düzelmesini istiyoruz, hem de parmağımızı bile kıpırdatmıyoruz. Öyle oturduğumuz yerden düzelsin, birileri bizim yerimize halletsin istiyoruz.

Trajik olan Hasan Ali Yücel'in de, Nimet Çubukçu'nun da Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olması.

İki koltuk, iki insan. Gurur, onur, şeref, haysiyet, meslek ahlakı...

Bir kişi de çıkıp konuşsun artık.

Hanımefendinin bakanlık değil, Başbakan Erdoğan'ın eşine yarenlik yaptığını, hanımefendinin koltukta oturduğunu değil koltuğu işgal ettiğini, öğretmen adaylarını azarlamanın yaptığı işin birincil görevi olmadığını, başında bulunduğu kurumun sorumluluğundaki tüm sınavlarda şaibe olduğundan ötürü istifa etmesi gerektiğini söyleyiversin birileri.

Aklıma Cervantes'in "Şerefim yaşamımdan daha değerlidir" sözü birden aklıma geldi.

Pardon ama 'şeref' kavramı Türk politikacılarının pek rağbet ettiği bir değer değil, aklımdan çıkıvermiş.

5 Eylül 2010

Sizin yüreğin yetiyorsa


Bu blog yazmak ilginç bir hadise. Herkesin kendine göre sebepleri vardır mutlaka. Üstünden tekrar tekrar geçmeye gerek yok.

Şimdi şu alttaki Prekazi postuna gelen iki yorumdan sonra geldi.

Daha önce yazdım mı, yazmadım mı bilmiyorum ama şimdi yeri gelmişken söyleyeyim. Kimse için yazmıyorum bu bloğu. Yani kitleler girsin, hücum etsin, tanınayım, bilineyim gibi bir derdim ya da endişem yok. Tam tersi, hep savunduğum şey şu oldu, "Bu blog popüler olduğu an kilidi vurur, bambaşka bir isimle devam ederim."

Ne düşündüğümü herkes bilmek zorunda değil haliyle ama benim ne düşündüğümü bilmeden de, işkembeden sallamak komik oluyor.

Biri demiş ki, "Bi yandan medyaya giydirip diğer taraftan nası medyanın oyuncağı oluyosunuz anlamadım."

Diğeri de, "adnan polata laf etmeye yuregi yetmeyenlerin yeni hedefi sezgin, kulübün maasla calısan elemanı. ulan bi siz biliyonuz bu isleri koca kulüp baskani aptal zaten."

Alttakine yanıt vereyim öncelikle. Adnan Polat'a laf söylemeye neden yüreğim yetmesin ki. Bin tane laf ettim, hâlâ da ediyorum. Daha ne söylemem lazım ki, yüreğimin yetmesi için.

Sen ya okuduğunu anlamakta güçlük çekiyorsun ya da okuduğunu anlayıp, anlamamazlıktan geliyorsun. Kaldı ki, Adnan Polat'a benim buradan sallamamın ne önemi var? Sallar sallar, en kötü masada yemek yeriz (!) Çünkü kendisi öyle yapıyor. Kim sallıyorsa kendisine, hemen karşısına oturuveriyor.

Diğerine yanıt vereyim. 'Medyanın oyuncağı oldun' diyen arkadaşa. Tamamen kendi fikirlerim, kimsenin ne söylediğini, ne anlattığını, ne yazdığını umursamadan yazıyorum. Bu durumda medyanın oyuncağı nasıl olunur ki?

Hem, beni okuyan altı üstü 200-300 kişi var. Sen gidip bana bindireceğine, sayfa sayfa yazı yazan İbrahim Seten'i, Ercan Saatçi'ye, Erman Toroğlu'na v.s. v.s. yüklensene. Burada 300 kişinin okuduğu, kimseyi etki altına alamayan bir adama saf söyleyeceğine, 'yüreğin yetiyorsa' yukarıdaki isimlere giydir. Yapabiliyor musun? Bilmiyorum, bak senin gibi, bir başkasının nasıl düşündüğünü bilmeden sallamıyorum.

Altını keçeli kalemle çizeyim, kimse için yazmıyorum. Sadece kendim için yazıyorum. Bir kişi okumuş, bin kişi okumuş umrumda bile değil. Şu blog vasıtasıyla ulaşmaya çalıştığım, hedeflediğim herhangi bir iş, meslek, insan yok.

Eğer Galatasaray'a sahip çıkmak adına bunu yapıyorsanız, dalaşacağınız adamlardan biri değilim. Pusulanız şaşmış, yanlış yönde ilerliyorsunuz. En az senin kadar Galatasaraylı'yım.

Adnan Sezgin'e ya da Adnan Polat'a karşı oluşum, hiçbir çıkar ilişkisi gütmüyor. Ben sadece bu işi beceremediklerini düşünüyorum. Adnan Sezgin değil Misimovic; Messi, Xavi, Iniesta, Puyol dörtlüsünü getirse yine bugün söylediklerimin arkasında olurum ve kendisinin bu kulüpte ayda 80 bin dolar maaş alarak, ortalarda dolanmasını istemem.

Sineklerle tek tek uğraşmaktan vazgeçmeyeceğiz. Ne zaman bataklığı kuruturuz, o zaman doğru düzgün bir iş yapmış oluruz. Bırak sen benim ne düşündüğümü. Onbinlerce kişinin okuduğu, takip ettiği, izlediği tescilli Galatasaray düşmanlarıyla dalaş. Bana demişsin "Yüreğiniz yetmiyor Adnan Polat'ı eleştirmeye" diye. Eh, o zaman ben de söyleyeyim, "Yüreğin yetiyorsa, benim yerime onlarla uğraş."

Son olarak da ekleyeyim, Adnan Polat'ın yaptığı açıklamaları resmi siteden okudum. Birçok şeyi inandırıcı bulmadım. Sezgin'i yanında taşıdığı sürece de, kendisini samimi bulmayacağım. Bu düşüncemin de başarıyla, başarısızlıkla zerre ilgisi yok. İsterse Şampiyonlar Ligi'ni 5 kez üst üste kazansın.

Fenerbahçe Hukuk İşleri Müdürü Metin Özer imzasıyla Adnan Sezgin'in başkanlık yaptığı dönemde İstanbulspor'a gelen parayı ne zaman açıklar, ne zaman o olay kapatılır, o zaman kendisi hakkındaki yorumlarımda başka bir şeyler söyleyebilirim. Ama bedava statüsündeki bir oyuncunun bonservis bedeli ismi altında aleni olarak şike yapılması, Fenerbahçe Kulübü'nden gelen çeklerin cebine indiğini bildiğim sürece Adnan Sezgin benim için kalın bağırsak olmaktan öteye gitmeyecektir. Ve de onu yanında taşıyan Adnan Polat da, Galatasaray kulüp tarihinin şaibeli başkanı olarak kalacaktır.

Not: Bu sıralar fazlaca polemiğe girdim, kendi içimde maksadımı aştım. Farkındayım, kusura bakmayın.