30 Ağustos 2011

Bayram dileği


Bugün bayram. Ülkede adı konulmamış bir savaş hali var. Cezaevlerinde 64 gazeteci, pek çok kader mahkûmu ve siyasi tutuklu var.

'Parasız eğitim istiyoruz' diye pankart açan Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer cezaevinde.

Gazetecilik faaliyetleri yüzünden Nedim Şener, daha baskısı bile yapılmayan bir kitap için Ahmet Şık cezaevinde.

Devlet kendi topraklarını bombalıyor, eli silah tutmayı bilmeyen gençler öldürülüyor.

Savaşların son bulduğu, insanların kimlikleri yüzünden öldürülmediği, siyasi fikirleri yüzünden cezaevlerine atılmadığı, anaların evlatlarına tabutsuz sarıldığı, silahların sustuğu bir ülkede bayram sabahına uyanmak dileğiyle.

Bu bayramda da, kan kırmızı, şeker kırmızısına hakim oldu.

Şeker kavanozları kırılmasın.

Herkese mutlu bayramlar...

27 Ağustos 2011

Sürünüyorum


- Taraftar kart alın.
- Yok lan bizi düşürün.
- Başvuru yapmaya gidiyoruz.
- Başvuruyu yaptık, peçeteye yazdık.
- Arada taraftar kart almayı unutmayın ama.
- O değil de, peçete olmazsa, Mehmet Ali Aydınlar'ın kulağına fısıldayalım.
- Lan, Aziz Yıldırım tişörtü almayan bizden değildir.
- Barcelona tırsıyormuş, UEFA'nın işine gelmiyor.
- Türk'ün Türk'ten başka dostu yok.
- Pşşt, 'taraftar kart' diyorum.
- Michel Platini için ibne diyorlar lan.
- Dün akşam camdan bağırdık 'bizi düşürün' diye.
- Taraftar kart almayan, cinconlu olsun.
- Mehmet Ali Aydınlar'ı kulüpten atalım ama atmadan önce taraftar kart alsın.
- Cemaat lan, cemaat.
- Cemaat de taraftar kart alsın o vakit.
- Altan başkan olsun.
- UEFA karar versin, her futbolsever taraftar kart alsın.
- Yok oğlum, Barcelona siyah forma ile çıksın sahaya.
- Şüphesiz ki taraftar kart almayan bizden değildir.
- 'Sürünüyorum' single'ı çıkartalım, çok satar.
- Bütün dünya kulüpleri siyah forma giysin.
- Ama taraftar kartı.
- Aziz Yıldırım tişörtü.
- Damacana su çıkartıyorduk, ona ne oldu?
- Bence taraftar kartı almayan kesin göttür.
- Duydun mu, bu süreçte 35 milyon olmuşuz.
- Taraftar karttan oğlum.
- Yaa şeyy, başvuruyu mail olarak atmıştık, uyduya takılmış.
- Taraftar kart alanın çükü 5 santim uzuyormuş.
- Hadi ya. Ben Aziz Baba tişörtü aldım, 2 santim uzamıştı.
- Güvercin Federasyon'a ulaşmak üzeredir, ayağına takmıştık başvuruyu.
- Taraftar karttan sonra bir de ne çıkartsak, şu süreçte iyi götürdük. Satmadığımız şey kalmadı.
- Aldığım son duyumlara göre Barcelona ve Real Madrid sarı-lacivert forma giyecekmiş.
- O zaman taraftar kart alsın ibneler.
- Bizim güvercini vurmuş 8taşlılarla, cinconlar.
- Düşürün bizi.
-Şaka lan şaka, hep biz Timsah olduk, bir de sizi düşürelim dedik. Yoksa 'bizi düşürün' der miyiz?
- Haa, bir de taraftar kart alın. Televizyon da izleyin, canlı yayınla para toplayacağız.
- Hacı, hani zenginler kulübündeydik, ilk 10'da falandık. Hayatımız timsah lan. Yeminle Florida'ya yerleşeceğim bu yüzden.
- Lan oğlum, gitmeden önce taraftar kart al. ABD'li yavşaklara söyle, onlar da alsın.

Şike gibi bir utanmazlığı paraya tahvil eden başka hiçbir kulüp tanımıyorum. Şike zaten başlı başına aşağılık bir durumken, şu yapılanları isimlendirmekte güçlük çekiyorum.

Yazık, hakikaten yazık.

Bir de unutmadan, "Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner." Özhan Canaydın döneminde söylenen 'dilenci, fakir fukara' laflarının hesap döngüsü de tamamlanmış oldu.

26 Ağustos 2011

Günün bulmacası



İstanbulspor'u çalıştırdı şimdi 3. Lig'de,
Malatyaspor'u çalıştırdı şimdi 3. Lig'de,
Ankaraspor'u çalıştırdı şimdi öyle bir takım yok,
Konyaspor'u çalıştırdı şimdi 2. Lig'de,
Fenerbahçe'yi çalıştırdı yakında 2. Lig'de,

Kimdir bu?

Trabzonspor-Inter (1983)






25 Ağustos 2011

Bunun için orospu çocuğusunuz



Aklı başında, çok sevdiğim Fenerbahçeli insanlar var, rica ediyorum, aşağıda yazılanlara alınmasın.

Alttaki postta biri benim için yazmış, "Küçükken tacize mi uğradın? Fenerbahçeliler mi sikti seni?" diye. Küçükken tacize uğramış olsam, herif bundan memnun olacak. Böylesi aşağılık fikirlerle donatılmışlar.

Bunun adına 'takım sevgisi' diyorlar. En boktan bedduayı eden, takımını en çok seven oluyor muhtemelen. En iğrenç şekilde dua eden, en büyük Fenerbahçeli oluyor.

Şimdi diyeceksiniz ki, "Ya bunlara mı taktın?" Demeyin sakın, çünkü işyerinde, kendine gazeteci diyen adam da "Uçakları düşse ne güzel olur" diyor. Münferit bir fikir değil yani, topluca beddua ediyorlar.

Bunun için aşağılık, bu heriflerin pek çoğu. Koca bir kentin depremden ölüp gitmesi için dua ediyor. "Tsunamiden gebermelerini" diliyor.

Nasıl bir beyin halidir, nasıl bir ruh halidir anlaşılmaz. Ukala, insanları aşağılayan, her hakkı kendinde gören, yapacağının yanında kâr kalacağına eminlikte haysiyetsiz, herkesi tehdit eden, insanların ölümüne sevinecek kadar şerefsiz bir grup.

Yok mudur başka taraftarlardan, böylesi? Elbette vardır ama bu kadar çoğunluk oluşturacak kadar değil.

Şunları düşünen, şunları söyleyen adamlar, siz çok büyük orospu çocuğusunuz.

Nefret bile uyandırmayacak acizliktesiniz.

Yolunuz açık olsun...




24 Ağustos 2011

Don Kişot

"Türk futbolunun kulüpler bazında Avrupa’daki en üst düzey temsilcisi olan Fenerbahçe"

Şu ifade, bugün alınan karardan sonra Fenerbahçe'nin resmi sitesinden alınmıştır.

Bak, bunların sorunu net olarak budur. Yani kendilerini dev aynasında görmek. Kimse yanlış anlamasın, Fenerbahçe'nin büyük bir kulüp olmadığını söylemiyorum. Bilakis, bu ülke sınırları içindeki en büyük kulüplerden biridir ama bu zekâdaki adamlar, kendilerine birtakım gereksiz ve zorlama payeler verdikleri için şu an içinde bulundukları durumdalar.

Neden büyüksünüz, nedir sizi 'en büyük' yapan. Kütahyasporlu adam için de Kütahyaspor en büyüktür. Şu saçma sapan, çocuk kandırmacalarından sıyrılın lan artık.

Neresinden tutarsan, oradan elinde kalır, söyledikleri. Sezon ortasında "Hepinize yeteriz" dediler. Ama işte 'sap döner, keser döner, gün gelir hesap döner' yine işledi. Sezon bitti aradan 2 ay geçmedi, tüm kulüpleri etraflarında toplamaya çalıştılar. Adama sormazlar mı "Hani, herkese yeterdiniz? Ne oldu?" diye.

1.5 yıl önce şöyle bir cümle kurmuştum, "Artık herkesin aklını başına alma zamanı geldi hatta geçiyor. Kendinizi sürekli olarak dev aynasında görmeyi, rakiplerinizi aşağılamayı, kendinizden başka herkesi küçük görmeyi bırakın. Evet, böyle yaptığınız sürece nefret duygusu uyandıran bir kulüp olmaya devam edeceksiniz ve bu fikriniz en sonunda vazgeçilmez korkunuz halini alacak.

Eğer siz Fenerbahçeli'yseniz ve hâlâ 'Tüm Türkiye'ye karşı savaşıyoruz' diye düşünüyorsanız, daha bol bol travma geçirmeye hazırlanın derim."


'Ben demiştim' mealinde söylemiyorum bunu. Şu süreçte bile, aptalca ve anlamsızca bir biçimde tepeden bakmaya devam ediyorlar. O kadar az sayıda insan var ki, şu süreçte özeleştiri yapan. Hâlâ "Ligden çekilelim, bakalım o zaman ne yapacaklar?" diye kendilerini kandırıyorlar.

Elbette ligin tadı tuzu kaçar ama siz olmazsanız da bu lig devam eder. Dünya dönüyor, bunlar ellerinde bir sikindirik sopa, kendileri döndürüyor sanıyor. Lan dönüyor, dönüyor; siz döndürmüyorsunuz.

Bir kendinize gelin. "Biz nerede hata yaptık?" deyin, "Şike yaptıysak bedelini ödeyelim" deyin. İnsanları siz olmadan, hiçbir şey olmayacağını inandırmaya çalışmayın. Eyvallah, siz bunu söyleye söyleye inanmışsınız ama kendi yalanlarınıza başkalarını inandırmaya çalışmayın. Galatasaray'sız da olur, Beşiktaş'sız da olur, sizsiz de olur.

Şu kibirden, 'biz en büyüğüz' efelenmelerinden vazgeçin artık. Bu kadar şey aklınızı başınıza getirmeye yetmiyorsa, ne olması lazım başka?

Heriflerde öyle bir özgüven var ki, UEFA'yı bile tehdit ediyor. Sanıyorlar ki, buradaki TFF gibi, UEFA da tırsacak. Don Kişot'tan beterler yemin ediyorum.

Resmi site diyor ki, "Gün; yurtdışına çıkış yasağı varken kendi takımının maçına dahi gidemeyen başkanların, kendisini pür-i pak gösterme çabalarını izleme; kendilerinden istenen belgeleri dahi teslim edemeyen ancak her fırsatta yurtdışına jurnalcilik yapan kulüplerin, kafa karıştıran demeçlerini dinleme zamanı değil, başımızı ellerimizin arasına alıp Türk futbolunun geleceğini düşünme günüdür. Gün; hep birlikte Türk futbolunu daha iyi bir noktaya taşıma ve uluslararası alanda haklarımızı koruma adına, adımlar atmak günüdür."

Bak şimdi, "Gün; yurtdışına çıkış yasağı varken kendi takımının maçına dahi gidemeyen başkanların günüdür" diyen adamın, İkinci Başkanı bu ülkede aylarca kendi takımının maçına gidemedi. Nihat Özdemir değil miydi, yurtdışına çıkış yasağı konan. Sen şimdi aklınsıra ona buna laf sokmaya çalışıyorsun ama aynı bokun laciverdi, iki yıl önce sendin.

"Gün; hep birlikte Türk futbolunu daha iyi bir noktaya taşıma ve uluslararası alanda haklarımızı koruma adına, adımlar atmak günüdür." diyenler, yüzlerindeki boktan maskeleri çıkartsınlar. Üç ay önce Fenerium'larda tişört bastıracaksın, "Hepinize yeteriz" diye, şimdi birden birlik mavalları okuyacaksın.

Statlara giderek olmaz bu işler. Önce yaptığınız hatanın, arkasında durmaya çalıştığınız ama yakın bir zamanda satacağınız adamın kim olduğunu algılayın.

Yeldeğirmenlerine karşı savaşa devam...

İsmet Paşa güzel söylemiş; "Hadi canım sen de..."

23 Ağustos 2011

Ülkeyi boydan boya 'SİT'ecekler


Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca, 'SİT' alanlarının tek yetkilisi 'Koruma Kurulu' üyelerinin tamamının görevlerine son verdi.

1923'ten bu yana, SİT alanı ilan edilen yerlerin hepsi yeniden gözden geçirilecek. Üstelik bu gözden geçirmeyi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın belirlediği 'uzmanlar' yapacak.

Bunun Türkçesi, SİT alanı olarak ilan edilen 1000'den fazla bölgenin, yağmaya açılmasıdır. Çünkü öndeki tek engel Koruma Kurulu'ydu, onların aradan kaldırılmasıyla, iktidarların istediği her bölgeye, ne isteniyorsa o kurulacaktır.

Bu arada, Çevre ve Şehircilik Bakanı'nın, ülkenin dört bir yanına bina diken Erdoğan Bayraktar olduğunu da hatırlatmakta fayda var.

Ülkede üretim ekonomisi zaten 30 yıldan bu yana yoktu ama Akp'nin iktidara gelmesiyle rant ekonomisine dönüştürüldü.

İstanbul'da Belgrad ormanlarını bile yağmaya açan, Kaz Dağları'nda 400 bin ton siyanürle şirketlere altın arama izni veren, Konya'da, Niğde'de, Isparta'da, Çeşme'de, Dersim'de, Rize'de, Antalya'da, Gaziantep'te SİT alanlarını yağmalatan siyasi erkin önündeki engeller bir bir kaldırılarak, dikensiz gül bahçesine çevriliyor.

Kendilerine engel olan tüm kurumları by-pass eden Akp iktidarı, bu ülkenin bağrına saplanmış hançerdir. Tarih, doğa onlar için hiçbir şey ifade etmiyor.

Ülkenin hemen her kritik sorunu için "Ben yaptım oldu. Ben ne dersem o olur" mantığıyla hareket edenler, şu alınan kararla, gelecek nesillerin Türkiyesi'ni ipotek altına alıyor.

İnsanların yaşam alanlarının değeri hiçbir parayla ölçülemez. Ama bunları önemseyen kimse yok.

Türkiye yaşanılır bir ülke olmaktan çıkıyor. İnsanlar bezdiriliyor, doğa katlediliyor, çokuluslu şirketlerin, holdinglerin emirleriyle HES projeleri hayata geçiriliyor. Ne insanı, ne doğayı seviyorlar, inandıkları tek değer para ve gücün ellerinde sürekli olması.

Uzungöl'ü bile havuz kıvamına getiren şu zihniyet için ne söylense, ne yazılsa boş. Bunların benim lügatımdaki yeri vatan hainliğidir.

Her tarafa diktikleri sevimsiz beton binalar yetmemiş olacak ki, şimdi gözlerini yeşile ve doğaya çevirdiler.

O kadar iğrenç bir anlayış ürünü ki bu herifler, utanmasalar denizleri bile satacak noktadalar. "Dağları deldik yol yaptık" diyen bir adamın, başbakan olduğu ülkede yaşamaktan artık utanıyorum.

Her şey olup biterken, bir kenarda oturup izliyorsak, bu suçun ortağıyız demektir. Hiçbirimiz, kendimizi bu işten sıyıramayız. Ya olan bitene karşı dik durup, sesimizi çıkartırız, ya da bu doğa katliamlarına ortak oluruz.

22 Ağustos 2011

Yorumsuz 'Playoff' yorumu





Anadolu Ajansı'nda faşizmin ayak sesleri


Anadolu Ajansı'nda Genel Müdürlüğü Kemal Öztürk'ün getirilmesiyle her şey değişmeye başlamış.

Kemal Öztürk’ün AA Genel Müdürlüğü’ne atanmasının üzerinden bir ay bile geçmeden kıyım başlamış.

Öncelikle, pek çok kişi, uzmanlık alanlarının dışında yerlere atanarak, işlevsizleştirilmiş.

Bu Kemal Öztürk denen yeni genel müdür, sabah toplantılarında, önüne geleni azarlayıp, "sizi kulaklanızdan çivileyeceğim" tehditleri savurmaya başlamış.

Ramazan başlamadan önce, toplantıda "Ramazan haberlerini ajanstaki Hıristiyanlara yaptırmayalım" diyerek, çalışanlar arasındaki ayrımcılığı derinleşmesini sağlamış. Ayrıca Anadolu Ajansı'nda Müslümanlık dışında başka dinin mensupları da bulunuyor.

Suriye'ye, Afrika'ya gönderilen muhabirlere "Ben muhabirlerden haber istiyorum, ne şekilde olursa olsun, ölseler de kalsalar da beni ilgilendirmez" diyerek, sözümona motivasyon sağlamaya çalışıyormuş.

Yaklaşık 1 aylık süre içinde, 70 kişi zorunlu emekliliğe sevkedilmiş, üstelik bu kişilerin arasında çok deneyimli isimler de bulunuyor.

Çalışanların mesai saatleri artırılmış. Ki, gazetecilik yapanlar bilir, Türkiye'de gazetelerin ve televizyonların tüm haber yükünü Anadolu Ajansı çeker.

Muhabirlerin, editörlerin her yaptığı hata sonrası savunmalar alınmaya başlıyor ve uyarı cezaları dosyalara işleniyormuş.

Anadolu Ajansı, Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın tam olarak örgütlü olduğu söylemek gerekir. Yeni kadroların hepsine taşeronlaştırma dayatılarak, "Sizi kadroya alırız ancak bir başka şirket üzerinden olursa… bunu düşünün, yanıt bekliyoruz" deniliyormuş.

Doğu ve Güneydoğu belge muhabirleri konuşurken, -bölge muhabirlerinin haliyle şiveleri farklı oluyor- "Bu arkadaşın ne anlattığını anlayan var mı?" diye dalga geçiliyormuş.

Ramazan'da 'Ramazan, teravih ve cami haberi' isteyen Kemal Öztürk'ün ilginç bir isteği de ekonomi muhabirlerine olmuş.

Ekonomi muhabirlerine "Ekonominin kötü gösterilmesini istemiyorum" diyenb bu rezil herif, aAjansa abone olan büyük holdinglerin, bankaların her türden haberlerinin yapılmasını istiyormuş.

Dış haberler servisine yeni işe alınan pek çok editör ve redaktör yabancı dil bilmiyormuş.

KEMAL ÖZTÜRK KİMDİR?

1969 Ağrı doğumlu olan fotoğraftaki bu arkadaş, mesleğe 1995 yılında başlamış. 2003 yılında önce Bülent Arınç'ın İletişim Danışmanlığı ardından Başbakan Erdoğan'ın basın danışmanlığını yaptıktan sonra başarı merdivenlerini (!) öyle bir hızla çıkmaya başlamış ki, 2011'de yani toplamda 16 senede Anadolu Ajansı Genel Müdürü olmuş.

Zurnanın zırt dediği yere gelelim şimdi. Bülent Arınç kontrolündeki TRT ve Anadolu Ajansı'nda çok garip şeyler oluyor. Aslında garip değil, bunların hepsini çok doğal karşılıyorum ve olacağını da defalarca söyledim.

Ağızlarından demokrasi, insan hakları, özgürlükler gibi kelimeleri düşürmeyen, her cümlelerini bu kelimelerle süsleyen Akp iktidarı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en faşist hükümeti olması yolunda hızlı adımlar atıyor.

Soran olursa, Türkiye normal seyrinde ilerliyor. Her şey olması gerektiği gibi. Yalama gazeteciler, iktidarın nimetlerinden yararlanan yeni nesil orospu çocukları (bunların kim olduğunu biliyorsunuz), her fırsatta hükümeti övüyorlar.

Aslında haklılar (!). Ben de, hiçbir yetiye sahip olmayıp televizyonlara çıksam, gazetelerdeki köşelerde ezberlenmiş üç-beş kelime ile yazarak, cüzdanı kabartsam, haliyle iktidarın payendeliğini, her türden icraatini öve öve bitiremem.

Tehlike, Türkiye'nin bir din rejimine evrilmesi değil. Gerçek tehlike bu ülkenin faşist bir çember içine alınması. Şu yukarıda okuduklarınızın tamamı faşist yönetim uygulamalarıdır. Kemal Öztürk denen herif, Bülent Arınç tarafından tam da bunların uygulanması için göreve getirilmiştir.

Sendikalılaşmanın en yüksek olduğu yerdeki Anadolu Ajansı'nda, örgütlenmeyi bitirmek, kendi istedikleri haberleri yapacak adamları getirmek için. Adam diyorum, lafın gelişi.

Sokakları kaba kuvvetle kontrol altına alan iktidar; medya, ordu, iş dünyası gibi pek çok yeri de Ergenekon'la dize getirdi. Kurumları dize getirmek için de 12 Eylül referandumu devreye girdi.

Mitinglerde "Bir değil, birden fazla sendikaya üye olabilirsiniz" söylemlerinin içi boş, boktan yalanlar olduğunu, aklı başında insanlar o zaman söyledi.

Akp iktidarında özellikle son 3-4 yılda yapılan her tür haber "Bunlar darbeci" saçmalığıyla savuşturuldu. Geldiğimiz noktada, olmayan darbelerle hesaplaşanlar, 12 Eylül 1980 faşist darbesine rahmet okutmaktadır.

Okul duvarına "Uyuşturucuya hayır!" yazan Devrimci Liseliler (Dev-lis) hapis cezası alıyor, "Parasız eğitim istiyoruz" diye pankart açanlar 20 aydır cezaevinde, ülkenin doğusunda yeniden OHAL uygulanmakta, faili meçhullerin en çok olduğu Çiller döneminin Süper Valileri yeniden göreve getirilmekte, sokaklar sivil-resmi polis kuşatmasında (Kuşatma diyorum, Cuma günü iki sivil polis tarafından 'Neden hızlı yürüyorsun?' diyerek sokakta çevrilmiş biri olarak bunu söylüyorum), daha yayımlanmamış kitaplar yüzünden yazarlar, haber yaptıkları için gazeteciler cezaevinde, yazarların mezarları parçalanmakta, heykeltıraşların eserleri keyfiyetten yıkılmakta...

İşin komik tarafı, ülkede birileri Libya'ya, Suriye'ye, Afganistan ve Irak misali demokrasi gelecek diye sevinç çığlıkları atıyor. Bu çığlıkları atanların neredeyse pek çoğunun iktidar yanlısı olması da ayrıca ilginç.

Kimse kusura bakmasın, biz bunun adına faşizm diyoruz. Kemiksiz, löp faşizm hem de. Yönetenlerin sivil olması, bu gerçeği değiştirmiyor.

İktidar yanlısı olup da 'insan hakları, demokrasi, özgürlük' diyenlerin ağzını yüzünü parçalamak istiyorum. Çünkü ortada bunlardan hiçbiri yok.

Yavaş yavaş sona geliyoruz, isteyen güzellik uykusuna devam etsin. İş işten geçmek üzere.

21 Ağustos 2011

Tarihi aptallık


Türkiye Gençler Kürek Şampiyonası'nda Genç B Erkekler kategorisinde birincilik elde eden Fenerbahçeli sporcular, birincilik kupasını gölde kaybetmiş.

Hayatımda bundan daha büyük bir aptallık görmedim. Hakikaten tarihe geçecek bir hadise. Şampiyon oluyorsun, gölde kaybediyorsun. Şu noktadan sonra bulsan da, taşak oğlanı malzemesi olmaktan asla kurtulamazsın.

Türkiye Kürek Federasyonu Başkanı İlhami İşseven'e göre gençler, sevinçlerini biraz 'abartmış'.

Bu olaylar neden Türkiye'de olur, neden Fenerbahçe'nin başına gelir, hepsi muamma. Ama şu gerçek ki, bu olay tarihi bir aptallıktır. Misal ben torunlarıma bile anlatırım bunu, o derece tarihi ve ibretlik.

Bundan sonra kural getirilsin: kupaya sahip olamayana kupa verilmesin. Ya da kürekte kupalar göle atılsın, kim çıkartıp bulursa onun olsun. O kadar kürek çekmenin anlamı yok ki lan!

O değil de, hâlâ gülüyorum, ısrarla gülüyorum, aklıma geldikçe de güleceğim.

20 Ağustos 2011

Arap saçı

Bazen hiçbir şey yazmak istemiyorum, bazense ağız dolusu küfür etmek istiyorum. İkisinin ortasında bir yerdeyim, her ikisini de yapmak ve yapmamak arasında yani.

Dün şahane haberler aldım. Arif Hacettepe Felsefe'yi kazanmış, Oğulcan İstanbul Üniversitesi Gazetecilik, Mert Fransız Dili ve Edebiyatı'nı.

Sanki kendi kardeşlerim kazanmış gibi sevindim. Tarifsiz bir mutluluk. İnsan ne söyleyeceğini bilemiyor. Öyle kuru kuruya "sevindim" demek de olmuyor.

İnsanların hayatlarında bir biçimde etki bırakmak, isimlendiremediğim bir duygu. Misal bu genç adamlardan biri, tarihçi olmak isterken, "Abi senin etkin çok oldu" diyor. Öyle olduğun yerde kalıyorsun. Afilli kelimeler bulup, bir yanıt vermek istiyorsun. Adamın söylediği cümleden daha afilli bir şey bulabilmenin imkânı yok.

Şu bloğu açtığımdan bu yana, o kadar çok insanla konuştuk ki. Hepsinin başka başka anlamları var hayatımda. Üstelik birkaçı hariç hiçbiriyle tanışmadım, kanlı canlı görmedim bile.

Dün yazacaktım bugüne öteledim. Bugün de, kelimeleri birbirine bağlayıp, cümle örmek içimden gelmiyor. Sıkkın, bıkkın, mutsuz, huzursuz vaziyette bakınıyorum ortalığa.

Herkesin ayrı bir sorunuu var, her hanede farklı farklı dertler yaşanıyor, bunun farkındayım ama sanki tüm bunalım ve sorunlu insanları mıknatısla çekiyor gibiyim. Kendi ruh halimden mi bilmiyorum ama etrafımda adamakıllı mutlu kimse yok.

Bir süre sonra insan kendisini sorgulamaya başlıyor, "Ulan! Bu kadar insanın mutsuzluğunun kaynağı ben miyim?" diye. Ona bir bir yanıt veremiyorsun haliyle.

İnsan, içinde biriktirmemeli. Biriktirdikçe her şey yumak olup birbirinin içine geçiyor. Örgü örmedim ama çokça balık tuttuğumdan misinadan bilirim bunu. Minik bir düğüm olur, umursamazsın. Sonra o minik düğümün boyutu büyümeye başlar, en sonunda işin içinden çıkamazsın. Keser atarsın misinanın o bölümünü.

Hayatın içinde de, misinanın minik düğümü gibi pek çok sorunla karşılaşıyoruz. Birbirine eklendikçe, Arap saçı kıvamına geliyor. Yapmamak lazım, önce küçük düğümlerden başlamak gerekir ki, 50 metrelik misinayı, 35 metre yapmamak için, hayattan yememek, kısaltmamak için.

Daha tatile bile çıkamadım, inanılmaz yorgunum ve daha kötüsü çok düğüm birikti...

Ne vakittir balığa da çıkamadım, ona da ayrıca fazlasıyla sinirleniyorum.

18 Ağustos 2011

Mourinho futbolun en büyük utancıdır


Jose Mourinho denen adam futbol tarihinin en çirkin karakteridir. Bu kadar yıldır izlediğim futbolda, daha mide bulandırıcı bir adam izlemedim.

Asla kendisi kaybetmiyor, hep hakemler suçlu. İngiltere'de, İtalya'da, İspanya'da... Kaybetmeyi bilmeyen insanlar, kaybetmeye mahkûmdur.

Şu soktuğu parmağını, evirip çevirip götüne kadar sokmak lazım.

Bana ilginç gelen, bu adamın neden sevildiği? Mantıklı, akıllı bir adam Mourinho'yu neden sever, neden başarılı olmasını ister?

Bir adamın gözünü çıkartamadığı için mi?

Şuna bile savunma gelir, "Yaa son dakikalardı, stresti" diye.

Aşağılık, her ağzını açtığında lağım kokusu yayılan, sportmenlikle ilintisi olmayan, bulunduğu yeri halen hazmedememiş, garip bir adam.

Real Madrid, her iki maçta da, sahaya maksimumunu verdi ama Barcelona'nın maksimuma ulaşmayan performansı bile kupayı almaya yetti. Bu kadar sinir, çirkeflik, iğrençlik bunu gördüğünden ötürü.

Herif oyuncularının yapabileceğinin en iyisini sahada görüyor, rakibe bakıyor; adamlar yüzde yüzle oynamıyor, ona rağmen sahada taşak oğlanına dönüyor.

Barcelona maçları hariç bu tiksinç yaratığın başında çıktığı hiçbir takımın maçını izlemem.

Şu adamı destekleyen makul insanlara sormak gerekir, "Sevdiğiniz, izlemekten zevk aldığınız oyun bu mu? Ve böyle mi devam etmesini istiyorsunuz?"

Kendisinde her şeyi yapabilme gücünü gören, kendisinden başka herkese tepeden bakan ve aşağılayan, kazanmak adına sahada her türlü çirkinliği oyuncularına aşılayan bu adamı destekleyen kimse sporsever olamaz.

Neyse, her Barcelona maçında biraz daha küçülüyor, bundan sonra ne yapacak hep birlikte göreceğiz.

Futbol bu adamlar gibileri yüzünden gün geçtikçe kirleniyor, izleyebileceğimiz bir oyun kalmayacak yakın vadede. Çünkü tıpkı hayatta olduğu gibi futbolda da böyle boktan adamlar saygı görüyor, seviliyor, 'fenomen' denilerek iğrenç karakterleri örtbas etmeye çalışılıyor.

Başarı için her yol mübah olmamalı. Ve kaybettiğinde rakibinin elini sıkmayı bilmelisin.

16 Ağustos 2011

Galatasaray'a bir 'Baytar' lazımdı


Galatasaraylılar kızmasın Engin Baytar transferine. Disiplinsiz, sorunlu olmasına takmasın.

Türk futbolunda bu kadar hayvanoğlu hayvan varken, Galatasaray'a da bir tane 'Baytar' lazımdı, birilerini eğitmek için. O açığı kapatmak için devreye girdik.

Başka türlü bu kadar hayvanla başetmenin imkânı yok çünkü.

Hoş, bu kadar hayvana Serengeti'de bile rastlayamazsınız. Gerekirse ikincisini de buluruz, sorun değil.

'Hanımmm! Salona Nemesis heykeli yakışmaz mı?'


Fotoğraftaki kişi Burdur Valisi Süleyman Tapsız. Arka plandaki saat, yazıda geçen saat.

Burdur'da Günalan diye bir köye gidiyor. Köyün camisinden içeri gidiyor, bir bakıyor, şık bir saat var. 200 yıllık, tarihi bir saat.

Köylülere "Ben bunu sergileyeceğim" diyor ve alıyor. Saati makam odasına yerleştiriyor.

Gel zaman git zaman, vali saati geri vermiyor. Köylüler saatin iadesi için, valiliğe mektup yazıyor. Yanıt yok.

En sonunda Valiliğe gidip istiyorlar. Vali inceden üstüne yatmış saatin, ehh dekor olarak odada fantastik de duruyor. Verir mi hiç? Vermez.

Makamına gelen muhtar heyetine "Gerekirse kırarım ama yine de vermem" diyor.

Bu garip bir zihniyet. Her şeyde hakları olduğunu düşünüyorlar. O yüzden Topkapı Sarayı müzesinin müdürü 3. Selim'in tahtını, kendi evine koyduruyor, 14 Louis'nin masasında kahvaltı ediyor.

"Devir benim devrim. Ne istersem yaparım" diye düşünüyor bu herifler. İş o raddeye geldi ki, herif Kaşıkçı Elması'nı davete giderken, karısının boynuna broş olarak takar, harem vitraylarını söktürüp banyosuna monte eder.

Burdur Valisi de o hesap. Gariban köylüünn gözü gibi baktığı saati alıyor, üstüne "Kırarım da vermem" diyor. Bunu çıkıp yalanlar bugün yarın. Öyle de bir durum var, hep bunlar doğru söylüyor, köylü, işçi, memur, vatandaş yalan söylüyor.

Görmemişlik, kendini her şeyin tepesinde sanmak, fena bir durumdur. İnsanı içten içe yakar kavurur ama fark etmez bunu yaşayan kişi. O yüzden bunların içi alev alev kavruluyor.

Bunların hepsi, geçmişle, tarihle çatır çatır övünür ama tarihe tecavüz ederler, geçmişin ebesini bellerler. Okudukları tarih ve tarihe sahip çıktıklarını sanmaları tamamen öykünmeye dayalı. "Güç bizde, neden biz de onlar gibi yapmıyoruz? Niye onlar gibi yaşayamıyoruz?" diye düşünüyorlar çünkü.

Yine de, Vali Süleyman Tapsız'a teşekkür borçludur Burdur halkı. Evine saat olarak, Burdur Saat Kulesi'ni taşımadığı, kütüphane olarak Pirkulzade Kütüphanesi'ni monte ettirmediği, misafirlerini ağırlamak için İncir Kervansarayı'nı bahçesine getirtmediği ve yıkanmak için Tabak Hamamı'nı banyoya sokmadığı için.

200 yıllık ufak saatle yırtmışsınız, yakışır mı devletin koskoca valisine kara delik muamelesi yapmak! Köylüysen, köylülüğünü bileceksin. Vali senin köyünden saat aldığı için göğsünü gere gere övüneceksin.

Misal ben, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Yusuf Benli'ye büyük sempati besliyorum, ara ara empati yaparak da kendisini anlıyorum.

Misler gibi kahvaltımı 14. Louis'in masasında yapıyorum. Zeytinyağı dökülmüş domatesimi, pul biberle süslediğim siyah zeytinimi o masada yapıyorum. Keyfe bak, üstüne bir de sigara yaktım mı, değme keyfime. Hatta küllük kullanmam, sigarayı masanın kenarına koyarım.

Görüldüğü üzere okumak sadece cahilliği alıyor. Görmemişlik, yüzsüzlük, aile terbiyesi gibi kavramları okumak kesmez. Ne öküzler var piyasada üniversite bitirmiş, şirketlerin başında yönetici olan.

Tapsız Bey'in yerinde olsam, salonumun bir köşesine Dyonisos'un, diğer köşesine Nemesis'in heykellerini koyarım. İsteyen olursa, çekiçle çatır çatır indiririm heykeli. Biz severiz heykel indirmeyi, o sebepten diyorum. Yoksa kötü bir niyetim yok.

Yazık ulan hakikaten yazık. Devletin valisi, köylünün saatine göz dikiyor, mezarcılık yapıp üstüne yatıyor.

Yürüyün ulan, yürüyün! Devir sizin devriniz...

Not: Çok klasik olur diye soyadında, harf değişikliği yapmasını önermedim. Neyse anladınız siz.

15 Ağustos 2011

Bademin acısı, bademcinin götüne yaraşır


Türkiye'nin tarihine bakmak lazım, bazı kararları tartışırken.

Haluk Kırcı, Abdullah Çatlı gibi adamlar bu ülkede, bırak sokaktaki adamı, başbakan tarafından aleni olarak 'kahraman' ilan edildi.

Ne bileyim, Sivas'ta insanlar, Allah'u Ekber nidaları ile cayır cayır yakılırken, ülkenin bir bölümü diri diri insan yakanları 'kahraman' ilan etti.

Kahramanmaraş'ta, Çorum'da hamile kadınlar bıçaklanarak öldürüldü, insanların evleri çarpılarla mimlendi, o insanların evlerine girip tecavüz edildi, işkence yapıldı ama onlar da birileri için 'kahraman'dı ve topluma yani aramıza karıştı, hiç cezaevi kapısı bile görmeden.

Ermenilerin, Rumların evleri, işyerleri talan edildi, bu ülkeden linç edilme korkusuyla apar topar kaçmak zorunda kaldılar. Bu insanların evlerine, işyerlerine sahip olanlar, zengin oldu, 'beyefendi' statüsüyle ortalarda dolanmaya başladı.

Bu ülkede, İkinci Dünya Savaşı'nda insanların aç kalmasını sağlayarak, stokçuluk yaparak zengin olan insanlar oldu, sonra biz bunlara saygı gösterdik, toplumun en önemli şahsiyetleri haline geldiler. Şimdi onlar bu toplumun en gelen 'sosyetik' simaları.

Hüseyin Üzmez diye bir adam var misal. 17 yaşında suikast gerçekleştirdi, 10 yıl yatıp çıktı. 'Gazeteci' olarak TV'lerde ahkâm kesti. Sonra sikini doğrultamaz hale gelince, çocuğu yaşındaki bir kıza tecavüz etti, birkaç yıl yatıp çıktı. 'Özgür' bir adam olarak hayatın içine daldı.

Hayata Dönüş Operasyonu diye bir rezalet yaşandı. Cezaevinde açlık grevine giden insanları güya hayata döndürmek için üstlerine bombalar yağdırdılar, benzinli battaniyeler fırlattılar. Dönemin gazeteleri, o gün cezaevinde diri diri yanan insanlar için 'Zaten ölüm orucunda değildiler, kebap yiyorlardı' bile dediler. Sonra aradan yıllar geçince aynı gazeteler, bunları yazanlar uzaydan gelmiş gibi muamele yaptılar. Bugünün en çok satan gazetelerinden söz ediyoruz, ülkenin 'saygın' gazeteleri.

Mavi Çarşı diye bir mağazaya, alışverişe gelmiş insanların üstlerine molotof kokteyli ile saldırdılar. 13 insan hayatını kaybetti. Bugün bu eylemi gerçekleştirenler, birileri için 'kahraman.'

12 Eylül 1980 darbesinden sonra, halkın önüne konan sandığa yüzde 92 oranında evet oyu çıktı. Aradan yıllar geçti, baktık ki, o yüzde 92'lik halk, uçup buharlaşmış, yerine 'aydın, özgürlükçü, darbe karşıtı' bir halk peydah olmuş. Kenan Evren o günlerde, bu halkın 'kahraman'ıydı.

Bu ülkede o kadar çok aydın cinayete mahkûm gitti ki, saymakla bitmez. Uğur Mumcu'dan, Çetin Emeç'e, Muammer Aksoy'dan, Ahmet Taner Kışlalı'ya kadar. Bir tanesinin katili bulunamadı. O katiller sokaklarda fink atıyor ya da zamanaşımı kıyağından faydalanmak için davalar öteleniyor.

Niye mi yazdım bu kadar şeyi?

Türkiye'de Aziz Yıldırım birileri tarafından 'kahraman' ilan edildi, sanki özgürlük savaşçısıymış gibi. Kimse endişe etmesin, o da aramıza karışır, toplumun 'saygın' fertlerinden biri olur.

Tıpkı, Mehmet Ali Aydınlar'ın 'saygın' bir işadamı ve TFF Başkanı olması gibi.

Şike, teşvik, zorla futbolcu transferi, futbolcuların alacaklarından zorla vazgeçirmek, çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, gibi suçlar cinayetlerin, linçlerin, katliamların yanında hiç kalıyor hiç.

Adalet beklemek hata. Çünkü bu ülke; katilin baştacı edildiği, tecavüzcünün, katliamcının kutsandığı ve bugün itibariyle şikenin, teşviğin, örgüt kurmanın serbest olduğu Türkiye.

Her türlü suç affedilir; yeter ki, güçlü ol ve sistemin çarklarını döndürenlerden ya da değirmenine su taşıyanlardan biri ol. Senden iyisi yoktur.

Mehmet Ali Aydınlar'dan replik çalıp, bitireyim; "Kendilerini sorumlu tutup da, takımının bu ligde oynamasına gönül rahatlığıyla 'evet' diyen varsa, şimdiden alnının ortasına 'şerefsiz' dövmesi yaptırabilir."

Şu basın toplantısında anladım ki, bademin acısını, bademcinin götüne sokacaksın.

'Seni bir daha Galatasaray'a almazlar'


Birkaç kez yazmışımdır, "Beni Galatasaraylı yapan dayımdır" diye. Hayatımda cidden çok önemi olan insanlardan biridir. Gerçi salt Galatasaraylılıktan ötürü değil, pek çok konuda acayip önemlidir benim için.

Yaşım ufak, muhtemelen daha 5-6 yaşlarındayım. Dayım o dönemler diş hekimliğinde öğrencisi. Anneannemlerde mevcut çok olduğundan, dayım bizim eve gelip ders çalışırdı. Kıl olurdum, onun bize geldiği zamanlarda erken yatmaya ama tabii annemin herhangi bir sözü evde kanun hükmünde olduğu için, mecburen erken yatıyordum.

Babam Beşiktaşlı, beni de Beşiktaşlı yapmak için çabalıyor ama dayım Galatasaraylı olduğu için ben de Galatasaraylı'yım. Babam ne derse desin, fark etmiyor. Hafta sonları Beşiktaş maçlarına aboneyiz, babam sürekli maça götürüyor o dönem Fenerbahçeli abimle ikimizi. İki film birden gibi, iki maç birden olurdu o zamanlar. Maçtan birkaç saat önce PAF'lar oynar, sonra asıl maç oynardı.

Dayım süper gırgır bir adamdır, yanında acayip eğlenirsin, öyle böyle değil. Neyse yaşım 5-6 gibi filan, dayım bir gün "Ozan ben Fenerbahçeli oldum" dedi. Bendeki tepki "Tamam o zaman ben de Fenerbahçeli'yim" oldu. Dayım, "Hadi lan oradan, şaka yaptım, tabii ki Galatasaraylı'yım. Sen artık Fenerbahçeli oldun, seni Galatasaray'a almazlar" deyince, salya sümük ağlamaya başladım. "Dayı yaaaa, beni de Galatasaray' alsınlar" diye ortalığı birbirine kattım.

Gel zaman, git zaman dayım evlendi. Gizli gizli ağlamıştım, "Dayım bir daha beni sevmeyecek" diye. Sonra Almanya'ya gitti. Dayı hasreti acayip olmaya başladı.

Yazları geliyorlar, bir tane çocukları oldu ismi Umut. Ben bu çocuğu acayip seviyorum, sanki kardeşim gibi. Tabii dayımın çocuğu olmasının acayip büyük payı var. Almanya'dan en kıyak ayakkabıları getiriyor dayım. Türkiye'de olmayan Nike'lar, Puma'lar filan. Ama sikimde olmazdı o ayakkabılar filan, ben hep dayımın gelmesini beklerdim.

Çok iyi hatırlıyorum, dayımın Almanya'dan geleceği zaman, bütün gün balkonda beklerdim. Annem, "Oğlum daha gelmesine çok var" dese de, balkonda pineklerdim, zaman geçmek bilmezdi.

Geldiklerinde gözlerinin içine bakardım, iki konuşalım, muhabbet edelim diye. Bizde kalsınlar isterdim ama en fazla bir gün kalırlardı. Nasıl uyuz olurdum anlatamam.

Sonra yılar geçti Antalya'ya taşındılar. Bir tane daha çocukları oldu Emre. Umut'u nasıl seviyorsam, onu da öyle sevdim. Her yaz Antalya'ya gitmeye başladım, dişler sorun çıkarttıkça daha sık biçimde.

Dişçi korkumu bildiğinden sürekli kıllık yapar, korkutur dayım. Kazık kadar adam oldum hâlâ korkarım o koltuktan. Dişime dolgu yaparken, koltukta bayılmışlığım vardır, hatta "Dayı bayılabilirim" dediğimde, "Hadi lan oradan!" dedi ve ben sonrasını hatırlamıyorum. Söylediğine göre o koltukta bayılan tek kişi olarak tarihe geçmiş vaziyetteyim.

Dedim ya, bazı insanların, hayatımda acayip yeri vardır diye. O acayip yerdeki en güzel insanlardan biridir Ayhan Dayım. Hayatımın her döneminde yardımcı oldu. Pek çok zaman konuşmasak bile -benim insanları arama özrüm vardır- varlığı bile yetmiştir.

Dehşet eğlenceli, acayip zeki, elinden her türlü iş gelir. Yanında vakit geçirmek, paha biçilemez bir duygudur.

Çocukların hep bir modeli olur ya, benim örnek aldığım insan dayım oldu. Haa, onun gibi olamadım ama olsun, bugün var olduğum adam için en çok teşekkür etmem gereken kişilerden biri çünkü.

Şu hayatta tanımasam, çok şey kaçırırdım dediğim ender insanlardan.

Bazen kendi kendime söylerim, yine tekrar edeyim "Ayhan Dayım iyi ki Fenerbahçeli değilmiş, yoksa hakikaten çekilmez bir adam olurdum."

Benim Fenerbahçeli versiyonum papazdan çok Papa'ya benzerdi çünkü...

13 Ağustos 2011

Bu hayatı orta yerinden sikelim be baba


Sigaradan bakıra çalmış bıyıkları, hayata dair sevdaları, tertemiz berrak dili, argoyu harikulade kullanmasıyla, bambaşka bir adamdı Can Yücel.

Anlatmak bana düşmez, çapım yetmez.

Güzelsin be adam, yattığın yerde de güzelsin.

Onun gibi şair olamadık, bari ona yakın bir adam olayım isterim.

Senin de dediğin gibi; "Küfür, burjuvazinin ağzında bir lağım çukurudur... küfür, işçi sınıfının ağzında bir çiçektir"

Yettiği yere kadar çiçekleri büyütelim...

Her şey sende gizli

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kâr sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak, bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...

12 Ağustos 2011

İzin vermeyin


Şu çocukların gözyaşlarının durması lazım. Somali'de, Eritre'de, Kenya'da, Türkiye'de v.s. v.s.

Somali'de pek çok anne, birden fazla çocuğundan hangisinin öleceğine karar vermek zorunda kalıyor. Birini yaşatmak için, diğerini ölüme bırakıyor. Bazen bir köşe başı, bazen çölün ortası.

Şu insanlara yardım etmek zor değil. Şu an pek çok kampanya var. Kızılay'ın internet sitesine girin ve her ne olursa olsun yardım edin.

Bir annenin, çocuğunun ölmesi için seçim yapmasını engelleyin.
Bir babanın, evladını elleriyle toprağa gömmesine izin vermeyin.

Bu dünyadaki sistem o kadar aşağılık ki, insanların ölmesi için elinden gelen her şeyi yapıyor, sonra yardım kampanyaları düzenleyerek, sözümona yardım meleği kesiliyorlar.

Çok değil, dünyada 1 yıl silahlanmaya harcanan parayla, açlıktan tek bir ölüm bile olmaz.

Yardım edin, elinizden ne geliyorsa. 5 lira, 10 lira, 50 lira, 100 lira... Kimin gücü neye yetiyorsa. Saçma sapan şeylere harcıyoruz bu paraları. Şu çocuklardan birinin yüzünde gülümsemeye yol açabileceğinizi düşünsenize. Dünyada hangi mutluluğun yerini tutar.

Büyük ustaya kulak verin...

KIZ ÇOCUĞU

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.

Nâzım Hikmet Ran









Özlemiştik zaten


Gitmesini istemiştim ama geldiğimiz süreçte gördük ki, bu ülkede sahtekârlar kulüp başkanlarından, basketbol hakemlerine kadar uzanıyormuş.

O yüzden gel Kırbaç, gel aslanım, taklalara hasret kaldık.

Demem o ki, geliyor...

10 Ağustos 2011

Adile Naşit seksi, Müzeyyen Senar cazibeli


Devlet televizyonu TRT 1'de pazar akşamı Tosun Paşa'yı yayınlıyor.

Film 55 dakika haline getirilip, öyle yayınlanıyor. Kesilen sahneler arasında Adile Naşit'in hamam sahnesi de var.

Bu herifler o kadar iğrenç, o kadar aşağılık ki, bu ülkenin 7'den 77'ye herkesin sevdiği bir büyük oyuncunun hamamdaki görüntüsünü kendilerince 'erotik' buluyor. Başka neden bu sahne kesilebilir ki?

Şimdi zihniyet, çocukları 'seks objesi' görüyor, Adile Naşit gibi herkesin anneannesi, babaannesi yerine koyduğu bir kadını 'seks objesi' görüyor.

Seks bunlar için her şey. Ayağı tabureye değsin onunla seks yapılabilir, yaşı 60 olsun seks yapılabilir, ayağı görülsün sikilebilir, saçı görülsün sevişilebilir.

Bu kadar seks eksenli düşünmek hangi sapığa nasip (!) olur acaba?

Bunlara mutlaka tıp dilinde verilmiş, ekzantik bir isim vardır, benim içinse sapık puştlardan başka bir şey değil.

Hayatımda Adile Naşit'i muhtemelen 300 kez izlemişimdir, herhangi birinde aklımın ucuna seks gelmedi.

Yiyorlar, içiyorlar seks düşünüyorlar. Sabah uyanıyorlar seks, öğlen yemek sonrası yine seks, akşam evlerine dönerken, sokakta, otobüste, metroda seks, akşam eve gidiyorlar yine seks.

Günün 24 saatinin uyku dilimi dışında minimum 10 ila 18 saati "Bugün kimi görürüm de sikimi kaldırırım" diye özel mesai harcanıyor.

Böyle düşünen insanlar muhtemelen, anasını gördüğünde sikini kaldırıyor, bacısını gördüğünde sıvazlamaya başlıyor olmalı. Başka nasıl bir açıklaması olabilir?

Taştan heykel görünce bile aklına seks düşüren, pezevenkler; sabah Müzeyyen Senar'a bakıp 31 de çeker, öğlen Safiye Ayla'ya bakıp duvara da sürter, akşam Aliye Rona'yı görünce tuvalete girip kendini de siker. Bunlar şerefsiz, adi, aşağılık insanlar çünkü.

Yahu Adile Naşit lan, Adile Naşit! Herkesin gülümsemeyle baktığı, insanın içine içine işleyen sahnelerin unutulmaz oyuncusu.

Ülkenin devlet yöneticileri Adile Naşit'i erotik buluyorsa, haliyle otobüsteki andaval da, şort giyen kıza "Ahlakımızı bozuyorsun" der. Yavşağa boşuna kızmışız dün.

Bunların annelerine, ninelerine, teyzelerine, halalarına, kız kardeşlerine kolaylık gelsin. Bir kenarda otururken, hayal etmeye başlıyorlardır çünkü.

Yaşlı, çoluk, çocuk, akraba fark etmez, kadın olsun yeter.

Bu ibnelere acilen orgazmatikler yapılmalı şehirlerde, kasabalarda, köylerde. Akıllarına seks geldikçe, bir delikten siklerini soksunlar mecalleri kalmayana dek mastürbasyon çektirilsin. Hatta mümkünse sikleri kopartılana kadar yapılsın.

Lan seks düşüneceğiniz kadar, herhangi başka bir şey düşünseniz ülke çağ atlardı. Sizi teneşir bile paklamaz. Teneşirlerde sikilesiciler...

9 Ağustos 2011

10 Arda'yı bir Çaycı Ahmet'e değişmem



Aslında uzun uzadıya yazasım var ama çok yazdık Arda'yı. Hep söyledim genç adamlar hata yapar, yapmamasının imkânı yok. Arda'nın da hataları var ama bu kulüp ve onun taraftar diye geçinenleri daha fazla yaptı.

Kızdığım yegane şey, goygoyculuktur. Adam olan adam goygoycu olmayacak. Gitmek mi istiyorsun, açık açık 'kalmayacağım' dersin.

"Terim benim babam gibidir" dedikten sonra adamı yarı yolda bırakıyorsan, o iş olmaz. Orada hata dışında başka şeyler aramak gerekir.

Şu işin sınırlarını çizmek lazım. Profesyonellik ne menem bir hadiseyle neyse o işin gereklerini yerine getirmek ve bunu kalıcı kılmak gerekir.

"Galatasaraylılığımı kimseyle tartışmam" diyen bir adamın, üstelik de kaptanken, gemiyi yarı yolda bırakması, bu açıdan şık olmadı.

Bu forma altında çok adam gördüm, benim için özel insanlar arasında hiç olmadı Arda Turan.

66 numaralı çocuğu çok sevdim ama 10 numaralı, koluna zoraki kaptanlık iliştirilmiş, gereğinden fazla önem addedilen Arda Turan'ı hiç benimsemedim.

Ne yazık ki, bir Cevat, Çaycı Ahmet, Cüneyt Tanman, Muhammet, Bülent Korkmaz, Suat Kaya ya da bir Ergün Penbe değil.

Olmazdı, olmasını da beklemiyorum.

Yolu açık olsun. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.











Sevgi, saygı, hoşgörü, çiçek, böcek


İstanbul'un göbeğinde 19 yaşında bir genç kız dayak yiyor. Dayak yemesinin nedeni ise giydiği şort.

Nurcan İbrahimoğlu'na söylenenler şunlar:

"Sen toplumun ahlakını bozamazsın, yaptığın terbiyesizlik. Toplumun ahlakını, namusunu senin gibi insanlar bozuyor."

"Çıplak bacaklarını uzatmışsın, toplumu cezbediyorsun, sen toplumun namusunu bozuyorsun, çıplak bacaklarınla bize gösteriş yapıyorsun"

Otobüstekilerden biri genç kıza: Tamam uzatma artık. Akşam akşam başımıza bir iş çıkarma.

Genç kız polisi arıyor: Benim vurduğumu gören oldu mu?

Kimse cevap vermiyor: Bakın işte ben ona vurmadım. O kendine vurdu.

Gencecik bir kızın şort giydiği için dayak yemesine mi kızarsın yoksa otobüsteki tek bir kişinin bile şu olaya sesini çıkartmamasına mı? Onu geçtim, polisin kızı sallamasına mı?

Güç insanları etrafında çok çabuk toplar. Işığa üşüşen sinekler gibi, insanlar gücün yanında yer almaya bayılır. Bu gücün şekli, şemali, fikri, düşüncesi hiç önemli değil.

Şu olay İstanbul'da yaşanıyor, kimse sesini çıkartmıyor. Gidiş öyle bir hal aldı ki, bunlar bireysellikten çıkma noktasına geldi. Çünkü o otobüste hiçbir tepki vermeden oturan da, 'Tamam sen de uzatma' diyen de, bu kitabını siktiğim orospu evladı ile aynı suçu işlemektedir.

Ramazanda neden sigara içtin diye kadın tartaklanır, otobüste şort giydiği için kadın tartaklanır.

Yarın neler olur, hep birlikte göreceğiz. Bir şeyden eminim ki, bu olaylar yavaş yavaş artacak. Çünkü bugüne kadar "Biz dinimizi yaşarız, kimseye karışmayız" diyen yavşak bir güruh, bugün var olan ortamdan güç bularak, kendi yaşantısını başkalarına zorla dayatmaya başladılar.

Hoşgörü, saygı, çiçek, böcek. Ne zamandı onlar?
Onlar güçlenmeden önceydi değil mi?

Artık devir değişti. Devir, kendi fikirlerini, başkalarına zorla dayatma devri.

Otobüsteki insanlar, Türkiye'nin aynasıdır. "Aman olay çıkmasın, aman tadımız kaçmasın, aman bana bulaşmasın" diye, öyle oturduğu yerden seyreder.

Yarın öbür gün, "Aman benim de başıma iş gelmesin" diye, bir tane de o patlatır sonra kitleselleşir ve hadise lince evrilir.

Saygınızın da, hoşgörünüzün de, sevginizin de içine sıçayım. Her şey koskoca bir aldatmaca.

Bu ülkenin halkı zaten boktandı, gün geçtikçe iğrençleşmeye başladı. "Türk halkı mazlumun yanında yer alır" denir ya! Türk halkı güçlünün yanında yer almaya, azınlığı ezmeye, onu kendine zorla benzetmeye bayılıyor, bayılıyor.

İlginçtir, bu göt laleleri, seri halde tahrik oluyorlar. Kadının boynundan, kolundan, bacağından, diz kapağından, tırnaklarından, saçından v.s. v.s.

Arkadaş, ben neden tahrik olmuyorum anlamıyorum ki. Niye bu puştun çocukları sürekli tahrik durumundadır. "Dine küfretti yakalım", "Şort giydi yumruklayalım", "Ramazanda sigara içti linç edelim."

Çocuğu yaşındaki kızları koyunlarına almaktan, orospunun evlatlarında seri tahrik mekanizması genişlemiş. 12 lan 12! 12 yaşındaki kızla evleniyorlar, bildiğin çocuk. Bir de güzel savunma oluşturulmuş, "Regl oldu mu kadın sayılır" diye. Her bokun kendince bir bahanesi var.

Kimse sesini çıkartmadığı sürece, bu işlerin sonu gelmez. Birileri gücün çevresinde öbeklenirken, başka birileri de o güç karşısında köşesine çekiliyor, yılan dokunmasın bin yaşasınlar diye. Unuttukları şey, yılan boy atıyor, bin yaşamalarının imkânı yok.

Bunca şeye karşın birileri halen sorgu odaları, tübanlı yazar diye ağlayıp sızlıyor. Hayır, daha ne yapmak gerekiyor acaba? Bu sonsuz mağduriyetin bitmesi için ayaklarına mı kapanmamız gerekiyor bunların?

Yaşam biçimine müdahale, her yönüyle reddedilmesi gerekir. 'Şimdi intikam zamanı' diye düşünüyorlarsa, bugünlerin de sonu olacağını herkesin iyi hesap etmesi lazım.

İsteyen otobüste şort giysin, isteyen okula türbanla gitsin. Yeter, şu aptal tartışmadan fenalık geldi.

Ama mümkünse, kimse kimseye ahlak öğretmeye kalkmasın. Hele hele, İyon Sütunu görse siki kalkaacak orospu çocukları hiç öğretmesin.

Şunlardan bir tanesi denk gelsem, düğün bayram edeceğim.

Fantasy Premier 'luca-breitner'


Premier Lig başlıyor. Ucundan kıyısından bu heyecana ortak olmak isteyen varsa, böyle de bir hadise açtım; "luca-breitner".

Kodu 1302208-293157. Bekleriz...

8 Ağustos 2011

Göt yala, taşak sıvazla, 'adam' olunca posta koymaya başla


Bir meslekte para büyük rakamlara ulaşmaya başladığı an o işin içinde her türden pisliğe rastlamak mümkün. İnşaatçısındır ihaleler dönmeye başlar, aralara adamlar sokulur, tehdit, şantaj v.s. Adam öldürmeye kadar gider. Çünkü hadise üç-beş kazanmanın ötesine geçmiştir. Kuruşların yerini milyon dolarlar alır, o milyon dolarlar için de, adam götünü bile satar.

Türk medyasının durumu biraz bu minvalde. 90'ların başıyla birlikte, öyle çok çok para kazanmayan adamlar onbinlerce dolara çalışmaya başladı. Bok sinekleri durur mu, üşüşüverdi medyaya.

Bugün eğlence dünyasının kompedanı (!) İzzet Çapa'nın titr'i bile gazeteci oldu. İzzet Çapa'nın gazeteci olduğu ülkede Ercan Saatçi de yazar oluyor. Ne bileyim, Selçuk Yula, Hakan Ünsal, Hasan Şaş, Sinan Engin. Ekle bunlara ekleyebildiğin kadar isim.

Zannediliyor ki, futboldan anlayan, futbolun içinden gelmiş her insandan spor yazarı çıkabilir. İki çıtayla baraka yapar gibi üç-beş kelimeyle yazar olunuyor. Hoş, o yazıyı da masa başındaki editör yazıyor, bunlar telefonda konuşuyor, hepsi o.

Sözün özü, Türkiye'de o kadar çok yarak kürek adam yazar yapıldı ki, yazar kavramının içi tamamen boşaltıldı.

Bilgisi, becerisi, yeteneği, görüşü, konuya hakimiyeti önemli değil artık bu ülkede yazmak için. Biraz ismin varsa, girift ilişkiler içindeysen, yazman için hiçbir engel kalmaz önünde.

Ercan Saatçi denen tip bugün bir yazı yazmış. Yazıda baştan sona basına geçiriyor. Hatta hadiseyi, ileri boyuta taşıyıp, tehdide kadar götürmüş.

Hadi diyelim, bir biçimde yazar oldun -hatta ülkenin en büyük gazetesine spor koordinatörü bile yapıldı- bu mudur yazarlık?

Bu iğrenç çiğ heriflerde ahlâka dair kırıntılar aramak aslında hata ama sokaktaki gerizekâlı taraftarın ağzından çıkabilecek şeyleri söylemek hangi ahlâka sığar?

Bu boktan anlayış yüzünden holigan gibi yazan adamlar, hangi takım için yazıyorsa, taraftar için en kıymetli yazar haline geliyor. Takım gözetmeden söylüyorum bunu. Her takımın bir Ercan Saatçi'si mevcut. Gerçi bunun muadili diğer takımlarda hangi isimlerdir pek çıkaramadım.

Şarkıcılıkta dikiş tutturamadı, damatlıkta dikiş tutturamadı, bir halkla ilişkiler şirketi kurdu onda da dikiş tutturamadı, Doğan'ın Müzik'in başına getirdiler orada da tutturamadı.

Bu herifin dikiş tutturabildiği yegane şey, holiganlık boyutundaki Fenerbahçeliliğidir Başka da bir boka yaramaz.

Çünkü bu "Galatasaray'ın tribünleri PKK bayrağı gibi" dedikçe, birileri orgazm oluyor. "Nasıl siktik ama" dediği zaman daha büyük bir orgazm yaşıyorlar. Bunları söylemediği an herif ortada kalmaz. Çünkü yazdığı ya da söylediği başka bir şey yok.

Bu heriflere köşe vermek, hadi köşeyi geçtim, koskoca bir gazetenin spor servisini vermek, hadisenin daha aşağılık boyutu. Rambo Okan bile, bu doğum kontrol hatasından daha iyi yapar o işi. IQ'larını ölçsek, at başı giderler

Basının içine girmek için onun götünü yala, diğerinin taşaklarını sıvazla, birine götünü dön, berikine yardır, sonra o basını eleştir.

Emirle haber yapıp, yazı kaleme alacak kadar şahsiyetsiz bir adam olup, bu kadar rahat ortalarda dolanabilmek, birilerine laf söyleme cüretini kendinde bulmak, insan içine çıkma cesaretini göstermek cidden takdire şayan bir durum.

Yazısına gelince, spor basınına Şükrü Saraçoğlu'na 'sakın gelmeyin' diyor. Sorun zaten burada, şunca olaydan sonra bir ay boykot yapılsa, sayfalarda, köşelerde, televizyonlarda tek bir haber bile gösterilmese, bak o zaman nasıl oluyor.

Ama bu herif gibi birini bünyesini sindirebilmiş basından bu beklenemez.

Ülkenin neresinden tutarsan tut elinde kalıyor. Basının neredeyse elle tutulacak yanı kalmamış, hele ki spor basını.

Şu heriflere köşe verenler, acaba yarattıkları eserden memnun mudur? Salt ismi olsun diye, bu heriflerin yaptıkları holiganlıklara göz yumulduğu sürece, bunların sayısı azalmaz, artar.

Ne zaman, bu tipleri temizlemeye başlarlar, o zaman temiz spordan söz edebiliriz. Öyle sadece takım düşürmeyle, ceza vermeyle olmuyor. Emirle haber yapmış bu kadar adamdan söz ediliyor, herifler hiçbir şey olmamış gibi yazı yazıyor.

Soytarıdan gazeteci yaparsan, sonuç bu oluyor, şaşırmamak lazım.

7 Ağustos 2011

Galatasaray camiası şekil değiştiriyor (!)


Daha postun mürekkebi bile kurumadı, Milliyet önceki gün Insua görünümlü Culio'yu Orduspor'a kiralamıştı. Şurada gösterildiği üzere.

Bugün de kendileri, Bülent Tulun görünümlü Adnan Polat'ın ifade vermeye gittiğini yazmışlar. Arkadaşlar günden güne kendilerini aşıyor.

Ama bütün bunlar Doğan görünümlü Şahin'in suçu. Beyinlere senelerce kazındı kazındı ve işte geldiğimiz noktada artık Galatasaray'da herkes herkese benziyor.

Gönül istiyor ki, Ayhan görünümlü Xavi'miz, Servet görünümlü Puyol'umuz, Gökhan Zan görünümlü Terry'miz, Mustafa Sarp görünümlü Gerrard'ımız olsun.

Milliyet biraz daha kasarsa, bunların hepsi olur, hepsi gerçekleşir.

Aptallığın bir sınırı vardır diye düşünürdüm hep. Yokmuş o sınır, aşılıyormuş. 100 metrede Carl Lewis 9.93 ve 9.92 koştuğunda "Bu rekor kırılmaz" denmişti. Hatta "Artık mesafeler değiştirilsin yeni rekorlar gelmez" diyen insanlar vardı ama Jamaikalı manyağın biri çıktı 9.58'e kadar taşıdıysa, bunlar da aptallık sınırlarını günden güne genişletiyorlar.

Ha gayret Milliyet, haydi burada kalmasın. Daha büyük aptallıklara doğru yelken açın, açık denizlerde yol alın. Siz Milliyet'siniz embesillikte sınır tanımazsınız.

Sizi sevenleri üzmeyin lan, kime diyorum...

Dayı -2-


Ebru elindeki çay bardağını sımsıkı kavradı, biraz daha sıksa kırılacakmış gibi. Hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı. Adımları her zamankinden daha ağırdı, odaya girdi ve kapıyı kapattı. Kimseden ses çıkmıyordu, Vedat ve Anıl göz göze geldiler. Ağzından çıkan cümlenin pişmanlığı suratına yansıdı. Ebru’nun yanına gitmek istiyordu ama tükürdüğünü yalamak pek ona göre değildi.

Oturduğu yerden masaya uzanıp, sigaraya uzandı. Parmaklarının arasında çevirmeye başladı sigarayı, usta bir bateristin, bagetini sallamasına benziyordu. Ucundan tutup, ağzına götürdü, bir süre yakmadan ağzında tuttu. Anıl ve Özlem, odadan sessizce çıkıp gitmişlerdi. İçi içini yerken, kapıda beliren Ebru’yu fark etti. Birbirlerine bakıp, sessiz kelimelerle konuşuyorlardı. Vedat özür diler gibiydi, Ebru 'sarıl' diyordu. Sessiz kelimelere ses veren Ebru oldu.

- Ben çıkıyorum.
- Nereye?
- Alana gidiyorum, sendikayla birlikte yürüyeceğim. Fikrini değiştirirsen, beni nerede bulacağını biliyorsun.

Vedat'ın geri adım atmaya hiç mi hiç niyeti yoktu. "Peki ben de partiyle yürüyeceğim" diye karşılık verdi.

Anıl ve Özlem odadan çıktılar, Ebru'ya sarıldılar. Anıl, Ebru'nun yanına mutlaka geleceğine dair bir şeyler söyledi, Vedat'la göz göze gelerek. Sigaradan derin nefes aldı. Ne ağzından ne de burnundan duman çıkmadı, hepsini içine çekti. Pencereden kafasını uzattı. Kapının kapandığını duydu ama kafasını çevirip bakmadı bile.

Ebru kafasını çevirip bakmadan, sokakta kayboldu. Anıl, yanına geldi, omzundan tutup "Dayı, kızma sakın ama hatalısın. Akıl verecek değilim de, böyle mi söylenir?" dedi. Yanıt veremedi, sessizliği hatalı olduğunun farkındalığına işaretti.

- Dayı yürü çıkalım, alanda unutulur bunlar.
- Ebru unutmaz, unutmayacağını biliyorum.
- Tamam işte. Özür dile madem öyle.
- Siktir et!

Evden çıktılar, Vedat kafasında ne yapacağını, ne söyleyeceğini evirip çevirirken, Anıl "Abi ben Ebru'nun yanına gideceğim. Kızmak, darılmak yok" dedi. Kimseye kızacak durumda değildi, "Sen bilirsin" diye yanıtladı.

Göğüs kafesinin içine bir öküz oturmuş, inmek bilmiyor gibiydi. Nefes almakta güçlük çekiyordu, karabasanlar tüm ruhunu esir almıştı. Kendini sorgulamak ne zor geliyordu, "Keşke her şey birdenbire kendiliğinden iyi olsaydı" diye geçirdi içinden.

Otobüse bindiler. Anıl gazeteye göz gezdirirken, Vedat hızla giden otobüsten dışarıya bakıyordu. Ani bir frenle öne doğru fırladı, birine çarptı. Zaten siniri tepesindeydi, iyiden iyiye çileden çıkmıştı. "Karpuz mu taşıyorsun lan!" diye bağırdı.

Otobüs şoförü bir fren daha yaptı, aracı durdurdu, "İn lan otobüsten aşağıya, dayak isteme" deyince, Vedat olduğu yerden, şoföre doğru ok gibi fırladı. Gözünün üstüne yumruğu indirince, şoför düştü. İki yakasından tutup, "İnsan taşıyorsun lan, dikkat edeceksin pezevenk" diye sarsmaya başladı. Başına üşüşüverdiler, her kafadan başka bir ses çıkıyordu. "Zamane gençliği çok saygısız", "Çocuk haklı, kaç kere böyle fren yaptı", "Araya girmeseler adamı öldürüyordu gördün mü?", "Serseri ayol serseri."

Anıl, kalabalığı yarıp, "Dayı manyak mısın, ne yapıyorsun sen? Başımızı belaya sokma" diye çekip aldı Vedat'ı.

- Yürü dayı yürü.
- Çıldırtmayın ulan adamı, herif otobüse bindiğimizden beri frene basıp duruyor. Hiçbir şeye sesimizi çıkartmayacak mıyız? Koyun musunuz siz, bir tepki verin. Kaç kişinin hayatını tehlikeye atıyor herif, bir kimse de laf söylemiyor.

Kalabalığa doğru bağırıyordu, kimseden yine ses çıkmıyordu. Şoför "Polise bildireceğim seni" diye arkasından bağırırken, ön kapının düğmesine bastı Anıl ve indiler otobüsten.

- Herifin suratının ortasına vurman şart mı be abicim?
- Haketti puşt!
- Haketmedi demiyorum, şu sinirini bir kontrol etmeyi öğren dayı. Ne çabuk parlıyorsun. Üstelik sevdiğin insanlara da aynısını yapıyorsun. Tersliyorsun, bağırıyorsun.
- Anıl akıl satma bana.

Beşiktaş'a gelmişlerdi bile. Yol boyunca tartıştılar, Anıl pes etti sonunda, sustu. Kadıköy otobüsüne binerken Anıl takılmadan edemedi, "Bunu da dövme Dayı." İkisi de koyverdiler, bastılar kahkahayı.

Köprünün tam ortasında İstanbul'u seyretmeye koyuldu. Bunca kirletilmişliğine rağmen hâlâ tertemiz gibi geliyordu. Bu sokaklarda top oynadı, bu sokaklarda kavga etti, bu sokaklarda kavgayı öğrendi, direnmeyi, dostluğu, aşkı, nefreti, insana dair her şeyi.

Ne yapmalı da Ebru'nun gönlünü almalıydı acaba? Öyle diğer kızlar gibi çabucak kanmazdı. Hata yaptığının farkındaydı ya, geri adım atmak da istemiyordu. "Dur bakalım hele bir alana gidelim" diye kendi kendine söylendi.

Anıl kafasını yaslamış, uyukluyordu.

- Kalk oğlum.
- Haa, ne dedin?
- Rahatsız mısın Anıl? Kalk geliyoruz, 1 Mayıs'ta ne uyuması bu?
- İçim geçmiş be dayı.
- Başka şey söylesen şaşardım. Tam senlik cevap.
- Aman be dayı, bir huzur ver.
- Toparlan hadi. Bana bak, Ebru'ya sahip çık.
- Söylediğin şeye bak. O nasıl laf?
- Aklında bulunsun dedim.

Otobüs Kadıköy'e gelmeden durdu. Bundan sonrasını yayan gideceklerdi. Önlerine insanları katıp, yürümeye başladılar. Tanıdık bir yüz buluruz diye etrafa bakınıyordu ikisi de. Kalabalığı yara yara, adımlarını hızlandırarak, meydana doğru ilerlediler.

- Dayı ben burada ayrılayım. Saat 4 gibi Beşiktaş iskelesinde buluşalım.
- Tamam haydi, dediğimi de unutma.
- Of abi of. Karşında çocuk var gibi nasihat verme, kaç oldu?
- Ne zaman büyüdün lan?

Sarıldılar birbirlerine, Anıl kulağına eğilerek "Merak etme" dedi.

Vedat, büfelerin oraya geldiğinde partiden İhsan'ı gördü. Tokalaştılar, İhsan olan bitenden haberi olup olmadığını sordu.

- Ne olmuş?
- Üç kişi öldürülmüş, alanda tek tip kıyafetliler var, büyük olaylara gebe.
- Yapma!
- Sabah öldürülmüşler, polis kurşunu.
- Nasıl olur?
- Bildiğim bu kadar ama ben kardeşimi eve yolladım, ne olur ne olmaz diye.
- Eyvallah İhsan, görüşürüz.

Vedat, Ebru'yu bulmak için koşturarak ayrıldı. İnsanlara çarpa çarpa ilerledi. Kürsünün bulunduğu yerde olmalıydılar. Her attığı adımda kalabalık biraz daha fazlalaşıyordu. Kürsünün önüne kadar geldi ancak ne Ebru ne de Anıl'ı göremedi. Bir sağa, bir sola, şuursuzca yürüyordu. Arada yukarıdaki grubu kesiyordu.

Neredeyse, kürsünün etrafındaki her yere bakmıştı. Zaman geçtikçe siniri tepesine çıkıyordu. Bir el omzuna dokundu, arkasını döndü ve okuldan Cem, "Sizinkilere mi baktın?" dedi.

- Ebru ve Anıl'ı arıyorum.
- Onlar da seni arıyor, yukarı doğru çıktılar.

Hiçbir şey söylemeden, yolun karşısına doğru koşmaya başladı. Yukarıdan tek tip kıyafetli insanlar aşağıya doğru iniyordu; "Titre oligarşi parti cephe geliyor!"

Köşeyi daha dönememişti ki, insanların etrafa saldırdığını gördü. Bankalar, dükkânlar, mağazalar, kızgın kalabalıktan nasibini alıyordu. Bir yandan aralarına katılmak, diğer yandan Ebru ve Anıl'ı bulmak istiyordu. "Anıl akıllı çocuktur, götürmüştür onu" diye geçirdi aklından.

Tam bankanın önündeydi, yerden bir taş aldı ve havaya kaldırdı. Tam fırlatacakken "Vedatttt" diye bir ses duydu. Kafasını çevirdiğinde Ebru ile göz göze geldi. Anıl da hemen arkasındaydı.

- Vedat saçmalama yürü.
- Saçmalamıyorum Ebru.
- Ne yapmaya çalışıyorsun o taşla? Bankaya attığın zaman rahatlayacak mısın?
- Bu halkı soyanlardan hesap soracağım.
- Böyle mi hesap soracaksın? Sen bu olamazsın Vedat.
- Bak Ebru...
- Yazık, 2 yıldır sevdiğim adamın bu olduğuna inanmak güç. Sana söyleyecek başka bir sözüm yok.

Vedat elinde taşla kalakalmıştı. Ebru'ya hiç anlatmadığı şeyler vardı. Daha çocukken, babasının küçük ayakkabı atölyesini büyütmek için aldığı krediyi, ortağının onu dolandırmasını, eve gelen haciz memurlarını, televizyona sarılıp "Lütfen bunu bırakın" diye ağlamasını, babasının 8 ay cezaevinde kalmasını.

Elini havaya kaldırdı ve taşı fırlattı, Ebru'ya döndü. Gözlerindeki acıma hissi ve pişmanlık seziliyordu. Elinden tutmak istedi ama sertçe çekti elini, "Beynimde ve yüreğimde başka bir adama aşık olmuşum. Bir vandala değil" diye de ekledi.

Vedat sökülen kaldırım taşlarından birini eline alıp, banka camına fırlattı. Aynı taşı alıp defalarca vurmaya başladı. Vurduğu bir cam değil, geçmişi ve bugünüydü. Sinirden boğazındaki damarlar fırlamış, suratı kızıla çalıyordu. Vurdukça hıncı artıyordu, camın kırılmazlığı küplere bindirmişti. Etrafındaki kimseye fark etmiyordu, tek başınaymış gibi hissediyordu.

Biri eline demirden bir çubuk tutuşturdu. Yüzüne dönüp bakmadı bile. Bu kez demir çubukla vuruyordu camlara.

Kafasında bir ağrı hissetti, sol eliyle şöyle bir yokladı. Kan geliyordu, arkasını dönmeye bile fırsat bulmadan, yere yığıldı.

6 Ağustos 2011

Tek taraflı saygı, hep saygı, sonsuz saygı

Erzurum'da bir kadın, Ramazan ayında sigara içiyor. "Sigarayı söndür terbiyesiz" diye etrafı sarılıyor, millet tartaklamaya başlıyor. Bir öğrenci yurduna sığınıyor.

Birkaç internet portalında habere yönelik bazı yorumlar şunlar:

"Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz.Oruçlu insanlara saygı duymayı öğren. provasyon yapma insanları çileden çıkarıp. Herkes nerede nasıl davranmasını ve haddini bilecek.."

"AMAÇ TAHRİK... Genelde kasıtlı yapıyorlar bu tür şeyleri.. Maksat ortalığı karıştırmak.. Ben oruç tutmasaydım bile insanların gözünün içine baka baka oruç yemezdim..."

"Oruç tutanlara saygı lütfen"

"Orf ve ananelere dini vecibelere saygi gostermek lazim. Bulundugun yerin sartlarina uyum saglamalisin, yoksa basina istenmeyen olaylar gelebilir."

"Inanclara saygili olunmali...."

"Siz milletin yüzüne sigara üfleyerek öküzlük yaparsanız; mutlaka buna karşılık bir öküzlüğe de maruz kalabilirsiniz! Demek ki neymiş; saygı karşılıklıymış!!!"

"iyi yapmışlar gidip kapalı alanda içsin.utanmıyormu ramazanda elde sigara geziyor orası erzurum"

"Tartaklama olayına kesinlikle ama kesinlikle karşıyım fakat Ramazan Ayına hürmeten oruç tutanlarında gözünün içine baka baka yemek-içmek bence ayıp. Bu sadece diğer insanlara, örf ve adetlere saygı meselesidir... tartaklama, dövme veya hakaret edilmemelidir."

"Ramazan ayında ülkemizdeki karakterli,onurlu,çevresindeki insanlara saygılı Hiristiyanlar, Yahudiler hatta bazı inançsızlar bile hareketlerine,davranışlarına dikkat ederken bazı laikçiler için bunu hiç bir önemi yoktur! Eee saygı karşılıklıdır!"

"Oruç tutmak zorunda değildir kimse buna katılıyorum ama tutanada saygı göstermelisin. ama kimse de saygı kalmamış allah islah etsin ne diyim..."

"Bayanında daha saygılı olması lazım. Birazda bu işler bilinçli yapılılıyor. Eskiden oruç tutmayanlar gizli bir şekilde içerdi. Şimdi insanların gözünün içine baka baka içiyorlar...."

"Yapılan tartaklama olayı kesınlıkle cok cırkın. Ama ben normal zamanda sıgara ıcmesıne saygı duyuyorsam o da ramazanda benım orucuma saygı duyacak."

"O kadar insan oruç tutuyor, Biraz saygılı olup o sigarayı başka yerde içemezmiydi ? Her şeye saygı bekleyen insanlar, İnanca bile saygı göstermiyorsa Kimse kusura bakmasın, Halkın tepki göstermesi en doğal hakkı..."

"Eee bazı yerlerin hassasiyetleri dikkate alınarak davranacaksınız.Şimdi millet ahkam kesecek size ne din di diyanetti diyerek.O at gözlüklüleri götüreceksin İsraile bak bakalım Cumartesi günü çakmak yakabiliyormu ? Dine oldugu gibi hassasiyetlerede saygı gösterilmeli."

"Osmanli da yasayan yahudi ler, bile saygidan, oruc tutan kisilerin yaninda yemezmis. Düsünün bu hatunun düstügü sevyesizlige."

Sürekli saygı bekleyen bir güruh var. Her konuda sen saygı göstermelisin. Oruç tutana, namaz kılana, ibaret edene, yaşam biçimine, inançlarına. Bu saygı bitmiyor hiç, tükenmiyor.

Ama karşılığında bana saygı gösteriliyor mu?
Hayır.
Ben sürekli saygı gösterirken, karşımdaki neden saygı göstermiyor?
Dini hassasiyetlere dikkat etmem gerekiyor da ondan.

Nefsine hakim olamıyorsan oruç tutmayacaksın birader, bu kadar basit. Oruç tutmak dediğin şey, salt belli saatler arasında yememek ve içmemek midir?

Karşılıksız saygı diye bir olgu yok. Bir taraf karşılıksız saygı bekliyor hem de her konuda ama iş saygı göstermek konusuna gelince, "Benim dinin inançlarım bu" deyip, işin içinden sıyrılıyor.

Bu ülkede şu hadise yeni değil. Kimse bana hoşgörü edebiyatı da yapmasın. Daha önce yazdım mı bilmiyorum, çıkın bakalım Ankara'nın ötesindeki üniversitelere, kantinler açık mı kapalı mı? İstanbul'un göbeğinde gidin bazı semtlere, bir bardak su için bak nasıl adamı tepeleyiveriyorlar.

İşine geldiğinde hoşgörü dini, işine gelmediğinde 'din böyle emrediyor.'

Okulda saygı, işyerinde saygı, sokakta saygı, her yerde saygı. Tek taraflı olduğu sürece saygı güzel şey, bu arkadaşlar için. Yani kendileri göstermediği sürece.

Şu ülkede, bu iğrenç tiplerle birarada yaşıyoruz. Olayı kınıyor ama "Oruç tutana da saygı gösterilecekmiş."

Siktirin pezevenk evlatları. Karşımda adam gibi adam olmadığı sürece bir gram saygı göstermem bu gibi yavşaklara. Önce saygıyı hak edeceksin, sonra saygı bekleyeceksin.

Bir de son senelerin favorilerinden biri; "Bunlar provokasyon" geyiği. Biri yemek yemeye, bir şey içmeye kalktı mı provokasyon oluyor. Bu da başka bir sapıklık. Otu boku provokasyona bağlamak. Yani aslında ülkede herkes oruç tutuyor ama güya çıkıntı tipler provoke ediyor.

Siktiğimin memleketinde bir tek bunların istediği olacak.
Ben onlara uyacağım.
Saygıyı ben göstereceğim.
Alttan alan ben olacağım.
Onların yaşam tarzı saygı görmeli.

Ağzına yüzüne sıçtıklarım, her türlü sapıklığı yapacak, Allah Allah nidalarıyla adam yakacak, din-iman diye milleti söğüşleyecek, kendilerinden olmayanları zorla kendisine benzetmeye çalışacak, birileri de bunlara zorunlu saygı gösterecek. Oh ne güzel İstanbul!

Cahillik dört yanı sardı. Üstelik memlekette okuldan çok cami varken, din dersi zorunluyken. Oralarda öğretiliyor ya Müslümanlık. Demek öğretilmiyor ya da öğretilmeye çalışılan şeyde bir sorun var.

5 Ağustos 2011

Orduspor'u fena keklemişiz lan!


Culio gitti diye üzülmeyin gençler. Milliyet'e göre Insua görünümlü Culio'yu satmışız.

Diyordum zaten, "Galatasaray Culio'yu bırakmaz" diye. Orduspor'u fena keklemişiz değil mi? Aslında bonservisi bizde olmayan bir oyuncuyu 1 milyon 900 bin Euro'ya satmışız.

Üstelik Orduspor, Insua'yı Culio sanıyor. Vay kerizler vay (!)

Bunlara sayfalar da ayırsan, aptallar. Başka bir kelime bulamıyorum çünkü. Insua ve Culio arasındaki farkı bilmeyen aptallarla aynı binada olmaksa, ayrıca üzücü bir durum.

Lan! Hakikaten siktirin gidin. Başka iş yapın amına koyayım. Bu işi yapmayın da ne yaparsanız yapın.

Dayı


Kadıköy'deyiz, kalabalık artıyor, yüzlerinde maskeleri olan bazı gruplar hepimizi endişelendirmişti. Sağıma, soluma bakıyoruz üçümüz de, tanıdık yüzler görmek için. Oraya gelirken, herkes bizim gibiydi, kalabalığın içinde kimse bizim gibi değildi. En azından o an için öyle hissettik.

Gece Anıl'larda kaldık, Ebru ve ben. Bir de Anıl'ın kız arkadaşı Özlem. Ebru da, ben de bütün gece heyecandan uyuyamamıştık. İlk kez 1 Mayıs'a gideceğiz. Gece yatakta sevişme aralarından birinde, "Şu Stalin sevdasından vazgeç. O adam bir katil" deyince, sinirlendim. Yataktan doğruldum, yatak dediysem, somyaya gelişigüzel serilmiş bir sünger ve dikine çizgili mavi beyaz bir örtü.

Her zamanki söylevlerden birini çektim, 2. Dünya Savaşı, dünyanın kaderini değiştirmesi, Hitler gibi bir alçağın sonunu getirmesi konulu. "Dinlemek istemiyorum bunları, fikrimi değiştiremeyeceğini biliyorsun. Katyn katliamı, kendi halkını gözünü kırpmadan öldürmesi. Bunlara bir cevabın yok işte."

Her şeye olduğu gibi, buna da cevabım vardı, "Bunlar Troçkist söylemler. Elinden düşürmediğin Nâzım'ın 'Kremlin'deki Çelik Adam' dediği biri Stalin. Bu safsataları bırak" diye çıkıştım.

Tartışmanın tam alevlendiği yerde, kolundan tutup, dudaklarını emmeye başladım. Kaçış gibiydi o an için. Kayıtsız kalmadı, karşılık verdi. Çıplak bedenlerimizi birleştirdik. Karyola gıcırdadıkça, Ebru rahatsız oluyor ve "Vedat lütfen biraz daha sessiz. Yan odadalar, duyacaklar" diye hayıflanıyordu.

- Duyacaklar mı? Salonda onlar ne yapıyor? Kâğıt mı oynuyorlar sanıyorsun. Bizim gibi sevişiyorlar.
- Olsun, yine de böyle gacır gucur rahat edemiyorum. Biraz anlasan beni, bir kez olsun karşı çıkmasan.
- Karşı çıktığım yok. Bu odada onlar yatsaydı, bu sesleri biz de duyacaktık. Altı üstü 60 metrekarelik bir daire.
- Sarılmak istiyorum, sadece sarılmak. Sabah enerjiye ihtiyacımız olacak hem. Saçlarımı okşa, sevdiğimi biliyorsun

Sarıldık birbirimize, gözlerini kapatır kapatmaz uyudu. Böylesi uyuyan insanlara imrenirdim. Saçlarını okşarken, karanlık daha aydınlık oluyordu, sokak ışığının yardımıyla. Yüzüne, ellerine, bacaklarına, göğüslerine, her yanına tekrar tekrar baktım. Gerçekten de kusursuzdu, benim kusursuzum.

Sabah, kapının tık tık diye vurulmasıyla uyandım. Anıl, "Lan, Vedat hadi oğlum, kalkın. Biz 1 Mayıs'a gideceğiz, siz aşktasınız, sevgidesiniz" deyince, kapıyı açtım. Sesim alabildiğine alçak tonda ama olanca hiddetimle "Anıl, sıçtırtma ağzına. Sanki sürekli birlikte kalabiliyoruz. Ayda yılda bir kalıyoruz, onun da içine sıçma" diye yüklendim.

- Abi, sabah sen solundan kalkıyorsun, onu biliyorum. Kalkın, alana gitmeden bir kahvaltı yapalım dedik, kötü mü ettik yani?
- Tavrın sinir bozucu, yoksa zaten kalkmak üzereydim.

Herifin evinde, posta koyduğuma pişman oldum ama geri adım atmak olmazdı. Yine de gönlünü bir biçimde almak şarttı.

- Kahvaltılık var mı? Gazete almaya çıkıyorum, varsa ihtiyaç söyle.
- Yaşa be Vedat. Zeytin lazım, biraz peynir, yumurta, küçük bir kangal da sucuk.
- Sen şuna evde bir şey yok desene!
- Domates var. Bizim Boşnak etinden var. Şu kuru olan, seversin.
- Eyvallah.

Üstümü giyindim, Ebru hâlâ uyuyordu. Bir hamlede giyinip parmaklarımın ucuna basa basa odadan çıktım. Anıl ve Özlem, televizyona bakıyordu.

- Özlem var mı bir isteğin, bakkala iniyorum.
- Yok sağol canım.

Oldum bittim 'canımlı cicimli' konuşmalardan hazzetmedim. Birbirimizi öyle çok iyi tanımıyorduk. Ama daha ilk kez konuştuğu insanlara bile benzer biçimde hitap ediyordu.

Evin hemen altındaki bakkaldan gazetelerle birlikte, nevaleyi aldım. Salak gibi zile basmıştım, Ebru'yu uyandıracağım diye üzüldüm, ki uyanırdı da. Kedi uykusuna yatardı. Gözlerini kapatması gibi açması da çok basitti.

Kapıyı Ebru açtı, "Günaydın benim bir tanecik sevgilim" diye sarılıverdi boynuma. Yüzüme bir gülümseme yerleşti. Gözlerimi kapatacağım ana dek, böyle karşılanmak istiyordum.

- Ne ara uyandın sen? Bakkala inmemle, eve girmem bir oldu da.
- Sen çıktığın an uyandım.
- İyi bakalım.
- Biz Özlem'le hazırlarız kahvaltıyı. Siz oturun isterseniz.

Anıl hemen atladı.

- Helal yengeme.
- Yenge deme bana. Ne sinir bozucu bir kelime. Kendimi 40 yaşındaki kadınlar gibi hissediyorum.
- Yalan mı dedim. Yengem olacaksın.
- Anıl soytarısın sen, umarım bunun farkındasındır.

Anıl bastı kahkahayı, umrunda bile değildi. Zaten kızdırmak için söylüyordu, Ebru'nun her seferinde benzer serzenişlerde bulunması, bana da komik geliyordu. Özlem'le ikisi mutfağa girdiler, Anıl elinde kumandayı, çevirip duruyordu. Çekip aldım elinden, sabah sabah yeteri kadar sinir bozucuydu.

- Dayı, sen onu bırak da, biz hangi kortejle yürüyeceğiz?
- Anıl, ben bizimkilerle yürümek istiyorum fakat biliyorsun Ebru ile bu konuda pek anlaşamıyoruz.
- Hahahahaa. Abi sen evlenmeden vermişsin yuları. Hatuna bu konuda söz mü düşermiş.
- Yular ne lan ayı! Sen daha Özlem'i getiremiyorsun bile alana.

Gülümsemesi erkenden kesildi. Bozuntuya vermemek için yüzünde birkaç saniye daha gülümsemenin yerini alan tebessümü kaldı, "Üstüne gitmiyorum pek fazla" diye savunmaya geçti.

- Damarıma basma olur mu Anıl?
- Tamam dayı tamam. Seninle başedilmez zaten.
- Hah, iyi o vakit.

Anıl'dan 3 yaş büyüktüm. Daha önce başka 2 yıl İktisat okuduktan sonra bölümü bırakıp, Siyasal Bilgiler'e girmiştim. O yüzden genelde ismimle hitap etmek yerine, "Dayı" ya da "Abi" diyordu. Bu tip hitaplardan hoşlanmasam da, kardeşim yerine koyduğum için ses etmezdim.

"Vedatttt" diye seslendi Ebru.

- Yumurtanın beyazlarını öldürüyoruz değil mi?
- Evet, evet. Her seferinde sorma şunu.

Küçücük evde sucuğun kokusu daha güzel kokuyordu. Tavanın içinden cızırtılarını bile duyuluyordu. Özlem yere bir örtü serdi, büyük bir tepsinin içinde, sucuklu yumurta hariç her şey hazırdı, çaydanlığı ardı sıra getirdi. Anıl, ağzına zeytini atıverdi, kimseyi beklemeden.

- Oğlum, şu yüzsüzlüğünü ne zaman bırakacaksın? Bak kızlar orada uğraşıyor, bekle biraz işte.
- Tamam anneeeee.

Kafasına şaplağı indirdim, gülmeye devam ediyordu, kahkahalarla. Özlem yer sofrasına kurulmuş, davet edermiş gibi ikimize birden baktı. Ebru, sapını bezle sardığı tavayla geldi, sucuklu yumurtayı nihalenin üstüne koydu ve "Haydi afiyet olsun" dedi. Ebru daha sözünü bile bitirmeden "Yemek duasını dayı yapsın" diye bastı kahkahayı. Sadece yüzüne baktım, belki birkaç saniye, sustu.

Kısa süre hiçbirimiz konuşmadan tepsidekilerle ilgilendik. Sessizliği bozan Ebru oldu.

- Özlem, sen bizimle gelmeyecek misin?
- Yok güzelim.
- Gelsen iyi olurdu. Hem hiç gitmemişsin 1 Mayıs'a. Ben, 'gel' derim.
- Kendinizi kandırıyorsunuz, 'dünyayı değiştireceğiz' hayalleriyle. Ayrıca sizin savunduklarınıza da inanmıyorum.
- Her şey hayalle başlar. Hayal etmeden olmaz Özlem.
- Hayatım, koskoca bir bütünün umutsuz parçalarısınız. Çok geçmeden anlayacaksınız.

Yüzümün asıldığını farkeden Anıl, Özlem'e belli etmeden elimi tuttu 'yapma' der gibi. Yine de dayanamadım, "Kimseden akıl alacak değiliz. Gelmek istemiyorsan senin seçimin ama insanların hayallerini küçüksemek de senin harcın değil." deyiverdim.

Anıl, hem Özlem'e hem de bana fena bozuldu. Suratının aldığı şekilden, başını başka tarafa çevirmesinden kendisini eleveriyodu. Ebru bütün saflığıyla, ortamın gerginliğini almaya çalışırcasına bana dönüp, "Sendikayla birlikte yürüyeceğiz" deyince, kalktım yerimden, masanın üstündeki sigaraya uzandım.

- Sendikayla yürümeyi düşünmüyorum. Nereden çıkartıyorsun bunları anlamıyorum.
- İyi o halde 3'ümüz amaçsızca yürürüz.
- Amaçsızca yürüyecegimizi nereden çıkartıyorsun ki? Partiyle yürüyeceğiz.
- Ne? Vedat rüya görüyorsun sen. İllegal bir partinin kortejine katılmayacağım. Bunu 3 aydır konuşuyoruz, her seferinde geçiştiriyorsun. Oldu bittiye getiririm diye düşündün sanırım.
- Oldu bittiye getirdiğim yok. Konuşuruz dedim, konuşuyoruz işte.

Anıl araya girme ihtiyacı hissetti, "Alana birlikte gidelim, isteyen istediği korteje katılsın, olmaz mı dayı?"

Sigarayı hızlı hızlı içtim, lise tuvaletinde içermiş gibi hissettim kendimi. Sigaranın ateşi alabildiğine yaklaştı filtresine. Kültablası niyetine kullandığımız bardağın içine attım, paketten bir tane daha aldım.

Anıl'ın fikri Ebru'nun hoşuna gitmiş olacak ki, "Evet evet en iyisi bu" diye destek çıktı.

Zorlamanın anlamı yoktu ama haftalardır, yumruklarımızı birlikte sıkıp, "Faşizme ölüm, halka hürriyet" diye bağırmanın hayallerini kurmuştum.

Bir an için yenildiğimi düşündüm. Geri adım atmak da istemiyordum. İçim içimi kemiriyordu. İki adım attım, pencereyi açtım, derin bir nefes alıp, Ebru'ya döndüm, "Ya birlikte yürürüz ya da biz olmayız" dedim.

-devam eder ümidi taşıyorum-