30 Temmuz 2011

Hiç olmazsa... -son-

Koşarak uzaklaştı Ali mahalleden, her şeyi geride bıraktığının farkındaydı. Kafasından binlerce düşünce geçiyordu, her biri diğerini öteliyordu. Bacaklarında derman kalmayana dek koştu, durmaksızın.

Nasıl yapabilmişti bunu, kendisi de bir anlam veremiyordu. Senelerdir annesinin gözü önünde yediği dayaklar, vücudundaki izler, gizli gizli ağlamaları, kardeşlerinin yediği tokatlar.

Çok gece yataktan uyandırırdı babası, içki masasının başına oturtup, sudan sebeplerle döverdi Ali'yi. Bazen saçını taraması, bazen para verememesi, bazen hiçbir neden olmadan.

Hatırladığı bir sahne gözünün önünden gitmiyordu. Anasının mutfakta ağzı yüzü kanla dolmuş, çocuklarını siper ettiği o gün.

Ali bir köşede durdu. Nefes nefese kalmış, elleri dizlerinde, gözlerinde yaşlarla, kardeşlerine, anasına kim bakacak diye düşünüyordu. "Ne yaptım ben, ne yaptım?" diye hayıflanıyordu. Mehtap'ın yanında olmak, teslim olmadan önce, onunla konuşmak, ellerini tutmak istiyordu.

İlk gördüğü andan beri ona aşıktı, "Bekler miydi acaba?", bunu söyleyebilir miydi?

Cebinde 5 kuruş parası yoktu, akşama kadar zamanı nasıl geçireceğini bilemedi. Köprü üstüne gitmeye karar verdi, çabucak vazgeçti. Yarından sonra bu sokaklarda yürüyemeyecek, kafasını kaldırdığı zaman gördüğü güneş tenini ısıtamayacaktı. Yürümeye başladı, ayaklarının götürdüğü yere kadar yürüdü. Bir ağacın dibine çöktü, gözyaşları birbiri ardı sıra iniyordu aşağıya. Üstündeki tişörtün koluyla burnunu sildi, oradan geçenler ona bakıyordu.

Yorgunluktan uyumuştu, hemen yoldan geçen birine saati sordu, "16.25" yanıtını alınca, otobüs durağına doğru hareket etti.

Akşam olmuştu, hava kararmaya başlamıştı ama Mehtap gelmemişti. Meraklandı ama ne yapabilirdi ki? Ne evini biliyordu, ne telefon vardı, ne de ona ulaşabilecek başka bir şey. Sabaha kadar beklemek zorundaydı, midesi kazınmaya başladı. Bütün gün, kursağından bir lokma bile girmedi.

Açık bir lokanta aramaya koyuldu, yarın verirdi parasını. Sahi verebilir miydi, o kadar zamanı olacak mıydı Ali'nin? Ara sokaklara girdi, bir esnaf lokantası bulurum umuduyla, hepsi kapanmıştı. Kimseyi yoldan çevirip para isteyecek hali de yoktu, iyi de nereye giderdi bu saatte?

Yeniden ana caddeye çıktı, döner bir sağa bakındı, bir sola. Az ileride sandalyeleri dışarıda bir yer vardı. Utana, sıkıla girdi içeriye, kasada bekleyen adamla konuşmaya karar verdi.

- Usta, bir şey diyeyim mi?
- Söyle.
- Cebimde para yok da, bir şeyler yesem yarın parasını getirsem olur mu?
- Siktir git lan, aç mı doyuruyoruz burada.

Beyaz önlüklü, saçlarını simsiyah boyatmış adam ayağa kalkdı, Ali'nin omuzundan tuttu, gömleği eline gelmişti, çekiştire çekiştire lokantadan dışarı attı, bir yandan da ağzına geleni söylüyordu. Açlık suçmuş gibi utandı Ali, bir şey diyemedi.

Daha da beter acıkmıştı, bir pastaneye girdi, "Bozulmuş ya da atacağınız yiyecek varsa alabilirim" dedi. Buradan da küfürlerle kovulmuştu. Açlıktan tansiyonu düşüyor, yürüyemez hale gelmişti. Bir fırına girdi, "Ekmek var mı be ağabey? Hani şu kuşlara verdiğiniz bayat ekmeklerden de olur, açım." Eline artık taşlaşmış iki ekmek tutuşturdular, ısıramadı bile. Kırdı ekmeği, dişlerini geçirdi, yiyebildiğini yedi ama açlığına çare olmadı. Yeniden otobüs durağına gitmeye karar verdi, sabahı beklemek için.

Ali'yi sertçe dürttüler. Uykulu gözlerle kafasını kaldırıp, iki polisi görünce eli ayağına dolaştı.

- Kalk lan! Senin evin yok mu?
- Yok ağabey. Şey yani, olmaz olur mu var tabii.
- Ne işin var lan o zaman burada? Çıkart kimliğini.

Ali bir iki yokladı, neyse ki cebinden hiç çıkartmazdı. "Buyur ağabey" diyerek, uzattı. Polisler ceplerinden çıkarttığı, alete bir şeyler yazdılar, bir süre bekledikten sonra, "Bir daha görmeyeyim seni, toz ol" dediler.

Tam o sırada, polislerden biri Ali'nin gömleğindeki kan lekelerini gördü.

- Ne lan bu? Adam mı kestin?
- Yok ağabey, komşunun kızı kolunu kesmiş onu hastaneye götürdük. Ondan gelmiş olacak.

Ali bile söylediği yalana şaşırdı ama hiç duraksamadan söylemişti. O yüzden polisler üstünde durmadı. "Siktir git lan!"

Trafik ışıklarından hızla karşıya geçti, minik arabasının camları buğulanmış poğaça satan adamla göz göze geldi. Dün akşamdan sonra kimseden bir şey istemeye niyeti yoktu, gözlerini kaçırdı.

- Delikanlı, bak buraya.
- Buyur dayı.
- Aç mısın?
- Yok dayı, sağol aç değilim.
- Gel hele gel. Açlığın gururu olmaz, gel yanıma.

Mahçup bir ifadeyle adamın yanına gitti.

- Seni açlıktan öldürecek değilim ya. Yiyeğin iki poğaçayla da ben batmam, ne diye gurur yapıyorsun anlamadım. Zeytinli var, peynirli var, patatesli var. Hangisinden istiyorsan söyle.
- Dayı sen hanginden istiyorsan, ondan ver. Fark etmez bana.
- Tut o zaman peynirli güzeldir. Öyle kireç gibi peynir koymam içine. Yengenin memleketinden gelir.

Ali peçeteye sarılmış poğaçayı öylesine hızlı yedi ki, neredeyse iki lokmada bitivermişti. Bir tane daha uzattı, çocukça bir sevinçle "Peynirli mi?" diye sordu Ali. "Hee peynirlidir."

Ali poğaçasını yerken, adam tezgahın altından bir de meyve suyu uzattı. "Dayı nasıl öderim borcumu bilmiyorum. Dünden beri açım. Birkaç kişiden istedim 'siktir' çektiler. Nasıl insanlar bunlar dayı?"

Gözleri yaşlandı ama kendisini tutmayı becerdi. Yaşlı adam, saçlarını okşadı, "Sen onlar gibi olma evlat. Borcunu ödemiş olursun."

Bir-iki derken, Ali 5 poğaça ile iki de meyve suyunu indirmişti mideye.

- Vereyim mi başka?
- Yok be dayı batırdım seni zaten.
- Lan keraneci, birkaç poğaçayla zengin mi olacaktım, istiyorsan söyle.
- Vallaha doydum, saati öğrensem başka bir şey istemem.
- 8'e geliyor.
- Dayı birini bekleyecektim, burada dursam olur mu?
- Olur ya, neden olmasın. Hem çıraklık yaparsın.

Mehtap'ı beklerken, kısa süreli çıraklığına başladı. Saat yaklaştıkça, Ali gerçek dünyaya dönmeye başlamıştı. Bir süreliğine unuttuğu her şey yeniden beyninde belirivermişti. "Bekle" demek istiyordu ama nasıl beklerdi ki, daha sadece iki kez gördüğü biri bunu nasıl karşılardı hiç bilmiyordu.

- Evlat, ben aşağıya iniyorum, gelmek istersen, sorma.
- Dayı isterdim ama gelemem. Dedim ya birini bekliyorum diye.
- Madem öyle, ben her sabah buradayım. Ne zaman istersen uğra.

"Ne zaman isterse uğra." Uğrayamayacağını bile bile "Peki" dedi.

El sıkıştılar, poğaçacı "Unutmadan, benim adım Ali, seninkisi ne?" diye sorunca Ali "Dayı, adaş çıktık" dedi büyük bir mutlulukla.

Mehtap neredeyse gelirdi, gölge bir yere çöküverdi hemen. Söyleyeceklerini kafasında ölçüp biçti. Kelimeleri sıralayıverdi içinden. Yok, böylesi gerçek olmazdı. O sevdasına, hazırlanmış, ezbere alınmış kelimelerle değil, içinden geldiği gibi, tartmadan söylemeliydi. Kafasını eğmiş beklerken, bir anda gözleri karardı.

- Bil bakalım ben kimim?
- Mehtap, sensin. Sensin, sensin.
- Başka kim olacaktı, tabii ki benim. Bugün öğlen gideceğim işe, hadi gel denizin oraya gidelim.
- Yok gitmeyelim, oturup konuşalım, olmaz mı öyle?
- Olurrrr, niye olmasın.
- Dünkü çay bahçesine gidelim.

Ali bir süre düşündü, fukaralığın gözü kör olsun, cebinde yine parası yoktu. Üstelik bu kez beş parası yoktu.

- Maaşımı dün aldım. Para filan dert etme. Zaten azıcık tutuyor, iki çay içeriz.
- Eve gitmedim dün, işe de çıkmadım, o yüzden hiç param yok.
- Aaaaaa, sandığın yok yanında.

Mehtap, büyük bir şaşkınlıkla söylemişti. Kısa sürede bile, Ali'yle sandığını özdeşleştirmişti.

- Yok ya, bunu anlatacağım zaten.
- Çok merak ettim, anlat hadi.

Ali hiç düşünmeden, pat diye "Babamı öldürdüm" dedi. Mehtap olduğu yerde kaldı, ağzından tek kelime bile çıkmıyordu.

- Ali şaka mı bu?
- Yok değil.
- Ne demek 'babamı öldürdüm', nasıl ya? Yürü hadi şu parka girelim.

Çay bahçesinin yanındaki parka oturdular. İkisi de bir şey söylemiyordu. Mehtap, Ali'nin konuşmasını bekler gibiydi. Ali yerden aldığı kurumuş yaprakla oynamaya başladı. İkiye böler gibi kırdı. Gözleri sadece bir noktaya bakıyordu şuursuzca.

- Evet anlatmayacak mısın?
- Ne anlatayım ki, babamın boğazını kestim, kaçtım evden. Seninle buluşmayı bekledim, eve gideceğim anama, kardeşlerime sarılacağım. Sonra polise teslim olacağım.
- Ali bunu nasıl yaparsın? Sen katil olacak biri değilsin.
- Değilim ya, insan kendini kaybediyor. Kendimi bildim bileli dayak yedim babamdan, anam dayak yedi, kardeşlerim dayak yedi.

Pantolunun paçasını sıyırdı, "Bak şu izi görüyor musun, kızgın soba maşasını yapıştırdı ayağıma. Üstelik 9 yaşındaydım, bardak kırdım diye."

Mehtap'ın gözleri buğulandı, Ali'nin elini tutup, öpüverdi. "Niye be Ali, niye?" diye ağlamaya başladı. Sarıldılar birbirlerine. Ali, Mehtap'ın saçlarını kokluyordu, bir ömür boyu hafızasında tutmak için. Mehtap hıçkırıklara boğuldu.

- Mehtap, bir şey soracağım ama iyi düşün.
- Sor.
- Kaç yıl yatarım bilmiyorum bekler misin beni?

Mehtap gözlerini kocaman açtı, eliyle gözyaşlarını sildi, "Bekleyemem Ali" diye yanıtladı.

- Niye beklemezsin?
- Kaç yıl yatacaksın? 3 yıl mı, 10 yıl mı? Babam, ağabeyim o kadar yıl evlenmeden oturmama izin verir mi sanıyorsun? Zaten şimdiden 'köyden birini bulalım' deyip duruyorlar. O kadar sene geçer mi sanıyorsun? Hem birbirimizi tanımıyoruz bile. Şimdi 'beklerim' desem, gerçek olur mu?
- Olsun sen yeter ki de, umut olsun, orada yatabilmek için güç olsun bana.

Mehtap elini çekiverdi, "Ali bana evinin adresini yaz? Annene giderim, yerini öğrenir belki gelirim ama sana söz veremem" diye yanıtladı.

Ali adresi söylerken, çantasından kâğıt kalem çıkarttı. Adresi yazarken, Mehtap'ın gözlerinin içine bakıp, "Beklerim" demesini bekliyordu.

Ayağa kalktılar, ikisi de bir şey söylemeden birbirlerine baktılar. Bu kez Ali sarıldı sımsıkı, ayrılmamacasına, Mehtap'ın kulağına "Hiç olmazsa, beni sevdiğini söyle. Daha önce kimse söylemedi Yalansa da söyle" dedi.

- Üzgünüm Ali, sana yalan söyleyemem. Olabilirdi ama olmadı işte.
- Söyle be Mehtap söyle.
- Ben annene uğrayacağım, nerede kalıyorsan gelip ziyaret edeceğim.

Mehtap bir adım geriye çekildi. Ali kendine engel olmaya çalıştıkça, daha bir koyvermişti gözyaşları. "Hoşçakal Ali" dedikten sonra arkasına bile bakmadan kaçarcasına uzaklaştı.

Ali olduğu yerde, bir heykel gibi kalakaldı. Dudaklarından yine "Hiç olmazsa ayrılırken, beni sevdiğini söyle" cümlesi döküldü.

Eve yaklaşmıştı, 100 metre ya vardı ya yoktu. Tuğlaları sökülmüş, boyası dökülmüş gecekonduları görünmüştü işte. Adımlarını gitgide ağırlaştırdı. Tahta kapının demir kolunu çekti ve bahçeden içeri girdi. Kapıyı tıklattı, anası açtı, sarıldılar.

Anasının gözleri kıpkırmızıydı, "Kuzummmm, yavrummm gelme dedim sana. Ne diye gelirsin, git kaç yavrum, başka yere" derken, Ali'yi sıkı sıkıya sardı. Yemenisi omuzlarına düşmüştü.

- Ana polise gittiniz mi?
- Yok kuzum, banyoda baban. Alimmm girme mapuslara. Kardeşlerine kim bakar, nasıl yaparız. 'Ben yaptım' diyeyim, olmaz mı? Bütün gece düşündüm, en iyisi bu.
- Olmaz ana!

Ali öylesine bağırmıştı ki, kardeşleri çıktı odadan. Üçü de birbirlerinin elini tutmuştu. Kalktı yerinden, onlara da sarıldı, tıpkı Mehtap'a yaptığı gibi saçlarından kokladı. Önce Ayşe'yi öptü boynundan, sonra Nihal'le Nihan'ı.

- Hadi kuzum, dinle beni, yapma, etme böyle.
- Ana elimi yüzümü yıkayayım, üstüme temiz bir şeyler ver, polise gidiyorum.

Annesi, elini tutmayı çabaladısa da başaramadı, Ali çekti elini. Banyoya girdi, babası üstünde bir çuval örtülmüş biçimde yatıyordu. Çuvalı kaldırdı, babasının yüzüne baktı, yüzüne tükürdü.

Lavoboda yüzünü yıkadı, kendisinden iğrenircesine aynaya baktı, bu kez aynaya tükürdü. Aynanın önündeki jileti eline aldı, uçlarını kırdı özenle, jilet çıplak kalana kadar.
Dirseğinin iç tarafından sol bileğine kadar jileti batıra batıra soktu. Aynı yerden bir daha soktu, bu kez aşağıdan yukarıya doğru. Banyo bir anda kanlar içinde kaldı. Ali'nin gözleri kapanır gibi oldu, jileti sol eline aldı, aynısını diğer koluna yaptı, yere yığıldı, gözleri kapandı.

Annesi banyoya girdiği anda çığlıklar attı, avazı çıktığı kadar bağırıyordu, çocuklar içine girmesin diye kapattı kapıyı. Hem ağlıyor, hem bağırıyordu, Ali'ye sarıldı, yüzü gözü kanlar içinde kalmıştı onun da.

Ertesi gün Mehtap, yazdığı adrese geldi, evin içinde beyaz çarşafa sarılı iki kişi vardı, Ali'nin annesine "Arkadaşıyım. Hangisi Ali?" diye sordu.

Yatak odasına girdi, kefeni kaldırdı, eğildi, Ali'nin dudaklarını öptü, kulağına fısıldadı; "Seni seviyorum..."

Kimseye bir şey söylemeden koşarak çıktı evden...

Bu hayatın tam ortasından amına koyayım


HİÇ OLMAZSA

HİÇ OLMAZSA 2

HİÇ OLMAZSA 3

HİÇ OLMAZSA 4

Kiraz çekirdekleri

Google gazeteciliği ya da google yazarlığı diye bir durum söz konusu oldu. Birtakım gerizekâlılar, yazmaya çabaladıkları konular hakkında bilgi sahibi olmadan yazmaya çalıştığı için, 'pat' diye bilgisayar başına geçip, arama motorundan bilgi sahibi olmaya çabalıyorlar.

Oysa ki, internet aslında kendisini çokça yalanlayan bir mecradır. Aradığınız bilginin ne derece doğru olduğunu bilmek için, bunu mutlaka olumlatmak zorundasınız.

Bu 'prezervatif kaçkınları'nı televizyonda yakalarsanız minimum 3 kez dinleyin. Konu her ne olursa olsun, aynı cümleler, aynı bilgiler ve aynı argümanlarla konuşuyorlar.

Neredeyse her hafta bunlardan birinin göt olduğuna şahit oluyoruz. Biri yalan haber yapıyor, diğerinin makalesi çalantı çıkıyor, bir diğeri var olmayan bilgiler üstünden haber yapıyor.

Bir gram onuru olan adam, şu rezaletten biriyle karşılaşsa, bir daha ülke sınırları içinde dolaşamaz ama bu herifler, hiçbir şey yokmuş gibi yine televizyona çıkıyor, insanlara ahkam kesiyor.

Türkiye'ye reva görülen yeni gazeteci tiplemeleri bunlardır. Pişkin, yüzsüz, ahlâksız, onursuz, şeref yoksunu bu insan türüne çok benzeyen canlılar, "demokrasi, sivil irade, özgürlük" gibi ifadeleri ağızlarından düşürmeyip, tıpkı siyasi iktidar gibi bunları sadece kendileri için istemekte.

Bunlar aslen tetikçi görevi üstlenip, gençler arasında vücut bulmaya çalışıyor. Biraz sol jargon, çokça liberal söylemle siyasi erkin payendeliğini yapan bu kaygan çocuklar, internet olmasa bugün yoktular.

Bunların beslenme çantasına, yarın başkaları bir şeyler koymaya başlasın, 10 derecelik dönüşler yapmaya başlarlar.

Farkında olmadıkları tek şey, bugün kendilerini besleyenler, yarın bu asalakları kiraz çekirdeği gibi tüküp atacak. Bu süreci hep birlikte yaşayacağız. O zaman kuyruğuna basılmış sırtlan gibi ciyaklamaya başlayacaklar.

Köşe yazısı kaleme alırken, hırsızlık yapmak (bunun da adı intihal oldu, bildiğin hırsızlık a.k) ise bambaşka bir durum. Herifin beyin o kadar boş ki, rutin yazması gereken bir konu hakkında yazamıyor bile. Üstüne bilgi de olmayınca, internetten arayıp, tarayıp bir şeyler bulup, kelimelerin yerini değiştir ve köşe yazısı diye milletin önüne sun.

Her türlü onursuzluğa, şerefsizliğe rağmen, cepler dolduğu ve toplumda itibar -görece- gördükleri için keyifler yerinde. Yarın gelir, yarın olur, yarından kaçış yok.

"Demokrasi, özgürlük" diye bas bas bağıracaklar ama yalancı çoban örneğinde olduğu kimi, kimse kafasını geriye çevirip bakmayacak bile bu sersem sikten çıkan kaza kurşunlarına...

29 Temmuz 2011

Nesline, sana ve sapık fikirlerine 'siktir git' demekten başka çarem yok


Yılmaz Özdil, 'vur, kır, parçala' mahiyetinde bir yazı kaleme almış. Okumayan varsa özeti, "Ermenilerden nefret ediyorum"a denk geldiğini söyleyebilirim.

Eurovision'da Ermenistan'a 12 puan verilmesinden tutun da, System of a Down için 'fun' kulüp -Fun kulüp nedir tam anlayamadım. Muhtemelen Yılmaz Özdil tarzında bir şey olsa gerek- kurulmasına, oradan milli maç yapılmasına kadar uzun bir yelpazede yapılanları eleştirmiş.

Ülkenin iktidarından, iktidara muhalif olanlara kadar hemen herkes faşizm sınırlarında dolaşıyor. Herkes hedef tahtasına birilerini oturtup, üstünden siyaset yapıyor ya da kaleminden kan damlatıyor.

Ogün Samast, 4 gün önce aldığı ceza sonrası bazı gazetecilerin kendisini yönlendirdiğini söylemişti. Yılmaz Özdil'in yazısının karşılığı biraz da bu olsa gerek. Birilerinin yönlendirdiği 3-5 gerizekâlı, bu tip hastalıklı fikirlerle daha da gaza geliyor.

'Minik Ogün' bundan sonra cezaevinde Yılmaz Özdil okusun, onun engin (!) fikirlerinden rahatlıkla faydalanabilir. Süreç gösteriyor ki, Yılmaz Özdil bundan sonra vites artırarak yazılarına devam edecektir. Bugün Ermeniler, yarın Kürtler, diğer gün Rumlar, kesmezse Çerkezler, sonra herkesler.

Ermenilerle haşır neşirliğim çocukluğumdan başladı. Bahçelievler'de evsahibimiz Agop Amca'ydı. Annesi Madam Teyze -ismini bilmiyorum halen hep öyle seslendik- ile birlikte yaşardı. Bisikletimi tamir ederdi, ne zaman neye başım sıkışsa evin altında bulunan bodrumdan bozma tamirhaneye yanına giderdim.

Kendi bayramları olmamasına karşın Şeker ya da Kurban bayramlarında ilk onlara giderdim. Mendil içinde para verildiğini onlardan öğrendim. Tabii çocuk aklıyla bunlar bir şey ifade etmiyor o dönem ama insan sonra düşününce, bunların ne kadar güzel şeyler olduğunu düşünüyorsun.

Sonra yazları Çınarcık'a giderdik, bir sürü komşumuz vardı Ermeni. 11-13 yaşlarında bir sürü arkadaşım vardı, ilk aşık olduğum kız Nadya, birlikte aynı takımda oynadığımız Yervant, ucundan kenarından siyasete giriştiğimiz zamanlarda tanıştığım Payel Abi, Leon Abi...

Bugüne kadar çevremdeki hiçbir Ermeni'nin kötü olduğunu görmedim, hoş görsem de Yılmaz Özdil çiğliğinde ve iğrençliğinde düşünebilmemin imkânı yok.

Bir insanın böyle düşünebilmesinin altındaki mantığı arıyorum, yok olmuyor, bulamıyorum. İnsanları hedef tahtasına oturtmak, bir halktan nefret ettirmeye çabalamak, bir gazetecinin değil ancak şarlatanın işi olabilir.

Yılmaz Özdil yazısını "Benim neslim üzerine düşeni yaptı. Bundan sonrası sizin neslinize bağlı!" diye bitirmiş.

Doğrusu kendisiyle aynı nesilden olmadığım için mutluyum. Çünkü kendi nesilleri, bu ülkenin vatandaşı olan Ermenilerin, Rumların evlerini yağmaladı, onların karılarına kızlarına tecavüz edilirken, oturduğu yerden izledi, hatta içten içe haz duydu.

Ermenilerin ordu içinde erlikten başka bir paye verilmemesine, devletin hiçbir biriminde doğru düzgün görev verilmemesine sesini çıkartmadı.

Ermeni çocuklarına Sinan, Yavuz gibi isimler verilirken, kapı zillerine soyadları yazılmazken, bundan hiç rahatsızlık duymadılar.

Yılmaz Özdil'in "üzerine düşeni yaptığını" söylediği nesil, bu ülkenin topraklarında katliamlara, işkencelere, köy boşaltmalara, darbelere, insanların mallarının elinden alınmasına, kendi ülkesinde mülteci durumunda olmasına hep göz yumdu.

Bu neslin bir parçası olmadığım için kendimi şanslı sayıyorum. Biraz daha fazla okunmak, isminin gündemde kalmasını sağlamak için böylesi acizce, alçakça fikirlere sahip nesiller yetişmez diye umut ediyorum.

Çünkü Yılmaz Özdil gibileri var oldukça Ogün Samast'lara yenileri eklenecektir. Ve işin kötüsü bu boktan adamlar toplumda bir biçimde itibar görecektir.

Ülkede buram buram faşizm kokuyor, sonu iyi yere gitmiyor. Karşısında yapılabilecek tek şey sağduyuyu elden bırakmadan, bu pezevenklere karşı dik durmaktır. İtin ürüyüp, kervanın yürümemesini sağlamak için başka bir şey yapılamaz.

Bu arada itiraf ediyorum, Agop Amca'ya her bayramda sabahın köründe gitme nedenim, mendil içindeki para değil, o nefis nane likörüydü...

26 Temmuz 2011

Hiç olmazsa... -4-


Kimseyi uyandırmamak için parmaklarının ucunda evden çıktı. Buralarda erken başlardı haya, insanların sokaktaki hareketliliği başlamıştı. Kafasına şapkasını geçirdi, kimse yüzünü görmesin diye. Kolundaki sandık şimdiden külçe gibi ağır geliyordu. Karnı acıkıyordu, cebinde 20 lira ya vardı ya yoktu. "Olsun anasını satayım, varsın olsun. Biraz daha çalışırım, canımdan önemli mi?" diye düşündü.

'Meşhur Börekçi Vasıf' tabelasını gördü. Üç dört merdivende ulaşıverdi börekçiye. Birkaç masa boştu, çöküverdi birine. Komiyle göz göze geldi.

- Kıymalı ne kadar, peynirli ne kadar?
- Peynirlinin porsiyonu 2.5 lira, kıymalının 3.5.
- Kıymalı ver, bir buçuk porsiyon olsun, bir de çay. Ama büyük bardak olsun.
- Tamam.

İnsanları gözledi, hepsi de hızlı hızlı yiyordu. Gözlüklü 20'li yaşlardaki biri, hiç bakmadan çatalını tabağa daldırıp, böreğe saplıyordu çatalı, bir gözü gazetesinde.

Böreği ve çayı gelmişti bile. Çayına iki şeker koydu, börekten bir parça aldı. Böreğin sadece ismi kıymalı, yoksa içinde kıymalar sayılıyordu. Soğanla dolu, birkaç kıyma tanesi, hepsi o kadar. Yine de lezzetliydi meret, ne koyuyorlarsa içine. Bir çayından yudumluyor, bir börekten yiyordu. Tabakta kalan kıyma tanelerini, çatalının dişlerinin arasına alarak, ağzına attı. Çayından son yudumu alıp, hesabı ödedi ve çıktı.

Ne yapar, ne ederdi de anası ve kardeşlerini o evden götürdü, onu düşünüyordu. Boyacılıkla olacak iş değildi, mutlaka başka iş bulmalıydı. Elinden başka iş de gelmezdi, 5 senedir elinde bu sandıkla İstanbul'da gitmediği yer kalmamıştı neredeyse. "Öğrenirim" diye geçirdi içinden.

Daha çok vardı durağa, vakit geçmek bilmiyordu. Haşim İşçan Geçidi'nin az öncesindeki parka girdi, biraz zaman öldürmek için. Bir banka oturup, sigara içecekti.

- Boyacı bak bi.
- Buyur abi.
- Parlat bakalım.
- Emrin olur.

Adam banka oturmuş, ellerini yanlara açmış, kafasını havaya kaldırmıştı. Ali, her zamanki gibi başladı boyamaya. Kadife bezini bir sağa bir sola, usta biçimde sallıyordu. Az önceki o eski ayakkabı, şimdi yepyeni görünüyordu. Gerçi altına bir pençe atılması gerekiyordu.

- Abi tamamdır.
- 3 lira yeter mi?
- Yeter abi.
- Haydi kolay gelsin sana.
- Sağolasın.

Ali aldı sandığını 3-4 sıra ilerideki banka oturdu. Sandığındaki paketten bir sigara alıp yaktı, sandığını bankın üstüne koydu. Mehtap'a neler söyleyecekti aklından bir bir düşündü. "Derim işte, böyle böyle oldu diye. Anlatırım ne var ne yoksa. Yalan söylemeyeceğim" dedi. Bankın tam yanından geçen adama "Saat kaç acaba?" diye sordu, "8'i 10 geçiyor" yanıtını alınca, toparlandı. Farkında bile değildi, zamanın bu denli geçtiği.

Aceleyle kalktı, en yakın dostu sandığını da alıp, düştü yola. Arabalar, korna sesleri ve uğultudan rahatsız oldu. Koşarcasına yürümeye başladı, içinde 'ya yetişemezsem' endişesi. Neyse ki, az kalmıştı.

Durağa geldiğinde Mehtap'a bakındı ama yoktu. "Ya gitmişse, ya erkenden geldiyse. Yok be iki gündür aynı saatte geliyor" diye düşünürken, saati sordu. Daha 5 dakika vardı, derin bir nefes aldı, rahatladı, gözü karşıdaydı.

Mehtap görünmüştü bile, Ali'yi görünce gülümsedi, Ali de karşılık verdi. Trafik ışıkları tam da yeşil olacak zamanı bulmuştu. Tam ışıkların altındaydı, Mehtap kafasını kaldırıp kaç saniye kaldığına baktı. 8, 7, 6, hah tamam bitmişti.

Mehtap tam Ali'nin yanına geldi ki, "Ne oldu suratına?" diye şaşkınlıkla sordu. Ali kafasını önüne eğdi, bir süre bakamadı. Mehtap, çenesinden kaldırdı, gözlerinin içine baktı.

- Ali ne oldu sana?
- Yürüyelim mi? Hem anlatırım ne olduğunu.
- Dur o zaman bir telefon açayım, azıcık 'geç kalacağım' diyeyim.

Yeniden yolun karşısına geçtiler, Mehtap annesinin hasta olduğunu ve 2 saat gecikeceğini söyledi. Ali nasıl mutlu olmuştu, bunları söylerken. Telefonu kapattı, "Ali bir yerlere oturalım mı?" diye sordu. Cebinden 14-15 lira vardı, hesabı ödeyemezse rezil olurdu, bir şey diyemedi.

- Bende para var, ben ısmarlarım. Hem ilk gün sana kötü davrandım, hadi bırak gurur yapmayı.
- Bilmem ki. Ben böyle alışık değilim.

Kelimeler ağzından tek tek çıkıyordu. Her kelime sonrasında 2-3 saniye duraksıyor, sonra ardına getireceği kelimeyi koyuyordu yerine.

- Tamam gel hadi, ileride bir çay bahçesi var. Hem açım ben. Poğaça-simit alırız, çay bahçesinde yeriz.
- Ben yediydim.
- Yürü Aliiii. Yeriz işte, yemezsen de yeme.

Bir pastane buldular, 2 tane açma aldılar, 1 simit, 2 de poğaça. Hepsinin parasını Mehtap verdi, Ali utancından pastaneden içeri bile giremedi. Mehtap, Ali'nin yüzüne, ellerine dikkatle baktı. Hiç boyacı çocuk gibi değildi. Özellikle parmakları çok biçimli ve yaptığı işe karşın temizdi.

Pastaneden çıktılar, ufak bir yokuş indiler, parkın ortasındaki çay bahçesine geldiler. İki çay söylediler, Ali yine büyük bardakta istedi. Mehtap, kâğıtlarını yırttıktan sonra aldıklarını masaya koydu. Çaylar gelmeden, bir parça ısırdı açmadan. Ali'nin yüzüne baktı, kafası yine önündeydi, yüzünü saklıyordu.

- Anlatmayacak mısın Ali?
- Yok sen karnını doyur diye bekledim.
- Hem yerim, hem dinlerim, hadi anlat.
- Nesini anlatayım, şerefsiz babam dövdü.
- Neee, seni bu hale baban getirmiş olamaz.
- Yeminle babam yaptı, yalan yok. Hatta utandım önce, nasıl söylerim diyeb Sonra gerçeğini anlatmaya karar verdim.
- Peki neden yaptı?
- Kazandığım paradan anama gizli gizli veriyordum. Onları bulmuş. Bu şerefsiz kumara, alkole veriyor, o yüzden anama gizliden veririm.
- Aaaa, ne güzel.
- Bulmuş bunları, eve girdim, soru bile sormadan vurmaya başladı. Babam olmasa, bak ne yapardım ya, o şerefsize değmez.

Ali bir bir anlattı olanları, Mehtap'ın yüzü buruştu, ne söyleyeceğini bilemedi çok kez. Ali konuştu, konuştu, konuştu. Ali anlattıkça sinirleniyor, sinirlendikçe yumruklarını sıkıyordu. Mehtap, sıkılı yumruklarından birini avucunun içine aldı "Üzülme" diyebildi sadece.

- Gitmem gerek geç kaldım.
- Akşam bekleyeyim mi durakta?
- Yok bekleme ağabeyim gelecek, almaya.
- Peki ya yarın sabah.
- Yarın sabah yarım saat daha erken gel o zaman.

Ali nasıl mutlu olmuştu, gözleri parladı. "Peki gelirim, istersen bir saat erken bile olur" dedi ama Mehtap o kadar erken çıkamazdı. Çay bahçesinden çıktılar, Mehtap çok geç kalmıştı, bir taksi çevirdi, "Unutma yarın, yarım saat erken" diye bir kez daha uyardı.

Ali bütün gün sokakları arşınladı. Her zamankinden daha erken gidecekti eve. Atladı otobüse, Mehtap'ın elini tuttuğu anı düşündü. Gözlerini kapatıp, o anı tekrar tekrar yaşadı. Eve girdi, babası oturmuş içiyordu. Yüzüne bile bakmadan, odaya girecekti ki, "Gel lan buraya!" sesiyle irkildi.

- Kime diyorum lan ben, otur şuraya.
- Efendim.
- Geç ulan otur şuraya dedim!

Ali sandalyeye oturmamıştı ilkin, babası böyle söyleyince oturmak zorunda kaldı. Masada bir şiye vokta, birkaç kayısı, biraz da kiraz vardı.

- Kimsin sen, benden para gizliyorsun?
- Saklamadım, anama verdim.
- Aynı şey, itoğlu it.
- Sana ne zaman para versem, içkiye veriyorsun, kumar oynuyorsun. Kardeşlerime, anama hiçbir şey almıyorsun. Üç yıl oldu çalışmıyorsun, ya ne yapaydım?

Ali sert tonda söylemişti bunları. Babasına kızgınlığı dağları aşmıştı. Oysa küçükken böyle değildi. Cebine harçlığını koyar, beslenme çantasına bir elma sıkıştırır, öyle yollardı okula. Çalıştığı fabrika küçülme kararı almıştı, öyle söylemişti babası. O yüzden de işten çıkartılmıştı. İlk zamanlar iş aramıştı, bulamayınca içki içmeye başlamıştı. Sonrasında dayak, kavga, gürültü, bu evden hiç eksilmedi.

- Vay efendim sana mı soracağım iş arayıp aramayacağımı. Ulan saygısız it, iş var da ben mi çalışmıyorum.
- Yalan söyleme, sana iki kez iş buldum, birine gitmedin. Diğerinde üç gün çalıştın, cebinde konyak şişesiyle yakalanınca çıkartıldı. Bu evde 4 kişiyiz, hiç soruyor musun kirayı, elektriği, suyu kim veriyor diye.
- Nankör! Bunca sene kim baktı bu eve. Biraz da sen bak, ne oldu gocundun mu çalışmaktan?
- Çalışmaktan değil ama arkamdan 'sarhoşun oğlu' diye dalga geçmelerinden gocunuyorum.

Gerçeklerle yüzyüze gelmek hoşuna gitmemişti, hiç hem de. Hasan ayağa kalktı, tokadı patlattı, Ali'nin suratına.

Annesi ve kardeşleri içerideki odadan çıktılar. "Tembih etmedim mi size çıkmayacaksınız odadan diye. Girin lan odaya, hepinizin ağzına sıçarım." diye çıkıştı. Anneleri kızlarına siper oldu, bir hamleyle önlerine geçti, odaya soktu hepsini.

- Baba vurma bana, yeter artık.
- Ooooooo Ali Efendi büyümüş, adam olmuş, babasına kafa tutar olmuş. İtt...

Bir tane daha vurdu, Ali sandalyeden yere düştü, kolundaki sandığıyla birlikte. Sandığın gözünü açtı, falçatasını çıkarttı. Babası geri adım attı, Ali ayağa kalktı. Vokta şişesini ittirdi eliyle, falçatayı salladı babasının koluna. Kan sıçradı kolundan, iki adım daha geriye gitti, divana takılıp, düştü üstüne.

Ali üstüne üstüne gitti, "Vurma dedim sana, vurma dedim" diye bağırırken, babasının boynuna savurdu falçatayı, kanlar sanki minik bir hortumdan su tutar gibiydi. Ali hıncını alamadı, "Anama vurmayacaksın bir daha, gebertirim seni" boğazına sokuverdi falçatayı.

Annesi odadan çıktı, önce kocası Hasan'a, sonra Ali'ye baktı; "Kuzummmmmm ne yaptınn" diye bağırdı, sarıldı Ali'ye. Ali ağlıyordu, "Vurma dedim anne vurma dedim, dinlemedi"

- Ali çabuk git buradan, kaç oğlum.
- Gitmem bu adamın size zarar vermesine izin vermeyeceğim.

Ayırdında değildi babasını ölürdüğünü, içinde senelerdir biriktirdiği nefreti boşaltmıştı.

"Alim çabuk git, gelme sakın." Ali'ye sarılmıştı sımsıkı, kardeşleri odaya girince çığlık çığlığa bağırmaya başladılar. Cebinden çıkarttığı 50 lirayı, annesine verdi, "Ana ben yarın geleceğim. Siz polise haber verin, teslim olurum ama önce bir işim var" dedi.

Sandığından sigarasını ve kibritini aldı, koşarak uzaklaştı evden. Ardına bile bakmadan. Son bir işi vardı...

(yarın biter)

Kitabını siktiğim orospu evlatları


Şanlıurfa'da şu yavru kediyi önce sıcak suyla haşlayıp ardından ön ayaklarını bıçakla kesmişler. Ulan yemin ediyorum elim ayağım tutmuyor, sizin gelmişinizi, geçmişinizi, sülalenizi sikeyim.

Ben hayatımda böyle bir şey görmedim. Lan puştlar, yavşaklar, bunların yaşamasına izin verenlerin de geçmişini sikeyim, bunların da.

Yeter artık psikopatlarla yaşıyoruz, pislik herifler. Nefes alamıyorum...

Özgür düşünce öldürülüyor


Bu iktidarın, kini, nefreti bitmiyor. Herkesle hesaplaşıyor, kendine karşı olan herkese diyet ödetiyor.

Bunun son örneği Ali Nesin'in Matematik Köyü oldu. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen öğretmenlerin yol paralarını bile kendi ceplerinden ödeyerek, ders verdiği Matematik Köye hacizlerle boğuşuyor.

Lise ve üniversite öğrencilerinin geldiği, ortak bir hayatı paylaştığı, birlikte bulaşık yıkadığı, çöp topladığı, temizlik yaptığı, televizyonun yasak olduğu Matematik Köyü'nde ezber değil, düşünme yoluyla, sorgulayarak, gençlerin özgüvenleri artırılıyor ve hayata başka şekilde bakmaları sağlanıyor.

TÜBİTAK denen artık ele geçmiş kalelerden biri olan kurumsa son 4 yıldan bu yana Ali Nesin'in Matematik Köyü'ne desteğini çekmiş durumda. Daha önceki yıllarda 40 bin TL'lik destek sağlayan TÜBİTAK, köyün fişini çekmiş belli ki.

Aslında garipsememek gerekir, şu an hakim zihniyete sahip insanların, böyle özgür düşünceyi aşılayan bağımsız kurumlara destek vermezi beklenemez. Ama bunun bir intikam gibi gerçekleştirilmesi insanın midesini bulandırmaya yetiyor.

Tam bu haciz konusu gündemdeyken, bugün Radikal'de yayınlanan haberle birleşince, işin ne boyutlarda olduğu daha iyi görülüyor. Matematik projesiyle TÜBİTAK'ın yarışmasına katılan lise öğrencisi Barış Paksoy'a TÜBİTAK'tan "Sen bunu yapmış olamazsın" yanıtı gelmiş.

Ülkeden bir dahi çıkabilir ama TÜBİTAK, "Yok arkadaş senin yaşın yetmez, kafan basmaz" demeye getirmiş.

Lafı eveleyip gevelemeyeceğim. Ben nasıl çocukların kuran kurslarına gitmesine karşıysam, bu adamlar da çocukların, gençlerin özgürlükçü yetişmesinden rahatsız. Ama tabii aramızda bir fark var, ben kimsenin kuran kursuna gitmesine engel olmam. Bunlar Ali Nesin'in Matematik Köyü örneğinde görüldüğü üzere, bitirmek için her şeyi yapıyor.

Çok aşağılık adamlar ve aşağılık bir zihniyet. Toplumu gerizekâlı yapmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Düşünmeyen, sorgulamayan, nesiller yetiştirmek, bunların devamlılığını sağlamak asli görevleri haline geldi. Ne kadar aptal, o kadar oy. Bunun adı da demokrasi oluyor.

Cemaat kuyruğuna takılmış çocuklara 'bizim çocuklarımız', bu çocuklara ise 'Otur yerine senin yaşın yetmez' muamelesi.

Bunlar güya insan, sizin insanlığınızı sikeyim.

YARDIM ETMEK İSTEYENLER TIKLASIN

25 Temmuz 2011

Hiç olmazsa... -3-


Mehtap'la göz göze geldi. İlkin kaçırdı bakışlarını, utandı. İyi de otobüsten kaçacak değildi ya, üstelik Mehtap da onu fark etmişti. Başını önüne eğdi, pencereye doğru çevirdi. Mehtap yanına doğru yürüyordu, yan gözle süzüyordu.

- Naber.
- Yeminle seni takip etmiyorum, eve gidiyorum.
- Tamam, tamam inandım.
- Sağol. Üfff bu balık kokusu nereden geliyor?
- Poşette kokmaz dediydim ama kokuyor.
- Senden mi geliyor o koku? Hem sen balık mı tutuyorsun?
- Tuttum ya bugün, bir görsen nasıl zevkli.
- Beni de götürsene.
- Vallaha mı?

Ali, oltasının olmadığını aklına getirdi. Yusuf Ağabey'i bulup konuşmalıydı, belki o ödünç verirdi. Hiç bu kadar mutlu olmamıştı, bir kez ortaokulda sevdalanmıştı, gizli gizli hiç söylemeden, içinden. Bir yıl boyunca onu izledi. Evini bile biliyordu, hafta sonları kapısının önüne giderdi, bir kez olsun görebilsin diye. Hande'den sonra ilk kez içini böylesi kıpır kıpır eden bir kız çıkmıştı karşısına.

- Sen söyle bana, ne zaman istersen gidelim.
- Bilmem, dedim öyle ama babam izin verir mi bilmem.
- Beklerim ya ben, sen iste yeter ki.
- Sen her sabah oradan geçiyor musun? İneceğim birazdan, ben hep 8.30'da orada olurum.
- Ben de olurum o zaman.

Durağa gelmek üzereydiler. Ali bitmesin istedi, benzin bitene kadar gitseydi otobüs, konuşsalardı, yine de doymazdı.

- Görüşürüz yarın sabah. Balık kokma sabah.
- Ben kokmuyorum ki, balıklar kokuyor.
- Tamam işte kokma.
- Kokmam.

Mehtap düğmeye bastı inmek için. Ali arkasını dönmüş Mehtap'a bakıyordu. "Allahıma güzel kız, çiçek gibi" diye geçirdi içinden.

- Görüşürüz sabaha unutma.
- Unutur muyum hiç.

Otobüsün hareket etmesiyle Ali, diğer taraftaki pencereden bakmak için ayağa kalktı, Mehtap arkasını dönüş gidiyordu, kafasını çevirip de bakar mıydı acaba? Bakmadı. "Olsun sabaha yine göreceğim."

Otobüsten indi, eve doğru yürümeye koyuldu. Elinde balıklar, annesini, kardeşlerini düşündü. Köşeyi döndü, adımlarını hızlandırdı, bir an önce balık yemek istiyordu. Tahta kapıyı itiverdi "Anaaaaaaa, gel hele bak" diye bağırdı. Kapıya vurdu 'pat pat pat'.

En küçük kızkardeşi Ayşe açtı kapıyı.

- Ayşe bak balık yiyeceğiz.

Kapının arkasında babası belirdi, "İt soyu neredesin sen?" diye bağırdı. Ali kapıdan içeri adımını attı ki, babası tokatı patlattı suratının ortasına. Yere düştü, kardeşi ağlamaya başladı. Ali yerden kalkmak için hamle yaptı ki, bir tane daha tokat yedi. Bir tane daha, sonra bir tane daha, bir daha, bir daha. Ali'nin ağzı burnu kan içinde kalmıştı.

-İt oğlu it, babandan para saklamak ha.

Ali'nin çenesinin iki yanından tutmuş, sarsıyordu. Ali ne olduğunu anlamıştı, babasına bir şey söyleyemiyordu. Tek eliyle çenesini kavradı, bir tane daha vurdu.

- Vurma baba vurma, yeter artık.
- Sus ulan, it soyu. Bir de cevap veriyor. Piçe bak sen, babasından para saklıyor.
- Sen kumarda yiyesin diye mi verecektim!

Babası sinirden kudurmuştu, boğazındaki damarlar kabarmıştı. Yere savurdu Ali'yi. "Bak hele piçe, bir de laf ediyor" dedi ve Ali'nin karnına tekmeyi bastı. Yerde iki büklüm olmuştu Ali, babası saçlarından tuttu iki tane daha vurdu suratına. Kanlar süzülüyordu burnundan ve ağzından, boynuna doğru.

"Ulan bir daha benden para sakla, bir daha sakla bak o zaman ne yapacağımı görürsün" dedi. Mavi poşetin içinde yerdeki balıkları aldı ve "Bok yiyin hepiniz" dedikten sonra kapıyı çekip gitti.

Ali yere kapaklanmış hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, hiçbir şey söyleyemiyordu. Öfkesi dağlar kadar ama babaya el kaldırılmazdı. Annesi çıktı odadan, Ali'nin yanına geldi. Annesi de nasibini almıştı dayaktan, gözleri şişmişti, saçı başı dağılmış, yemenisi omuzlarındaydı.

- Anamm, yine mi dövdü seni. Beni döveydi ya, yetmedi mi?
- Alim, kuzum, gel yıkayalım yüzünü. Yürü bir doktora gidelim.

Ali annesine sarıldı, sıkı sıkı. İkisi de gözyaşları içindeydi, acılarını paylaşmaya cabalıyorlardı ama nafile. Evde sadece Ayşe vardı, Nihal ve Nihan komşuda olmalıydılar. Bir şey söyleyemediler, sadece ağladılar.

Birlikte banyoya gittiler, Ali'nin yüzünü sildi annesi. Canı acıyordu fakat sesini bile çıkartmıyordu Ali. Canının yandığını hissederse, annesinin de canı yanardı. Çıktılar banyodan, içeri geçtiler.

- Ana balık alayım mı? Pişirirsin yeriz.
- Bana verdiğin bütün paraları aldı adı batasıca baban.
- Bende var ana, hem yine biriktiririm, yine veririm. Akşam da başka iş bulurum.
- Alim, ben de çalışacağım. Olmaz öyle iki iş.
- Yok anam, gidelim bu evden. Babam olmayaydı, öldürürdüm onu.
- Ağzından yel alsın, deme öyle.
- Gidip balık alayım, canım çekti. Tuttuğum balıklardan yiyeydik, daha iyi olurdu. Olsun alıp gelirim hemen.
- Madem öyle, canın çekti, al gel oğlum.

Ali annesinin yanağından öptü, Ayşe'ye sarıldı "Çikolata alayım mı sana da?" diye sordu. Ayşe gülümsedi, kafasını salladı, ağabeyinin beline sarıldı. Öptü saçlarından, çıktı evden.

Yüzü gözü şişmiş olmalıydı, aynaya bile bakmamıştı. Sokakta yürürken, herkes ona bakıyordu ama umrumda bil değildi. Mehtap geldi aklına, "Sabah görüşecektik, böyle nasıl çıkarım karşısına" diye düşündü. İyisi mi gitmemekti. O zaman da sözünü tutmamış olacaktı. İki ucu boklu değnek, hangi taraftan tutsa olmuyordu.

Balıkçıya varmak üzereydi, babasının bir daha annesine böyle davranmasına asla izin vermeyecekti, "Hele bir yap, hele bir yap" diye sesli sesli konuştu.

- İstavritin kilosu kaç para dayı?
- 5 lira evlat.
- Ver iki buçuk kilo o zaman.

Balıkçı, elindeki tastan poşete doldurdu balıkları. Tartıya koydu, baktı eksiği var, bir tas daha koydu.

- Fazlası benden olsun, akşam pazarı.
- Sağol dayı.

Parayı uzattı, üstünü aldı. Ya yarın gitmezse neler düşünürdü Mehtap. "Mahallede çocuklar saldırdı, 10 kişi üstüme geldi derim. Nereden bilecek ki!"

İnsan sevdalısına yalan söyler mi hiç? "Yok yok adi babam yaptı. Yalan söylemem Mehtap'a." Kendi kendine konuşurken, mahalleye gelmişti bile. Bakkala girdi, kuru soğan aldı, 4 tane de ekmek. Parayı tam verecekken, çikolatalar geldi aklına. 3 tane de çikolata alıp çıktı.

Nihan ve Nihal da gelmişti eve. Kese kâğıdının üstündeki çikolataları kardeşlerine verdi. Hiçbiri tek kelime bile etmeden sarıldılar Ali'ye. 4 kardeş bir kucak oldu. Balıklar pişti, yer sofrası kuruldu, elleriyle yediler baklıkları. Ali soğana doymadı, cücüklerini kardeşlerine verdi. Sanki az önce evde hiçbir şey yaşanmamış gibi oysa ne çok yaşanmıştı, izleri Ali'nin vücudundaydı.

Kovadan su tuttu kardeşlerine, ellerini yıkadılar. "Ana ben çıkıyorum, az dolaşıp geleyim." "Tamam yavrum, çok geçe kalma e mi?" diye yanıtladı annesi.

Ali sandığından çıkarttığı pakedi cebine attı. Evden çıkar çıkmaz yaktı sigarasını. Sahile doğru yürümeye koyuldu, derin derin nefesler çekti sigarasından. Trenlerin geçtiği üstgeçidin altından yürüdü, ışıklardan geçti, sahile geldi, oturdu kayalıkların üstünden, bir tane daha sigara yaktı.

Mehtap'ın elini tutmak, saçlarından koklamak istedi bu sahilde. Hiç yapmamıştı bunları. İster miydi onu bile bilmiyordu ama içinde ona dair çok şey vardı, çok istek.

Eve döndü, düşünmek için fırsatı bile olmadı yataktı, uzandığı gibi uyudu.

Sabahın ilk ışığıyla yataktan çıktı. Tüyleri artık sağa sola sapmış fırçasıyla dişlerini temizledi, ayna karşısında saçlarını taradı. Gözlerinin kenarları mosmordu, vücudunun her yeri ağrıyordu ağrımasına ama o yüzüne gözüne bakıyordu sadece. Kafasını banyodan çıkarttı, babası yine gelmemiş

(birkaç gün bekleyeceksiniz)

24 Temmuz 2011

Hiç olmazsa... -2-


Bugün hiç çalışmak gelmiyordu içinden. "Peki ama akşam o ite para vermezsem dayak yemem mi?"

Karaköy'e doğru yürümeye başladı. Kalabalık, sıcak, otomobil kornaları. İnsanlar çarpa çarpa yürüyordu, Ali her seferinde arkasına dönüp dönüp bakıyordu, biri dönse bütün hıncını çıkartacak gibiydi.

Dükkanların önünden geçerken, adımlarını ağırlaştırdı, belki biri ayakkabı boyatmak ister diye.

- Boyacı.
- Buyur ağabey.
- Gel hele, iki ayakkabı var.
- Yettim.

Yüzündeki gülümseme fark ediliyordu. Dükkânın içine girecek oldu ki, "İçeri girme, dur bekle" sesiyle olduğu yerde kalakaldı.

- İkisine 5 liradan fazla vermem.
- Tamam.

Dükkânın kıyısında taburesine oturdu. Bir yandan ıslık çalıyor, bir yandan ayakkabıları boyuyordu. Kış olsun istedi, sıcaktan bezince. "Kış olunca da donup kalıyoruz evin içinde. Varsın olsun yaz olsun."

Ayakkabılara bakmadan boyamasını sürdürürken, "Bu kadar insan nereye gider, ne yapar acaba?" diye geçirdi içinden. Koskoca şehirde, milyonlarca insanın içinde tek başına hissediyordu kendisini. Anası ve kardeşlerinden başka sevdiği, kimsecikler yoktu. Belki Mehtap. "Off o da çok bilmiş" dedi sesli.

- Ağabey buyur, yeni gibi oldu.
- Aferin, limonata içer misin?
- Vallaha mı?
- Yavuz, koy bakalım büyük bardağa dolaptan limonata, yeğen içsin. Nerelisin sen?
- Sivaslı.

Kocaman bardakta limonatayı uzattı içeriden gelen genç çocuk. Ali'den birkaç yaş büyükte en fazla. Utana utana bardağı kavradı, dikti kafasına bardağı, yarıladı.

- Her gün buradan geçiyorsan, buraya uğra mutlaka.
- Tamam ağabey, gelirim. Limonata da pek güzelmiş, soğukta iyi gitti. Sağolasın ağabey, Allah razı olsun.
- Afiyet olsun yiğen. Al bakalım 5 liranı.

Hem limonata içmiş, hem 5 lira almıştı. Mutlu mu mutluydu.

- Hayırlı işler ağabey.

Taktı koluna sandığını, çıktı dükkândan. Keyfi yerine gelmişti, hem yürüyor hem "Boyaaaacı" diye bağırıyordu. Gölge diye, yolun karşısına geçti. Kafasından şapkasını çıkartıp, sandığının gözüne koydu. 3 numara tıraşlı kafası terlemişti. "Boyaaacıııı"

Deniz görünmüştü, sıra sıra oltalar ve insanlar balık tutuyorlardı. Hep özenirdi, böyle balık tutsun, akşam anasına getirsin, pişirsinler hep birlik yesinler diye. Merdivenleri çıktı, boş bir yer buldu aşağıya doğru kafasını sarkıttı. Bir sağa, bir sola bakıyordu, balık çeken var mı diye heyecanla. Tam yanındaki adam, asıldı oltaya, oltanın makarasının kolunu hızla çeviriyordu.

- Balık mı var ağabey?
- Var ya, 5-6 tane geliyor ağır çekiyor.
- Çok zevkli, keşke ben de tutabilsem. Pahalı mı bu oltalar?
- Dur hele dur, şunu çekeyim, sen sallarsın oltayı.
- Abi maytap yapma bana.
- Lan! Vereceğim dedim, neyine inanmıyorsun.
- Yemin et ağabey.

Misinanın ucundaki balıklar, deniz suyundan çıkmış, görünmeye başlamıştı. 4 tane saydı Ali, gözlerinin ucuyla. Balıklar sağa sola hareket edip, iğneden kurtulmaya çabalıyordu.

- Çıkartabilir misin balıkları iğneden?
- Ağabey düşürürüm, dökerim, yapamam.
- O zaman oltayı tut, göstereyim sana.
- Tamam.

Yanakları gerildi gülümsemesinden. Adam fark etti, o da güldü. Ali oltayı tutarken, adam, bir eliyle balığı tutarken, diğer eliyle iğnenin ucundan çıkartıyordu balıkları. İğnenin ucundan her kurtardığı balığı, kovaya attı. Balıklar çırpınmaya devam ediyordu.

- Oltayı ben atayım, sen tut.
- Peki ağabey.

Adam oltanın makarasından, misinayı biraz aşağıya indirdi. Makaranın üstündeki teli yukarı kaldırdı, oltayı geriye doğru çekti, fırlattı ve attı.

- Al bakalım delikanlı.
- Ağabey nasıl anlarım balık olduğunu? Hiç bilmem ki.
- Ben sana söyleyeceğim. Bak şimdi, oltanın ucuna bak dikkatlice. Balık gelirse titrer. Eğer balık gelmemişse, şu kolu sar biraz, yine bekle.

Adam anlatırken, Ali "Ağabey, ayıp olmazsa bir şey soracağım" dedi. "Yok olmaz, sor bakalım" demesine fırsat vermeden "İsmin ne?" diye soruverdi.

- Yusuf, ya seninki?
- Ali, Yusuf Ağabey.
- Memnun oldum Ali. Balık var mı?
- Yusuf Ağabey, bizde şans ne arar. Burada herkes tutsa, denizde balık kaynasa, ben tutamam. Bize kader doğuştan vurmuş tokadı.
- Ali daha yaşın kaç senin, bu kadar umutsuz olunur mu hiç.
- 16 yaşındayım.
- Tamam işte, bırak kaderi, kısmeti, şansı.
- Görmüyor musun Yusuf Ağabey, boyacı sandığı elimizde bütün gün yürüyorum. Günde 30-40 lira kazandım mı dünya benim. Onun da yarısını babama veriyorum zaten.
- Ver ne olacak.
- İçkiye, kumara veriyor. Yoksa eve bir şeyler alsa, lafını bile etmem. Anama gizli gizli verdiğim paraları buluyor, hem anamı hem beni dövüyor. Şimdi söyle Yusuf Ağabey, kader vurmamış mı tokadı.

Adam yüzünü ekşitti, canı sıkıldı. Biraz kafa dağıtmak için geldiği balık avında, bambaşka bir insan hikâyesi ile karşılaşmıştı. Kafasını kaldırdı, binalara bakındı. Neler yaşanıyor olmalı şu tepeki kırmızı kiremitli evlerde. Her yanını sıkıntı bastı.

- Ali pes etmek yok hayatta. Şimdiden bayrağı yarıya indirirsen, olmaz.
- Nasıl bayrak?
- Yani diyorum ki, her ne olursa olsun mücadele etmeye devam etmelisin. En azından annen için. Kardeşin, ablan yok mu senin?
- Var. 3 kız kardeşim var.
- Bak, annen için, kardeşlerin için hayata sımsıkı tutunacaksın.

Olta sallanınca "Yusuf Ağabey, olta sallandı, balık geldi" diye sevinçle bağırdı.

- Çek çek çek. Şu makaranın kolunu çevir. Ne çok hızlı, ne çok yavaş.
- Çeviriyorum, hadi bitsin artık, çıksın balıklar.

Ali hızlı hızlı makarayı çevirirken, oltası biraz daha ağırlaştı. Nihayet balıklar sudan çıkmaya başladı. Neredeyse misinanın bütün iğnelerinden balık vardı.

- Ağabey ben düşürürüm, gözünü seveyim sen tut artık.
- Sen çekeceksin, senin başarın.

Ali oltayı demir korkulukların üstünden aşırtırken, balıklardan biri düşüverdi. Tastamam 8 tane balık vardı, pırıl pırıl parlıyordu güneşin altında. Yusuf, balıkları tek tek iğnelerden çıkartırken, dünyalar Ali'nin olmuştu.

- Ali, hani sana kader tokadı vurmuştu, şansın yoktu?
- Ne bileyim be abi, ilk kez oldu böylesi. Ya zaten hiç tutmadım. Ondan ilk kez oldu.

Yusuf kahkahayı patlattı. Ali'nin kafasını okşadı.

- İşinden kalma sen.
- Yeminle doğru söyledin. Caminin oradan yukarı çıkarım biraz.
- Buradan geçecek misin?
- Artık akşam geçerim.
- Tamam o zaman. Bak bakalım ben yine burada mıyım diye. Aynı yerde olurum, değiştirmem yerimi. Akşam da denersin şansını.
- Deneriz değil mi?
- Denersin.
- Bütün balıkları tut Yusuf Ağabey.
- Bakalım, ne çıkarsa bahtımıza.

Ali, Yusuf'un elini sıktı, teşekkür etti ve köprünün üstünde yürümeye başladı. "İyi insanlar da var bu hayatta. Limonata içtim, balık tuttum" diye seviniverdi.

Daha köprüden karşıya geçmemişti ki, biri bağırdı "Boyacı bak bakalım buraya" diye. Sandığına, bacaklarından tutturduğu taburesini yere koyup, başladı boyamaya.

Bugün işler iyi gitmişti, şansı da yanındaydı, bir de Mehtap bozuk atmayaydı ya, ne güzel olurdu. Cebine koyduğu, öğlen aldığı simidi çıkartıp, başladı yemeye. Simit bitince bir köşeye çekildi, ceplerindeki parayı saydı. Bugünkü hasılat 54 liraydı.

Kuşlara yem atan yaşlı teyzenin yanına gitti.

- Teyze iki lira versem kaç tabak attırırsın?
- At hadi 4 tabak.
- Ama helal et.
- Helal olsun.

İlk tabağı bir kerede fırlattı, kuşların hepsi üşüşüverdi buğdayların başına. İkinci tabağı aldı, onu da bir defada attı. Kuşların sayısı gittikçe artmaya başlamıştı. Üçüncü tabaktan eline bir parça yem aldı attı, biraz daha, biraz daha. Son tabaktan avucunun içine koydu buğdayları, güvercinler yanındaydı, elinin üstünden bir bir yiyorlardı, nasıl sevindi, nasıl mutlu oldu.

"Ha siktirrr. Yusuf Ağabey acaba gitmiş midir?" diye geçirdi içinden. Adımlarını hızlandırdı, karşıya geçti. Yürümüyor, koşuyordu sanki. Sabah olduğu kadar insan yoktu. Köprüyü yarılamıştı bile, Yusuf'u görememişti. "Yok lan orada Allahıma orada."

Yusuf artık oltasını toplamaya başlamıştı. Ali'yi gördü "Geciktin, eve kaçıyorum" dedi.

- Olsun Yusuf Ağabey, seni gördüm yine, başka bir şey istemem.

Yusuf balık dolu bir poşeti Ali'ye uzattı. "Aman ağabey, bu nedir?" diye şaşırdı.

- Senin bugünkü hakkın.
- Abi ben bu kadar balık tutmadım ki.
- Olsun benim şansım yaver gitti. Hem bu kadar balığı tek başıma yiyemezdim. Yabana gitmesin.
- Anam çok sevinir be Yusuf Ağabey. Gel o zaman bir şey ısmarlayayım sana, altta kalmayayım.
- Yok be Ali, senin sayende bak ne kadar balık tuttum.
- Sağol abim benim.
- Haftaya yine gelirim, buralara uğrarsan bakınıver sağa-sola.
- Gelirim, gelmez miyim hiç.
- Peki o halde, haydi selametle kal.
- Tamam Yusuf Ağabey, görüşürüz.

Bir elinde sandığı, diğerinde balık dolu poşetle eve koyuldu. Bir otobüse atlayıp, gitmek en iyisiydi. Cebinden sigarasını çıkarttı, zor da olsa. Sigara içen birini bulmaya çalıştı, ilk gördüğünden çakmak istedi, ağzında sigarası, yüzünde gülümsemeyle yolun solundaki otobüs durağına doğru ağır ağır adımlarla yürüdü.

Çok yorulmuştu ama kendini hiç öyle hissetmiyordu. Durağa geldiğinde, sandığını yere koydu, cebinden çıkarttığı 30 lirayı ayakkabısının altına sıkıştırdı. Otobüsleri keserken, aklına yine Mehtap düştü. "Keşke birlikte yürüyeydim" diye geçirdi içinden. O zaman eve balıkla gitmeyebilirdi, belki bu kadar para da kazanmayabilirdi. "Olsun be yürüseydim ya, eşek kafam, bir daha görsem yürürüm, çok güzel lan. Ay gibi suratı, temiz..."

Otobüs karşıdan görünmüştü, sigaraya son bir abandı ciğerlerine kadar çekti. Yerde duran sandığını koluna taktı ve otobüse bindi. Bu sıcakta, boş otobüs bulduğu için kendini yine şanslı saydı. En arkaya yürüdü, merdivenlerin olduğu yerde sağ tarafta bulunan koltuğa bıraktı kendisini.

İki günden bu yana sabahları Mehtap'ı gördüğü durağa biraz sonra varacaklardı. "Allahım, yap bir kıyak da, göreyim onu" diye içinden dua etti. Otobüs yavaşladı, iki durak öncesinde olmalıydı, pencereden bakıyordu etrafa. Kimse binmemişti, sadece inenler olmuştu. Otobüs tam hareket etti ki, durağın az ilerisinde yeniden durdu, kapı açıldı. Ali kapıya doğru çevirdi gözlerini...

(genel istek üzerine devam)

23 Temmuz 2011

Hiç olmazsa...

"Hiç olmazsa ayrılırken, beni sevdiğini söyle."

Sokakları arşınlarken rastladı Mehtap'a, sıcak mı sıcak Ağustos yazında. Elinde dört tahtadan çakılmış, bir boyacı sandığıyla, Kumkapı'dan Taksim'e doğru yürürken. Otobüse binecek para olsa, çeker miydi bu sıcağı? Yine de, kavruk bedenini içten içe ısıtan sabah güneşinden biraz olsun kaçmak için, durağın yanında soteye durmuştu. Belki, birkaç müşteri de çıkardı, belli olmaz ya.

- Abi boyayalım.

Suratına bir pislikmiş gibi baktı "İstemez, çekil ayak altından" dedi ve Ali'yi itiverdi, 'koskoca adam'. Koskoca adam dediysem, bedeni koskocaman ama beyni ve yüreği küçücük olan adam.

Ali, öfkeden kudurdu, adamın yüzüne baktı "Peki ağabey" diyebildi sadece. Güneş ışıkları, otobüs durağının tentesini yalayarak Ali'nin kafasına kafasına geçiyordu. Sarı-kırmızı plastik bir şapka vardı ama kâr etmiyordu.

Trafik ışıklarının karşısından bir kız gördü. Çiçekli bir eteği, beyaz bir bluz, eskimeye yüz tutmuş ayakkabıları ilkin dikkatini çekti. Gözlerini alamıyordu, genç kızdan.

"Yavuklusu var mıdır acaba?" diye geçirdi içinden. Tam Ali'nin yanında duruverdi. Ali daha dikkatlice baktı. Elindeki çantasını ancak fark etti, sapı dikilmiş. Kimbilir kimin eskisiydi ya da belki annesinden, teyzesinden ona kalmıştı.

Otobüs yolu gözlüyordu, Ali işi gücü bıraktı, kızı izlemeye koyuldu. Saçları siyah, dalgalı, yeni taranmış. Tırnakları ojesiz ama uzun, sol kolunun ortasında kocaman bir ben vardı, kahverengi.

Ali fark etmemişti, genç kız "Ne bakıyorsun be?" diye çıkışıverdi. Tam "Yok yanlış anladınız" diyecekti ki, biraz önceki o adam patlatıverdi tokadı Ali'nin suratına. "Lan! Piç milletin karısına kızına mı bakıyorsun?"

Sandığını koluna takıp, koşmaya başladı, hiç durmadan koştu, koştu, koştu. Bir ara arkasına döndü, otobüs durağı artık görünmüyordu. Çöktü olduğu yere, "Amına koyduğumun puştu, ben öyle bakmadım ki!" Ağlamaya başladı, gözyaşları çenesine kadar ulaşmıştı. Cebinden, annesinin ilkokulda verdiği mendili çıkarttı, sildi bir defada.

Ali bütün gün, o kızı düşündü. "Yarın yine gideceğim o otobüs durağına. Ben öyle bakmadım yeminle bakmadım. Allah şahit ki bakmadım." Ali'den başka bu düşünceleri bilen kimse yoktu.

Işıklardan, otobüs durağına kadar olan o anı, kafasında tekrar tekrar oynattı. Her aklına düştüğünde, yüzünde gülümseme belirdi. "Ulan çiçek gibi kız yeminle. Yüzüğü de yoktu hem."

Akşam karanlığı bastırıyordu, simit bile almamıştı para harcamasın diye. Mahalleye doğru yürürken, bir an önce yarın olması için dua ediyordu. Bakkal Mesut'un oradan dönüyordu ki, babasıyla karşılaştı.

- Ali bugün ne kazandın, boşalt bakalım ceplerini.
- Pek iş yoktu bugün.
- Nasıl yoktu lan! O elindeki boktan sandığa 50 lira verdim.

Ali cebindeki bozuklarla birlikte 32 lirayı, babasına verdi. Siyah saçları dökülmeye yüz tutmuş, kaşları ortadan birleşmiş, kara kuru bir adamdı babası. "Yine kumara verecek parayı" diye geçirdi içinden.

Mahalledeki kahveye gider, elinde ne var ne yok hepsini harcardı. Arkada bira da içerlerdi. "Anamın, kardeşlerimin boğazından geçecek ekmekleri çalıyor" derdi hep ama parayı vermezse dayak yiyeceğini de bilirdi.

Kapıyı çaldı, küçük kardeşi Nihal açtı.

- Anneeee abim geldi.
- Oğlum, Alim, gel yavrum çorba sıcak.
- Aç değilim ana.
- Olur mu Alim, ne yedin sen bütün gün.
- Döner ekmek aldım.

Utandı, annesine yalan söylediği için. Ayakkabısının altına zulaladığı iki 20'liği annesine verirken "Ana n'olursun babama verme parayı."

Annesi sarıldı Ali'ye, öptü yanaklarından "Vermem Alim vermem. Bu paraları senin için saklıyorum."

Elini yıkadı, zorla da olsa oturtular yer sofrasına. Çorbasına ekmekleri doğradı, bol karabiber de ekledi. 3 kız kardeşi vardı kendinden başka. En büyükleri Ali'ydi, o yüzden anası için yeri başkaydı. Okutamadı Ali'yi, olmadı işte. Evin adamı kocası değil Ali'ydi.

- Alim, hani toktun sen, bu nasıl yemek kara kuzum.
- Yok anam uyuyacağım, çok yoruldum bugün.

Yine yalan söylemişti, otobüs durağındaki kızdan başka bir şey düşünmüyordu. Hemen uyursa, çabucak geçerdi zaman. Döşeklerin olduğu yere sakladığı cigaradan da bir tane içerdi bahçede. Kalktı yerden, "Ana ben biraz hava alayım, gelirim yarım saate."

Evin tahta kapısını çekti ve çıktı. Yaz geldi mi buralarda bütün çocuklar eve girmek bilmez. Akşam karanlığında top oynar, misket atar, duvar üstlerinde muhabbet ederlerdi. Öyle can arkadaşı yoktu, hep tek başına takılırdı. Zaten bazıları okul çocuğuydu, Ali'yse çoktan okulu bırakmıştı.

Yürürken cebine koyduğu sigarasını ağzına aldı, diğer cebinden kibritini çıkartıp yaktı. Derin bir nefes aldı, "Ne kızdı be!"

Sabah'ın 6'sında uyandı. Babası eve gelmiş değildi. Gelse sesini duyardı. Kimbilir nerede sabahlamıştır. Saçlarını taradı aynanın karşısında, elini, yüzünü iyice yıkadı. Bayramdan kalma, en güzel kıyafetlerini giydi, eline sandığını aldı ve çıktı.

Aksaray'dan, yukarı doğru yürümeye başladı, hava daha çok sıcak değildi. "Yeni gelir miydi, acaba bir günlük mü dışarı çıktı, ya gelmezse, gelirse konuşayım mı?" diye kafasında sorular uçuşuyordu. Yokuşu çıktıktan sonra, bisikletçiler çarşısının oradan geçti. Hiç bisikleti olmamıştı, yokluğa karışmış bir kıskançlık duyardı bisikletli çocuklara. Şöyle vitesli, frenleri afilli, jantları pırıl pırıl bir bisiklet özlemini hep duydu.

Kemerlerden geçti, şimdi güneş biraz daha yakıyordu, nihayet otobüs durağını görmüştü. Çok az insan vardı ama daha dünkü saat olmamıştı. En fazla 7 olmalı saat, oysa dün saat 8 ya da biraz daha fazlaydı.

Durakta otobüs bekler gibi banka oturdu, zaten hepitopu 3-4 kişi vardı, onların da ikisi ayakta bekliyordu. Otobüsler gelip geçerken, zaman inadına hiç geçmiyordu. 29 tane otobüs saydı, artık oyun oynamaya başlamıştı. Kaç tane kırmızı, kaç tane yeşil geçiyor, onları sanki gol gibi sayıyordu. "Hay sikeyim Fenerbahçe 16-13 öne geçti" diye geçirdi içinden. Kırmızılar Fenerbahçe, maviler Galatasaray'dı.

Durakta bekleyenlerden birine "Ağabey saatin kaç?" diye sordu. "8'e 10 var. Ayakkabıları parlat bakalım ama 3 lira veririm ancak" diye yanıt gelince, yanındaki sandığını yere koyuverdi, "Boyayalım ağbiciğim, canın sağolsun senin."

Adam oturdu, Ali yere ufak taburesini koydu, sandığını önüne çekti, alttaki çekmeceden siyah boyasını çıkartıp başladı boyamaya. Kafasından tamamen çıkmıştı, neden burada olduğu. Kadife bezine parlatıcısını sürdü, sor rötuşlarını yaptı. Adam cebinden 3 lirayı çıkarttı "Allah bereket versin abi" diye ayağa kalktığında, kızla karşılaştı.

Utandı, kıpkırmızı oldu. Tabii ayırdında değildi bile suratının halini. Genç kız, gülümseyince, gamzeleri çıkıverdi.

- Pardon bayan.
- Beni mi takip ediyorsun sen?
- Yok yeminle etmiyorum, boya yapıyordum. Gördün mü?
- Gördüm.
- Hah işte, vallahi de billahi de takip etmiyorum.
- Sen hep burada mı boyacılık yapıyorsun.
- Yok, evden çıkarım, yürürüm Taksim'e kadar çıkarım, sonra gerisin geriye dönerim.
- İsmin ne?
- Ali. Ya senin?
- Mehtap.
- Ne güzel isimmiş.
- Sana ne! Güzelse güzel.
- Yok kötü niyetle sormadım, sen sorunca...

Ağzına tıkayıverdi lafı.

- Ben sordum diye, sen de sormak zorunda mısın?
- Özür dilerim.
- Bir daha karşıma çıkma. Bağırır çağırırım 'sapık' diye. Dünkü gibi yersin tokadı.
- Çok mu hoşuna gitti ya?
- Sana ne!

"Sana ne, sana ne!" yüzü asıldı.

- Hem sen soruyorsun ismimi, ben sorunca 'sana ne' diyorsun. Kötü niyetim olsa böyle konuşur muyum sanıyorsun. Yok işte, sapık filan değilim. Konuşmak istemiyorsan söyle, bir daha görmezsin bile beni. Sanki seni bekliyorum burada!

Anasına yaptığı gibi yalan söyledi. Pişman olmadı bu kez. "Güzelse güzel. Güzel diye her istediğini yapamaz ya. Benim anam dünyalar güzeli ama babam basıyor tokadı, tekme bile atıyor."

Ali, "İyi günler" dedi, arkasını döndü yürümeye başladı ki, "Heyy, bir dursana sen" sözüyle olduğu yerde kalıverdi.

Yavaşça arkasını döndü, terslene terslene "Ne var?" dedi.

- Üfff amma da gururluymuşsun. Taksim'e doğru çıkıyorsun istersen yürüyelim, benim işbaşı yapmama daha var.
- Ne iş yapıyorsun ki sen?
- Bakıcılık yapıyorum, yaşlı bir kadına.
- Yaşlı karıya mı bakıyorsun?
- Ay evet, dedim zaten.
- Tamam yürüyelim ama iş çıkarsa sen tek yürürsün. Ekmek param her şeyden önde gelir.
- İyi o zaman ben otobüse biniyorum.
- Binersen bin, ben mi dedim, 'birlikte yürüyelim' diye.
- Bak çocuk bir daha burada seni görürsem polise bildiririm.
- Polisle mi korkutuyorsun beni? Geç o işi, korkmam ben. Hırsız değilim, kapkaççı değilim, tinerci, balici değilim. Paramın derdindeyim.

Sinir oldu Mehtap'a. Otobüse binerken baktı ama çoktan gitmişti bile.

(devam eder mi bilmiyorum)

İlerleyin lan


Birtakım embesiller, kendi utançlarını unutup "Nasıl olur da Galatasaray bu işin içinde olmaz"ın derdine düştü. Çıldırıyorlar, ağızlarından köpükler çıkıyor, kuduz hayvanlar gibi.

Ağızlarda 8-0'dan başka bir şey yok. Bildikleri, öğrendikleri tek şey Zalad ve 8-0. Hadi yaşı belli bir dönemi geçmiş olanları anladım da, 20'li yaşlardaki veletler, ne bu maçı bilir, ne de Zalad'ı. Ama ezbere konuşmak bedava nasılsa.

Akp iktidarı süresince başlatılan, Ergenekon, Balyoz gibi operasyonlara sonsuz destek veren Cengiz Çandar, ortalarda dolanan avukat demeye bin şahit Faik Işık denen bir tipten alıntı yapıyor, "Nasıl olur da Türk futboluna şikeyi öğreten kulüp, şu an soruşturma altında değil" diye. Aslında kendisi dile getirmek istiyor ama alıntıyla iş kotarmaya çalışıyor.

İlginçtir şu süreçte Galatasaray aleyhine bir şike yaratmaya çalışanların hepsinde aynı argümanlar var; Zalad, Ankaragücü ve Denizlispor-Fenerbahçe maçı.

Denizlispor-Fenerbahçe maçı tabii ilginç bir hadise. Bu ülkede hiç yaşamasanız, olayları hiç bilmeseniz, Fenerbahçe'nin maçta 8 kişiyle oynandığını, maçın 20-30 dakika erken bitirildiğini zannedersiniz.

90 dakika çıkıp oynadın mı? Evet.
Eksik mi oynadın? Hayır.
Hakem maçı katletti mi? Hayır.
Maçta gol attın mı? Evet.

Birader ayağına prangalar mı doladılar senin? Atsaydın bir tane daha gol. Appiah'ın kafa vuruşu, 10 santim daha aşağıya gitse, bugün ne konuşulacaktı ciddi bir merak içindeyim. Olmadı tabii o sezon birkaç kez yaşandığı gibi ellerle kollarla atılan goller değil mi? Kızgınlık o yüzen haliyle.

8-0 Ankaragücü maçı için zaten herkes kimin kime kaç gol attığını, iki hafta önce Beşiktaş'ın 6 tane attığı Ankaragücü'ne, Galatasaray'ın neden 8 gol atamayacağı filan uzun uzadıya yazıldı.

Hayır aptallık o boyutlarda ki, Galatasaray 14 sene şampiyonluk beklemiş bir takım. Türkiye'ye şikeyi öğreten kulüp olsaydık, 14 yıl mal mıydık bekleyelim? Araya 3-5 şampiyonluk serpiştirirdik. Kaldı ki, Türkiye'deki spora kimin, hangi pislikleri yaptığının çetelesini tutmaya kalkarsak, neler yazılır neler. Sahadan çekilenleri, rakibine bilerek yatanları, devre arası satın alınan maçları filan hiç yazmanın anlamı yok bile.

Haa bu kadar şeyden sonra Türkiye'de teşvik yok mudur, şike yok mudur? Vardır, takım gözetmeksizin bunu söylüyorum.

Tabii söylerken, "Galatasaray da bu yıl şampiyonluğa ya da düşmemeye oynasa şike yapardı" türünden bir gerizekâlının bile söyleyemeyeceği türden zırvaları yazanlara ağzımla gülmüyorum.

Samimiyetimi ortaya koyuyorum, şike yapılmıştır diyorum, piçin biri çıkıp "Sana ne lan!" diyor. Olmayan fikirlerini yazamayacağı için malın tekinden alıntılar yapıyor. Fikrin yoksa yazmayacaksın, kendini gülünç duruma düşürmenin anlamı yok.

Bir de şu 'kadıncağız' meselesi var. Aslında 'kadıncağız' özelinde, genel savunma refleksi hadisesi.

Bazı arkadaşlar hariç görüyorum ki, kendinizi savunmak için başkalarına bok atma yolunu seçiyorsunuz. Yanlış, olmaz öyle, aptallığın anlamı yok. Gülünç duruma düşmenin hiç anlamı yok. Şimdi bunları yazdım diye yine birtakım 'garipler' isyanlarda olacak çünkü herkes yazılanların içinden, kendi anlamak istediklerini cımbızlıyor. Misal aynı yazıda "Takım gözetmeden Türkiye'de şike yapılmaktadır" diyorum, onu görmüyor, başka bir şeye takıyor.

Okuduğunu anlamayan bir toplum olduğumuz için şaşırmıyorum ama insan tabii üzülüyor bu duruma.

O kadar kendi dünyasındaaçmazlar ve çıkmazlarla dolu bir durum ki, sen sahaya inip, o olayların bahanesi olarak bahanelerle savunacaksın ama motorun biri tribüne orta parmağını gösterdiğinde insanların hiç tepki vermemesi gerektiğini düşüneceksin. Beyinsizliğin dik alası bu olsa gerek.

Önce samimi olmak lazım. Çocuk aklı örneğindeki olduğu gibi "Ama sen bunu yaptın"la başlayacak cümleler kimsenin temiz olduğunu göstermez.

Tamam ben onu yaptım, peki benim yaptığım şey. senin pisliğini örtebilecek mi?

Lan amın oğlu mallığın anlamı yok işte, bu bokun içinde debelenip duruyorsunuz. Debelenirken, "Acaba yanımda birini daha götürür müyüm?" diye çabaladıkça o bok hücrelerinize kadar yayılıyor. Yayıldıkça da, ortalarda kafası kesilmiş tavuk misali "siz de siz de" diye boku birilerine bulaştıralım derdine giriliyor.

Trabzonspor da bu soruşturmada ama Şenol Güneş çıkıyor "Suçlu bizsek de ceza verilsin" diyor, Beşiktaş da bu soruşturmada ama adamlar savunma durumunda değil. Ne İlhan Cavcav beyinliymişsiniz a.k.

Uzun uzadıya yazmanın anlamı yok, demem o ki, Denizlispor ve Ankaragücü maçının ötesine geçmek gerekir. "Bu yıl Galatasaray da şampiyonluğa oynasa" diye götten uydurma fikirlerle çıkmamak lazım.

Unutmadan, sene boyu Galatasaray'a laf söylediğimde, eleştirel yazılar kaleme alındığında "Abii çok objektifsin yeaaaa" diyen piçlerin, şimdi böyle ağızlarda salya akıta akıta beni sorgulaması umrumda bile değil biliyorsunuz değil mi?

Bir de lüfen bana, sikik sikik bloglardan alıntılarla gelmeyin.

Filistin kamplarında eğitim görüp, sonra arkadaşlarını satanlar, cemaat kapılarını aşındırıp geçmişlerini unutanlar ve para için babasını bile satacak adamlar, ne söylerse söylesin bir anlamı yoktur.

O yüzden Cengiz Çandar, İhsan Kalkavan, Faik Işık ve türevleri, siz de bir siktirip gidin lan!

22 Temmuz 2011

Brain special series


Son sözümüz Fenerbahçe: 34.95 TL



Başkan T-shirt: 10 TL



Beyin özel seri: Kesinlikle bedava olmalı.

Umarım kandırıldıklarının, sağılır inek pozisyonuna getirildiklerinin farkına varırlar. Ne yazık ki, şu utanmazlık bile ranta çevrilebiliyor, bunun üstünden para kazanılıyor ve insanların duyguları ile oynanıyor.

Haaaa şimdi çıkıp biri "Sana ne?" der mi? Derse de umrumda değil. Zamanla ayaklar yere basacaktır diye umut etmekten başka bir çare görünmüyor.

Acaba hangisi daha onursuzca?


Üstüne ne kadar yorum yapılır bilmiyorum. Aslında kızgınlık basına filan değil, karşı karşıya kalınan durumla ilintili.

Ağır ağır sonun başlagıcına gidileceğinin farkındalar. Şu süreçten nispeten onurlu bir biçimde ayrılmak mümkünken, rezilliğin bini bin para şeklinde, kendilerini daha da aşağılıyorlar.

Oysa yapılan taraftarı ilgilendirmez. Daha önce de söyledim; taraftar Fenerbahçe'ye bağlıdır, onu sever, renklere aşıktır. Aklı selim birkaç kişi dışında pek çok Fenerbahçeli halen hadiseyi bütün boyutlarıyla reddediyor. "Belgeleri görsem de inanmam" diyen insanlar var. Ne söylenebilir ki!

Bütün hıncını mesleğin emekçilerine yöneltmek, sayısal çoğunluk durumuna gelince işi vandallığı dökmek, hayvana dönmek, her şeyi anlatıyor.

Günlerdir ekonomi geyiği dönüyordu. "Biz olmazsak ülke batar" türünden zırvalarla kendilerini eğlendiriyorlardı. Sanki Bank Asya bu ülkenin ligi değil. Duyan, Fenerbahçe'nin La Liga'ya gönderileceğini sanır. Hoş, "Gerekirse Bundesliga'ya gideriz" diyen adamlara bunu anlatmak ne kadar mantıklı o da ayrı mesele.

Tehditle, aptalca güç gösterileriyle, bu işin içinden sıyrılmanın imkânı olmadığını keşke anlasalar.

Evet, kabul ediyorum ki şu süreçte başını Taraf'ın çektiği basın, adına haber denmeyecek rezilliklere imza attı. İyi de, oradaki foto muhabirlerinin günahı nedir? Eline üç kuruş verilip, sabahtan akşama kadar koşturulan basın emekçileri midir bu işin sorumlusu?

Buhran sürecinin başlangıcı olmuştur Shaktar maçında yaşananlar. Daha uzun bir süre bu süreci yaşayacaktır Fenerbahçe taraftarları. Ne zaman ki, ayaklar yere basar o zaman hayat normal seyrine dönecektir. Tabii bu süreç minimum 4-5 yılı bulacaktır.

'Daha yeni başlıyor' diyorlar. Olaya nereden baktıklarıyla ilgilenmiyorum ama haklılar, her şey Fenerbahçe taraftarı için yeni başlıyor.

Şike yapılmıştır ya da yapılmamıştır ama ilginç olan büyük bir güruhun Fenerbahçe'nin değil de Aziz Yıldırım'ın arkasında durması. Kulüp taraftarlığı değil de, müritlik gibi bir ilişki peydah olmuş aralarında.

Şu yapılanların hepsi aslında ülke fotoğrafıdır bir yandan. Çünkü ülkede katiller elini kolunu sallayarak ortalarda dolanır, insanları yakanlar güya aranır ama 18 yıl boyunca Sivas'ta olduğunu görürüz, mafya bozuntuları cezaevlerinden tehditlerini sürdürür ve bunların hepsi de sanki sıradan bir olaymış gibi yansıtılır.

Şu Saraçoğlu'nda yaşananlar da bunun bir tezahürü. "Güçlüyüz, her şeyi yaparız" gibi iğrenç bir anlayışın ürünü yani. Sanıyorlar ki, sesleri daha güçlü çıkarsa, kabadayılık yaparlarsa, tehdit ederlerse, herkes yelkenleri suya indirecek. Bir taraftan da hak veriyorum çünkü bugüne kadar sergilenen tavır hep bu yöndeydi.

Muhtemelen herkes geçen yılı hatırlamıştır şu görüntülerden sonra. Benim de aklıma ilk gelen şey bu oldu. Geçen yıl olmayan şampiyonluğu kutladılar, şimdiyse gidilen yolculuğa hikâyeden isyan niteliğinde.

Yaşananlardan sonra Fenerbahçe Süper Lig'de kalsa ne olur, Bank Asya'ya gitse ne olur? Bunun adına spor denecekse, futbol diye isimlendireceksek, zaten hiç izlemeyelim daha iyi.

Elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi mızmızlamanın anlamı yok. Herkes kendisiyle yüzleşsin, "Biz nerede hata yaptık?" diye.

Yoksa bu tavır sürdüğü müddetçe, Fenerbahçe'yi Bank Asya'da kesmez. İşin şikeden, teşvikten, çeteden daha onursuz olanı, bunları sahiplenmektir. Yapan sen değilsen otur adabınla bekle ama sahiplenmeye devam ettiğin sürece şerefsiz yaftasından kurtulamazsın.

İyisi mi, timsaha devam edilsin, yanlış anoslarla gönüller alınsın, ağlatan mektuplarla (!) insanlar ajite edilsin, forumlarda basına saldırı emri verilsin, ortadaki rezilliğe rağmen bloglarda salya sümük ağlansın, statlarda devrimcilik oynansın, tepki diye şuursuzca ortaya salınsın herkes.

Unutmadan şuraya da yazayım, yüzsüzlük bir değil binlerce maskeyle bile kapatılamaz. Aziz Yıldırım t-shirtleri satarak, krizi (!) fırsata çevirmeye çalışanlara tepki gösterileceğine, götü basın emekçilerine kalkan herkes yavşaktır.

21 Temmuz 2011

İnsan insanın zehrini alıyor hakikaten


Bazen ne yazacağını düşünürsün, insan kalıyor mal gibi, biraz da şu küçük elemanın ilanımsı yazısı kalsın diye bugün yazmadım.

Gece gece ne yazayım diye düşünürken, daha tanışmadığım, elini bile sıkmadığım, yüz yüze gelmediğim bir dostum şöyle bir şey yazdı: "ankara güzel adam kentidir. sevmemen imkansız. istanbul'u canım gibi severim ama istanbulluluk denen olguya bir karşı duruştur bu dizi ve etrafında toplanan kitle.
daha geçen "istanbul öyle klas bir şehir ki, ayak işlerini yapsın diye ankara isminde bi şehir var." şeklinde bir tweet gördüm. istanbul değil, istanbullu da değil ama, istanbulluluk bu işte. beni yanlış anlamanı istemem, ama bu züppe tavırdan bıktım usandım.
resmen türkiye'nin zencisi yaptılar amına koyim ankaralıyı. beyaz türk kürt'e ne yapıyorsa, burjuva avama nasıl bakıyorsa bu herifler de ankaralıya öyle bakıyor. insanın sabır taşı da bi yere kadar dayanır. sorun ankara'da denizin olmaması, ankara'nın küçük, tarihsel dokusu zayıf bir şehir olması değil.

sorun şımarıklık-kalenderlik. tanıdığım istanbullulardan nadir "güzel" insan çıkıyor; biri sensin, biri sevdiğim kızdı, birkaçı da muhabbet ettiğim arkadaşlar twitter'da.

tanıdığım en güzel adamlardan biri olan alp de ankaralı. bir blok oluşturmaya çalışmıyorum, ankara-istanbul şeklinde; zaten dediğim gibi istanbul'u çok severim ama karşı çıktığım tavır belli.

girişelim bakalım yazıya. altından kalkamayacağım şeyleri yazmayıp yarım bırakıyorum, bu da öyle olmaz umarım."

Şu Behzat Ç'yi izlemeden önce Ankara'ya karşı önyargılarım vardı. Hatta lafı evirip çevirmeyeyim, sevmezdim. Diziyi izlemeye başladıktan sonra kafamdaki çok şeyin aptalca fikirler olduğunu düşünmeye başladım. Çağrı'ya da bunu yazdım, onun üstüne böyle bir cevap verdi.

Belki aptalca gelebilir ama bazı cümleleri okuduğumda içimde garip kıskançlıkla "Vay amına koyayım, bunu ben yazmalıydım" derim. Çağrı'nın yazdıklarını okuyunca aynı his belirdi içimde ve aynı şeyi söyledim.

Kimsenin alınmasını darılmasını istemem, bunu bir yılıklıkla söylemiyorum. Sürekli okuyan, takip edenler umarım samimiyetimi görmüştür. Ama şu blog hadisesi hayatıma girdikten sonra elini sıkıp, birlikte bir masada oturmak istediğim, iki lafın belini kırmayı düşündüğüm az sayıdaki insanlardan biri Çağrı. Ona da söyledim daha önce "Şu bloglarda tanıdığım en sahici adamsın" diye.

Bugün şu cümleyi niye kurduğumu daha iyi anladım. Bazı adamlar hakikaten güzel insan oluyor.

Yazmıyor diye ara sıra çıkışıyorum, kızıyorum. Şu yazdıklarını herhangi bir Ankaralı yazardan duymadım, acayip bir yalınlık ve samimiyetle o kadar güzel anlatmış ki.

Hadiseyi 'acıların çocuğu' kıvamına getirmek istemiyorum ama şu siktiğimin dünyasında hep güzel adamlar acı çekiyor.

Aslında doğrudan olarak Çağrı'yı anlatmıyor ama yine de bir alıntı ile bitireyim.

"Ernest Hemingway'le tanışmış olsaydım, onunla birkaç kadeh konyak içecek kadar konuşabilseydim, o serüven düşkünü büyük yazarı sana nasıl anlatırdım? Kanla barut kokuları içinde savaş muhabirliği yaparken ne İspanya'da, ne İstanbul'un karanlık sokaklarında öldü...

Afrika'da vahşi hayvan avlarken de ölmedi. Aşkların acısını yaşarken, büyük bir istekle her gün, her saat, alkol duvarını aşarak yıllar boyu ölüme davetiye çıkardığında da ölmedi.
Ne zaman ki, iki kadın arasında kaldı. İşte o unutulmaz umarsızlıkla ağzına tüfeğini dayayarak tetiği çekti, onurlu bir serüvenle yaşamına son verdi."

Özgen Ergin


Aşk insanı daha da güzelleştiriyor be Çağrı. Yazmazsan iki elim yakandadır, bunu da tarihe not düşmek adına imliyorum buraya.

Bu da benden sana gitsin

Şu Behzat Ç ve Ankara olgusunun değişimini de bir ara üşenmezsem yazacağım. Hadisenin dizi boyutuna başkaları bakar.

19 Temmuz 2011

Dost arayan var mı?


Akşamüstü eve gelirken, çocukların elinden aldım şu veledi. En fazla 20 günlüktür, daha büyük olmasına imkân yok.

Ne yazık ki, benim kızım dünyanın en asosyal canlısı olduğu için yanına bile yaklaşmadı. Hatta şu an ortalarda görünmüyor bile. Yanına geldi, kokladı ve toz.

Şu an uyumaktan başka bir şey yapmıyor, Yarın bir veterinere göstereceğim, hastalığı var mıdır, yok mudur, durumu nedir diye.

Şu an biraz kirliyiz, bu kir pas ondan ama piremiz yok. Bir sudan geçirdim, yıkadım ama iki çitilemek gerekir. Yarına kendisini mis yaparım.

Kendisine dost, arkadaş, yaren arayan varsa bana ulaşsın. Bu güzelliği bir yuva sahibi yapalım.





İlgilenen olursa kurupiyaz@gmail.coma yazıversin.

Recep Abimiz, TFF Başkanı olsun


3. Lige düşen Gebzespor taraftarı, kulübe zorla girerek tüm belge ve dosyalara el koymuş.

İnternette örgütlenerek biraraya gelen taraftar grubu, adına konuşan, Recep Avcı,
"Kulüp yönetimine iyi bir ekip gelene kadar, kulübü biz yöneteceğiz" demiş.

Recep Avcı, "Bir aydır kulübe gelen giden yok. Futbolculara yemek verilmiyordu. Gebze esnafı futbolculara sahip çıkarak kendi imkanlarıyla çocuklarımıza destek olmaya çalışıyor.

Gebzespor Kulübü’ne taraftar grubu olarak el koyuyoruz. Amacımız kulübe zarar vermek değil, birleştirici olmaktır"
diye de eklemiş.

Başkan ve yönetim odasına giren grup, resmi dosya ve evrak ile kulübün ve stadın anahtarlarını aldı.

Mehmet Ali Aydınlar yönetimi yerine kendilerini Türkiye Futbol Federasyonu başkanlığına öneriyorum. Galatasaray'ın açıklama yapmasının hemen ardından kendince had bildiren Türkiye Futbol Federasyonu'nun bugünkü sessizliğine anlam vermek güç tabii.

O yüzden Recep abimize, Türkiye Futbol Federasyonu başkanlığı yolunda sonuna kadar destekliyorum. Adam en azından taşın altına elini koyuyor. Şimdiki pısırıklar gibi günü kurtarma peşinde değil.

Bir karış toprak için canını verirmiş!


Şu görüntü, dünyanın en harikulade kumsallarından biri olan Ölüdeniz'den.

Tekneler sintine atıklarını boşaltmaya başlamış ve ciddi bir kirlilik başlamış.

Tarihine, doğasına, geçmişine, geleceğine düşman bir ülkeyiz. Lafa gelince kimse mangalda kül bırakmaz, herkes çok sever bu ülkeyi, herkes canını verir güya.

Gel gör ki, git Ürgüp'e bütün mozaikler sökülmüştür, git Bodrum'a Marmaris'e yeşil yerine binalarla çevrilmiştir, Karadeniz yakın bir zamanda HES'lere boğulacak.

Yarınını düşünmeyen, insanlıktan nasibini almamış, 'Benden sonrası tufan' diye düşünen asalak bir toplumuz.

Cennet vatan, cennet vatan diye diye cenneti cehenneme çevirmeyi başardık. Üç-beş tane yavşak teknesiyle gelip keyif çatacak diye, dünyanın en güzel kumsallarının içine sıçmak, tam bize göre bir davranış.

Tatil beldelerinin neredeyse tamamı betonla çevrili. Git İtalya'ya, git Hırvatistan'a, heriflerin sokaklarında 1500'lü yıllardan kalma paket taşları bile öylece duruyor. Otelleri yaparken, doğanın dokusunu bozmamak için denizin dibine ya da ormaın ortasına yapmıyorlar.

Ama biz akıllıyız ya, denizin dibine otel dikiyoruz. Hatta oteli dikip, halka açık olması gereken sahili de heriflerin emrine veriyoruz. Çitle çeviriyor, 'giremezsin' deniyor. "Lan puşt orası sahil" diyen yok.

Her şeyi kabulleniyoruz ve sessiz kalıyoruz. Çok yakın bir zamanda bokumuzla oynamaya başlarız, betona bürünmüş sahillerde.

Elin İngiliz'i, Alman'ı, Rus'u, İsrailli'si parayı basıp çatır çatır toprak satın alıyor. Versene lan hadi. Dünyanın neresinde elin adamına toprak satılır? Git İngiltere'ye bas parayı toprak almaya çalış, bak bakalım ne yanıt veriyorlar sana. Git Almanya'ya "Bende para çok, şurayı çitle çevirin alıyorum" deyin, bak sana nasıl bir hareket çekiyorlar.

Ülkenin toprakları satılıyor, herif hâlâ "Bir karış toprak için canımı veririm" diyor. Karışla değil dönüm dönüm satılıyor, nerede yaşıyor bunlar, hangi kafadalar belli değil.

18 Temmuz 2011

Al sana maske


Lan bak eğer doğruysa şu Perşembe günü 50 bin Aziz Yıldırım maske hikâyesi yemin ediyorum adamı topa koyar oynatırlar.

Benim önerim budur. Ortalarda sik gibi gezinsinler, belki akılları başlarına gelir. Eğer yapılmazsa, çıkar efendi gibi özür dilerim. Ama eğer ki, bu iş yapılırsa lan bir su için gelin bu sıcakta. Mal mısınız lan siz! Hiç yapılacak şey mi? Yarın öbür gün nasıl savunursunuz bu yaptığınızı.

Lan kime diyorum ben? Yapmayın, etmeyin, yok yakınken vazgeçin.

Fuck do it!


Galatasaray'ın yeni formaları dün satışa çıktı. Kimileri çok beğendi kimileri ise hiç beğenmedi.

Birkaç yıldan beri, kişisel olarak hiçbir biçimde forma almadım, bundan sonra da almayı düşünmüyorum. Kime sorsam, kim yazsa, kim söylese hep aynı söylem "Endüstriyel futbola karşıyız."

E, peki güzel kardeşim madem karşısın neden forma alıyorsun, neden kombine alıyorsun? Var mı cevap? En fazla "Ama ben forma almazsam, kulübe nasıl para kazandıracağım?" der.

Benim sevgimi, kulübün paraya endekslemesi can sıkıcı hale gelmeye başladı. Kalemden, anahtarlığa, dondan bornoza kadar her şeyi bulabilmeniz mümkün. Kimse kusura bakmasın ama biletimi alır maça giderim, daha fazlasını da vermem.

Kulüplerin şirketleştirildiği, taraftarın müşterileştirildiği futbolun geldiği durum ortada. Şike, teşvik, bahisle örülmüş; başarıya giden yolda her türlü soytarılığın yapıldığı futbol ortamında artık neredeyse sahadaki sonuçtan çok şirketlerin ne kadar büyüdüğü, kaç forma satıldığı, mağazaların yıllık cirolarının ne kadar olduğu gibi pek çok şey taraftar açısından bir övünç kaynağı haline geldi.

Ben taraftarım, saha içinde alınan sonuca göre sevinirim, üzülürüm, kahrolurum, havalara zıplarım. Budur benim taraftarlık anlayışım. Bundan sonra da değiştirmeyi düşünmüyorum.

Sevdalar, aşklar paraya çevrilmeye başladığı andan itibaren, ortada temiz bir şey kalmaz. Görüldüğü üzere de kalmamış, koskoca bir sezon Yalan Rüzgârı izlemişiz.

Tüm bunların dışında işin bir de Nike sorunu var. Nike çocuk işçi ve işçi sömürüsü konusunda dünyanın en sabıkalı firmalarından biridir.

Özellikle Asya'daki fabrikalarında işçilere yaptırım olarak uyguladığı akılalmaz cezalarla her zaman tartışmalı bir firma oldu.

Cezalar ne mi?

Aç bırakmak.
Güneş altında saatlerce ayakta dikilme.
Konuşan kadın işçilerin ağzının bantlanması.
Kadın işçilerin elleri havada diz üstü çöküp dik durmaya zorlanması.
İş ayakkabılarını giymedikleri için fabrikanın etrafında koşturulmaları.
Dikiş hataları nedeniyle 15 kadının başlarından ve enselerinden kendi ürettikleri Nike marka ayakkabılarla dövülmeleri.

Fabrikalarında minimum 12 saat çalıştırılan kadınların, çocukların ve emekçilerin olduğu Nike'ın hiçbir ürününü almayı düşünmüyorum ve üstünde o amblemi taşıyan ne bir Galatasaray forması ne de başka bir ürün alırım.

Giydiğiniz her NIKE ürününün kirli, yaşam hakkına tecavüz ettiğini bilerek giyin.

Forma mı? Eğer çok giymek istersem gider işportadan alırım. Nike kazanacağına emekçi kazansın.

Endüstriyel futbola karşı duruş gösterilmediği, bunun bir oyun olduğunun ayırdına varmadığımız sürece futbol kirli kalacaktır.

Nike'ta çalışan bir işçiden alıntı: "Adım Lern. Tayland’ın kuzeyinde kırsal bir alanda büyüdüm. Orada iş bulmak çok zordu, bu nedenle 1998′de iş aramak üzere şehre göç ettim. Kısa zamanda Bed and Bath Prestige şirketinin fabrikasında iş buldum.

Ben işe başladığımda fabrikada Nike ürünleri üretiliyordu. Fabrikanın 2002′deki kapanışına kadar da bu devam etti. Fabrikada bizden boynumuza, üzerinde Nike’ın kuralları yazılı olan bir kağıt asmamız ‘rica edildi’.

Haftada 70 ile 110 saat arası çalışıyordum. Yaptığımız fazla mesai 50 saati ne kadar aşarsa aşsın bize sadece 50 saat karşılığı ücret ödeniyordu.

İşlerin yoğun olduğu zamanlar fabrikanın sahibi Chaiyapat Photikamjorn bize içine amfetamin koyduğu buzlu kolayı içirirdi.

Bizler içtiğimiz şeyin amfetamin olduğunu biliyorduk, ama çok azımız içmeyi reddediyordu. Çünkü bu şeyden içtiğimizde 48 saat kadar durmadan çalışabiliyorduk. Zaten o koşulları kaldırabilmenin tek yolu da o ilaçlardı.
Paketleme bölümünde çalışan erkek işçilerin büyük bir kısmı amfetamin bağımlısı olmuştu. Fabrikada bulamadıklarında dışardan satın alıyorlardı.

Bay Chaiyapat huysuz bir adamdı, keyfi yerinde değilse bağırırdı. Birçok kez paketleme bölümünde işçileri gömleklerle dövdüğünü duydum.
Nike, Reebok, Levi’s, Adidas ve diğer şirketler duvarlara yönetmelikler astırmışlardı. Bize bu kurallar bir kez açıklandı: ‘Fabrika denetlenirse yalan söyleyin, asla fabrikayı suçlamayın, çalışma koşullarınızdan şikayet etmeyin.

Biz çalışırken patron hoparlörlerden konuşmalar yapıyor, sendika örgütlemeye çalışan herkesin ‘anne-babasına elveda demesi gerektiğini’ söylüyordu. Yanında altı korumayla gezerdi. Biz ondan çok korkardık. İki işçi yan yana konuşursak korumalar derhal yanımıza gelip bizi sorguya çeker, sonra da ayırırdı."

Bütün bunlara rağmen üstünde Nike amblemi olan bir ürün alacaksanız, ben sizi tutmam.

Not: Kahverengi kısım alıntıdır