10 Haziran 2010

Dünya Kupası'nın en çok kazanan hocaları


1- Fabio Capello/İngiltere: 8,8 milyon Euro
2- Marcello Lippi/İtalya: 3,3 milyon Euro
3- Joachim Löw/Almanya: 2,5 milyon Euro
4- Bert Van Marwijk/Hollanda: 1,8 milyon Euro
5- Ottmar Hitzfeld/İsviçre: 1,75 milyon Euro
6- Vicente Del Bosque/İspanya: 1,5 milyon Euro
7- Carlos Queiroz/Portekiz: 1,35 milyon Euro
8- Pim Verbeek/Avustralya: 1,2 milyon Euro
9- Carlos Parreira/Brezilya: 1,2 milyon Euro
10- Javier Aguirre/Meksika: 1,2 milyon Euro


Valla Capello ile Lippi arasında bir uçurum var. Nasıl bir paradır bu bilmiyorum. Değer mi değmez mi kupa sonrası göreceğiz.

Basın yoluyla küresel reklam nasıl yapılır?


Reuters'ın geçtiği bir haberin içeriğini yazıyorum alta. Bütün dünyada, haber kanalıyla nasıl reklam yapılır şahane bir örneği.

Guatemala’nın vahşi ormanlarında jaguarları izleyen bilim adamları, hayvanları kendilerine çekmek için tıraş kolonyası kullanıyor.

Yaban Hayatını Koruma Derneği (WCS) Jaguar Koruma Programından biyolog Rony Garcia ile Jose Moreira, hayvanları kamera tuzaklarıyla fotoğraflamak için yürüttükleri bu çalışmalarında, jaguarları kamera önüne çekmek için yoğun esansıyla tanınan Calvin Clein’ın "Obsession for Men" adlı tıraş kolonyası kullandıklarını açıkladı.

Jaguarların dikkatini en çok çeken ikinci kokununsa Nina Ricci’nin "L’Air du Temps" adlı parfümü olduğu belirlendi.

9 Haziran 2010

Yüzlerce insanın 100 günlük maaşsızlık sorununa sahip çıkan yok


Mehmet Emin Karamehmet; Forbes'e göre Türkiye'nin en zengin ikinci adamı. 5 milyar dolar civarında bir serveti olduğu belirtiliyor.

İşte bu adamın, sahibi olduğu medyada çalışan insanlar tam tamına 100 günden bu yana maaş alamıyorlar. Evet, evet yanlış duymadınız 100 gündür. Bir başka deyişle 3.5 aydır maaş almadan çalışıyorlar.

3.5 aydır maaş alamayan bu insanlar; Akşam Gazetesi, Show TV, SkyTürk, Güneş Gazetesi ve Tercüman'da çalışıyorlar. Bu gazeteler, televizyonlar 3.5 aydır yayındalar. Hiç ara vermeden, aksamadan çıkmaya da devam ediyor.

Bu insanlar, ne yer, ne içer, kirası mı var, çocuğunun okul taksidi mi var, evine nasıl ekmek götürüyor, kaç çalışanın evine haciz geldi acaba düşünen var mı?

Türkiye'nin en zengin adamlarından biri olacaksın, Turkcell gibi para basan bir şirketin olacak ama çalışanlarına 100 gün maaş vermeyeceksin ve hiçbir şey yokmuş gibi de hayatına devam edeceksin.

Aslında şu yaşananlar Türkiye'nin yansıması gibi. Yüzlerce insan 3.5 ay maaş alamıyor ve hiçbiri tepki veremiyor. Verdikleri tepkiler bahçede eylem yapmak sadece (buna bile şükür noktasın gelmek ne acı).

Mesela bu insanların tamamı neden iş bıramaz? Ya da gazetenin 10 sayfasını birden boş bırakamaz, televizyonda yayının ortasına kamerayı kapatmaz? Bakalım gazete çıkmayınca, televizyonlar karanlığa gömülünce ne gibi tepkiler verecekler. Çalışanların tamamı niye toplu dava açmazlar? Bakalım o zaman birkaç gün içinde maaşları tıkır tıkır yatırılmıyor mu? (Bunu yaptığım için biliyorum, eşek gibi veriyorlar tazminatla birlikte)

Bu insanlar, güya bilinç sahibi, mürekkep yalamış, kalem tutan insanlar. Siz bir tepki vermeyi beceremiyorsanız, sayfalarınızdan, ekranlardan nasıl halka öğüt verebilirsiniz ki?

Ya diğerleri? Bu kadar insanı görmezden gelen, diğer medya grupları? Onların ne farkı var?

Bu olanlara tepkisiz, seyirci kalarak, kendi meslektaşlarına bile sahip çıkamayanlar. Bilmem ne dergisinin muhabirinin (eleştirmek adına söylemiyorum, hepsine sahip çıkılmalı noktasındayım) içeri atılmasına verdikleri tepkiyi, niye bu yüzlerce insana veremiyorlar?

Ya bu ülkede, basın çalışanları haklarına sahip çıkamayacaksa, haklarını talep etmek ve kazanmak adına eylem yapamayacaksa kim yapacak? O zaman sokaktaki insana niye kızıyoruz?

Ali Kırca her akşam televizyona çıkacak ve 'onurlu, erdemli' haberler sunacak, Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya köşesinden, siyasetçilere akıl verecek v.s. v.s.

Biz de bunları yiyeceğiz değil mi? Afiyet olsun...

Sen her türlü güzelsin


Adamın suratına baktıkça içim açılıyor. Sarı-kırmızı altında görmek istiyorum seni.

Kötü niyet değil aptallık


Geçenlerde artemiofranchi Ntvspor.net'te çıkan bir haber üstüne bir yazı yazmıştı. Haber, Fenerbahçe'nin resmi sitesinden kopyala-yapıştır olduğu için "Fenerbahçemiz" ifadesi yer alıyordu. O posta bir yorum yapmıştım, "Salak olduklarından ötürü böyle bir hata yapılmıştır" diye.

Bu haberin altındaki yorumda da, onaylayanın salaklığı söz konusu. Kötü niyet olduğunu sanmıyorum.

Daha önce 4-5 kez yazdım yeri geldi yine yazayım. İnternet haberciliği, bu işin gideceği noktalardan biri. Doğru yatırımlar yapmak gerekir. Gerçekten gazetecilikten anlayan, mürekkebini yalamış insanların, o masalarda oturması gerekiyor.

Aksi durumda böylesi aptallıklara imza atmış oluyorsunuz ve insanlar sizin niyetinizden şüphe ediyor. O masalarda bir şeyden anlamayan, tek bildiği kopyala-yapıştır olmayan insanların yer alması gerekir.

Üç kuruş para vermemek için otuz takla atıp adam çalıştırırsanız sonuç böyle oluyor.

8 Haziran 2010

1000 -yazıyla bin-


Yaz sıcağında evde bilgisayar başında otururken, bir anda karar verdi. Galatasaray'ın yeni çıkan mor formaları üstüne bir yazı yazarak çıktı yola.

O güne kadar, herhangi bir bloğu takip etmiyordu, öyle özel bir durum da yoktu, sizin anlayacağınız. Ama yazmak istedi ve yazmaya başladı.

1 yıla az kaldı (onu kutlamayız) ama biraz önce dikkat ettim ki, tam tamına 999 post olmuş. Sinirli, kavgacı, bazı hassasiyetleri olan, ağzı bozuk bir adamı okudunuz.

Belki birçoğunuz fikirlerinden ötürü sinir oluyorsunuz, birçoğunuzun onaylamadığı tonla şey yazdı bu adam.

Daha ne kadar yazar bilinmez ama yazmadığı günlerde, sanki ihanet hissi uyanıyor içinde. Garip bir sorumluluk duygusu. Çok kez, gündüz tonla haberle uğraştığı sırada bloğu açıp, o sorumluluk duygusundan ötürü bir şeyler yazıp çiziyor.

Okuyan, takip eden, geçerken uğrayan, bir biçimde yolu kesişen, seven, sevmeyen, kızan, takdir eden herkese teşekkürü borç bilir bu adam.

Asaletin bize yeter


Gülüşüne bak şu adamın. Seni gönderenler taş olsun lan.

tenten'in yorumu şu oldu okunmalı: Dun aksam uzeri havaalaninda Haldun Ustunel ile karsilastim. Elinden telefon dusmuyordu. bir ara telefonu kapattiginda yanina gittim. soyledigim ilk sey Kewell oldu. 6+2+2 geldi madem birakin tribunde otursun gitmesin dedim. Benim soyledigim butun Galatasaraylilarin istegidir dedim. Sakatligi bizi cok dusunduruyor ama dunya kupasi kadrosuna girerse gondermeyecegiz dedi. kendiside kalmak istiyormus. Girmesede gondermeyin dedim seviyoruz adami... bir ise yarar mi bilmiyorum ama en azindan yonetimden birine yuz yuze soyleme sansim oldu...

7 Haziran 2010

Dünya Kupası öncesi hislerim


1986 Dünya Kupası'ndan beri hiç sektirmeden, maç ayırt etmeden, tek bir dakikasını bile kaçırmadan izlerim.

Esasen 1982 Dünya Kupası'nı da izlemişliğim vardır ama yine de, kendimi bilmem ve futbolu sevmemle ilişki 1986'dır. Açık ara izlediğim en iyi Dünya Kupası'ydı. Danimarka'nın ilk turdaki şaşaalı oyunu, Enzo Scifo'nun Belçikası, SSCB'nin şu anki modern futbola en benzer oyunu, Maradona'nın her maç ne yapacağını merak etmek, Meksika dalgası v.s. v.s.

Aradan geçen 5 Dünya Kupası'nın hiçbirinde o tadı alamadım doğrusu. Ancak 1990'da Kamerun'un dünya futboluna başkaldırması ve "Biz buradayız" diyerek, o güne kadar kimsenin bilmediği bir olguya dikkat çekmesi, izlediğim 6 kupada en çok hayran kaldığım ve futbolu olan bakışımın değişmesini sağladı.

Haliyle, hepimiz bazı takımları destekliyoruz, bazılarından nefret ediyoruz, bazılarına karşı başka başka hassasiyetlerimiz var.

Kupaya 4 gün kala ben de, hangi takımları destekliyorum ve desteklemesem de kimi favori görüyorum bir döküleyim dedim.

Takip edenlerin farkında olacağı üzere, 2010'daki Afrika takımlarını destekliyorum. Nijerya'dan Cezayir'e, Gana'dan Fildişi'ne kadar hepsi. Şampiyonluğu başka bir kıtaya taşımanın vakti çoktan geldi çünkü. Haliyle iyimser bir tespit fakat içimdeki umudu kaybetmeyeceğim.

Afrika takımları dışında, Avustralya için kalbim bir başka atacak. Bu dünya kupasına dair en büyük iki isteğimden biri, Gana ve Avustralya'nın gruptan birlikte çıkması.

Şimdi kimi favori gördüğümü söyleyeyim. Aslında bunu perşembe ya da cuma günü gibi kuzenime söyledim öncelikle. Duyduğu zaman epey de şaşırdı. Çünkü bir önceki Dünya Kupası'nda abimle birlikte, daha ilk turda 'şampiyon' ilan ettiği takım için ben "Çeyrek finali göremez" deyince gülmüşlerdi. Ama daha ikinci turda elenmişti.

İzlediğim tüm dünya kupalarında, ilk turda en şaşaalı futbolu oynayan, rakiplerini ezen takımlar ikinci turdan itibaren tekleme başlar. NBA normal sezon ve play off'a benzetirim Dünya Kupası'ndaki grup maçları ve sonrasını. Genelde sessiz sedasız gidenler, çaktırmadan finale kalıverir.

Bu Dünya Kupası'nda bunun olup olacağı konusunda emin değilim ama benim 1 numaralı favorim Hollanda. Dedim ya, yeni bir durum değil. Yani 6-1'lik Macaristan maçından ötürü filan değil.

Kamerun'u yendikleri hazırlık maçını izlerken bir anda ortaya çıkıverdi. Sonrasınra Macaristan maçını da izledim tabii. Ve kararımı verdim ki, Hollanda benim 1 numaralı kupa favorim. Bu fikrimden ötürü gönlümün az-biraz Hollanda'ya kayması muhtemel. Belirtmem gerekir ki, Hollanda'nın final yolu epey çetferilli. Daha ikinci turdan itibaren Fransa, İngiltere, Brezilya gibi rakipler onları bekliyor.

Kewell'ın golleri, Robben'in fuleleri ve bilumum Afrika füzeleri izlemeyi dört gözle bekliyorum. (Offf diyorum, yemin ediyorum şu cümlede kendimden tiksindim. Lig TV'de maç sonlarında böyle berbat metinler var altta daha da berbat bir müzikle aynen onlara benzedi ama silmeyeceğim)

Basından beklentim yine her Dünya Kupası'nda olduğu gibi "Portakallar, Panzerler, Tangocular, Horozlar, Gök Maviler, Aslanlar" klişelerini kullanmaları. Eskiden beri hastasıyımdır...

Ya bir şey daha ekleyeyim. Şu Dünya Kupası'nı umuyorum, kendi ligimize çevirmeyiz yorumlarla. Fenerbahçe-Galatasaray maçı tadında yorumlarla içine etmeyelim mümkünse.

5 Haziran 2010

Hastasıyız

Fethullah Gülen ne demek istedi?

Fethullah Gülen'in Wall Street Journal'a verdiği demeç, bugün Türk basınını oldukça meşgul etti. Yansımaları ve tartışmaları gündemin düşmesiyle daha da fazla yer bulacaktır.

Muhtemelen kimse Fethullah Gülen'den böylesi bir açıklama beklemiyordu. Söyledikleri, kendisine inananları bile şüpheye düşürecek, belki kendisine karşı olan saygıyı zedeleyebilecek konumdadır. Bugün değilse bile ileride olması beklenen bir durum bu.

Öncelikle baştan söylemek gerekir ki, Gülen "İsrail'den izin alınmalıydı" sözüyle yaşanan krizi ve can kayıplarının tüm sorumluluğunu İHH'ye yüklüyor. Ve yine, bu sözüyle birkaç günden bu yana olup bitenden huzursuz olduğunu açık ediyor.

Üstü kapalı bir biçimde kendi destekçilerine, bu gibi eylemlere katılmamaları gerektiğini anlatıyor.

Aslında Deniz Baykal'ın istifasını açıkladığı basın toplantısında sarf ettiği "Komployu ayıplar gibi yapanlar aslında bizzat ayıbı işleyenlerdir. Bu çerçevede başka bir sorumlu arayışına çıkacaklara yardımcı olmak üzere, ABD’den, Pensillvanya’dan aldığım üzüntü ve destek mesajlarının samimiyetine inandığımı da belirtmek isterim" cümle, Fethullah Gülen ve hareketinin (ya da cemaat her neyse) siyasi açıdan kaymalar gösterdiğini, var olan siyasi iktidarla aralarında bir gerginlik olduğunun kanıtıydı.

Çünkü Gülen, şunu gayet iyi biliyor; Akp, iktidarı süresince sistemin temel taşlarını ya değiştirdi ya da başkalarıyla yedekledi. Bu konuda en basit örnek YÖK. Erdoğan Teziç'in görevde kaldığı süre içinde sürekli kavgalı olunan kurum, Yusuf Ziya Özcan'ın işbaşını getirilmesiyle, iktidarla 'uyum' içinde çalışan bir kurul haline geldi.

Neredeyse her gün kavga ettikleri yargı, yarın "Benim yargım"a dönüşecektir. İktidarın sorunu kurumlarla değil, kurumların kendilerine aidiyetini belirtmemesinden kaynaklanıyor. Bugün yargı, Akp iktidarına desteğini sunsa yargıyla aralarında bir fark kalmayacaktır.

Zerre kadar sevmesem de, gayet zeki bir adam olan Gülen'in korkusu; kendisine alternatif üretilecek yapılanma. Hükümetin, 'alaşağı' etme imkânı gün geçtikçe artarken, Gülen bir gün kendisinin ve hareketinin de bundan nasibini alacağını gayet iyi biliyor. O yüzden, iktidardan bir adım ötesindekilere çok açık bir mesaj veriyor, yaptığı açıklamayla.

İktidarda, bu denli güçlü ve kendi ekseni ve kontrolünden kayabilecek bir yapılanmayı bölmeyi planlıyor. Çünkü o zaman kontrol etmek, kendi adına basite indirgenmiş olacak.

Tabii bunun dışında ortada bir 'kontrol' kavgası var. Bugüne dek, kendi yönlendirdiği insanların, başka yönlere kaymasından endişe duyuyor.

"İsrail'den izin alınmalıydı" cümlesinin bir başka özelliği ise birilerine 'işaret' göndermek. Bugüne dek, 'Ilımlı İslam' çizgisiyle varolan ve tüm dünyada bu nedenle sempati toplayan Fethullah Gülen, İHH ve destekçilerini uluslararası kamuoyuna bir nevi jurnallemektedir bu cümleyle. Ben bu konuda gayet eminim ki, İHH Başkanı Bülent Yıldırım'la ilgili pek çok 'bilgi' ortaya çıkacak yakın zamanda. Bu 'bilgi'ler terör destekçiliği ve bağlantısına kadar gider.

Bir 'yardım' harekâtı sonrasında ortaya çıkanlar, Türkiye'de ne gibi güç oyunları döndüğünün kanıtıdır. Gülen bahçesine giren 'misafir'den rahatsız oldu. O 'misafir'in bir gün 'evsahibi' olma ihtimali kendisini ürküttü.