12 Mayıs 2011

Süper Ali


Yeni, süper etkili, yapıştırıcımız, hayırlara vesile olsun.

Yüzeye bastırmadan, hafifçe sürünüz. Uygulandığı yüzeyde, yüzde yüz kalıcılık sağlar. Asla ve asla elinize yapışmaz, sadece bulunduğu yüzeye tutunur.

Kullanım yerleri farklılık gösterir. Koltuğa, makama anında ve derhal yapışır.

Siz onu çıkartmak isteseniz de, çıkartamazsınız.

Japon yapıştırıcısı olsa, kendi kendini imha bile eder.

Japon yapıştırıcılarından farkı; gurur, onur, şeref, haysiyet gibi kavramları hiç mi hiç bilmez.

Özellikle öğrencilerin yakasına yapışır ve bırakmaz.

Eğer siz de tam etkili, yapıştırıcı etkisini hissetmek istiyorsanız "Süper Ali"yi kullanın.

Süper Ali yeni ve yüzde yüz etkili zamkınız, yapıştırıcınız.

Süper Ali
Süper Ali

Süper Ali

Süper Ali; bakkallarda, marketlerde, kırtasiyelerde, her yerde.

Kendisine olan yoğun talep nedeniyle, kısa süre piyasalarda bulamayabilirsiniz. Ancak çok yakında, Süper Ali vazgeçilmez yapıştırıcınız olacak.

Biz kullandık, çok etkilendik.

Siz de deneyin....


Farklı paketlerde, farklı kullanımlar için.

Yüzde yüz Türk malı.

11 Mayıs 2011

Herkese sokacak kadar kupa var müzede...


Aziz Yıldırım: Burası Galatasaray Spor Kulübü değildir. 10 sene önce biz öyleydik. Bugün Galatasaray Kulübü'nün saygı değer bir başkan adayı, (Fenerbahçe bizi geçmiştir. Hedef Fenerbahçe'yi yakalamaktır) diyor. Ben bundan gurur duyuyorum.

Hepimizin adına gurur duyuyorum. Geçmişte bir maç kazanırdık, sonra Galatasaray'ı yendik diye hayran olurduk. 10 senedir bizi sahamızda yenemiyorlar. 6-0 yendik, tarihe yazdık. Bu da bana ve arkadaşlarıma nasip oldu. Bir daha inşallah olursa onları da gönülden alkışlarız, sevinir mutlu oluruz.

Bazı insanlar aptaldır ve aptal kalmaya da mahkûmdur. Aziz Yıldırım'ın yaptığı şu açıklama ile hangi Galatasaray Başkan adayı "Fenerbahçe bizi geçmiştir. Hedef Fenerbahçe'yi yakalamaktır" cümlesini kurmuşsa, her ikisi de aptal kalmaya mahkûmdur.

Medya kendi mitlerini yaratıyor. Fenerbahçe'nin, Galatasaray'dan üstün olduğunu, Galatasaray'ı geçtiğini anlatıp duruyor. Bu o kadar sık yazılıyor ki, haliyle bir süre sonra insanların beynine kazınıyor.

Aziz Yıldırım hayal aleminde yaşıyor ve kendini hayallerle avutmaya çabalıyor. Bırakın Galatasaray'ın, Fenerbahçe'nin geride kalmasını, Galatasaray şu anki rezil tabloya bakarak bile rahatlıkla söyleyebilirim ki Fenerbahçe'nin kat be kat önündedir.

Aziz Yıldırım'ın ruh hali, sürekli yalan söyleyen insanların ruh haline benziyor. Yalanı söylüyor, etrafındakileri inandırıyor, bir süre sonra kendisi de inanmaya başlıyor.

Galatasaray ve Fenerbahçe 100 yıllarını devirmiş iki kulüptür. Bu kulüplerin kuruluş tarihi Aziz Yıldırım'la başlamıyor. Haaa ama de ki, "Benim başkanlık döneminde biz daha üstündük" eyvallah, yine anlaşılabilir bir durum. Ama Aziz unutuyor ki, bu kulüplerden biir 1905 diğeri ise 1907'de kuruldu. Durum böyle olunca, başarıda son 10 yılı baz almak gerizekâlılığın dik alasıdır.

Her iki takım da 17 kez mi şampiyon olmuş?
Galatasaray 14 kez Türkiye Kupası almış, sen 4 kez mi almışsın?
Lig şampiyonu ile kupa şampiyonunu karşı karşıya getiren Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı Galatasaray 11, Fenerbahçe 7 kez mi kazanmış?
Basketbolda Galatasaray 4 kez, Fenerbahçe 4 kez mi şampiyon olmuş?
Basketbolda kupayı Galatasaray 2, Fenerbahçe 3 kez mi kazanmış?
Voleybolda erkeklerde Galatasaray 4, Fenerbahçe 2 kez mi şampiyon olmuş?
Voleybolda kadınlarda Galatasaray kazanamamış, Fenerbahçe 2 kez mi şampiyon olmuş?

Neyin başarısıdır bu, anlayan beri gelsin. Lokomotif şubelerdir şu yazdıklarım. Kim, kaç kez neyi kazanmış?

Bir mali başarı hikâyesidir gidiyor. Elbette başarının yolu artık paradan geçmeye başladı, sportif ruh yerini bol sıfırlı rakamlara bıraktı ama bu başarı denen işin göstergesi şampiyonluk ve kupa değil mi? Eeeeee, hâlâ ne boka Fenerbahçe'nin, Galatasaray'ı geçtiğini iddia ediyorsun?

Sesleri duyar gibiyim. "UEFA Kupası ile Süper Kupa'yı niye yazmadı bu adam?" acaba diye düşünenler olmuştur.

Biz o iki kupayı "Fenerbahçe, Galatasaray'dan daha başarılıdır" diye aptalca bir biçimde iddiada bulunanların götüne soktuk.

O göt Aziz Yıldırım'ınsa da, Galatasaray'ın başkan adayınınsa da fark etmez.

Herkesin götüne sokacak kadar kupa var müzede...

Ülkenin götünü siktiniz!

Deniz Feneri davasını 3 yıldır bekleten Ankara Cumhuriyet Savcısı, YGS'deki şifre, kopya iddialarına ilişkin 'takipsizlik' kararı verdi.

Sınava katılan bütün genç arkadaşlar, derhal dolaba koşup bir bardak soğuk su içsin bu kararın ardından.

Sinsi bir hırsız gibi gençlerin geleceklerini çalanlar da, götlerine Acem kınası yakabilir.

Yargıyı ele geçirmek bunun için önemliydi. Birtakım olayların üstünü örtüp "Bakın gördünüz mü, iftira atıyorlar, çamur atıyorlar. Bağımsız yargı olayı ortaya çıkarttı" diyebilecekler.

Aksi bir kararı beklemek aptallık olurdu. Ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, bakanları 'tatmin' olduktan sonra, savcılarının tatmin olmamasının mümkünü yoktu.

15 gündür ortalarda görünmeyen profesörlüğünü kopyala-yapıştırla, tezini çalarak yazan Gümüşsuyu Müftüsü, şimdi televizyonlara, gazetelere çıkar "Bizim içimiz rahattı" diye konuşur.

"Memleketin çivisi çıktı" deyip duruyordum ama öyle değilmiz. Memleketi siktiler, sikmeye de devam ediyorlar. Bu kez sikilme sırası öğrencilerdeydi, bir de onlar tattı, bu eşsiz (!) duyguyu.

Sıra kimde hep birlikte göreceğiz.

Durmak yok; hak yemeye, adaletsizliğe, eşitsizliği, çalmaya, satmaya, yalana, talana devam...

Konu çok tartışılırsa, iki kaset patlatıverirler, hepimiz aval aval bakarız. Olmadı mı, Nihat Doğan adada götünü gösterir, onu konuşuruz.

1 milyon 700 bin genç arkadaşa geçmiş olsun. Cemaatçi piçlere de, selam olsun. Sizin imamınızdan, hocanıza kadar kim var, kim yok topunuzu filler siksin.

Kaset üstünden alçalan ve alçaltılan Türk siyaseti


Türk siyaseti her zaman kirliydi. Ancak hiçbir dönem bu kadar rezil, aşağılık, pespaye bir noktada olmadı. Her ne kadar halkın yarıya yakını desteklese de, Akp bu tablonun ana sorumlusudur.

Ülkenin başbakanı pozisyonundaki kişi, şu ortalarda dönen kaset skandalları için "Bunlar genel" deyip, skandalların odağındaki kişiler üstünden mensubu oldukları siyasi partilere son derece iğrenç bir belaltı siyaset yapıyor.

Oysa aynı Erdoğan, Deniz Baykal'ın görüntülerinde yer aldığı kaset sonrası "Bunları siyaset malzemesi yapmayacağız. Bu son derece çirkin" açıklamasında bulunmuştu. Fakat zaman geçtikten sonra gördük ki, gerek Baykal, gerekse de yerine geçen Kılıçdaroğlu'nu sürekli bu kasetlerle vurmaya çabaladı.

İlginçtir, Başbakan'ın rakiplerini siyaseten zayıflatma anlayışı, ya tarihten ya da bu ahlâk dışı elde edilen görüntülere dayanıyor. CHP'yi İsmet İnönü üstünden, MHP'yi iktidar döneminden.

Aslında her iki siyasi partiyi de, pek çok açıdan zayıflatabilir. Fakat Erdoğan, en kolay ve en adi yolu seçiyor.

Röntgencilk, teşhir ve bunların üstünden şantaj yapmak ciddi anlamda büyük şerefsizlik. İnsan bir noktadan sonra düşünmeden edemiyor, bunların üstünden siyaset yapmak acaba şerefe, edebe, ahlâka ne kadar uygun düşüyor? Ya du bunu yapanlar, kendilerine bunu kondurabiliyorlar mı?

Akp'nin seçim stratejisi, referandumda alınan oylar üstüne kurulu. Alınan yüzde 58'lik oy, özellikle MHP tandanslı seçmenden kapılan oylar, Akp'nin temel hedefi. Bunun için de, şu an ortalarda dönen kasetlerden medet umuyor.

Tabii bu kasetlerin, Akp için bir başka yararı da, ülkede olup biten skandalların üstünü örtmeye yarıyor. Örneğin; 1 milyon 700 bin öğrenci ve onların ailelerinin yakından ilgilendiği sınav skandalının konuşulma ve ilgi oranı gitgide düşüyor.

Oysa olan bitene baktığımızda, artık adına skandal bile diyemeyecek noktaya geldik. ÖSYM Başkanı Ali Demir, televizyoların karşısına çıkıp, önce "Şifre yok" diyor, ardından "Şifre var" diyor, sonra bir bakıyoruz ki, ÖSYM savunmasında şifreyi kabul etmiyor.

Öğrencilerin aldığı puanların yarısından fazlası, hesaplanamamış, boş kâğıtlara 420 puan geliyor, boşu olmayan öğrencinin boşu görünüyor, doğrusu olmayanın doğrusu çıkıyor v.s. v.s.

Deniz Feneri diye bir dava var mı yok mu belli değil. Almanya'da birkaç ayda tamamlanan davanın Türkiye ayağı, ÖSYM skandallarını araştıran Cumhuriyet Savcısı'na emanet ediliyor. Emanet edilen bu dava 3 yıldır tozlu raflarda bekliyor. Sonra öğreniyoruz ki, seçimden sonraya ertelenmiş.

Ülkede sosyalist, devrimci, milliyetçi, ulusalcı, yurtsever sözün özü Akp ve iktidarına karşı çıkan herkes hakkında soruşturmalar açılıyor, operasyonlar düzenleniyor, gözaltılar, sonrasında bitmeyen davalarla insanlar hapishane köşelerine terk ediliyor.

İşsizlik, yokluk-yoksulluk, cari açık, adaletsizlik, sansür, eğitim eşitsizliği, Kürt sorunu gibi can yakıcı konular ülkenin gündeminde olması gerekirken, "Pascal, Nihat'ı dövdü", "İki siyasinin daha kasedi çıktı", aşk, cinayet, vahşet, seks gibi konulardan kafamızı bile kaldıramıyoruz.

Bu ülke 7 yıldır yönetilemiyor, yağmalanıyor, yağmalatılıyor. Ülkenin tüm ekonomisi neredeyse inşaat sektöründen döndürülmeye çalışılıyor. Yani kısacası rant ekonomisi. Başbakan otomobil satışlarıyla övünürken; birileri kendisini asıyor, bebekler anne kucağında ölüyor.

Seçimlere kadar ne olur bilinmez ama şu bir gerçek ki, Türkiye'de siyaset zıvanadan çıktı. Akp hiçbir şeyi başaramadıysa bile bunu gayet iyi başardı (!)

Kuvvetle muhtemel, bu kasetlerin ardı arkası kesilmeyecek. Çünkü bunları kim servis ediyor, bu görüntüler kimler tarafından nasıl alınıyor, internette kimler yayınlıyor üzerine gidilmiyor bile.

Akp, mevcut koşullardan memnun ve her kasette avuçlarını biraz daha ovuşturuyor.

Ahlâksızlık bir siyaset biçimi haline getirildi. Daha ne kadar ahlâksızlaşacağız, bunları siyasi malzeme yaparak daha ne kadar alçalacağız, meçhul.

Başbakan'ın, bırakın başbakanlığını, kendisini Müslüman sayan, Müslüman kabul eden bir adamın Süleyman Demirel için "Daha ayakta zor duruyor" demesi bile, bu işin ne denli çirkinleştiğinin ve şereften yoksun yapıldığının göstergesidir.

Sormak gerekir, "Acaba kendinden yaşlı biri için böyle bir ifade kullanmak Müslümanlığa yakışır mı?"

Bunun da cevabını; CIA ajanı, ağlak imam verim bir gün umarım...

9 Mayıs 2011

Bitmeyen çile


Şu Aykut'a verilen şans, eşeğe verilse kalemizde kaleciye benzer bir şey olurdu. Üç tane kaleci var, üçü de birbirinden kötü. Hesaplasan, arasan, tarasan böyle 3'ü bir arada bulunmaz. Şu altyapıdan çıkan ve hiç şans tanınmayan Fırat, üçünden daha iyidir. Bir noktadan sonra Aykut'a da kızamıyorum. Adamın yeteneği bu kadar, olmuyor ama ısrarla takımda kalıyor.

Tribünler, teknik direktörünü "İmparator Fatih Terim" tezahüratıyla belli etmiş oldu. Ne gariptir ki, aynı Fatih Terim bir önceki gelişinde "istifa" sesleriyle gönderildi.

Gerets, Terim, Lucescu v.s. v.s. dön baba dönelim hesabı. Bahanesi nasılsa hazır "Türkiye'yi ve Galatasaray'ı tanıması şans." Bu ülkede böyle garip bir anlayış var, mutlaka ülkeyi tanıması lazım. O zaman dönelim 1980'den bu yana, göreve kim gelmişse, dönüşümlü teknik direktör yapalım.

Bu takıma yeni bir yüz gerekiyor. Fatih Terim'le olacak işler değil bunlar. Fatih Terim'in milli takımdaki ısrarları yüzünden gelinen nokta bellidir. Hadi Terim olmadı, Gerets oldu diyelim. E birader, adamı yolladık mı? Yolladık. O zaman, bu ısrar neden?

İsimleri bir kenara bırakacak olursak, kim gelirse gelsin ciddi bir enkaz devralacak. Takım diye eline geçecek şey, 3-4 futbolcudan başka bir şey değil. Yeteneksiz, ciddiyetsiz, ışık vermeyen futbolcuya benzeyen gürühun temizlenmesi gerekiyor. Ve şu kesin ki; en az 6-7 kaliteli isim alınmalı. Haliyle ciddi bir maliyet gerektiriyor. Bu kadar borca batmış bir kulüp, bunu gerçekleştirebilir mi, bilinmez.

Daha birkaç yıl benzeri tablolara alışmak lazım. Her ne kadar burası Türkiye de olsa, böyle pespaye bir sezon geçiren takımın, bir sonraki sezon şampiyonluğa ulaşması çok güç.

Daha çok çile çekeceğiz, çok. Hele ki, Terim gelirse benim çilemin sonu gelmez.

7 Mayıs 2011

Büyük Bursaspor taraftarı ve onun büyük yönetenleri (!)


Bursa Valisi, Bursa Emniyet Müdürü bakalım görevde kalacak mı?

Bu Bursaspor seyircisiydi değil mi Diyarbakırspor'a hoşgörü (!) gösteren. Ne kadar milliyetçi olduğunu kanıtlayan. Ne denli ülke sevgisiyle yanıp tutuşan.

Ülkenin en büyük şehirlerinden birinde, ülkenin en köklü kulüplerinden birisi otelden dışarı çıkamıyor.

Vay babalar vay be! Helal olsun Bursaspor seyircisine, helal olsun Bursalı milliyetçi kaplanlara.

Emniyet Müdürü'ne, Valiye de helal olsun diyelim.

Sporda Şiddet Yasası var değil mi bu ülkede? Şu Bursaspor'un sahası en az 1 yıl kapatılmazsa, şu olayları başlatanlar hapis cezası almazsa götünüze sokun, fişlemeden bozma yasanızı.

Ama kimseye bir bok olmaz. Göstermelik birkaç ceza, iki saha kapatma ve hükmen mağlubiyetle işi bitirirler.

Bu ülkede Federasyon Başkanı ne iş yapar, PFDK ne bok yer, hep birlikte göreceğiz.







Namuslu namussuzlar


Herifin ilgilenmediği konu yok. Her bokun içinden bu çıkıyor. Bilgisayar oyunlarından tutun da, internet kafelere kadar her konu hakkında fikir belirtmiş ve internete kendi deyimiyle 'anahtarlar' getirilmesi gerektiğini söylemiş.

Şu ülkede bir tane siyasi parti şu herifi karşısına alamıyor. Bir tane siyasi, şu cemaatin siyasi hesaplarını inceleyiverse, ak göt kara göt ortaya çıkacak.

Lafa gelince özgürlük diye kıçlarını yırtarlar. Özgürlük hep kendi istedikleri şekilde olacak. Al birini, vur ötekine. Şu İHL Sözlük'te hazırlanan eylemde bir benzeri. Neymiş kardeşlerinin, annelerinin, babalarının yanında 'fuhuş' yapılıyormuş. "Burası Danimarka ya da Hollanda" değilmiş.

Eeee, hani özgürlükleri savunuyorsunuz? Hani her tür özgürlüğün ülkeye gelmesi için çabalıyordunuz. Yegane özgürlük anlayışı türbandan ibaret. Başka bir bok yok ağızlarında.

Ben eşimde ya da kız arkadaşımla otobüste öpüşüyorsam size ne? Siz misiniz toplumun ahlak değerlerinin belirleyicileri?

Yürüyün gidelim imam-hatiplerin etrafındaki parklara. Bir tanesi benim evimin tam önünde. Ne boklar yeniyor, neler yapılıyor bir bakalım. Çıkalım Anadolu'ya birlikte. Akraba evliliği desen bu namus timsallerinde, komşunun karısıyla-kızıyla birlikte olmak bunlarda, köpeğe tecavüz eden bunlar. Sizin namus anlayışınızın ta ortasına sokayım.

Namus bir metreye bir metrelik bir bez ya da iki bacak arası. Ülkeyi soyarlar namustan saymazlar, yetim hakkı yerler namustan saymazlar, milyonlarca öğrencinin hakkını yerler namuztan saymazlar, insanların en özeline kadar girerler namustan saymazlar.

Koskoca ülke şu cahil imama teslim ya, helal olsun. Herif her fetva verir gibi konuşuyor. "O güzeldir, bu kötürü, bu anahtarlandırılmalı" v.s. v.s.

Sorsan çok değerlidir. Herif aleni olarak peygamberle bir tutuluyor.

Özgürlük, özgürlük diye götünüzü yırtadurun. İzliyoruz hep birlikte ve ne kadar özgürlükçü olduğunuzu görüyoruz.

"Burası Danimarka değilmiş". Lan sik kafalı, Danimarka değil de hangi ülke gibi olmasını istiyorsun?

Namussuzun önde gidenisiniz alayınız.

6 Mayıs 2011

Cem Sultan'ı bin Servet'e değişmem


19-20 yaşında gencecik bir çocuk yanına özür dilemek için gelecek, sen tokat atacaksın.

Servet'in çoktan bu takımdan gönderilmesi gerekiyordu. Yok "yürekli"ymiş, yok "canını dişine takıyor"muş, yok "özünde çok iyi insan"mış. Öyle iyi insanlığın ta dibine sıçayım.

Kardeşin gelecek özür dilemeye, basacaksın tokadı. Neden? Çünkü muhtemelen Servet de zamanında bir ağabeyinden tokat yemiştir.

Şu biat kültürü, abilik, hamilik şu kokuşmuş toplumun, kılcal damarlarına kadar işlemiş.

Sezon başlar, ağabeyler 16-18 yaş aralığındaki çocukların saçlarını keser. Neymiş? Gelenek. Sikerim lan öyle geleneği. Ne geleneğiymiş lan! O yaştaki bir genç için saçlarının ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek var mı?

Ama neden, 5 yıl önce de Arda'nın saçları kesildi. Abi oldu ya artık o da yapacak.

3-5 çakal hep birlikte Rijkaard'ın yollatmayı başardılar. Herifler ödül gibi taltif edildiler. Hepsinin sırtı sıvazlandı, yüreklendirildiler.

Mağlubiyetler ardı sıra gelince bu it sürüsü, çorbacılarda buluşup "N'oluyoruz beyler" konulu toplantı yaptılar. Çıkan sonuç, "Yabancılara Galatasaray'ın büyüklüğünü, hangi takımda oynadıklarını hatırlatmalıyız" oldu.

Lan yavşaklar, siz farkındasınız da hangi takımda oynadığınızın, yabancıları farkına varmaya çağırıyorsunuz.

Florya'da açık bir çete düzeni işliyor. Hakan Ş, denen sevimsiz heriften bu yana, bu gelenekselleşti. Herkes kıçına birilerini taka taka bu noktaya geldiler.

Adnan Polat yönetimi zaten, Kalli'nin gönderildiği yıl, elini değil götünü bile verdi bu çetecilere. Geldikleri nokta da, 37 puan, -10 averaj ve 14.cülük.

Cem Sultan'dan belki hiçbir şey olmayacak, belki son derece yeteneksiz, belki Galatasaray'da oynayamayacak ama Servet denen dallamanın yerine bin kez bu çocuğu tercih ederim.

Servet'in ne kadar iyi yürekli, altın kalpli (!) olduğunu da gördük. Kendisinden 10 yaş küçük, özür dilemek için gelen genç adama tokat atarak adamlığını gösterdi.

Nereye siktirip gidecekse gitsin Servet. Galatasaray'a önce adam lazım, sonra futbolcu.

Cem Sultan'a da helal olsun. Hakkını arayacaksın, lafı yapıştıracaksın, abi, baba, dede, ata demeden.

Giydiğiniz kottan kan damlamasın


Selahattin Şahin'i kim tanır, kim bilir, kim hatırlar?

Selahattin 26 yaşında, gencecik, ömrünün baharını bile yaşayamadan, ayrılıp gitti.

Geride 23 yaşında gözü yaşlı bir eş, 2 yaşında bedensel engelli Emrullah ve 10 aylık Ömer'i de bıraktı.

Yıllarca kot taşlama atölyelerinde çalıştı ve o lanet Silikozis hastalığına yakalandı.

Evine ekmek götürebilmek için ölümü göze alıyorlar. Merdiven altı atölyelerde ekmek diye kan doğruyorlar çorbalarına. Ciğerleri parça parça sökülüyor ve hemen hepsi aynı sona ilerliyor. Yani ölüme...

Hükümet, kot işçileriyle ilgili söz vermesine uygulama hayata geçmiyor. Bu insanlar birer birer ayrılıp gidiyor.

Taşlanmış kot giymeyin. Giydiğiniz her kot, bir kişinin daha ölümüne neden olacak çünkü. Bir Selahattin daha aramızdan ayrılmasın.

Kapitalist düzenin iğrenç yüzü hayatın her alanında görülüyor. Birileri daha fazla kazanmak için bu insanların ölümüne göz yumuyor.

Bir gün hepsinin hesabını sormak üzere...

'Ölümden çekinmiyoruz'


Bunu geçen yıl yazmıştım. Gelip geçen çok olunca, farklı insanların okuması durumu söz konusu oluyor. Geçen yıl, bunu yazdığımda Cengiz Abi yaşıyordu, bugün aramızda yok. Onu da hatırlamak için bir vesile olsun.

Tanıdığım ve çok sevdiğim Cengiz Dinlemez adında güzel mi güzel bir insan var(dı). Daha önce söz etmiş olabilirim. Kendisi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunudur ama uzun senelerce birahane işletti.

Adana işkencehanesinden geçmiş, işkence izleri hâlâ vücudunda duran bir adam. Deniz'lerin 'silah arkadaşı'.

Üniversite yıllarında, 3-4 arkadaş neredeyse her akşam birahanesine gider, içerdik. Birahane dediysem, hayatınızda görebileceğiniz en kozmopolit birahanelerden biriydi. Herkesin masası belliydi, rutini hiç bozulmazdı. Ermeni papaz da vardı (zaten birahanenin üstünde otururdu), öğlen 12'de içmeye başlayıp gece sonlandıran adam da.

Neyse, asıl anlatmak istediğim şey bu değil ama siz yine de gözünüzde canlandırın. Cengiz Abi, eskiyi anlatmayı sevmezdi, hele de sen sorarsan. Hepatit hastalığı nedeniyle alkol de almazdı. Saat 23'ü bulmaya başladığında, mekân usul usul kapanma hazırlıklarına girip, yolluklar masalara gelmeye başladığında, Cengiz Abi kasanın başından kalkar, yanımıza gelirdi. Oktay'a (şef garson) bir tek söyler, hepimize ne içiyorsak onu söyler muhabbete başlardı.

Dedim ya, biz sorarsak anlatmaz, O canı ne zaman isterse o zaman dökülürdü. Bir akşam, el etek çekildikten sonra yine muhabbete dalmışken, dedi ki, "Size Deniz'le ilgili bir şey anlatayım."
Haliyle genciz, ateşliyiz, bekliyoruz ki acayip devrimci bir anı.

Gülümsedi. "Bakmayın öyle fotoğraflardaki ciddiyetine, tanıyacağınız en şamata adamlardan biriydi. Bir gün, ODTÜ'nün yurdu önüne gidelim dedi, bana. Ne yapacağım diye sordum ama 'Görürsün' diye yanıt verdi.

Bir yandan hafta sonu İstanbul'da eylem koyacağız onu konuşuyoruz, bir yandan ben merak içindeyim acaba niye gidiyoruz diye. 'Sen burada bekle' dedi, bana. Kızlar yurdunun olduğu yere geldik. Bu gitti, 10 dakika gelmez, 20 dakika gelmez, 30 dakika gelmez, 40 dakika gelmez. Bekle Allah bekle Deniz yok. Akşam saat oldu 10. Merakım, endişeye döndü. Acaba başına bir iş mi geldi diye. Bir baktım, nereden bulmuşsa midilliye benzer bir sütçü beygiri, tutmuş kemendinden geliyor. Devrimciyiz, ulu orta gülemiyorum da ama yüzüme nasıl yayıldı sırıtma ifadesi. Oğlum ne yapıyorsun sen dedim. 'Cengiz bu yurtta bir kız var, ona bir görüneceğim' dedi. Bindi atın üstüne, başladı serenat yapmaya. Ben nasıl gülüyorum anlatamam. Yurt camlarından kızlar çıktı. Deniz'e bayılmayan kız yoktu o dönem. Bu yurt bahçesinde serenat yapıyor, ben gülüyorum."

Devrimci aşık olmaz, devrimci yemez, devrimci içmez, devrimci sıçmaz v.s. v.s. Devrimcinin insan olduğunu unutmamak gerekir.

Dinlediğimde çok gülmüştüm, şimdi yazarken yine yüzümde belirdi o gülümseme ifadesi.

Dün avukatları Halit Çelenk; Deniz, Hüseyin ve Yusuf'un katledilmelerinin yıldönümlerinde yaşamını yitirdi. Garip bir tesadüf olsa gerek.

Bugün Türkiye'nin demokratikleştiğini söyleyenler, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ı anmak için hazırlanan broşürlere bile soruşturma başlatıyor.
Referandum sürecinde Meclis'te sahtekârca salya sümük ağlayanlar, bakanlık koltuklarında oturup "Deniz benim arkadaşımdı" diyenler, Türkiye'nin karanlık ve karanlıklaştırılmaya çalışılan yüzünün birer örneğidir.

Devletin intikam alma duygusuyla hareket edip öldürdüğü üç genç adam, bugün hâlâ hatırlanıyor ancak idam kararını verenler tarihin karanlık sayfalarına gömüldüler.

Onlar bu ülkeyi sevmelerinin bedelerini canlarıyla ödediler.

"Yaşasın tam bağımsız Türkiye!"

ŞARKIŞLA