19 Mayıs 2011

Kayıkçı kavgası


Bu pankart Ankara'da ülkenin başbakanı konuşurken asıldı.
Özel koruma görevlileri geldi ve evin içine girdi.
Gayet medeni bir biçimde gösterilen tepkiye, tahammül olmadı.
Kendisinin, partisinin, hoşgörü anlayışı bu kadar.


Bu pankart da, Tunceli'de dün gece şehirde panolarde yer alan Kürtçe CHP afişlerinin kaldırılmasına yönelik asılan bir tepki afişiydi.
Polisler geldi ve bu pankartın kaldırılmasını istediler.
Gayet medeni bir biçimde gösterilen tepkiye, tahammül olmadı.
Partisinin ve kendisinin hoşgörü anlayışı bu kadar.

Bir bardak suda kopartılan CHP, AKP kavgasının taraflarının tek derdi, sisteme hakim olmak. "Ona yar olmasın, benim olsun" durumu.

Siyasi iktidarın uygulamaları bir kitle tarafından yoğun biçimde eleştiriliyor.
Dün de, bugün eleştirilenler, başkalarını eleştiriyordu.
Aslında bu, birbirinin neredeyse tıpatıp olduklarının bir kanıtı.

Kendilerine yöneltilen hiçbir eleştiriye tahammülleri yok.


Bunlar Yusuf ve Rojdar kardeşler. Cizre'de göstericilerin polise barikat olsun diye yaktığı lastikleri, polisin göstericileri dağıtmak için attığı gaz bombası kapsüllerini toplayarak, evlerine birkaç kuruş para götürmeye çabalıyor.


Bu da Ganime Ana. Ahırdan bozma bir evde yaşam mücadelesi veriyor. Yoksullukla mücadele ediyor, hayata tutunmaya çabalıyor.

Filler üste tepinirken, çimenler eziliyor. AKP ya da CHP'nin umrunda mı?

Yoksulluğu bitirmek için gelenlerle, yoksulluğu bitirmek için gelmeye taahhüt edenler aynı kaba sıçıyor, aynı kaptan besleniyor.

Boktan bir sahne, iğrenç oyuncular, birbirine benzer senaryolarla iyi bir film ortaya çıkmaz.

'Anıtkabir'de sap gibi durmaya gerek yok'


Tükürdüğünü yalamayacaksın.

Adamı öyle dikiyorlar işte...

18 Mayıs 2011

'Romantik devrimciler' ile 'teröristler'


Bu ülkede Deniz Gezmiş'i herkes sahiplenir ama İbrahim Kaypakkaya'ya kimse itibar etmez. İnsanlar Che rozetleri taşır ama İbrahim Kaypakkaya'dan uzak durur.

Türk solu için çok önemlidir İbo. "Ser verip, sır vermemiş" bir devrimcidir. Her gün bir parmağını keserler, vücuduna bıçaklarla kesip içine tuz koyup kapatırlar, parça parça keserler ama İbo konuşmaz.

İbo'yu; sahiplenilen, sevimli gösterilen diğer devrimci figürlerden ayıran, Kemalizm eleştirileridir. Türk solunda bu nedenle önemli bir mihenk taşıdır. Kemalizmi diktatörlükten başlayarak, sömürgeciliğe kadar uzanan sert eleştiriler yöneltmiştir.

Bugün İbo'nun ölümyıldönümü. 38 yıldır işkencecileri meçhul. Devlet eliyle işkenceye maruz kalan, yüzlerce devrimcinin içinde; sistemi, ülke tarihini en korkusuzca eleştiren isimlerden biriydi.

O yüzden de, Türkiye solunda İbo hak ettiği saygıyı asla görmemiştir.

Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i 'sempatik romantik devrimci'; Mahir'i, İbo'yu 'eli kanlı katil, terörist' olarak görmek, göstermek Türkiye'de devrimci harekete yapılan en büyük hakarettir.

İbo'yu işkenceden geçirmek, lime lime parçalara ayırmak serbest ama övmek suç. İşte size adalet.

Soyadına tahammül edilemeyen, mezarı bile rahat bırakılmayan İbrahim Kaypakkaya, gerçek anlamda direnişin sembolüdür, öyle de kalacaktır.

Gazeteciliğin aptallıkla buluşması


Her seferinde aynı şeyi söylüyormuş gibi hissetsem de, bu ülkede gazetecilik yapan insanların da cahil, aptal olması sinir bozucu bir durum.

Spor basını denilen şey, içi boş, kof, hamasi söylemlere dayalı, yalanlardan ibaret.

Transfer haberi yapıyorsun eyvallah.
Bu transferde iki takımı kapıştırıyorsun eyvallah.
Kendince isim ve rakam belirlemişsin eyvallah.

Ama birader bu kadar aptal olunmaz ki! Galatasaray, Sezer Öztürk'ün transferi için Liverpool'un malı olan Insua'yı nasıl takasta kullanabilir ki?

Bir tane adam birinci sayfada çıkmış bu haber için "Lan durun, Insua Galatasaray'ın oyuncusu değil" demez mi?

Kimse mi bilmiyor, Insua'nın durumunu. Bu haberi yapanı, dansöz kıyafetiyle şirketin içinde dolaştırmak lazım. Bir daha yalan haber yapmayana kadar, bilmediği konuda sallamayana kadar, aklı başına gelsin diye.

Lan bu kadar da aptal olunmaz ya...

17 Mayıs 2011

Türk futbolunun 'Zafere Kaçış'ı 17 Mayıs 2000


Bologna maçı ilk tur, Fenerbahçeli bir arkadaşım var Naim, "Bologna'yı eleyemez Galatasaray. İtalyanlar'ı geçmek zordur. Bu turda elenirsiniz" diyor.
"Bekleyip görmek lazım, bu yıl takıma güveniyorum." diye yanıtlıyorum. İlk maç ve ikinci maç Naim yanımda "Bologna iyi bir takım değilmiş. Bundan sonraki turda patlarsınız ama".

İkinci turda rakip Dortmund. Naim "Dortmund sizi kabak gibi oyar. Her iki maçta da yenilirsiniz. Herifler birkaç sezon önce Şampiyonlar Ligi'ni aldı daha." diyor.
"Naimciğim, bak bir önceki turda da böyle çok emin konuştun, hatırlıyorsan. Oynanmamış maç hakkında yorum yapıyorsun gereksiz yere." diye yanıt veriyorum.
Hagi'nin muhteşem golü, Hakan Ş'nin inanılmaz vuruşu ve turu atlıyoruz.
Naim, "Ahı gitmiş vahı kalmış lan bunların. Bu muymuş abarttıkları Dortmund." diye burun kıvırıyor sonuca.

Rakip Real Mallorca. Pek çok Fenerbahçeli gibi Galatasaray'ın bir an önce elenmesini bekleyen Naim yine işbaşında "Herifler geçen yıl İspanya Ligi'nin altını üstüne getirdiler. İki maçta da, bırak beraberliği gol atamazsınız."
"Valla Dortmund'u eledikten sonra kimseden çekinmiyorum Naimciğim. Mallorca'yı da eleyebiliriz. Ama sen konuşmaya devam et, iyi geliyor" diyorum.
İspanya'da turu aşırtıp işi bitiriyoruz. Naim, "Ulan harbiden ballısınız. Geçen yılki takımdan eser kalmamış. Bitmiş bu Mallorca, bir daha İspanya Ligi'nden maç bile izlemem." diye hem sinir yapıyor, hem de içten içe bir endişe kaplıyor.

Yarı finalde Leeds United ile eşleşiyoruz. İçimde "Bu kupayı alacağız" duygusu, su yüzüne çıkmış. Naim sinirden kuduruyor. Bu kez yine kendinden emin "Hahahaha, Leeds geldi, Leeds. Eğer beraberlik alırsanız iki maçtan birinde, bir daha futbol konusunda yorumda bulunmayacağım."
İlk turlarda yaptığı konuşmalar sinirimi bozuyordu oysa her konuştuğunda kupaya yaklaştığımızı görmek suratıma sırıtma duygusu yaratıyor, "Naim bak kupayı almaya doğru ilerliyoruz, farkında değilsin. Mantıksız yorumlar yapıyorsun."

Leeds'te Hagi'nin Elland Road'u sessizliğe gömen penaltısı, Hakan Ş'nin kariyeri boyunca attığı en güzel gollerden biri ve "Spor tarihinin en ballı takımı olarak finale yükseldiniz. Var ya, süper şerefsiz bir takımsınız. Adamların taraftarlarını öldürdünüz, beyin olarak bittiler. Yoksa ağzınıza sıçarlardı."

En sonunda final maçı gelip çatıyor. Bir öğrenci evindeyim. Kaç tane sigara içtim bilmiyorum. Evin içinde çoğunluğu Fenerbahçeli olan bir gruplayım. Biri hariç hepsi Arsenal'i destekliyor.

Maçın başlamasına 15-20 dakika var. Balkona çıkıp bir sigara yakıyorum. İlk gittiğim Galatasaray maçı aklımda, 5-0'lık Neuchatel Xamax maçı, İnönü Stadı'nda Galatasaray'a küfrettiğim 1-0 yenildiğimiz Banik Ostrava maçı, Hayrettin, Uğur, Muhammet, Rambo Yusuf, Prekazi, Hagi, hepsi birkaç nefeslik sigaraya sığıyor.

İçeri giriyorum, 5 dakika ya var ya yok. Naim kendinden gayet emin bir biçimde, "Acıyorum size biliyor musun? Bir final maçında en fazla fark yiyecek takım olarak tarihe geçeceksiniz. Rezil olacaksınız ve pişman olacaksınız finale çıktığınız için."
Gülümsüyorum sadece "Biz bu kupayı alırız Naim. Ümitsizce çırpınıyorsunuz, farkında bile değilsiniz."

Maçla ilgili hatırladıklarım o kadar az ki. Penaltılardan sonra zıplıyorum ayağa "Budur lan budur" diye bağırıyorum.

Gülemiyorum, ağlayamıyorum, donup kalmışım. Oysa çok emindim kupayı alacağımızdan.

Maçın bitiminde Fenerbahçeli olan annem arıyor telefonda "Oğlum ben artık Galatasaraylı oldum" diyor, ağlayarak. Koyveriyorum kendimi, avazım çıktığı kadar ağlamaya başlıyorum, "Seni çok seviyorum anne" diyerek.

Telefonu kapatıyorum, beni Galatasaraylı yapan Ayhan dayım arıyor, "Aldık dayı aldık kupayı" diyorum, gözlerimde yaşlarla.

İçeri giriyorum, Naim; "Penaltılarla alırsınız ancak. Bu maç 100 kere oynansa 99'unda yenilirdiniz, o biri denk geldi." diyor, suratı ekşi mi ekşi.

"Siktir git Naim" diyorum sadece.

Üstünden 11 yıl geçti. Birileri "Unutun artık hâlâ UEFA Kupası'yla övünüyorsunuz" diye 17 Mayıs'ı unutturmaya çalışıyor.

Üstüne koyabilecek keşke başka şeyler de yapabilseydik. Olmadı diye 17 Mayıs'ı unutacak değiliz. 17 Mayıs sadece Galatasaray'ın değil, bu ülkenin yüzakıdır.

17 Mayıs gecesi; Senegal'de Galatasaray bayrağı sallandıysa, Almanya, Fransa'da, Belçika'da, Hollanda'da, işçi Türkler 18 Mayıs sabahı göğüslerini gere gere fabrikalarına girdiyse, Türkiye'de insanlara umut aşıladıysa, kimseye unutturmaya niyetimiz yok.

17 Mayıs 2000 Türk futbolunun Zafere Kaçış'ıdır.

Naziler, müttefikleri omuzlara alıp stadyumdan kaçırıyor ama bize unutturulmaya çalışılıyor, "Hâlâ mı UEFA Kupası?" diyorlar.

Beyinlere kazınsın diye söylüyorum, 17 Mayıs 2000'i asla unutmayacağız. O gururu, onuru hep yaşayacağız. İster ligi 15. bitirelim, ister küme düşelim, ister 50 puan fark yiyelim.

Biz daha iyisini yapana kadar en iyisi bu...

O gece söylediğim gibi "Siktir git Naim!"

16 Mayıs 2011

Kıvamı tutmamış muhabirimsi yazardan ispatsız köşe yazısı


Türkiye'de köşe yazarlığı boyut atlamaya başladı. 'Yazar'lar, ne yazacağını bilemez halde, ortalarda kafası kesilmiş tavuk gibi bir sağa bir sola koşuşturuyorlar.

Eski futbolcuların, hakemlerin, teknik direktörlerin yazar olmasına zaten alışmış durumdayız. Hiçbir incelik içermeyen, sokakta arkadaşıyla konuşurmuş gibi yazanlar ortalığı sardı.

Uzun süreden bu yana ciddi anlamda spor köşe yazarı okumuyorum. Pazar günü elde gazete kahvaltı yaparken gözüm ilişti Hürriyet'te Feridun Niğdelioğlu'nun yazısına.

Yazının başlığı "Pes artık!". Okuduktan sonra, kendisine aynı tepkide bulundum. Yazı "Ligin son haftaları yaklaşırken yine o bildik, klasik dedikodular kulaktan kulağa yayılıyor" cümlesiyle başlıyor ve anlatmaya koyuluyor.

Daha yazının başında "İspatlayabilmem mümkün değildi" diyor. Yani henüz girişte savunmaya başlıyor ama bir taraftan da devam ediyor. "Ankaragücü taraftarı arasında bir grup var. Bu grup karşılaşma boyunca Emre Belözoğlu ve ailesine varan çok ağır hakaretler edecek. Böylece Emre sindirilmeye çalışılıp, kart görmesinin sağlanması hedefleniyor."

Muhabir mi yoksa yazar mı henüz kıvamı tutmamış Feridun'a sormak lazım "Hocam sen ispatlayamayacağın şeyi nasıl yazarsın?" diye.

Gazetelerde, 'köşe yazarı' diye görünen ispatı mümkün olmayan her iddiayı yazmak, gazetecinin işi değildir. Kaldı ki, gazeteci doğrulatamayacağı hiçbir şeyi sayfasına taşımaz. Taşımaya kalksa, ortalık spekülasyondan geçilmez.

Hayır, ayrıca niye Emre'ye küfrediliyor özellikle. Herifler kale arkasında, gider Volka'a küfreder.

Ligin sonunun gelmesiyle birlikte, gazeteler hakikaten işin bokunu çıkartmaya başladı. Ortalarda 'köşe yazarı' diye geçinen tipler yaptıkları haberlerle spor basınını yakından takip eden malları tavlamaya çalışıyor. Üstelik bunu başarıyorlar da.

Spor basınında şu son iki haftada çıkan sansasyonel haberlere bir bakalım.

Karabükspor-Fenerbahçe maçının hemen öncesinde; "Emenike aslında 31 yaşında", "Emenike'yle anlaşma sağlandı"

Bucaspor-Trabzonspor maçının öncesinde; "Bucaspor'dan çok tartışılacak karar", "Bucaspor 8 tane PAF oyuncusu ile maça çıkacak"

Fenerbahçe-Ankaragücü karşılaşması öncesinde; "Melih Gökçek bunu neden yaptı?", "Gökçek'in Fenerbahçe maçından önce 2 milyon Euro'luk prim dağıtması kafaları karıştırdı"

Tabii bunun yanında "Aziz Yıldırım, Selçuk'la anlaşma sağladı" haberini de iliştirivermek gerek, bir köşeye.

Şampiyonluk yarışı böylesine kızışmışken, baştan sona yalan, yönlendirme kokan bu haberlerin yapılmasının ardında, kusura bakmazsanız iyi niyet aramayacağım.

Bunlar ilk kez yaşanmıyor. Senelerdir yaşadığımız ve gördüğümüz tablonun benzeri. Bunları söylediğinizde "Haftalardır Gökhan Gönül ve Santos'la ilgili transfer haberleri çıkıyor ama" diye, aptallık boyutlarını aşmış bir argümanla savunmaya geçiliyor.

Maç boyunca Emre'ye küfredildi mi? Ailesine küfredildi mi?

Ben buradan Feridun'a küfrediyorum ama. Son günlerde siyasilerin moda sözüyle şöyle diyorum: "İspatlayamazsan şerefsizin önde gidenisin Feridun!"

"İspatlayamam ama" diye köşe yazana zaten şerefsiz derler.

Ne leş, cahil ve aptal adamlardan oluşuyor şu spor medyası. O yüzden birkaç isim çöldeki serap gibi sırıtıyor.

İspatlamazsan şerefsizsin Feridun...

15 Mayıs 2011

Hem körsün, hem iş vermişiz, daha ne istiyorsun?


Görme engelli işçi Nurullah Mehmetoğlu: Biz burada asgari ücretle çalışıyoruz. Koşullarının iyileştirilmesini istiyoruz

Sağlık Bakanı Recep Akdağ: Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz. Para kazanıyorsun değil mi?

Görme engelli işçi Nurullah Mehmetoğlu: Evet. Müteahhit şirketlerin yanından ne zaman kurtulacağız?

Sağlık Bakanı Recep Akdağ: Müteahhit şirketlerde çalışacaksınız, para kazanacaksınız, hadi bakalım.

Güzellll, sizi gidi vicdanlı insanlar sizi. İş vermiş de, daha ne istiyormuş. Hem de görme engelliymiş.

Vicdansız herifler, iş verdiniz diye köle yapacaksınız insanları. Hiçbir talepte bulunmayacak kimse değil mi? Hepinize duacı olacaklar, öyle oldukları yerde oturacaklar.

"Hadi bakalım" diyor, utanmadan.

Bunlar Müslüman öyle mi? Neyse üstüne yazmayacağım daha fazla.

Recep'e yazmadan, okkalı salladım, siz de sallayın, kulaklarını çınlatalım.

14 Mayıs 2011

Yorumsuz


Başbakan Erdoğan, Rize'deydi.

Bu kadınların falçatayla bölüştüğü şey, Başbakan Erdoğan'ın konuşma yaptığı platforma serilen kırmızı halı.

Yorum yapmıyorum ve yapmayacağım.

Memleketin hali budur. Herkes göğsünü gere gere övünebilir...

13 Mayıs 2011

Yaşasın bıyık kardeşliği


12 Eylül artığı YÖK'ün başkanı Yusuf Ziya Özcan bir günde iki bomba açıklamayla gönülleri fethetti.

İlk açıklama "Talebeler Ali Demir’in elini öpsünler ki, bizi dinleyip her şahsa özel kitapçık yaptı. Eğer olmasaydı binlerce kişi haksız yere birbirinin önüne geçecekti."

İkinci açıklama ise "Böyle bir sınavda Ali Bey'in istifa edebilmesi için öğrencilerin hakkaniyetine zarar veren bir icraatı olması lazım. Bugüne kadarki tecrübelerimizden ve yargının incelemesi sonucunda böyle bir husus ortaya çıkmadı. Hiçbir öğrencinin hakkı yenmedi. Kimse kimsenin önüne geçmedi veya arkasında kalmadı."

Zafer direnen badem bıyıklıların olacaktır. Yaşasın bıyık kardeşliği.

Bunlar pisliklerini böyle örtüyor işte. Önce Almanya'da yüzyılın dolandırıcılığı olarak kabul edilen Deniz Feneri davasını 3 yıldır bekleten savcıya soruşturma izni ver.

Sonra 3 yıldır bir dosyayı bekleten savcı 1 milyon 700 bin kitapçığı 'ne sihirdir ne keramet el çabukluğu marifet' yöntemiyle araştırıversin.

En sonunda da olay kapatılsın ve göğüsler gerile gerile "Bakınnnnnnn, çocuklarımızın üstünden prim yapmaya çalışıyorlarrrr. O kadarrrr alışmışlar yalana. O kadarrrrrrr alışmışlar iftiraya. O kadarrrrr alışmışlar çamura" diye ortalarda koftiden delikanlı olarak dolaşılsın.

Eyvallah, pisliğin üstünü örttünüz ama cicdanlarınızın haykıran sesini nasıl susturacaksınız bakalım.

Seçim sonu bekleniyor Gümüşsuyu Müftüsü'nün istifası için. Yoksa aleyhte kullanılır diye, bazılarının götü atıyor.

Daha önce şipşak tatmin olan Cumhurbaşkanı, "Dere geçilirken at değiştirilmez" demesi boşuna değil. O yüzden de kopyala-yapıştır Ali'yi ortalara çıkartmıyorlar.

"Dere geçerken at değiştirilmez" güzel bir söz tabii. Ama benim favorim halkın içinden çıkan deyişlerdir.

O yüzden, ülkenin yönetenlerine bakıyorum, garsona kafa atan kaymakamından, elde kömür, bulgur kamyon üstünde 'yardım' yapan valiye bakıyorum ve halk diliyle "Öyle göte böyle yarrak" diyorum.

Mevlana'nın bir sözü vardır, pek severim "Bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye."

Şu süreçte yapılan açıklamalar, bu sözü aklıma getirdi.

Referandum meydanlarında götler yırtılırcasına "Darbelere karşıyız, biz de mağdur oldukkk, 12 Eylül Anayasası'nı kaldıracağız" diyen siyasilerin şu YÖK denen illegal kurumu kaldırmaya da pek niyeti yok gibi.

10 yıl önce ülkede ne kadar şikâyet edilen kurum varsa, geçir başına bir badem bıyıklıyı, sonra "Kurumlararası uyum düzeldi" diye sağa-sola caka sat.

O zaman ne diyoruz? Yaşasın bıyık kardeşliği.

Bıyık mı bıraksam lan acaba? Şöyle inceden inceye, hafif dudakları ıslatırım -ıslak dudak olmazsa olmaz-, saçları en biçimsizinden sağdan sola doğru tararım, güzel bir kumaş pantolon, fantastik kösele bir ayakkabı ile birkaç yıl içinde Türkiye'de tanınmış bir sima, köşeyi dönmüş bir işadamı, mevki sahibi bir gazeteci olmamam için tek bir neden kalmaz.

Offfff şu son paragraftaki kişiyi bir an için gözünüzün önüne getirin. Kapat lan gözünü, iki saniye düşün o tipi.

Hah, düşündün mü? Rüyanda görürsen küfretme sakın. Söyleme öyle şeyler, lütfen.

Seksi ama değil mi?

12 Mayıs 2011

Süper Ali


Yeni, süper etkili, yapıştırıcımız, hayırlara vesile olsun.

Yüzeye bastırmadan, hafifçe sürünüz. Uygulandığı yüzeyde, yüzde yüz kalıcılık sağlar. Asla ve asla elinize yapışmaz, sadece bulunduğu yüzeye tutunur.

Kullanım yerleri farklılık gösterir. Koltuğa, makama anında ve derhal yapışır.

Siz onu çıkartmak isteseniz de, çıkartamazsınız.

Japon yapıştırıcısı olsa, kendi kendini imha bile eder.

Japon yapıştırıcılarından farkı; gurur, onur, şeref, haysiyet gibi kavramları hiç mi hiç bilmez.

Özellikle öğrencilerin yakasına yapışır ve bırakmaz.

Eğer siz de tam etkili, yapıştırıcı etkisini hissetmek istiyorsanız "Süper Ali"yi kullanın.

Süper Ali yeni ve yüzde yüz etkili zamkınız, yapıştırıcınız.

Süper Ali
Süper Ali

Süper Ali

Süper Ali; bakkallarda, marketlerde, kırtasiyelerde, her yerde.

Kendisine olan yoğun talep nedeniyle, kısa süre piyasalarda bulamayabilirsiniz. Ancak çok yakında, Süper Ali vazgeçilmez yapıştırıcınız olacak.

Biz kullandık, çok etkilendik.

Siz de deneyin....


Farklı paketlerde, farklı kullanımlar için.

Yüzde yüz Türk malı.