11 Haziran 2011

Göt olacaksın

Türk milleti gariptir
Her lafı kaldırmaz
ibne dersin kızar da
sikersin aldırmaz.

Neyzen Tevfik

Bu ülkede efendi insan olmayacaksın. Puştun önde gideni olacaksın, alabildiğine yavşak olacaksın ki, değerli ol, kıymete bin.

Hatunlar da öyledir ya. Hatun dediğin öyle efendi adam sevmez çünkü. İt adamları sever. İt adam iki çakar, siktiri çeker, hatun peşinde pervane olur.

Bakarsın, yüzünden efendilik akan, huyu suyu düzgün elemanlar aşk acısı çeker, sürünür. Eleman, adam gibi tertemiz sever çünkü. Öyle vur-kaça girmez, hatuna bakarken bile içi titrer, sevmeye doyamaz. Ama bir bakarsın, eleman tek başına kalakalmıştır. Hatun da, götün birine gönlünü kaptırmıştır. Tabii hadisenin sonunda hatun da, o ak-pak, temiz elemanın durumuna düşer.

Niye mi yazdım? Aslında konu kesinlikle bir hatun-eleman ilişkisi değil, buradan bağlarım diye düşündüm.

Neyzen Tevfik haklı. Bu milleti sikeceksin, yüzüne baka baka hem de. Sikerken, alabildiğine hoyrat olacaksın ki, biraz daha değere bineceksin. Efendi olmanın, insana değer vermenin, insanlara yardımcı olmaya çalışmanın bir bok değeri yok çünkü bu ülkede.

Bir şeyi aklımın bir kenarına iyice çiviledim.

Hayır, ben niye bunu o kadar önemsiyorsam, beynimi sikeyim. Ama bundan sonra da adamına göre muamele yapacağım, onu da bir kenara çizdim.

10 Haziran 2011

Ebu Leheb ve Ebu Cehil'in 2011 versiyonları


Ünlü Türk büyüğü Bülent Arınç'tan bir alıntıyla başlayalım dedim. Yargıtay Başkanı Nazık Kaynak'ın başkanlığının ardından Danıştay Başkanlığı'na seçilen Hüseyin Hüsnü Karakullukçu'nun seçilmesinin ardından bu cümleyi söylemişti gazetecilere; "Kurban olduğum Allahım verdikçe veriyor."

Söylediği cümlenin tamamında haklılık payı var.

Geriye dönmek gerekir tabii. 2002 yılından 12 Eylül 2010 referandumuna kadar olan yelpazede "Yargı bunların arka bahçesi" söylemlerinin Akp'li ağızlardan hiç eksik olmadığı döneme yani.

Başbakan her gittiği yerde, Adalet Bakanı her konuştuğu kürsüde, bu cümleyi söylüyordu. Referandumdan sonra önce HSYK'nın yapısı değiştirildi. Ki, o HSYK'nın toplantılarına Adalet Bakanı Sadullah Ergin katılmayarak, görüşmeleri kitlemiş, Başbakan Erdoğan, "HSYK siyasileşti çok istiyorlarsa parti kursunlar" diyordu.

Bu aşamayı geçtikten sonra Yargıtay Başkanlığı'na Bülent Arınç'ın sınıf arkadaşı Nazım Kaynak seçildi.

Çok kısa bir süre sonra ise Danıştay Başkanlığı'na fotoğrafta gördüğünüz Hüseyin Hüsnü Karakullukçu seçildi. Kaderin bir cilvesi (!) olsa gerek, Karakullukçu da, Bülent Arınç'ın sınıf arkadaşı seçildi.

Akp iktidarı süresince işler hep böyle yürüdü. 2002 seçimlerinden sonra barajları kaldıracağının sözünü veren Erdoğan, daha birkaç gün önce televizyonlarda "Barajı biz getirmedik ki, kaldıralım" gibi, zekâsına yakışacak bir yanıt verdi.

Ya da "YÖK'ü kaldıracağız" diye cami çıkışlarında, Sultanahmet Meydanı'nda çılgınlar gibi eylem yapan kitlenin sözümona sözcülüğünü yapan Başbakan Erdoğan, Yusuf Ziya Özcan'ın başkanlığı gelmesiyle birdenbire bu söylemi ortalıktan kaldırıverdi.

Yani neymiş? Aslında bugüne dek şikâyet ettiği hiçbir kuruma karşı bir duruşları yokmuş. Kurumların başındaki isimlerle ve kurumlarda çalışan kişilerle sorunları varmış.

Sonuç itibariyle, 9 yıllık Akp iktidarında Türkiye'de çok şey değişti. Ama sürekli söyledikleri, televizyonlarda, miting alanlarında, gazetelere verdikleri demeçlerde "Bunu değiştireceğiz" dedikleri hiçbir şeyi değiştiremediler.

Daha önce de söyledim, "Benim YÖK'üm", "Benim Danıştay'ım", "Benim Yargıtay'ım" olduktan sonra, ortada bir sorun yok.

Şimdi yargı artık kendilerinin arka değil ön bahçeleri oldu, kendi aralarında top çeviriyorlar o bahçede.

"27 Nisan" daha birkaç gün öncesine kadar muhtırayken, artık muhtıra olmaktan çıktı. Neden? Dolmabahçe'deki Büyükanıt-Erdoğan görüşmesi yüzünden.

KİMMİŞ BU DANIŞTAY BAŞKANI?

Lafı kıçından, başından fazlaca dolaştırdım. Şu Bülent Arınç'ın sınıf arkadaşına hep birlikte bakalım, kimmiş?

Danıştay’a Yargıtay Başsavcılığı tarafından, Recep Tayyip Erdoğan'ın İstanbul Belediye Başkanlığı dönemindeki eylemleri nedeniyle yapılan yargılanma başvurusunu ret eden heyetin bir üyesi.

Danıştay’ın, AKP'nin Siirt Belediye Başkanı Mervan Gül'ün yargılanması için izin verilmesi kararına muhalif kalan tek kişi.

Danıştay’ın, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu hakkında Meclis Başkanlığı'na doğrudan suç duyurusunda bulunulması kararına muhalefet şerhi yazan kişi.

Kendisi için tahsis edilen lojmanı oğluna vermiş ve Danıştay'la mahkemelik olmuş bir kişi.

"Kurban olduğunuz Allah"ınız size verdikçe veriyor sanıyorsunuz. Yok işte öyle değil o. Siz Allah'ın ismini kullanarak, siyaset yapıyorsunuz. Hepiniz inançlı müminlersiniz ya! Hah işte, aslında siz Ebu Cehil'lerin, Ebu Leheb'lerin 2011 versiyonlarısınız.

Allah, din, iman diyerek, İETT memurluğundan belediye başkanlığına yükseldiniz. Bu yükseliş sırasında Kasımpaşa'daki, Üsküdar'daki evlerinizden konaklara, villalara, 500 bin Euro'luk araçlara terfi ettiniz. Etrafınızdaki sırtlanları, çakalları da ihya etmeyi ihmal etmediniz.

Her şeyi bir kenara bırakalım, sumenaltı ettiğiniz Deniz Feneri davasından aldığınız beddualar bile, belinizi doğrultamayacaksınız. Onbinlerce insanın, gecesini gündüzüne katarak, eşekler gibi çalışarak kazandığı parayı, iç ettiğiniz için iki yakanız bir araya gelmeyecek.

Kurban olduğum Allah'ım odunu verdikçe verecek, verdikçe verecek. Siz iyi bilirsiniz ama hatırlatayım;
"O, gün Cehennem'e: "doldun mu?" deriz. O! "Daha var mı?" der." (Kaf, 30)
"Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp kalır." (Mü'minün, 104)
"Derileri yandıkça azabı tatmaları için yeniden başka derilerle değiştirilir." (Nisâ, 56)


Merak etmeyin, "Kurban olduğum Allahım verdikçe verecek."

Siyasetin içine spor sokmaya geliyoruz


Zalimlerin mazlum ayağına yatıp, mazlumları ezmesine,
"Biz de aç kaldık" deyip sokaklarda aç yatan insanların sayısının artmasını sağlayan,
"Bu ülkeye sevdamız bitmez" deyip, ülkeyi parsel parsel satanları,
"Yargı bunların arka bahçesi" diye götlerini yırttıktan sonra sınıf arkadaşlarını Danıştay ve Yargıtay başkanı yapanları,
"Yaradılanı yaradandan ötürü severiz" deyip, ölen biri hakkında "Bir tanesi de kalp krizi geçirerek, kimliğini bilmiyorum, üzerinde durma gereğini duymuyorum" diyenleri,
"Biz kadınlara en çok önem veren partiyiz" deyip, bir genç kız için "Kadın mı kız mı bilmiyorum" diye iğrenç tavır takınanları,
"Türkiye'nin en demokrat partisi biziz" deyip, kendisine yönelen her eleştiriyi hapishaneyle cezalandırılanları,
"Bu kasetleri siyaset malzemesi yapmayız" deyip, "Ne özeli, genel bunlar genel" diyerek, miting alanlarında yırtınanları,
sınavlarda her türlü sahtekârlık yapanları,
işsizliği tarihin yüksek seviyesine çekenleri,
dokunulmazlıkları kaldırmayanları,
seçim barajını düşürmeyenleri,
insan hakları ihlallerini artıranları,
proje diye rant ekonomisini azdıranları,
madenlerde önlem almayıp, ölümlere "kader" diyenleri,
halk yoksullaşırken, villalara, konaklara doymayanları,
yolsuzlukları yargı yoluyla öteleyenleri,
sanata 'ucube' gözüyle bakanları, sandığa gömmek borçtur.

Temyumruk'un gündeme getirdiği "Sarı-kırmızı formanı giy, sandığa öyle git" kampanyası epey bir büyüdü ve "Formanla sandığa git" diyerek genelleşti. Fenerbahçeli, Beşiktaşlı, Trabzonsporlu, Gaziantepsporlu, Galatasaraylı v.s. v.s.

Pek çok arkadaş gibi düşünmüyorum. Sporun içinde siyaset hep vardır, var olacaktır. Sanki birdenbire ortaya çıkmış bir şeymiş gibi konuşulması, bugüne kadar "Aman uzak duralım" diyerek, taşın altına elin sokulmamasından zaten hep rahatsız oldum.

Senelerdir faşist-cemaatçi yapılanma tribünlerin göbeğindeyken, bu konuya değinme zahmetinde bulunmayanlar, tribünlerde sosyalist bir yapılanma olunca "Ama sporun içinde siyaset" vıdı vıdısı yapmasın.

Bir yerden başlamak gerekiyor. Hiçbir şey yapmıyorsanız bile pazar günü sandığa giderken, en azından bir kaşkol takın boynunuza.

Bize "Orospu çocuğu" diyenlere, "Ebenizin amını göstermeye geldik" demek için pazar günü formayla sandığa...

9 Haziran 2011

Ronaldo seçkisi
















GS Cimbom Fanzin 45. sayı



GSCimbom'un çıkarttığı gscimbomfanzin'in 45. sayısı dün itibariyle internette yayınlanmıştır.

Okumak isteyenler, tabii ki http://www.gscimbom.com/fanzin/45/ şuraya tıklayarak, erişebilir.

Kendileriyle Galatasaray'a dair bir de söyleşi yaptık. Eh artık eşek değilseniz, bir zahmet bakıverirsiniz. Her ay bakın tabii, sadece 45. sayıyı değil.

Tekrar teşekkürler...

Sayısız orospu çocuğu var



Bodrum'da 30 kediyi zehirlemiş, lanet olası puştlar. 10 tanesi kurtarılabilmiş ancak.

Zehirli et vererek, kıymışlar bu yavrulara. Şunları yapan orospu çocuklarının insan olmasının imkânı yok. Bugün bunu kedilere uygulayanlar, yarın insanlara da rahatlıkla yapabilir.

Benim beynim almıyor, şu hayvanlardan ne isteniyor. Ağzı var, dili yok hepsinin. Bir kap su, suya batırılmış bir parça ekmekle karnını doyurabilen şu yavrulara neden bu kadar aşağılık biçimde davranılıyor?

Orospu çocuğu adi şerefsizler. Çocuklarınız elinizde can verir, kan kusarak geberirsiniz umarım. Sülalesini siktiğim piçleri. Lan yemin ediyorum çıldırıyorum, şu monitörü kırmak istiyorum. Adaletini, vicdanını, insanlığını siktiğimin dünyası.


Bu elemanları kurtarmışlar. Kurtarana teşekkürler.

8 Haziran 2011

15 Ocak 2011'i unutmamak lazım


Balık hafızalı olduğumuz için bir dönüş yapalım 15 Ocak 2011'e.





"Sporu siyasete karıştırmayalım" diyecek arkadaşlara şimdiden, her ilde verilen stadyum sözleriyle karşılık vereceğimi söylemek isterim.

Ülkede her bokun içinde siyaset varken, spordan soyutlamak mümkün değil.

Kimse kusura bakmasın ama "kuş beyinli, sefil, aciz, gerizekâlı, nankör, kahpe, şerefsiz, bunların babası belli değil" diyenlere değil oy, yağmurlu havada bir damla su vermem. Ha, bunları söylemeseler de oy vermeyecektim, o da ayrı mesele.

Gayet normal bir protestoyu terörizmle eş tutan, bir zihniyete (Örnekleri sadece sporla kısıtlı değil) bir şamar indirmek gerekir.

Bir kişi bile, o gün olanlara bir yanıt verirse kârdır. Gerçi o gün yaşananlara gelene kadar, cevap verecek çok şey var. Bir de bu eklenmiş oldu böylece.

Minibüsten indim


5 dakikalık haber portalları gezintisi -sadece başlık bazında-, hiçbir şey bilmememe karşın şu faydalı bilgileri öğrendim:

1- Caroline'yi hamile bırakmışlar.
2- Pascal Nouma ile Asena aşk yaşamaya başlamış.
3- Cihan Ünal ile Hande Ataizi, tiyatro oyununda fışırdamış. Hande, 'taciz var' demiş.
4- Gülben Ergen, çocukları ile yatmadan önce kitap okuyormuş, fotoğrafını paylaşmış.
5- İsmail Türüt'e telefon açıp küfürü basmışlar.
6- Seda Sayan rayting için Nihat Doğan'dan faydalanmış.
7- Hürrem saraydan kaçabilirmiş.
8- Serenay Sarıkaya diye bir karı alışveriş yapmış.
9- Lady Gaga, götü başı açmış.
10- Khloe Kardashian frikik vermiş.
11- Bilimum hatun, poz vermiş, sevişmiş, birliktelikler yaşamaya başlamış.

Bu ülkede 4 gün sonra seçim var değil mi? Sokarız seçime, bize ne. Seçim karın mı doyuruyor?

"Pascal kime çaktı?", "Hürrem kime verdi", "Caroline'i kim yavrulattı?"

Budur bizim gündem, bundan ötesi umrumuzda olmaz. Misal, sabah servisi kaçırdım minibüse bindim, öndeki iki hanım abladan biri şunu söyledi; "Sen kime verecen kız?"
Hafif kıkırdamalar eşliğinde diğer hanım abla yanıtı verdi "Ötekiler hep yapacaklarını söylüyor, bunlar en azından yaptıklarını söylüyor."
"Ay boşver anam. Ay bugündü değil mi Muhteşem Yüzyıl."
"Evet, bir haftayı nasıl geçirdim bilemezsin, en de heyecanlı yerinde kaldı."
"O Hürrem, tam malın gözü. Erkekler öyle karıları seviyor ama."

Daha geleceğim yeri varmadan, yürümeyi göze alarak, indim minibüsten.

Yürürken, öküz gibi bir yokuştan, kırık bir bebek arabası içinde 5 koli suyu yola çıkartmaya çalışan 11-12 yaşlarında bir çocuk gördüm. Arabayla çıkartmaya çalıştı, olmadı. Sonra tek tek çıkartmaya çalıştı ama iki adım atıyor, bayırımsı yokuşta zorlanıyor.

Yanına gittim, "Eleman yardım lazım mı?" dedim. Utangaç, mahçup, hafif de korkarak "Vallaha mı?" dedi. Ama veledin gözlerinin içi parladı, bunu söylerken. İkimiz bir olduk, yola kadar çıkarttık suları.

Babası böbrek hastası, annesi temizlik yapıyormuş. 4 kız kardeşinden biri yatılı okuldaymış, biri intihar etmiş, ikisi evliymiş. Ağabeyi varmış bir de. "Ortacı, tekstilde" dedi.

Şu yaşananların amına koyayım. Neresinden tutarsan tut, elinde kalıyor.

7 Haziran 2011

Gerekirse tekme de atarız


Aslında biraz dedikodu kıvamında olacak girişi ama yazmadan da edemeyeceğim.

Saat 18.00 gibi, aşağıya sigara içmeye indim. Abbas Güçlü, birkaç kişiyle konuşuyordu, konuşmaların hepsini dinlemedim ama bir cümle gayet sesli ve net söylendiği için duydum. Abbas Güçlü yanındakilere, "Artık beni Silivri'de ziyaret edersiniz. Gidişat o yönde" dedi. Gayet ciddi ve hiç de espri yapar gibi değildi.

Cumartesi günü de, asansörde karşılaştığım bir Vatan Gazetesi yazarı ile aramızda şöyle bir konuşma oldu:

Ben: Nedir abi seçimden beklentin?
Yazar: Ben çok ciddi bir sürpriz bekliyorum.
Ben: İnanarak mı söylüyorsun yoksa salt beklenti mi?
Yazar: İnanarak söylüyorum. Ama eğer o sürpriz olmazsa hepimizin ağzına sıçacaklar.

Abbas Güçlü, Başbakan'ın televizyonlardan, aleni olarak "Diyorum ya görevlendirme var. Görevlendirenler de belli. Ben o kişinin sürekli bu işin üzerindeki kampanyasını ben söylüyorum. Delil belge falan değil. Sürekli mensubu olduğu yayın organının televizyonunda, köşesinde bu işi tahrik etti. Bunlar mahşeri vicdanda mahkum olacaklar. Gelecekte bedelini çok ağır ödeyecekler tabii" dediği ve "Vicdanen mi, hukuken mi?" sorusuna "Belki hukuken de olabilir yani. Belli olmaz.

Çünkü burada mağdur durumuna düşen ÖSYM Başkanı bunlar hakkında bana göre dava açması lazım. Şu işler, imtihan, her şey bitsin, sonra bu işin üzerine kendisinin de gitmesi lazım. Onun da hakkını araması lazım"
cümlelerini eklediği kişi.

Şu an resmi bir açıklama gelmedi ama ilk bedel olarak Genç Bakış programının yayından kaldırıldığı söyleniyor. Kanal da konuyla ilgili hiçbir açıklama yapmadı, keza Güçlü de.

Bu ülkenin iki köşe yazarının düşünceleri bu minvalde. Ve bunları öyle laf olsun diye değil, gerçekten inanarak söylüyorlar.

Ülkede cesur olması gereken gazeteciler, böylesi korkulara kapılınca, doğal olarak bu korku dalgası, halk içinde de dalga dalga yayılıyor.
Yayılmasını garipsememek gerekir çünkü toplumun muhalif pek çok kesmi, mahkemelerin ileri tarihlere atıldığı, birbirine eklemlendirilen ve bitip tükenmek bilmeyen davalarla cezaevlerinde yatıyor.

Hopa'da gayet normal bir HES protestosu, üniversiteli öğrencilerin "Parasız eğitim istiyoruz" talepleri, terörizmle suçlanıyor. Medya işin daha büyük isimlerinde koşsa da, Hopa'daki olaylar nedeniyle dün 12 kişi tutuklandı. Ferhat Tüzer ile Berna Yılmaz 1.5 yıldır cezaevinde ve davaları sürekli erteleniyor. Bunları ancak kıyıda köşede bulabiliyorsunuz.

Korku, korkuyu tetikliyor. Ülkenin gazetecisi böyle içten içe bir endişe yaşayınca, bunun halk tabanında karşılık bulmamasına da imkân yok.

Bunu laf olsun diye söylemiyorum, inanın ama eğer hapisse de yatılır, işkenceyse de görülür. Bu toplum, kaç tane yiğit yürekli adam çıkartmışken, gazetecilerin böylesi endişelere kapılması anlaşılabilir bir durum değil.

Gencecik insanlar bu ülkenin geleceği için gözaltılar, tutuklamalar yaşadılar; işkencelerden geçirildiler. İdam sehpahalarına tekmeyi bastılar. 22-23 yaşında gencecik adamlar bunlar. Bu kadar yürek yok mu bu ülkenin gazetecilerinde, her türlü baskıya, tehdide karşı, "Siktir" çekebilecek yürek yok mu?

Bağıra bağıra faşizm geliyor ve faşizm kokuyor yaşananlar. Ülkenin birtakım bölgelerinde sıkıyönetim uygulanıyor, insanlar kahvelerden işyerlerinden toplanıyor.
Evlatlarını, kocalarının durumunu sormaya kalkan kadınlar gözaltına alınıyor. Daha nereye kadar korkacağız? Biraz daha fazla korkmak için, nelerin yaşanması gerekiyor?

Seneca'nın söylediği gibi "Cesaret cennete, korku ölüme sürükler". Bundan gayrı bir onurumuz var kaybedeceğimiz. Onu da korkarak kaybetmeyelim.

Gerekirse sehpaya tekme de atılır, sikimizde olmaz...

6 Haziran 2011

O levhalar götünüze girsin



Esenyurt'ta Köy Enstitülerinin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç’un ismini taşıyan Tonguç Baba Caddesi’nin ismi Kiler Caddesi olarak değiştirilmiş.

Caddeye ismini veren Kiler, bildiğiniz Kiler Holding'in Kiler'i.

Esenyurt Belediye Başkanı Akp'li Necmi Kadıoğlu. Deniz Gezmiş heykelini bir gece yarısı buhar eden kişi.

Heriflerin hepsinin davranışları çok garip. İktidar olmak dışında, ülke babalarının mallarıymış gibi davranıyorlar. Başbakan istiyor heykel yıkılıyor, belediye başkanı istiyor cadde ismi değiştiriyor, bakan istiyor yol değişiyor, atadıkları müdür istiyor taht lojmana konuyor. Heriflerdeki görgüsüzlük o kadar ileri boyutta ki, TOKİ Başkanı'nın babasının ismi okula veriliyor.

İsteklerinin sınırı yok. Ya da o sınır nereye kadar ulaşıyor bizim haberimiz yok. Hadi diyelim ki, ismi değiştirdiniz, "Kiler Caddesi" ne lan! Holding isimleri ne vakitten beri caddelere, sokaklara isim oluyor.

Yetmez amına koyayım! Caddelere isim vermekle de yetinmeyin. Milleti; bu marketlerden alışveriş yapmaya, bu hastanelere gitmeye, bu gıda ürünlerinden almaya zorlayın. Zaten başbakan yardımcısı da, alınacak gazeteyi belirliyor. O kadar önemli değil, yapılırsa kimsenin gıkı bile çıkmaz. Çıkarsa da, basarsın gazı, koyarsın copu, hiç olmadı tıkarsın hapishaneye.

Geçmişe dair her şeyi yavaş yavaş silip atıyorlar. Belirgin izlere karşı yıpratma, kirletme politikası, daha uçucu izlere karşıysa direkt olarak yıkım işlemi var.

Küstahlık derecesindeki kibirlerin nefret ediyorum. Sadece bunlara özel bir durum değil, genel bir nefretim vardır ama bunlarda daha da nefret ediyorum.

Başbakanı TBMM'de salya sümük ağlayan, Esenyurt'un belediye başkanı Kadıoğlu'ndan incilerle bitirelim, "Şimdi size Esenyurt’ta caddelere konulan isimleri tek tek sayacağım: Doğan Araslı Caddesi, Sırrı Atalay Caddesi, Aşık Şenlik Caddesi, Adile Naşit Caddesi… Hele bir isim söyleyeceğim ki, saçlarınız diken diken olacak: Deniz Gezmiş Caddesi... Ama merak etmeyin ben gereğini yapıyorum."

Adile Naşit lan, Adile Naşit. Bu kadına karşı bile nefretleri var. Ananızı mı sikti, götünüzü mü parmakladı?

Kiler Caddesi, çok yaratıcı. Jetpa, Kombassan, Ülker, Medical Park'la da taçlandırın Esenyurt caddelerini. Olmadı çevrenizdeki orospu çocuklarının babalarının, analarının isimlerini verin.

Yetmez ama evet. Belki TRT'den bir spor, bir şarkı türkü, ne bileyim bir kadın programı kapmak için Yetmez ama evet diyenleri şimdi daha iyi anlıyorum.

Ananızın amının ismini verin caddelere, sokaklara.