22 Temmuz 2011

Acaba hangisi daha onursuzca?


Üstüne ne kadar yorum yapılır bilmiyorum. Aslında kızgınlık basına filan değil, karşı karşıya kalınan durumla ilintili.

Ağır ağır sonun başlagıcına gidileceğinin farkındalar. Şu süreçten nispeten onurlu bir biçimde ayrılmak mümkünken, rezilliğin bini bin para şeklinde, kendilerini daha da aşağılıyorlar.

Oysa yapılan taraftarı ilgilendirmez. Daha önce de söyledim; taraftar Fenerbahçe'ye bağlıdır, onu sever, renklere aşıktır. Aklı selim birkaç kişi dışında pek çok Fenerbahçeli halen hadiseyi bütün boyutlarıyla reddediyor. "Belgeleri görsem de inanmam" diyen insanlar var. Ne söylenebilir ki!

Bütün hıncını mesleğin emekçilerine yöneltmek, sayısal çoğunluk durumuna gelince işi vandallığı dökmek, hayvana dönmek, her şeyi anlatıyor.

Günlerdir ekonomi geyiği dönüyordu. "Biz olmazsak ülke batar" türünden zırvalarla kendilerini eğlendiriyorlardı. Sanki Bank Asya bu ülkenin ligi değil. Duyan, Fenerbahçe'nin La Liga'ya gönderileceğini sanır. Hoş, "Gerekirse Bundesliga'ya gideriz" diyen adamlara bunu anlatmak ne kadar mantıklı o da ayrı mesele.

Tehditle, aptalca güç gösterileriyle, bu işin içinden sıyrılmanın imkânı olmadığını keşke anlasalar.

Evet, kabul ediyorum ki şu süreçte başını Taraf'ın çektiği basın, adına haber denmeyecek rezilliklere imza attı. İyi de, oradaki foto muhabirlerinin günahı nedir? Eline üç kuruş verilip, sabahtan akşama kadar koşturulan basın emekçileri midir bu işin sorumlusu?

Buhran sürecinin başlangıcı olmuştur Shaktar maçında yaşananlar. Daha uzun bir süre bu süreci yaşayacaktır Fenerbahçe taraftarları. Ne zaman ki, ayaklar yere basar o zaman hayat normal seyrine dönecektir. Tabii bu süreç minimum 4-5 yılı bulacaktır.

'Daha yeni başlıyor' diyorlar. Olaya nereden baktıklarıyla ilgilenmiyorum ama haklılar, her şey Fenerbahçe taraftarı için yeni başlıyor.

Şike yapılmıştır ya da yapılmamıştır ama ilginç olan büyük bir güruhun Fenerbahçe'nin değil de Aziz Yıldırım'ın arkasında durması. Kulüp taraftarlığı değil de, müritlik gibi bir ilişki peydah olmuş aralarında.

Şu yapılanların hepsi aslında ülke fotoğrafıdır bir yandan. Çünkü ülkede katiller elini kolunu sallayarak ortalarda dolanır, insanları yakanlar güya aranır ama 18 yıl boyunca Sivas'ta olduğunu görürüz, mafya bozuntuları cezaevlerinden tehditlerini sürdürür ve bunların hepsi de sanki sıradan bir olaymış gibi yansıtılır.

Şu Saraçoğlu'nda yaşananlar da bunun bir tezahürü. "Güçlüyüz, her şeyi yaparız" gibi iğrenç bir anlayışın ürünü yani. Sanıyorlar ki, sesleri daha güçlü çıkarsa, kabadayılık yaparlarsa, tehdit ederlerse, herkes yelkenleri suya indirecek. Bir taraftan da hak veriyorum çünkü bugüne kadar sergilenen tavır hep bu yöndeydi.

Muhtemelen herkes geçen yılı hatırlamıştır şu görüntülerden sonra. Benim de aklıma ilk gelen şey bu oldu. Geçen yıl olmayan şampiyonluğu kutladılar, şimdiyse gidilen yolculuğa hikâyeden isyan niteliğinde.

Yaşananlardan sonra Fenerbahçe Süper Lig'de kalsa ne olur, Bank Asya'ya gitse ne olur? Bunun adına spor denecekse, futbol diye isimlendireceksek, zaten hiç izlemeyelim daha iyi.

Elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi mızmızlamanın anlamı yok. Herkes kendisiyle yüzleşsin, "Biz nerede hata yaptık?" diye.

Yoksa bu tavır sürdüğü müddetçe, Fenerbahçe'yi Bank Asya'da kesmez. İşin şikeden, teşvikten, çeteden daha onursuz olanı, bunları sahiplenmektir. Yapan sen değilsen otur adabınla bekle ama sahiplenmeye devam ettiğin sürece şerefsiz yaftasından kurtulamazsın.

İyisi mi, timsaha devam edilsin, yanlış anoslarla gönüller alınsın, ağlatan mektuplarla (!) insanlar ajite edilsin, forumlarda basına saldırı emri verilsin, ortadaki rezilliğe rağmen bloglarda salya sümük ağlansın, statlarda devrimcilik oynansın, tepki diye şuursuzca ortaya salınsın herkes.

Unutmadan şuraya da yazayım, yüzsüzlük bir değil binlerce maskeyle bile kapatılamaz. Aziz Yıldırım t-shirtleri satarak, krizi (!) fırsata çevirmeye çalışanlara tepki gösterileceğine, götü basın emekçilerine kalkan herkes yavşaktır.

21 Temmuz 2011

İnsan insanın zehrini alıyor hakikaten


Bazen ne yazacağını düşünürsün, insan kalıyor mal gibi, biraz da şu küçük elemanın ilanımsı yazısı kalsın diye bugün yazmadım.

Gece gece ne yazayım diye düşünürken, daha tanışmadığım, elini bile sıkmadığım, yüz yüze gelmediğim bir dostum şöyle bir şey yazdı: "ankara güzel adam kentidir. sevmemen imkansız. istanbul'u canım gibi severim ama istanbulluluk denen olguya bir karşı duruştur bu dizi ve etrafında toplanan kitle.
daha geçen "istanbul öyle klas bir şehir ki, ayak işlerini yapsın diye ankara isminde bi şehir var." şeklinde bir tweet gördüm. istanbul değil, istanbullu da değil ama, istanbulluluk bu işte. beni yanlış anlamanı istemem, ama bu züppe tavırdan bıktım usandım.
resmen türkiye'nin zencisi yaptılar amına koyim ankaralıyı. beyaz türk kürt'e ne yapıyorsa, burjuva avama nasıl bakıyorsa bu herifler de ankaralıya öyle bakıyor. insanın sabır taşı da bi yere kadar dayanır. sorun ankara'da denizin olmaması, ankara'nın küçük, tarihsel dokusu zayıf bir şehir olması değil.

sorun şımarıklık-kalenderlik. tanıdığım istanbullulardan nadir "güzel" insan çıkıyor; biri sensin, biri sevdiğim kızdı, birkaçı da muhabbet ettiğim arkadaşlar twitter'da.

tanıdığım en güzel adamlardan biri olan alp de ankaralı. bir blok oluşturmaya çalışmıyorum, ankara-istanbul şeklinde; zaten dediğim gibi istanbul'u çok severim ama karşı çıktığım tavır belli.

girişelim bakalım yazıya. altından kalkamayacağım şeyleri yazmayıp yarım bırakıyorum, bu da öyle olmaz umarım."

Şu Behzat Ç'yi izlemeden önce Ankara'ya karşı önyargılarım vardı. Hatta lafı evirip çevirmeyeyim, sevmezdim. Diziyi izlemeye başladıktan sonra kafamdaki çok şeyin aptalca fikirler olduğunu düşünmeye başladım. Çağrı'ya da bunu yazdım, onun üstüne böyle bir cevap verdi.

Belki aptalca gelebilir ama bazı cümleleri okuduğumda içimde garip kıskançlıkla "Vay amına koyayım, bunu ben yazmalıydım" derim. Çağrı'nın yazdıklarını okuyunca aynı his belirdi içimde ve aynı şeyi söyledim.

Kimsenin alınmasını darılmasını istemem, bunu bir yılıklıkla söylemiyorum. Sürekli okuyan, takip edenler umarım samimiyetimi görmüştür. Ama şu blog hadisesi hayatıma girdikten sonra elini sıkıp, birlikte bir masada oturmak istediğim, iki lafın belini kırmayı düşündüğüm az sayıdaki insanlardan biri Çağrı. Ona da söyledim daha önce "Şu bloglarda tanıdığım en sahici adamsın" diye.

Bugün şu cümleyi niye kurduğumu daha iyi anladım. Bazı adamlar hakikaten güzel insan oluyor.

Yazmıyor diye ara sıra çıkışıyorum, kızıyorum. Şu yazdıklarını herhangi bir Ankaralı yazardan duymadım, acayip bir yalınlık ve samimiyetle o kadar güzel anlatmış ki.

Hadiseyi 'acıların çocuğu' kıvamına getirmek istemiyorum ama şu siktiğimin dünyasında hep güzel adamlar acı çekiyor.

Aslında doğrudan olarak Çağrı'yı anlatmıyor ama yine de bir alıntı ile bitireyim.

"Ernest Hemingway'le tanışmış olsaydım, onunla birkaç kadeh konyak içecek kadar konuşabilseydim, o serüven düşkünü büyük yazarı sana nasıl anlatırdım? Kanla barut kokuları içinde savaş muhabirliği yaparken ne İspanya'da, ne İstanbul'un karanlık sokaklarında öldü...

Afrika'da vahşi hayvan avlarken de ölmedi. Aşkların acısını yaşarken, büyük bir istekle her gün, her saat, alkol duvarını aşarak yıllar boyu ölüme davetiye çıkardığında da ölmedi.
Ne zaman ki, iki kadın arasında kaldı. İşte o unutulmaz umarsızlıkla ağzına tüfeğini dayayarak tetiği çekti, onurlu bir serüvenle yaşamına son verdi."

Özgen Ergin


Aşk insanı daha da güzelleştiriyor be Çağrı. Yazmazsan iki elim yakandadır, bunu da tarihe not düşmek adına imliyorum buraya.

Bu da benden sana gitsin

Şu Behzat Ç ve Ankara olgusunun değişimini de bir ara üşenmezsem yazacağım. Hadisenin dizi boyutuna başkaları bakar.

19 Temmuz 2011

Dost arayan var mı?


Akşamüstü eve gelirken, çocukların elinden aldım şu veledi. En fazla 20 günlüktür, daha büyük olmasına imkân yok.

Ne yazık ki, benim kızım dünyanın en asosyal canlısı olduğu için yanına bile yaklaşmadı. Hatta şu an ortalarda görünmüyor bile. Yanına geldi, kokladı ve toz.

Şu an uyumaktan başka bir şey yapmıyor, Yarın bir veterinere göstereceğim, hastalığı var mıdır, yok mudur, durumu nedir diye.

Şu an biraz kirliyiz, bu kir pas ondan ama piremiz yok. Bir sudan geçirdim, yıkadım ama iki çitilemek gerekir. Yarına kendisini mis yaparım.

Kendisine dost, arkadaş, yaren arayan varsa bana ulaşsın. Bu güzelliği bir yuva sahibi yapalım.





İlgilenen olursa kurupiyaz@gmail.coma yazıversin.

Recep Abimiz, TFF Başkanı olsun


3. Lige düşen Gebzespor taraftarı, kulübe zorla girerek tüm belge ve dosyalara el koymuş.

İnternette örgütlenerek biraraya gelen taraftar grubu, adına konuşan, Recep Avcı,
"Kulüp yönetimine iyi bir ekip gelene kadar, kulübü biz yöneteceğiz" demiş.

Recep Avcı, "Bir aydır kulübe gelen giden yok. Futbolculara yemek verilmiyordu. Gebze esnafı futbolculara sahip çıkarak kendi imkanlarıyla çocuklarımıza destek olmaya çalışıyor.

Gebzespor Kulübü’ne taraftar grubu olarak el koyuyoruz. Amacımız kulübe zarar vermek değil, birleştirici olmaktır"
diye de eklemiş.

Başkan ve yönetim odasına giren grup, resmi dosya ve evrak ile kulübün ve stadın anahtarlarını aldı.

Mehmet Ali Aydınlar yönetimi yerine kendilerini Türkiye Futbol Federasyonu başkanlığına öneriyorum. Galatasaray'ın açıklama yapmasının hemen ardından kendince had bildiren Türkiye Futbol Federasyonu'nun bugünkü sessizliğine anlam vermek güç tabii.

O yüzden Recep abimize, Türkiye Futbol Federasyonu başkanlığı yolunda sonuna kadar destekliyorum. Adam en azından taşın altına elini koyuyor. Şimdiki pısırıklar gibi günü kurtarma peşinde değil.

Bir karış toprak için canını verirmiş!


Şu görüntü, dünyanın en harikulade kumsallarından biri olan Ölüdeniz'den.

Tekneler sintine atıklarını boşaltmaya başlamış ve ciddi bir kirlilik başlamış.

Tarihine, doğasına, geçmişine, geleceğine düşman bir ülkeyiz. Lafa gelince kimse mangalda kül bırakmaz, herkes çok sever bu ülkeyi, herkes canını verir güya.

Gel gör ki, git Ürgüp'e bütün mozaikler sökülmüştür, git Bodrum'a Marmaris'e yeşil yerine binalarla çevrilmiştir, Karadeniz yakın bir zamanda HES'lere boğulacak.

Yarınını düşünmeyen, insanlıktan nasibini almamış, 'Benden sonrası tufan' diye düşünen asalak bir toplumuz.

Cennet vatan, cennet vatan diye diye cenneti cehenneme çevirmeyi başardık. Üç-beş tane yavşak teknesiyle gelip keyif çatacak diye, dünyanın en güzel kumsallarının içine sıçmak, tam bize göre bir davranış.

Tatil beldelerinin neredeyse tamamı betonla çevrili. Git İtalya'ya, git Hırvatistan'a, heriflerin sokaklarında 1500'lü yıllardan kalma paket taşları bile öylece duruyor. Otelleri yaparken, doğanın dokusunu bozmamak için denizin dibine ya da ormaın ortasına yapmıyorlar.

Ama biz akıllıyız ya, denizin dibine otel dikiyoruz. Hatta oteli dikip, halka açık olması gereken sahili de heriflerin emrine veriyoruz. Çitle çeviriyor, 'giremezsin' deniyor. "Lan puşt orası sahil" diyen yok.

Her şeyi kabulleniyoruz ve sessiz kalıyoruz. Çok yakın bir zamanda bokumuzla oynamaya başlarız, betona bürünmüş sahillerde.

Elin İngiliz'i, Alman'ı, Rus'u, İsrailli'si parayı basıp çatır çatır toprak satın alıyor. Versene lan hadi. Dünyanın neresinde elin adamına toprak satılır? Git İngiltere'ye bas parayı toprak almaya çalış, bak bakalım ne yanıt veriyorlar sana. Git Almanya'ya "Bende para çok, şurayı çitle çevirin alıyorum" deyin, bak sana nasıl bir hareket çekiyorlar.

Ülkenin toprakları satılıyor, herif hâlâ "Bir karış toprak için canımı veririm" diyor. Karışla değil dönüm dönüm satılıyor, nerede yaşıyor bunlar, hangi kafadalar belli değil.

18 Temmuz 2011

Al sana maske


Lan bak eğer doğruysa şu Perşembe günü 50 bin Aziz Yıldırım maske hikâyesi yemin ediyorum adamı topa koyar oynatırlar.

Benim önerim budur. Ortalarda sik gibi gezinsinler, belki akılları başlarına gelir. Eğer yapılmazsa, çıkar efendi gibi özür dilerim. Ama eğer ki, bu iş yapılırsa lan bir su için gelin bu sıcakta. Mal mısınız lan siz! Hiç yapılacak şey mi? Yarın öbür gün nasıl savunursunuz bu yaptığınızı.

Lan kime diyorum ben? Yapmayın, etmeyin, yok yakınken vazgeçin.

Fuck do it!


Galatasaray'ın yeni formaları dün satışa çıktı. Kimileri çok beğendi kimileri ise hiç beğenmedi.

Birkaç yıldan beri, kişisel olarak hiçbir biçimde forma almadım, bundan sonra da almayı düşünmüyorum. Kime sorsam, kim yazsa, kim söylese hep aynı söylem "Endüstriyel futbola karşıyız."

E, peki güzel kardeşim madem karşısın neden forma alıyorsun, neden kombine alıyorsun? Var mı cevap? En fazla "Ama ben forma almazsam, kulübe nasıl para kazandıracağım?" der.

Benim sevgimi, kulübün paraya endekslemesi can sıkıcı hale gelmeye başladı. Kalemden, anahtarlığa, dondan bornoza kadar her şeyi bulabilmeniz mümkün. Kimse kusura bakmasın ama biletimi alır maça giderim, daha fazlasını da vermem.

Kulüplerin şirketleştirildiği, taraftarın müşterileştirildiği futbolun geldiği durum ortada. Şike, teşvik, bahisle örülmüş; başarıya giden yolda her türlü soytarılığın yapıldığı futbol ortamında artık neredeyse sahadaki sonuçtan çok şirketlerin ne kadar büyüdüğü, kaç forma satıldığı, mağazaların yıllık cirolarının ne kadar olduğu gibi pek çok şey taraftar açısından bir övünç kaynağı haline geldi.

Ben taraftarım, saha içinde alınan sonuca göre sevinirim, üzülürüm, kahrolurum, havalara zıplarım. Budur benim taraftarlık anlayışım. Bundan sonra da değiştirmeyi düşünmüyorum.

Sevdalar, aşklar paraya çevrilmeye başladığı andan itibaren, ortada temiz bir şey kalmaz. Görüldüğü üzere de kalmamış, koskoca bir sezon Yalan Rüzgârı izlemişiz.

Tüm bunların dışında işin bir de Nike sorunu var. Nike çocuk işçi ve işçi sömürüsü konusunda dünyanın en sabıkalı firmalarından biridir.

Özellikle Asya'daki fabrikalarında işçilere yaptırım olarak uyguladığı akılalmaz cezalarla her zaman tartışmalı bir firma oldu.

Cezalar ne mi?

Aç bırakmak.
Güneş altında saatlerce ayakta dikilme.
Konuşan kadın işçilerin ağzının bantlanması.
Kadın işçilerin elleri havada diz üstü çöküp dik durmaya zorlanması.
İş ayakkabılarını giymedikleri için fabrikanın etrafında koşturulmaları.
Dikiş hataları nedeniyle 15 kadının başlarından ve enselerinden kendi ürettikleri Nike marka ayakkabılarla dövülmeleri.

Fabrikalarında minimum 12 saat çalıştırılan kadınların, çocukların ve emekçilerin olduğu Nike'ın hiçbir ürününü almayı düşünmüyorum ve üstünde o amblemi taşıyan ne bir Galatasaray forması ne de başka bir ürün alırım.

Giydiğiniz her NIKE ürününün kirli, yaşam hakkına tecavüz ettiğini bilerek giyin.

Forma mı? Eğer çok giymek istersem gider işportadan alırım. Nike kazanacağına emekçi kazansın.

Endüstriyel futbola karşı duruş gösterilmediği, bunun bir oyun olduğunun ayırdına varmadığımız sürece futbol kirli kalacaktır.

Nike'ta çalışan bir işçiden alıntı: "Adım Lern. Tayland’ın kuzeyinde kırsal bir alanda büyüdüm. Orada iş bulmak çok zordu, bu nedenle 1998′de iş aramak üzere şehre göç ettim. Kısa zamanda Bed and Bath Prestige şirketinin fabrikasında iş buldum.

Ben işe başladığımda fabrikada Nike ürünleri üretiliyordu. Fabrikanın 2002′deki kapanışına kadar da bu devam etti. Fabrikada bizden boynumuza, üzerinde Nike’ın kuralları yazılı olan bir kağıt asmamız ‘rica edildi’.

Haftada 70 ile 110 saat arası çalışıyordum. Yaptığımız fazla mesai 50 saati ne kadar aşarsa aşsın bize sadece 50 saat karşılığı ücret ödeniyordu.

İşlerin yoğun olduğu zamanlar fabrikanın sahibi Chaiyapat Photikamjorn bize içine amfetamin koyduğu buzlu kolayı içirirdi.

Bizler içtiğimiz şeyin amfetamin olduğunu biliyorduk, ama çok azımız içmeyi reddediyordu. Çünkü bu şeyden içtiğimizde 48 saat kadar durmadan çalışabiliyorduk. Zaten o koşulları kaldırabilmenin tek yolu da o ilaçlardı.
Paketleme bölümünde çalışan erkek işçilerin büyük bir kısmı amfetamin bağımlısı olmuştu. Fabrikada bulamadıklarında dışardan satın alıyorlardı.

Bay Chaiyapat huysuz bir adamdı, keyfi yerinde değilse bağırırdı. Birçok kez paketleme bölümünde işçileri gömleklerle dövdüğünü duydum.
Nike, Reebok, Levi’s, Adidas ve diğer şirketler duvarlara yönetmelikler astırmışlardı. Bize bu kurallar bir kez açıklandı: ‘Fabrika denetlenirse yalan söyleyin, asla fabrikayı suçlamayın, çalışma koşullarınızdan şikayet etmeyin.

Biz çalışırken patron hoparlörlerden konuşmalar yapıyor, sendika örgütlemeye çalışan herkesin ‘anne-babasına elveda demesi gerektiğini’ söylüyordu. Yanında altı korumayla gezerdi. Biz ondan çok korkardık. İki işçi yan yana konuşursak korumalar derhal yanımıza gelip bizi sorguya çeker, sonra da ayırırdı."

Bütün bunlara rağmen üstünde Nike amblemi olan bir ürün alacaksanız, ben sizi tutmam.

Not: Kahverengi kısım alıntıdır

17 Temmuz 2011

Ebenizin amına kadar yolunuz var


Göt atıyorum okutmak için sanki, okumayan okumasın. Her canı sıkılan "Haa demek sen böyleydin" demesinden sıkıldım artık. Sanki tiraj kaygısı güdüyorum da, yazıyorum.

Buyum ben, beğenmeyen, istemeyen, tasvip etmeyen okumasın. Zorla kimseye okutmaya çalışmıyorum. Biri küfürlere takar, diğeri "göt oldun" demeye getirir, öbürü başka bir boka takar.

Başladığımdan beri kimseye kendimi okutturmak gibi bir niyetim olmadı. Baştan beri söylüyorum, önce kendim için yazıyorum. Stres atmak, sinir patlatmak için. O yüzden bu kadar çok küfür çıkıyor zaten. Üç tane ekzantrik kelimeyi biraraya getirip cümle kurmasını da bilirim. Edebiyat parçalamaya çalışmıyorum.

Siyasi konularda, özellikle de Kürt meselesi konusunda ne zaman yazsam, birtakım prezertavif artıkları burada faşist yorumlar yapıp duruyor.

Ülkede yeterince ırkçı, faşist var, benim kendi alanımda mümkünse olmasın, istemiyorum. Haa eleştirirsin ayrı ama "Bu ülkenin bayrağının gölgesi kime yetmiyorsa, ve kim onları destekliyorsa bu gece öldürülseler, isterse bir milyon kişi ölsün allah rahmet eylesin bile demem artık." diyenin de gelmişini geçmişini sikeyim. Altına da 'ekşi yazarı' bilmem kim diye imza bırakmış. Lan göt lalesi, adam olsan, arkadaşlarının emniyete çekilmesini sağlayan yavşak mekânda bulunmazsın. Buralara kadar düştüyseniz vah size!

Haaa bu kadar şeyden sonra bir akıllı çıkar "Herkes senin gibi düşünmek zorunda mı? Herkes yorumlarda övmek zorunda mı?" diye zırvalar mutlaka. Bana katılmak zorunda değilsin ama ben de senin fikirlerini okumak zorunda değilim.

Yeter artık hakikaten yeter. Ben nasıl senin fikirlerini okumak zorunda değilsem -ki sikimde bile değil- sen de benimkileri okumak değilsin.

"Siki ağzında Koala" yazmış cinin biri. Bak bendeki aletin büyüklüğüne sen, ağzıma kadar yetişiyor. Yetinmiyorum ağzıma kadar alıyorum. Hatta kürek kemiklerimi bile aldırttım, boş zamanlarında ağzıma almak için. Rahatladın mı lan, yavşak, bak itiraf bile ediyorum ne yaptığımı.

Kimse benim gibi düşünmek zorunda değil. Ama benim evime gelip, benim değerlerime küfredersen, pencerenin kolundan başlar, mutfaktaki evyeye kadar götüne sokarım.

Tek bir insan okumasa bile yazmaya devam edeceğim. Götüme cop soksalar Kürtlerin kardeşim olduğunu söylemekten vazgeçmeyeceğim, onbinlerce gencin öldürülmesinin 'aptalca' olduğunu söyleyeceğim, bu kirli savaştan birileri zengin olduğu için bitirilmediğini haykıracağım.

Sen benim 'saçma' fikirlerime nasıl dayanamıyorsan, ben de senin 'aptal'ca yorumlarına katlanamıyorum. Sağ yanağıma tokadı basarsan, sol yanağımı çevirmem, tokat attığın eli yırta yırta götüne sokarım.

Beğenmiyorsan, ebenin amına kadar yolun var. Bu fikir size yabancı sayılmaz nasılsa.

16 Temmuz 2011

Ez kurbana te bırayemin


Cemil Topuzlu'da Aynur Doğan Kürtçe türkü söyleyince, kıyamet kopmuş. Bir grup "Türkçe şarkı söyle, şehitlerin kanı daha kurumadı" diyerek, sahneye minderler fırlatmış ve protestolar da büyüyence Aynur Doğan, sahneden inmek zorunda kalmış.

Sürü psikolojisi böyle işler, bunun devamı linç kültürüdür. Aslında yapılanın tam karşılığının ismi linç kültürüdür. Sivas'ta insanları yakanlardan hiçbir farkı yok. Orada da, sanatçılara, aydınlara önce protestolarla başladı her şey. Nasıl sonlandığını gayet iyi biliyoruz.

Sorunumuz dil çünkü. İnsanlar Kürtçe yüzünden ölüyor, Kürtçe türkü söylendiği için bu savaş sürüyor.

Şimdi şu yuhalayanlara, bağıranlara desem ki; "Peki birader, oğlu asker üniformasıyla ölen Kürt annesinin yüzünü, gözünü parçalayarak, Kürtçe ağıt yakmasını, feryat etmesini, nereye koyuyorsun?" diye, bir yanıt alabileceğimi sanmıyorum.

Konserde, İspanyolca, İbranice, Yunanca ve İngilizce şarkı söyleniyor, kimsenin gıkı bile çıkmıyor ama söz konusu Kürtçe olunca, ortalık karışıyor.

Biz bunları çok yaşadık. "Ahmet Kaya'ya Kürtçe klip çekmek istiyorum" dediği için bıçaklar, çatallar fırlatıldığı zamanları da hatırlarız. Sözümona toplumun 'sanatçıları' kılıç-kalkan bulamadıkları için çatal-bıçak ikilisine yönelmişlerdi.

Hepsini geçtim, her şeyi bir kenara bıraktım, e be pezevengin evladı madem yas tutuyorsun diyelim, ne bok işin var lan konserde, eğlencede. "Yas tutarız ama İngilizce, Yunanca, İbranice şarkılar, türküler eşliğinde" öyle mi?

Ayrıca seni İngilizce neden rahatsız etmiyor? Bugün dünyanın her yerinde İngilizce konuşulması emperyalizmin ağa babasıdır. "Evrensel dil" diyenler, bu dilin nasıl yayıldığını biliyor mu acaba?

Faşizm bedenimizi, ruhumuzu öyle bir sarmış durumda ki, bir dil bile insanların galeyana gelmesi için yetiyor.

Önceki gün Diyarbakır'da ölen er Ethem Okkay'ın ablası 'Ez kurbana te bırayemin' -sana kurban olayım kardeşim- diye ağlarken, "Acımız büyük Türkçe ağıt yak" diyebilecek misiniz? O ablaya, o anaya tepki verebilir misin?

Kürtçe söylenen bir şarkıya bile tahammül eşiğimiz bu noktadayken, daha çok insan ölür, çok genç tabutlarda ana evine girer, çok analar feryat figan ağlar, yüreği dağlanır.

Dünyanın en pahalı benzinini kullanırken hiç sesini çıkartmayan, ülkede milyonlarca aç varken savaşa milyarlarca dolar harcanmasına tepki vermeyen, sokaklarda gaz bombalarıyla ölen insanlar varken oturduğu yerden izleyen, gencecik insanların geleceklerinin bir sınava bağlandığı ve o sınavda türlü üçkâğıt dönerken, tepkisiz kalan, şehirlerinde insanların yakıldığı, gençclerin dövüldüğü, emekçilerinin haklarının gaspedildiği bir ülkede yaşayacağız ama bizim bütün sorunumuz Kürtçe türkü olacak. Tam bize göre bir davranış zaten!

Evlerine rahat rahat gitmişlerdir artık, vicdanlarını rahatlatmışlardır, "Ben de tepkimi verdim" diye göğüslerini gere gere (!) dolanabilirler ortalıklarda. Nasılsa vicdani mastürbasyon yapıldı, ya gerisinin önemi yok.

Haa unutmadan; bu tepki sonrasında artık Kürt sorunu kalmamıştır. Artık ülkenin gençleri ölmeyecek, kan akıtılmayacak, aynı havayı soluyan insanlar birbirine düşman olmayacak.

Artık bu kadar yastayken, hafta sonu bir Rock'n Coke yaparsınız. Rahat rahat izleyin, şarkılar ya Türkçe ya İngilizce. Üstelik türkü de yok. Sizin tuttuğunuz yası sikeyim lan...

15 Temmuz 2011

Bu nasıl insanlık!




Ne diyeyim ki, şu görüntünün üstüne! Bir canlıyı boynuna taş bağlayıp denize atan, bir yavru köpeği zincirle döve döve öldüren insan görüntüsündeki varlıkların olduğu bir ülkede barışı sağlayabilir miyiz? Kimsenin birbirini öldürmemesini bekleyebilir miyiz?

Böylesi fotoğrafları gördüğümde kendimi kaybediyorum, çıldırıyorum ve şu işi yapanların elime geçmesini istiyorum.

Lan ne kadar sevgisiz bir toplumuz biz! Bu kadar naif şairlerin, yazarların olduğu bir coğrafyanın çocuklarının, savunmasız canlıları işkence yaparak öldürmesini hangi mantığın içine sığdıralım.

Sonra "Neden küfür ediyorsun?" diyorlar. Bu piçlere ne söyleyeyim, sosyolojik çıkarımlar mı yapayım? Ettiğim küfürler için eleştiren arkadaşlar, rica ediyorum bir isim verin.

Ama bu puştluğu yapanlar için söyleyebileceğim küfürler henüz icat edilmedi, kelimelere dökülmedi. Bu tiplerle aynı sokaklarda yürüyoruz, aynı havayı soluyoruz.

Hakikaten birader, kimin aklına gelir, bir köpeğin boynuna taş bağlamak, başka birini zincirlerle dövmek.

Lanet olsun!