4 Ağustos 2011

Bu çağrıya sessiz kalmayın


Galatasaray taraftar grubu Tekyumruk, şahane bir kampanya başlatmış, bana da buradan paylaşmak düşer.

Şunlar söylenmiş: "Denizli cezaevinde annelerinin yanında ceza çekmek zorunda kalan çocuklar için yardım topluyoruz. Bebek arabası, bebek bezi, temizlik malzemeleri, iç çamaşırı, ayakkabı, terlik, oyuncak ve eğitim materyallerine, kıyafet, ayakkabı, terlik, şampuan, diş macunu ve fırçası, deterjan vb. ayrıca kurum kütüphanesi için de bolca kitaba ihtiyaç var.

Göndereceğiniz malzemeleri tek noktada toplayıp cezaevine teslim edeceğiz.

Kargo gönderileri, Ümit İsmailoğlu adına, Fethi mah. Köseoğlu sokak no:67 Ataşehir- İstanbul olacaktır. Lütfen kargo gönderilerinizin ödemesini yaparak gönderiniz."


Cidden cezaevinde çocuk olmak, bebek olmak zor mu zor. Annelerinin suçunu paylaşmak zorunda kalan bu minik yavrular için bir şeyler yapmak şart.

Şu kampanyanın detayları gelsin, hiç olmazsa bir minik terlik, belki odada duran bir oyuncak, ufak bir diş fırçası ile çorbada tuzumuz bulunsun. Tembellik yapmayın, iki kuruşu çok görmeyin bu elemanlara.

Unutmadan; Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzon, Bursa fark etmez, hangi takımdan olursanız olun, bu minik elemanlara yardım edin.

Habertürk zekâsından ince örnekler!


Bu nedir lan! Böyle başlık olur mu? Hayır, neyi anlatmaya çalışmış belli değil.

Ekzantrik başlık atacağım diye bin tane takla atıyorlar, attıkları başlık ilkokul çocuğu zekâsından bile çıkmaz. Yapmayın bu siktiğimin işini.

İyiden iyiye ayağa düştü, pespaye, rezil bir iş konumuna getirdiler. Bu heriflerin başındaki Gülin denen hatun, gazeteci değil ki, bu embesiller adam gibi iş yapsın.

Sabah sabah adamı çıldırtır bu yavşaklar. Trabz10 demek, aferin size, bravo. Avuçlarım patlayana kadar alkışlamak istiyorum, bu gerizekâlıları (!)

Bak lafı söyledim, bir göz gezdireyim dedim, daha beterlerine de rastlıyorsun. "Zokora'dan Güneş'i uyardı"

Kendi dilini bilmeyen adamı, bir biçimde masaya oturtursan böyle sonuçlar alıyorsun. Elinize, ayağınıza, beyninize sıçayım.

3 Ağustos 2011

Dünyadan iftar manzaraları

İran


Filistin


Etiyopya


Çin


Bosna Hersek


Pakistan


Libya


Ve Türkiye


Yorum yapmayacağım. Din konusunda yorum yapınca, ortalık çakaldan geçilmiyor. Şu muameleyi savaşın ortasındaki Libya'da göremiyorsunuz, en acıklısı da bu.

2 Ağustos 2011

Kadının toplumdaki yeri şekilleniyor, yersen tabii


Şanlıurfa'da yaşları 14 ila 17 arasında değişen çocuklar evlendiriliyor.
Türkiye sınırlarında çocuk yaşta evlendirilenlerin sayısı yüzde 14.
Çocuk yaşta evlendirilenlere oransal olarak bakıldığında Gürcistan'tan sonra dünyada ikinci sıradayız.
Gayri resmi rakamlara göre 5.5 milyon civarında çocuk gelin var.

Bazıları para karşılığı satılıyor.
Bazıları tecavüz edildiği için sözümona namuslarının kurtarılması için evlendiriliyor.
Bazıları, ilk eş 'eskidiği' için kuma olarak alınıyor.
  • 2002'de 66 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 17 kişi hayatını kaybediyor.
  • 2003'te 83 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 94 kişi hayatını kaybediyor.
  • 2004'te 164 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 103 kişi hayatını kaybediyor.
  • 2005'te 317 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 135 kişi hayatını kaybediyor.
  • 2006'da 663 kadın hayatını kaybederken , terör yüzünden 149 kişi hayatını kaybediyor.
  • 2007'de 1011 kadın öldürülürken, terör yüzünden 183 kişi hayatını kaybediyor.
  • 2008'de 806 kadın öldürülürken, terör yüzünden 222 kişi hayatını kaybediyor.
  • 2009'da 953 kadın öldürülürken, terör yüzünden 101 kişi hayatını kaybediyor.

Ülkede kadınların yüzde 52'si kaba dayağa maruz kalıyor.
Son 8 yılda kadına yönelik cinayet rakamları yüzde 1400 oranında arttı.
  • Tüm kadınların % 25'i Fiziksel şiddete uğruyor.
  • Şiddete uğrayan kadınların %75'i eşi tarafından şiddete uğruyor.
  • Şiddete uğrayan erkeklerin % 75'i aile dışından gelen şiddete uğruyor.
  • Cinayet sonucu ölen kadınların %40-70 eşi tarafından öldürülüyor.
  • Tecavüze uğrayanların %50 si 18 yaş altında ve bunlardan %10 erkek çocuk gerisi kız çocuktur.
  • Her 4 kız çocuktan biri cinsel şiddete uğruyor.
  • Daha çok 7-9 yaş arası çocuklar cinsel şiddete uğruyor.
  • 5-10 yaş arası çocukların %55'i ensest mağdurudur.
  • 10-16 yaş arası çocukların %40 ensest mağdurudur.
  • Cinsel saldırganların %75'i tanıdık biridir.
  • Ensest olaylarında faillerin %50'si öz baba ve sırasıyla amcalar enişteler, ağabeyler, dedeler ve dayılardır.
  • Acil yardım hattını arayan kadınlardan % 57'si fiziksel şiddete, % 46,9'u cinsel şiddete, % 14,6'sı enseste ve % 8,6'sı tecavüze maruz kalmıştır.
  • 1995'te başkent Ankara'daki gecekondularda yaşayan kadınlar arasında yapılan bir araştırma, kadınların % 97'sinin kocalarının saldırısına uğradığını ortaya koymuştur.
  • 1996'da orta ve yüksek gelir gruplarında yer alan ailelerle yapılan bir araştırmada, soruların başlangıcında kadınların % 23'ü kocalarının kendilerine karşı şiddet kullandığını söylemiş, fakat belirli şiddet tipleriyle ilgili sorular sorulduğunda bu oran %71'e yükselmiştir.
  • Başka bir araştırma, kadınların % 58'inin yalnızca kocalarından, nişanlılarından, erkek arkadaşlarından ve erkek kardeşlerinden değil, kadın akrabalar da dahil olmak üzere kocalarının ailesinden de aile içi şiddete maruz kaldığını tahmin etmektedir.
  • Bir grup orta ve üst sınıf kadının % 63,5'unun cinsel tacizin bir türüne maruz kaldığı bulgusuna ulaşılmıştır.
  • Bir araştırmaya göre, şiddet sonucu ölen 40 kadından 34'ü evde ölmüş, 20'si asılmış ya da zehirlenmiş, 20'sinde öldürüldüklerine dair kesin belirtiler görülmüş ve 10'u da ölmeden önce aile içi şiddete maruz kalmıştır.
  • Türkiye'nin kuzeybatısında yer alan Bursa şehrindeki halk sağlığı merkezlerinde yapılan bir araştırma, kadınların % 59'unun şiddet kurbanı olduğunu ortaya koymuştur.
  • Mor Çatı'nın 1990 ile 1996 yılları arasında 1.259 kadın arasında yürüttüğü bir araştırma, kadınların % 88,2'sinin bir şiddet ortamında yaşadığını ve % 68'inin kocaları tarafından dövüldüğünü göstermiştir.
  • Ankara'da yapılan başka bir kadın araştırmasına göre, kadınların % 64'ü kocalarından, % 12'si ayrıldıkları kocalarından, % 8'i birlikte yaşadığı erkeklerden ve % 2'si de kocalarının ailesinden şiddet görmektedir. % 60'ı, kocalarının kendilerine tecavüz ettiğini söylemiştir.

Bu istatistikleri bir tarafa koyun, kadının toplumdaki yerine bakın, Türkiye'nin gösterdiği ilerlemeyi hesap edin.

Tabii ki salt Akp iktidarı sorumlu tutulamaz şu tablodan ama kadına şiddet ve kadın ölümleri konusundaki ilerlemelerini de (!) görmemek mümkün değil.

Kadının toplumdaki rolü şekilleniyor.
Türkiye demokratikleşiyor.
Ekonomik olarak büyüyor.
Ortadoğu'da hakim güç oluyor.
Dünyada söz sahibi haline geliyor.

Al bak bu oluyor...

30 Temmuz 2011

Hiç olmazsa... -son-

Koşarak uzaklaştı Ali mahalleden, her şeyi geride bıraktığının farkındaydı. Kafasından binlerce düşünce geçiyordu, her biri diğerini öteliyordu. Bacaklarında derman kalmayana dek koştu, durmaksızın.

Nasıl yapabilmişti bunu, kendisi de bir anlam veremiyordu. Senelerdir annesinin gözü önünde yediği dayaklar, vücudundaki izler, gizli gizli ağlamaları, kardeşlerinin yediği tokatlar.

Çok gece yataktan uyandırırdı babası, içki masasının başına oturtup, sudan sebeplerle döverdi Ali'yi. Bazen saçını taraması, bazen para verememesi, bazen hiçbir neden olmadan.

Hatırladığı bir sahne gözünün önünden gitmiyordu. Anasının mutfakta ağzı yüzü kanla dolmuş, çocuklarını siper ettiği o gün.

Ali bir köşede durdu. Nefes nefese kalmış, elleri dizlerinde, gözlerinde yaşlarla, kardeşlerine, anasına kim bakacak diye düşünüyordu. "Ne yaptım ben, ne yaptım?" diye hayıflanıyordu. Mehtap'ın yanında olmak, teslim olmadan önce, onunla konuşmak, ellerini tutmak istiyordu.

İlk gördüğü andan beri ona aşıktı, "Bekler miydi acaba?", bunu söyleyebilir miydi?

Cebinde 5 kuruş parası yoktu, akşama kadar zamanı nasıl geçireceğini bilemedi. Köprü üstüne gitmeye karar verdi, çabucak vazgeçti. Yarından sonra bu sokaklarda yürüyemeyecek, kafasını kaldırdığı zaman gördüğü güneş tenini ısıtamayacaktı. Yürümeye başladı, ayaklarının götürdüğü yere kadar yürüdü. Bir ağacın dibine çöktü, gözyaşları birbiri ardı sıra iniyordu aşağıya. Üstündeki tişörtün koluyla burnunu sildi, oradan geçenler ona bakıyordu.

Yorgunluktan uyumuştu, hemen yoldan geçen birine saati sordu, "16.25" yanıtını alınca, otobüs durağına doğru hareket etti.

Akşam olmuştu, hava kararmaya başlamıştı ama Mehtap gelmemişti. Meraklandı ama ne yapabilirdi ki? Ne evini biliyordu, ne telefon vardı, ne de ona ulaşabilecek başka bir şey. Sabaha kadar beklemek zorundaydı, midesi kazınmaya başladı. Bütün gün, kursağından bir lokma bile girmedi.

Açık bir lokanta aramaya koyuldu, yarın verirdi parasını. Sahi verebilir miydi, o kadar zamanı olacak mıydı Ali'nin? Ara sokaklara girdi, bir esnaf lokantası bulurum umuduyla, hepsi kapanmıştı. Kimseyi yoldan çevirip para isteyecek hali de yoktu, iyi de nereye giderdi bu saatte?

Yeniden ana caddeye çıktı, döner bir sağa bakındı, bir sola. Az ileride sandalyeleri dışarıda bir yer vardı. Utana, sıkıla girdi içeriye, kasada bekleyen adamla konuşmaya karar verdi.

- Usta, bir şey diyeyim mi?
- Söyle.
- Cebimde para yok da, bir şeyler yesem yarın parasını getirsem olur mu?
- Siktir git lan, aç mı doyuruyoruz burada.

Beyaz önlüklü, saçlarını simsiyah boyatmış adam ayağa kalkdı, Ali'nin omuzundan tuttu, gömleği eline gelmişti, çekiştire çekiştire lokantadan dışarı attı, bir yandan da ağzına geleni söylüyordu. Açlık suçmuş gibi utandı Ali, bir şey diyemedi.

Daha da beter acıkmıştı, bir pastaneye girdi, "Bozulmuş ya da atacağınız yiyecek varsa alabilirim" dedi. Buradan da küfürlerle kovulmuştu. Açlıktan tansiyonu düşüyor, yürüyemez hale gelmişti. Bir fırına girdi, "Ekmek var mı be ağabey? Hani şu kuşlara verdiğiniz bayat ekmeklerden de olur, açım." Eline artık taşlaşmış iki ekmek tutuşturdular, ısıramadı bile. Kırdı ekmeği, dişlerini geçirdi, yiyebildiğini yedi ama açlığına çare olmadı. Yeniden otobüs durağına gitmeye karar verdi, sabahı beklemek için.

Ali'yi sertçe dürttüler. Uykulu gözlerle kafasını kaldırıp, iki polisi görünce eli ayağına dolaştı.

- Kalk lan! Senin evin yok mu?
- Yok ağabey. Şey yani, olmaz olur mu var tabii.
- Ne işin var lan o zaman burada? Çıkart kimliğini.

Ali bir iki yokladı, neyse ki cebinden hiç çıkartmazdı. "Buyur ağabey" diyerek, uzattı. Polisler ceplerinden çıkarttığı, alete bir şeyler yazdılar, bir süre bekledikten sonra, "Bir daha görmeyeyim seni, toz ol" dediler.

Tam o sırada, polislerden biri Ali'nin gömleğindeki kan lekelerini gördü.

- Ne lan bu? Adam mı kestin?
- Yok ağabey, komşunun kızı kolunu kesmiş onu hastaneye götürdük. Ondan gelmiş olacak.

Ali bile söylediği yalana şaşırdı ama hiç duraksamadan söylemişti. O yüzden polisler üstünde durmadı. "Siktir git lan!"

Trafik ışıklarından hızla karşıya geçti, minik arabasının camları buğulanmış poğaça satan adamla göz göze geldi. Dün akşamdan sonra kimseden bir şey istemeye niyeti yoktu, gözlerini kaçırdı.

- Delikanlı, bak buraya.
- Buyur dayı.
- Aç mısın?
- Yok dayı, sağol aç değilim.
- Gel hele gel. Açlığın gururu olmaz, gel yanıma.

Mahçup bir ifadeyle adamın yanına gitti.

- Seni açlıktan öldürecek değilim ya. Yiyeğin iki poğaçayla da ben batmam, ne diye gurur yapıyorsun anlamadım. Zeytinli var, peynirli var, patatesli var. Hangisinden istiyorsan söyle.
- Dayı sen hanginden istiyorsan, ondan ver. Fark etmez bana.
- Tut o zaman peynirli güzeldir. Öyle kireç gibi peynir koymam içine. Yengenin memleketinden gelir.

Ali peçeteye sarılmış poğaçayı öylesine hızlı yedi ki, neredeyse iki lokmada bitivermişti. Bir tane daha uzattı, çocukça bir sevinçle "Peynirli mi?" diye sordu Ali. "Hee peynirlidir."

Ali poğaçasını yerken, adam tezgahın altından bir de meyve suyu uzattı. "Dayı nasıl öderim borcumu bilmiyorum. Dünden beri açım. Birkaç kişiden istedim 'siktir' çektiler. Nasıl insanlar bunlar dayı?"

Gözleri yaşlandı ama kendisini tutmayı becerdi. Yaşlı adam, saçlarını okşadı, "Sen onlar gibi olma evlat. Borcunu ödemiş olursun."

Bir-iki derken, Ali 5 poğaça ile iki de meyve suyunu indirmişti mideye.

- Vereyim mi başka?
- Yok be dayı batırdım seni zaten.
- Lan keraneci, birkaç poğaçayla zengin mi olacaktım, istiyorsan söyle.
- Vallaha doydum, saati öğrensem başka bir şey istemem.
- 8'e geliyor.
- Dayı birini bekleyecektim, burada dursam olur mu?
- Olur ya, neden olmasın. Hem çıraklık yaparsın.

Mehtap'ı beklerken, kısa süreli çıraklığına başladı. Saat yaklaştıkça, Ali gerçek dünyaya dönmeye başlamıştı. Bir süreliğine unuttuğu her şey yeniden beyninde belirivermişti. "Bekle" demek istiyordu ama nasıl beklerdi ki, daha sadece iki kez gördüğü biri bunu nasıl karşılardı hiç bilmiyordu.

- Evlat, ben aşağıya iniyorum, gelmek istersen, sorma.
- Dayı isterdim ama gelemem. Dedim ya birini bekliyorum diye.
- Madem öyle, ben her sabah buradayım. Ne zaman istersen uğra.

"Ne zaman isterse uğra." Uğrayamayacağını bile bile "Peki" dedi.

El sıkıştılar, poğaçacı "Unutmadan, benim adım Ali, seninkisi ne?" diye sorunca Ali "Dayı, adaş çıktık" dedi büyük bir mutlulukla.

Mehtap neredeyse gelirdi, gölge bir yere çöküverdi hemen. Söyleyeceklerini kafasında ölçüp biçti. Kelimeleri sıralayıverdi içinden. Yok, böylesi gerçek olmazdı. O sevdasına, hazırlanmış, ezbere alınmış kelimelerle değil, içinden geldiği gibi, tartmadan söylemeliydi. Kafasını eğmiş beklerken, bir anda gözleri karardı.

- Bil bakalım ben kimim?
- Mehtap, sensin. Sensin, sensin.
- Başka kim olacaktı, tabii ki benim. Bugün öğlen gideceğim işe, hadi gel denizin oraya gidelim.
- Yok gitmeyelim, oturup konuşalım, olmaz mı öyle?
- Olurrrr, niye olmasın.
- Dünkü çay bahçesine gidelim.

Ali bir süre düşündü, fukaralığın gözü kör olsun, cebinde yine parası yoktu. Üstelik bu kez beş parası yoktu.

- Maaşımı dün aldım. Para filan dert etme. Zaten azıcık tutuyor, iki çay içeriz.
- Eve gitmedim dün, işe de çıkmadım, o yüzden hiç param yok.
- Aaaaaa, sandığın yok yanında.

Mehtap, büyük bir şaşkınlıkla söylemişti. Kısa sürede bile, Ali'yle sandığını özdeşleştirmişti.

- Yok ya, bunu anlatacağım zaten.
- Çok merak ettim, anlat hadi.

Ali hiç düşünmeden, pat diye "Babamı öldürdüm" dedi. Mehtap olduğu yerde kaldı, ağzından tek kelime bile çıkmıyordu.

- Ali şaka mı bu?
- Yok değil.
- Ne demek 'babamı öldürdüm', nasıl ya? Yürü hadi şu parka girelim.

Çay bahçesinin yanındaki parka oturdular. İkisi de bir şey söylemiyordu. Mehtap, Ali'nin konuşmasını bekler gibiydi. Ali yerden aldığı kurumuş yaprakla oynamaya başladı. İkiye böler gibi kırdı. Gözleri sadece bir noktaya bakıyordu şuursuzca.

- Evet anlatmayacak mısın?
- Ne anlatayım ki, babamın boğazını kestim, kaçtım evden. Seninle buluşmayı bekledim, eve gideceğim anama, kardeşlerime sarılacağım. Sonra polise teslim olacağım.
- Ali bunu nasıl yaparsın? Sen katil olacak biri değilsin.
- Değilim ya, insan kendini kaybediyor. Kendimi bildim bileli dayak yedim babamdan, anam dayak yedi, kardeşlerim dayak yedi.

Pantolunun paçasını sıyırdı, "Bak şu izi görüyor musun, kızgın soba maşasını yapıştırdı ayağıma. Üstelik 9 yaşındaydım, bardak kırdım diye."

Mehtap'ın gözleri buğulandı, Ali'nin elini tutup, öpüverdi. "Niye be Ali, niye?" diye ağlamaya başladı. Sarıldılar birbirlerine. Ali, Mehtap'ın saçlarını kokluyordu, bir ömür boyu hafızasında tutmak için. Mehtap hıçkırıklara boğuldu.

- Mehtap, bir şey soracağım ama iyi düşün.
- Sor.
- Kaç yıl yatarım bilmiyorum bekler misin beni?

Mehtap gözlerini kocaman açtı, eliyle gözyaşlarını sildi, "Bekleyemem Ali" diye yanıtladı.

- Niye beklemezsin?
- Kaç yıl yatacaksın? 3 yıl mı, 10 yıl mı? Babam, ağabeyim o kadar yıl evlenmeden oturmama izin verir mi sanıyorsun? Zaten şimdiden 'köyden birini bulalım' deyip duruyorlar. O kadar sene geçer mi sanıyorsun? Hem birbirimizi tanımıyoruz bile. Şimdi 'beklerim' desem, gerçek olur mu?
- Olsun sen yeter ki de, umut olsun, orada yatabilmek için güç olsun bana.

Mehtap elini çekiverdi, "Ali bana evinin adresini yaz? Annene giderim, yerini öğrenir belki gelirim ama sana söz veremem" diye yanıtladı.

Ali adresi söylerken, çantasından kâğıt kalem çıkarttı. Adresi yazarken, Mehtap'ın gözlerinin içine bakıp, "Beklerim" demesini bekliyordu.

Ayağa kalktılar, ikisi de bir şey söylemeden birbirlerine baktılar. Bu kez Ali sarıldı sımsıkı, ayrılmamacasına, Mehtap'ın kulağına "Hiç olmazsa, beni sevdiğini söyle. Daha önce kimse söylemedi Yalansa da söyle" dedi.

- Üzgünüm Ali, sana yalan söyleyemem. Olabilirdi ama olmadı işte.
- Söyle be Mehtap söyle.
- Ben annene uğrayacağım, nerede kalıyorsan gelip ziyaret edeceğim.

Mehtap bir adım geriye çekildi. Ali kendine engel olmaya çalıştıkça, daha bir koyvermişti gözyaşları. "Hoşçakal Ali" dedikten sonra arkasına bile bakmadan kaçarcasına uzaklaştı.

Ali olduğu yerde, bir heykel gibi kalakaldı. Dudaklarından yine "Hiç olmazsa ayrılırken, beni sevdiğini söyle" cümlesi döküldü.

Eve yaklaşmıştı, 100 metre ya vardı ya yoktu. Tuğlaları sökülmüş, boyası dökülmüş gecekonduları görünmüştü işte. Adımlarını gitgide ağırlaştırdı. Tahta kapının demir kolunu çekti ve bahçeden içeri girdi. Kapıyı tıklattı, anası açtı, sarıldılar.

Anasının gözleri kıpkırmızıydı, "Kuzummmm, yavrummm gelme dedim sana. Ne diye gelirsin, git kaç yavrum, başka yere" derken, Ali'yi sıkı sıkıya sardı. Yemenisi omuzlarına düşmüştü.

- Ana polise gittiniz mi?
- Yok kuzum, banyoda baban. Alimmm girme mapuslara. Kardeşlerine kim bakar, nasıl yaparız. 'Ben yaptım' diyeyim, olmaz mı? Bütün gece düşündüm, en iyisi bu.
- Olmaz ana!

Ali öylesine bağırmıştı ki, kardeşleri çıktı odadan. Üçü de birbirlerinin elini tutmuştu. Kalktı yerinden, onlara da sarıldı, tıpkı Mehtap'a yaptığı gibi saçlarından kokladı. Önce Ayşe'yi öptü boynundan, sonra Nihal'le Nihan'ı.

- Hadi kuzum, dinle beni, yapma, etme böyle.
- Ana elimi yüzümü yıkayayım, üstüme temiz bir şeyler ver, polise gidiyorum.

Annesi, elini tutmayı çabaladısa da başaramadı, Ali çekti elini. Banyoya girdi, babası üstünde bir çuval örtülmüş biçimde yatıyordu. Çuvalı kaldırdı, babasının yüzüne baktı, yüzüne tükürdü.

Lavoboda yüzünü yıkadı, kendisinden iğrenircesine aynaya baktı, bu kez aynaya tükürdü. Aynanın önündeki jileti eline aldı, uçlarını kırdı özenle, jilet çıplak kalana kadar.
Dirseğinin iç tarafından sol bileğine kadar jileti batıra batıra soktu. Aynı yerden bir daha soktu, bu kez aşağıdan yukarıya doğru. Banyo bir anda kanlar içinde kaldı. Ali'nin gözleri kapanır gibi oldu, jileti sol eline aldı, aynısını diğer koluna yaptı, yere yığıldı, gözleri kapandı.

Annesi banyoya girdiği anda çığlıklar attı, avazı çıktığı kadar bağırıyordu, çocuklar içine girmesin diye kapattı kapıyı. Hem ağlıyor, hem bağırıyordu, Ali'ye sarıldı, yüzü gözü kanlar içinde kalmıştı onun da.

Ertesi gün Mehtap, yazdığı adrese geldi, evin içinde beyaz çarşafa sarılı iki kişi vardı, Ali'nin annesine "Arkadaşıyım. Hangisi Ali?" diye sordu.

Yatak odasına girdi, kefeni kaldırdı, eğildi, Ali'nin dudaklarını öptü, kulağına fısıldadı; "Seni seviyorum..."

Kimseye bir şey söylemeden koşarak çıktı evden...

Bu hayatın tam ortasından amına koyayım


HİÇ OLMAZSA

HİÇ OLMAZSA 2

HİÇ OLMAZSA 3

HİÇ OLMAZSA 4

Kiraz çekirdekleri

Google gazeteciliği ya da google yazarlığı diye bir durum söz konusu oldu. Birtakım gerizekâlılar, yazmaya çabaladıkları konular hakkında bilgi sahibi olmadan yazmaya çalıştığı için, 'pat' diye bilgisayar başına geçip, arama motorundan bilgi sahibi olmaya çabalıyorlar.

Oysa ki, internet aslında kendisini çokça yalanlayan bir mecradır. Aradığınız bilginin ne derece doğru olduğunu bilmek için, bunu mutlaka olumlatmak zorundasınız.

Bu 'prezervatif kaçkınları'nı televizyonda yakalarsanız minimum 3 kez dinleyin. Konu her ne olursa olsun, aynı cümleler, aynı bilgiler ve aynı argümanlarla konuşuyorlar.

Neredeyse her hafta bunlardan birinin göt olduğuna şahit oluyoruz. Biri yalan haber yapıyor, diğerinin makalesi çalantı çıkıyor, bir diğeri var olmayan bilgiler üstünden haber yapıyor.

Bir gram onuru olan adam, şu rezaletten biriyle karşılaşsa, bir daha ülke sınırları içinde dolaşamaz ama bu herifler, hiçbir şey yokmuş gibi yine televizyona çıkıyor, insanlara ahkam kesiyor.

Türkiye'ye reva görülen yeni gazeteci tiplemeleri bunlardır. Pişkin, yüzsüz, ahlâksız, onursuz, şeref yoksunu bu insan türüne çok benzeyen canlılar, "demokrasi, sivil irade, özgürlük" gibi ifadeleri ağızlarından düşürmeyip, tıpkı siyasi iktidar gibi bunları sadece kendileri için istemekte.

Bunlar aslen tetikçi görevi üstlenip, gençler arasında vücut bulmaya çalışıyor. Biraz sol jargon, çokça liberal söylemle siyasi erkin payendeliğini yapan bu kaygan çocuklar, internet olmasa bugün yoktular.

Bunların beslenme çantasına, yarın başkaları bir şeyler koymaya başlasın, 10 derecelik dönüşler yapmaya başlarlar.

Farkında olmadıkları tek şey, bugün kendilerini besleyenler, yarın bu asalakları kiraz çekirdeği gibi tüküp atacak. Bu süreci hep birlikte yaşayacağız. O zaman kuyruğuna basılmış sırtlan gibi ciyaklamaya başlayacaklar.

Köşe yazısı kaleme alırken, hırsızlık yapmak (bunun da adı intihal oldu, bildiğin hırsızlık a.k) ise bambaşka bir durum. Herifin beyin o kadar boş ki, rutin yazması gereken bir konu hakkında yazamıyor bile. Üstüne bilgi de olmayınca, internetten arayıp, tarayıp bir şeyler bulup, kelimelerin yerini değiştir ve köşe yazısı diye milletin önüne sun.

Her türlü onursuzluğa, şerefsizliğe rağmen, cepler dolduğu ve toplumda itibar -görece- gördükleri için keyifler yerinde. Yarın gelir, yarın olur, yarından kaçış yok.

"Demokrasi, özgürlük" diye bas bas bağıracaklar ama yalancı çoban örneğinde olduğu kimi, kimse kafasını geriye çevirip bakmayacak bile bu sersem sikten çıkan kaza kurşunlarına...

29 Temmuz 2011

Nesline, sana ve sapık fikirlerine 'siktir git' demekten başka çarem yok


Yılmaz Özdil, 'vur, kır, parçala' mahiyetinde bir yazı kaleme almış. Okumayan varsa özeti, "Ermenilerden nefret ediyorum"a denk geldiğini söyleyebilirim.

Eurovision'da Ermenistan'a 12 puan verilmesinden tutun da, System of a Down için 'fun' kulüp -Fun kulüp nedir tam anlayamadım. Muhtemelen Yılmaz Özdil tarzında bir şey olsa gerek- kurulmasına, oradan milli maç yapılmasına kadar uzun bir yelpazede yapılanları eleştirmiş.

Ülkenin iktidarından, iktidara muhalif olanlara kadar hemen herkes faşizm sınırlarında dolaşıyor. Herkes hedef tahtasına birilerini oturtup, üstünden siyaset yapıyor ya da kaleminden kan damlatıyor.

Ogün Samast, 4 gün önce aldığı ceza sonrası bazı gazetecilerin kendisini yönlendirdiğini söylemişti. Yılmaz Özdil'in yazısının karşılığı biraz da bu olsa gerek. Birilerinin yönlendirdiği 3-5 gerizekâlı, bu tip hastalıklı fikirlerle daha da gaza geliyor.

'Minik Ogün' bundan sonra cezaevinde Yılmaz Özdil okusun, onun engin (!) fikirlerinden rahatlıkla faydalanabilir. Süreç gösteriyor ki, Yılmaz Özdil bundan sonra vites artırarak yazılarına devam edecektir. Bugün Ermeniler, yarın Kürtler, diğer gün Rumlar, kesmezse Çerkezler, sonra herkesler.

Ermenilerle haşır neşirliğim çocukluğumdan başladı. Bahçelievler'de evsahibimiz Agop Amca'ydı. Annesi Madam Teyze -ismini bilmiyorum halen hep öyle seslendik- ile birlikte yaşardı. Bisikletimi tamir ederdi, ne zaman neye başım sıkışsa evin altında bulunan bodrumdan bozma tamirhaneye yanına giderdim.

Kendi bayramları olmamasına karşın Şeker ya da Kurban bayramlarında ilk onlara giderdim. Mendil içinde para verildiğini onlardan öğrendim. Tabii çocuk aklıyla bunlar bir şey ifade etmiyor o dönem ama insan sonra düşününce, bunların ne kadar güzel şeyler olduğunu düşünüyorsun.

Sonra yazları Çınarcık'a giderdik, bir sürü komşumuz vardı Ermeni. 11-13 yaşlarında bir sürü arkadaşım vardı, ilk aşık olduğum kız Nadya, birlikte aynı takımda oynadığımız Yervant, ucundan kenarından siyasete giriştiğimiz zamanlarda tanıştığım Payel Abi, Leon Abi...

Bugüne kadar çevremdeki hiçbir Ermeni'nin kötü olduğunu görmedim, hoş görsem de Yılmaz Özdil çiğliğinde ve iğrençliğinde düşünebilmemin imkânı yok.

Bir insanın böyle düşünebilmesinin altındaki mantığı arıyorum, yok olmuyor, bulamıyorum. İnsanları hedef tahtasına oturtmak, bir halktan nefret ettirmeye çabalamak, bir gazetecinin değil ancak şarlatanın işi olabilir.

Yılmaz Özdil yazısını "Benim neslim üzerine düşeni yaptı. Bundan sonrası sizin neslinize bağlı!" diye bitirmiş.

Doğrusu kendisiyle aynı nesilden olmadığım için mutluyum. Çünkü kendi nesilleri, bu ülkenin vatandaşı olan Ermenilerin, Rumların evlerini yağmaladı, onların karılarına kızlarına tecavüz edilirken, oturduğu yerden izledi, hatta içten içe haz duydu.

Ermenilerin ordu içinde erlikten başka bir paye verilmemesine, devletin hiçbir biriminde doğru düzgün görev verilmemesine sesini çıkartmadı.

Ermeni çocuklarına Sinan, Yavuz gibi isimler verilirken, kapı zillerine soyadları yazılmazken, bundan hiç rahatsızlık duymadılar.

Yılmaz Özdil'in "üzerine düşeni yaptığını" söylediği nesil, bu ülkenin topraklarında katliamlara, işkencelere, köy boşaltmalara, darbelere, insanların mallarının elinden alınmasına, kendi ülkesinde mülteci durumunda olmasına hep göz yumdu.

Bu neslin bir parçası olmadığım için kendimi şanslı sayıyorum. Biraz daha fazla okunmak, isminin gündemde kalmasını sağlamak için böylesi acizce, alçakça fikirlere sahip nesiller yetişmez diye umut ediyorum.

Çünkü Yılmaz Özdil gibileri var oldukça Ogün Samast'lara yenileri eklenecektir. Ve işin kötüsü bu boktan adamlar toplumda bir biçimde itibar görecektir.

Ülkede buram buram faşizm kokuyor, sonu iyi yere gitmiyor. Karşısında yapılabilecek tek şey sağduyuyu elden bırakmadan, bu pezevenklere karşı dik durmaktır. İtin ürüyüp, kervanın yürümemesini sağlamak için başka bir şey yapılamaz.

Bu arada itiraf ediyorum, Agop Amca'ya her bayramda sabahın köründe gitme nedenim, mendil içindeki para değil, o nefis nane likörüydü...

26 Temmuz 2011

Hiç olmazsa... -4-


Kimseyi uyandırmamak için parmaklarının ucunda evden çıktı. Buralarda erken başlardı haya, insanların sokaktaki hareketliliği başlamıştı. Kafasına şapkasını geçirdi, kimse yüzünü görmesin diye. Kolundaki sandık şimdiden külçe gibi ağır geliyordu. Karnı acıkıyordu, cebinde 20 lira ya vardı ya yoktu. "Olsun anasını satayım, varsın olsun. Biraz daha çalışırım, canımdan önemli mi?" diye düşündü.

'Meşhur Börekçi Vasıf' tabelasını gördü. Üç dört merdivende ulaşıverdi börekçiye. Birkaç masa boştu, çöküverdi birine. Komiyle göz göze geldi.

- Kıymalı ne kadar, peynirli ne kadar?
- Peynirlinin porsiyonu 2.5 lira, kıymalının 3.5.
- Kıymalı ver, bir buçuk porsiyon olsun, bir de çay. Ama büyük bardak olsun.
- Tamam.

İnsanları gözledi, hepsi de hızlı hızlı yiyordu. Gözlüklü 20'li yaşlardaki biri, hiç bakmadan çatalını tabağa daldırıp, böreğe saplıyordu çatalı, bir gözü gazetesinde.

Böreği ve çayı gelmişti bile. Çayına iki şeker koydu, börekten bir parça aldı. Böreğin sadece ismi kıymalı, yoksa içinde kıymalar sayılıyordu. Soğanla dolu, birkaç kıyma tanesi, hepsi o kadar. Yine de lezzetliydi meret, ne koyuyorlarsa içine. Bir çayından yudumluyor, bir börekten yiyordu. Tabakta kalan kıyma tanelerini, çatalının dişlerinin arasına alarak, ağzına attı. Çayından son yudumu alıp, hesabı ödedi ve çıktı.

Ne yapar, ne ederdi de anası ve kardeşlerini o evden götürdü, onu düşünüyordu. Boyacılıkla olacak iş değildi, mutlaka başka iş bulmalıydı. Elinden başka iş de gelmezdi, 5 senedir elinde bu sandıkla İstanbul'da gitmediği yer kalmamıştı neredeyse. "Öğrenirim" diye geçirdi içinden.

Daha çok vardı durağa, vakit geçmek bilmiyordu. Haşim İşçan Geçidi'nin az öncesindeki parka girdi, biraz zaman öldürmek için. Bir banka oturup, sigara içecekti.

- Boyacı bak bi.
- Buyur abi.
- Parlat bakalım.
- Emrin olur.

Adam banka oturmuş, ellerini yanlara açmış, kafasını havaya kaldırmıştı. Ali, her zamanki gibi başladı boyamaya. Kadife bezini bir sağa bir sola, usta biçimde sallıyordu. Az önceki o eski ayakkabı, şimdi yepyeni görünüyordu. Gerçi altına bir pençe atılması gerekiyordu.

- Abi tamamdır.
- 3 lira yeter mi?
- Yeter abi.
- Haydi kolay gelsin sana.
- Sağolasın.

Ali aldı sandığını 3-4 sıra ilerideki banka oturdu. Sandığındaki paketten bir sigara alıp yaktı, sandığını bankın üstüne koydu. Mehtap'a neler söyleyecekti aklından bir bir düşündü. "Derim işte, böyle böyle oldu diye. Anlatırım ne var ne yoksa. Yalan söylemeyeceğim" dedi. Bankın tam yanından geçen adama "Saat kaç acaba?" diye sordu, "8'i 10 geçiyor" yanıtını alınca, toparlandı. Farkında bile değildi, zamanın bu denli geçtiği.

Aceleyle kalktı, en yakın dostu sandığını da alıp, düştü yola. Arabalar, korna sesleri ve uğultudan rahatsız oldu. Koşarcasına yürümeye başladı, içinde 'ya yetişemezsem' endişesi. Neyse ki, az kalmıştı.

Durağa geldiğinde Mehtap'a bakındı ama yoktu. "Ya gitmişse, ya erkenden geldiyse. Yok be iki gündür aynı saatte geliyor" diye düşünürken, saati sordu. Daha 5 dakika vardı, derin bir nefes aldı, rahatladı, gözü karşıdaydı.

Mehtap görünmüştü bile, Ali'yi görünce gülümsedi, Ali de karşılık verdi. Trafik ışıkları tam da yeşil olacak zamanı bulmuştu. Tam ışıkların altındaydı, Mehtap kafasını kaldırıp kaç saniye kaldığına baktı. 8, 7, 6, hah tamam bitmişti.

Mehtap tam Ali'nin yanına geldi ki, "Ne oldu suratına?" diye şaşkınlıkla sordu. Ali kafasını önüne eğdi, bir süre bakamadı. Mehtap, çenesinden kaldırdı, gözlerinin içine baktı.

- Ali ne oldu sana?
- Yürüyelim mi? Hem anlatırım ne olduğunu.
- Dur o zaman bir telefon açayım, azıcık 'geç kalacağım' diyeyim.

Yeniden yolun karşısına geçtiler, Mehtap annesinin hasta olduğunu ve 2 saat gecikeceğini söyledi. Ali nasıl mutlu olmuştu, bunları söylerken. Telefonu kapattı, "Ali bir yerlere oturalım mı?" diye sordu. Cebinden 14-15 lira vardı, hesabı ödeyemezse rezil olurdu, bir şey diyemedi.

- Bende para var, ben ısmarlarım. Hem ilk gün sana kötü davrandım, hadi bırak gurur yapmayı.
- Bilmem ki. Ben böyle alışık değilim.

Kelimeler ağzından tek tek çıkıyordu. Her kelime sonrasında 2-3 saniye duraksıyor, sonra ardına getireceği kelimeyi koyuyordu yerine.

- Tamam gel hadi, ileride bir çay bahçesi var. Hem açım ben. Poğaça-simit alırız, çay bahçesinde yeriz.
- Ben yediydim.
- Yürü Aliiii. Yeriz işte, yemezsen de yeme.

Bir pastane buldular, 2 tane açma aldılar, 1 simit, 2 de poğaça. Hepsinin parasını Mehtap verdi, Ali utancından pastaneden içeri bile giremedi. Mehtap, Ali'nin yüzüne, ellerine dikkatle baktı. Hiç boyacı çocuk gibi değildi. Özellikle parmakları çok biçimli ve yaptığı işe karşın temizdi.

Pastaneden çıktılar, ufak bir yokuş indiler, parkın ortasındaki çay bahçesine geldiler. İki çay söylediler, Ali yine büyük bardakta istedi. Mehtap, kâğıtlarını yırttıktan sonra aldıklarını masaya koydu. Çaylar gelmeden, bir parça ısırdı açmadan. Ali'nin yüzüne baktı, kafası yine önündeydi, yüzünü saklıyordu.

- Anlatmayacak mısın Ali?
- Yok sen karnını doyur diye bekledim.
- Hem yerim, hem dinlerim, hadi anlat.
- Nesini anlatayım, şerefsiz babam dövdü.
- Neee, seni bu hale baban getirmiş olamaz.
- Yeminle babam yaptı, yalan yok. Hatta utandım önce, nasıl söylerim diyeb Sonra gerçeğini anlatmaya karar verdim.
- Peki neden yaptı?
- Kazandığım paradan anama gizli gizli veriyordum. Onları bulmuş. Bu şerefsiz kumara, alkole veriyor, o yüzden anama gizliden veririm.
- Aaaa, ne güzel.
- Bulmuş bunları, eve girdim, soru bile sormadan vurmaya başladı. Babam olmasa, bak ne yapardım ya, o şerefsize değmez.

Ali bir bir anlattı olanları, Mehtap'ın yüzü buruştu, ne söyleyeceğini bilemedi çok kez. Ali konuştu, konuştu, konuştu. Ali anlattıkça sinirleniyor, sinirlendikçe yumruklarını sıkıyordu. Mehtap, sıkılı yumruklarından birini avucunun içine aldı "Üzülme" diyebildi sadece.

- Gitmem gerek geç kaldım.
- Akşam bekleyeyim mi durakta?
- Yok bekleme ağabeyim gelecek, almaya.
- Peki ya yarın sabah.
- Yarın sabah yarım saat daha erken gel o zaman.

Ali nasıl mutlu olmuştu, gözleri parladı. "Peki gelirim, istersen bir saat erken bile olur" dedi ama Mehtap o kadar erken çıkamazdı. Çay bahçesinden çıktılar, Mehtap çok geç kalmıştı, bir taksi çevirdi, "Unutma yarın, yarım saat erken" diye bir kez daha uyardı.

Ali bütün gün sokakları arşınladı. Her zamankinden daha erken gidecekti eve. Atladı otobüse, Mehtap'ın elini tuttuğu anı düşündü. Gözlerini kapatıp, o anı tekrar tekrar yaşadı. Eve girdi, babası oturmuş içiyordu. Yüzüne bile bakmadan, odaya girecekti ki, "Gel lan buraya!" sesiyle irkildi.

- Kime diyorum lan ben, otur şuraya.
- Efendim.
- Geç ulan otur şuraya dedim!

Ali sandalyeye oturmamıştı ilkin, babası böyle söyleyince oturmak zorunda kaldı. Masada bir şiye vokta, birkaç kayısı, biraz da kiraz vardı.

- Kimsin sen, benden para gizliyorsun?
- Saklamadım, anama verdim.
- Aynı şey, itoğlu it.
- Sana ne zaman para versem, içkiye veriyorsun, kumar oynuyorsun. Kardeşlerime, anama hiçbir şey almıyorsun. Üç yıl oldu çalışmıyorsun, ya ne yapaydım?

Ali sert tonda söylemişti bunları. Babasına kızgınlığı dağları aşmıştı. Oysa küçükken böyle değildi. Cebine harçlığını koyar, beslenme çantasına bir elma sıkıştırır, öyle yollardı okula. Çalıştığı fabrika küçülme kararı almıştı, öyle söylemişti babası. O yüzden de işten çıkartılmıştı. İlk zamanlar iş aramıştı, bulamayınca içki içmeye başlamıştı. Sonrasında dayak, kavga, gürültü, bu evden hiç eksilmedi.

- Vay efendim sana mı soracağım iş arayıp aramayacağımı. Ulan saygısız it, iş var da ben mi çalışmıyorum.
- Yalan söyleme, sana iki kez iş buldum, birine gitmedin. Diğerinde üç gün çalıştın, cebinde konyak şişesiyle yakalanınca çıkartıldı. Bu evde 4 kişiyiz, hiç soruyor musun kirayı, elektriği, suyu kim veriyor diye.
- Nankör! Bunca sene kim baktı bu eve. Biraz da sen bak, ne oldu gocundun mu çalışmaktan?
- Çalışmaktan değil ama arkamdan 'sarhoşun oğlu' diye dalga geçmelerinden gocunuyorum.

Gerçeklerle yüzyüze gelmek hoşuna gitmemişti, hiç hem de. Hasan ayağa kalktı, tokadı patlattı, Ali'nin suratına.

Annesi ve kardeşleri içerideki odadan çıktılar. "Tembih etmedim mi size çıkmayacaksınız odadan diye. Girin lan odaya, hepinizin ağzına sıçarım." diye çıkıştı. Anneleri kızlarına siper oldu, bir hamleyle önlerine geçti, odaya soktu hepsini.

- Baba vurma bana, yeter artık.
- Ooooooo Ali Efendi büyümüş, adam olmuş, babasına kafa tutar olmuş. İtt...

Bir tane daha vurdu, Ali sandalyeden yere düştü, kolundaki sandığıyla birlikte. Sandığın gözünü açtı, falçatasını çıkarttı. Babası geri adım attı, Ali ayağa kalktı. Vokta şişesini ittirdi eliyle, falçatayı salladı babasının koluna. Kan sıçradı kolundan, iki adım daha geriye gitti, divana takılıp, düştü üstüne.

Ali üstüne üstüne gitti, "Vurma dedim sana, vurma dedim" diye bağırırken, babasının boynuna savurdu falçatayı, kanlar sanki minik bir hortumdan su tutar gibiydi. Ali hıncını alamadı, "Anama vurmayacaksın bir daha, gebertirim seni" boğazına sokuverdi falçatayı.

Annesi odadan çıktı, önce kocası Hasan'a, sonra Ali'ye baktı; "Kuzummmmmm ne yaptınn" diye bağırdı, sarıldı Ali'ye. Ali ağlıyordu, "Vurma dedim anne vurma dedim, dinlemedi"

- Ali çabuk git buradan, kaç oğlum.
- Gitmem bu adamın size zarar vermesine izin vermeyeceğim.

Ayırdında değildi babasını ölürdüğünü, içinde senelerdir biriktirdiği nefreti boşaltmıştı.

"Alim çabuk git, gelme sakın." Ali'ye sarılmıştı sımsıkı, kardeşleri odaya girince çığlık çığlığa bağırmaya başladılar. Cebinden çıkarttığı 50 lirayı, annesine verdi, "Ana ben yarın geleceğim. Siz polise haber verin, teslim olurum ama önce bir işim var" dedi.

Sandığından sigarasını ve kibritini aldı, koşarak uzaklaştı evden. Ardına bile bakmadan. Son bir işi vardı...

(yarın biter)

Kitabını siktiğim orospu evlatları


Şanlıurfa'da şu yavru kediyi önce sıcak suyla haşlayıp ardından ön ayaklarını bıçakla kesmişler. Ulan yemin ediyorum elim ayağım tutmuyor, sizin gelmişinizi, geçmişinizi, sülalenizi sikeyim.

Ben hayatımda böyle bir şey görmedim. Lan puştlar, yavşaklar, bunların yaşamasına izin verenlerin de geçmişini sikeyim, bunların da.

Yeter artık psikopatlarla yaşıyoruz, pislik herifler. Nefes alamıyorum...

Özgür düşünce öldürülüyor


Bu iktidarın, kini, nefreti bitmiyor. Herkesle hesaplaşıyor, kendine karşı olan herkese diyet ödetiyor.

Bunun son örneği Ali Nesin'in Matematik Köyü oldu. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen öğretmenlerin yol paralarını bile kendi ceplerinden ödeyerek, ders verdiği Matematik Köye hacizlerle boğuşuyor.

Lise ve üniversite öğrencilerinin geldiği, ortak bir hayatı paylaştığı, birlikte bulaşık yıkadığı, çöp topladığı, temizlik yaptığı, televizyonun yasak olduğu Matematik Köyü'nde ezber değil, düşünme yoluyla, sorgulayarak, gençlerin özgüvenleri artırılıyor ve hayata başka şekilde bakmaları sağlanıyor.

TÜBİTAK denen artık ele geçmiş kalelerden biri olan kurumsa son 4 yıldan bu yana Ali Nesin'in Matematik Köyü'ne desteğini çekmiş durumda. Daha önceki yıllarda 40 bin TL'lik destek sağlayan TÜBİTAK, köyün fişini çekmiş belli ki.

Aslında garipsememek gerekir, şu an hakim zihniyete sahip insanların, böyle özgür düşünceyi aşılayan bağımsız kurumlara destek vermezi beklenemez. Ama bunun bir intikam gibi gerçekleştirilmesi insanın midesini bulandırmaya yetiyor.

Tam bu haciz konusu gündemdeyken, bugün Radikal'de yayınlanan haberle birleşince, işin ne boyutlarda olduğu daha iyi görülüyor. Matematik projesiyle TÜBİTAK'ın yarışmasına katılan lise öğrencisi Barış Paksoy'a TÜBİTAK'tan "Sen bunu yapmış olamazsın" yanıtı gelmiş.

Ülkeden bir dahi çıkabilir ama TÜBİTAK, "Yok arkadaş senin yaşın yetmez, kafan basmaz" demeye getirmiş.

Lafı eveleyip gevelemeyeceğim. Ben nasıl çocukların kuran kurslarına gitmesine karşıysam, bu adamlar da çocukların, gençlerin özgürlükçü yetişmesinden rahatsız. Ama tabii aramızda bir fark var, ben kimsenin kuran kursuna gitmesine engel olmam. Bunlar Ali Nesin'in Matematik Köyü örneğinde görüldüğü üzere, bitirmek için her şeyi yapıyor.

Çok aşağılık adamlar ve aşağılık bir zihniyet. Toplumu gerizekâlı yapmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Düşünmeyen, sorgulamayan, nesiller yetiştirmek, bunların devamlılığını sağlamak asli görevleri haline geldi. Ne kadar aptal, o kadar oy. Bunun adı da demokrasi oluyor.

Cemaat kuyruğuna takılmış çocuklara 'bizim çocuklarımız', bu çocuklara ise 'Otur yerine senin yaşın yetmez' muamelesi.

Bunlar güya insan, sizin insanlığınızı sikeyim.

YARDIM ETMEK İSTEYENLER TIKLASIN