16 Ekim 2011

İki fotoğraf arasındaki fark


Garip bir maç oldu. İlk yarı, maçın daha başında Sestak'ın kafa vuruşu dışında pozisyonu yoktu Bursaspor'un. Kazım'ın çıkışı, sağ kanadın işlevsizleşmesi ve ikinci yarı Ertuğrul Sağlam'ın Insua ve Tagoe hamleleriyle birleşince, rakip yarı alana gidemeyen bir Galatasaray izledik.

Benim için maçın önemi, Galatasaray'ın sahadaki duruşudur. 16 Ağustos 2010 tarihindeki, Sivasspor-Galatasaray karşılaşmasını unutmuyorum. Baros'un etrafını 3 Sivassporlu futbolcu sarmış, kapışma halinde. Arka planda Mehmet Batdal, çoraplarını çekiştiriyor. O gün, böyle bir takım olamayacağını söylemiştim.

Aradan 1 yılı aşkın bir süre geçiyor ve Engin'in pasında Elmander topu filelere bırakıyor. Engin gole seviniyor, Elmander sevincini yarıda kesip Engin'i arıyor. Herkes Engin'in etrafında, Kazım her zamanki gibi şaklabanlıklar yapıyor. Hasan Şaş, Ümit Davala, tercüman Mert hepsi birbirine girmiş gole seviniyor.

Kimseye öğretmeye haddim değil elbet ama takım olmak başka bir şey. Tek tek harika adamlardan kurulu bir futbol takımını sahaya sürersiniz ama o yeşil çimlerin üstünde bir kimya tutturamazlar. Tenis oynamıyorsun, yüzmüyorsun futbol dediğin oyunda sahadaki 11 adamın mücadelesi ve saha dışındaki pek çok elementle var oluyorsun.

Sabri'yle başlayan, Sercan'ın harika dokunuşuyla sinyali veren, Elmander'in oyun anlayışını gösteren pasıyla finale yaklaşan ve Baros'un ustalığıyla tribünleri sevince boğan gol, Nou Camp'ta izlediğimiz türdendi.

İşler şu ana kadar fena gitmiyor ancak sahaya bakıldığında süreklilik göremediğimizi de söylemek gerekir. Zaten o da sağlandığında, alınacak sonuç ne olursa olsun, futbolu izlenesi bir takım halini alacaktır Galatasaray.

Yenilen golde, Sercan'ın vuruşunu anlamlandırabilen, Eboue'nin Afrika'dan yeni transfer edilmiş bir oyuncu olmadığını söyleyebilen ya da Hüseyin Göçek'in düdük taşıma yetisi olacağına dair fikri olan var mı bilmiyorum.

Bildiğim tek şey Galatasaray'ın takım olma yolunda hızlı adımlar attığı. Eksiği, gediği tabii ki mevcut ancak son 2-3 yıla oranla bambaşka değişimler gösterdiği de aşikâr.

Yenilen gole hep birlikte üzülmek, yapılan bir hatada arkadaşının başını okşamak, golü atanın sevincini bile yaşamadan asistin sahibine koşması, yedek kulübesinde sarmaş dolaş insanlar görmek, maçın bitmesine kısa süre kala gol yiyen takım taraftarının sanki 70 dakika daha varmışcasına takımını aynı coşkuyla desteklemesi, Galatasaray'ın yeniden bir takım olduğunu görmek...

Uzun zamandır görmediğimiz pek çok şeyi görüyoruz. Aslında sevincimiz 3 puana değil, sahadaki bu görüntüye.

Engelsiz Aslanlar'ın üst üste 3. kıtalararası şampiyonluğu, kadınlarda ve erkeklerde Fenerbahçe'yi devirerek alınan kupalar, bu görüntüyle birleşince, Galatasaray'daki değişimlerin salt, futbolla ilintili olmadığını görüyoruz.

Galatasaray'ın tekrar spor kulübü olmasını görmek, güzel şey. Şu işler olduktan sonra bu boktan ligde şampiyon olmuşsun, olmamışsın zerre önemi yok, benim için de olmayacak.

Son söz Baros için olsun. Baros'u göndermek intihardır. Bugüne dek; hırsı, mücadelesiyle bu takımda kalmayı sonuna kadar hak etmektedir. İsterse 20 maç boş geçsin, umrumda bile değil.

15 Ekim 2011

'Ali Sami Yen Stadı haramilerin değil halkındır'


Şu pankartı hazırlayanları, emek verenleri, oraya asanları alınlarından öpmek gerekir.
Bir stat için yapılmayan şaklabanlık kalmadı ve tüm bu şaklabanlıklar, 'Başefendi' protesto edildi diye yapılıyor.

Halkın cebinden çıkan paralarla yapılan bir stadı 'biz yaptık' demek ancak bu yüzsüzlere göre bir söylem.

Beyefendiler yıllarca iktidarda kalacaklarını sanıyor. İktidar sarhoşluğundan ne yaptıklarını, ne söylediklerini bilmiyorlar.

Bir Galatasaraylı olarak kendi adıma teşekkür ederim.

Tekyumruk'taki tüm arkadaşlara selam olsun.

Kırmızı başlıklı kız


7 Ocak 2011

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız: Elektrik ve doğalgaza zam yapmayacağız

9 Mayıs 2011

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek: Bizim gündemimizde seçimden sonra ne vergi artışı, ne de zam var. Ben, (Bir vergi artışı ve zam yok) diyorum. Evet (Yok) diyorum."

12 Haziran 2011 seçim sonuçları

AKP: Yüzde 49.9

30 Eylül 2011

BOTAŞ, konutlarda kullanılan doğalgaz fiyatlarına yüzde 12.28 ile yüzde 14.35 arasında, sanayide kullanılan doğalgaz fiyatlarına ise yüzde 13.7 ile yüzde 14.30 arasında değişen oranlarda zam yaptı.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, elektrik fiyatlarına konutlarda yüzde 9.57, sanayide ise yüzde 9.26 oranında zam yaptı.

13 Ekim 2011

Bazı mallarda uygulanan Özel Tüketim Vergisi'nde (ÖTV) değişikliğe gidildi.

Buna göre, motor silindir hacmi 1600-2000 cm3 arasında olan araçlarda vergi oranı yüzde 60'tan yüzde 80'e, motor silindir hacmi 2000 cm3'ün üzerinde olan araçlarda, yüzde 84'ten yüzde 130'a yükseltildi.

Tütün içeren purolar, uçları açık purolar ve sigarilloların vergi oranları yüzde 30'dan yüzde 69'a, asgari maktu vergi tutarları ise 0,1325 liradan 0,1450 liraya çıkarıldı.

Cep telefonlarında ÖTV yüzde 20'den yüzde 25'e çıkarıldı, maktu vergi 40 liradan 100 liraya çıkarıldı.


13 Ekim 2011

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek: Bundan sonra herhangi bir vergi ya da oran artışı söz konusu değil. Bu maktu vergi de, yeniden değerleme çerçevesinde bir güncelleme olabilir.

14 Ekim 2011

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç: Yapılan zamlar 74 milyonu ilgilendirmiyor. Birkaç kişiyi ilgilendiriyor.

15 Ekim 2011

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: Kardeşim sigarayı içmezsin, olur biter. Alkolü daha az tüketirsin olur biter. Kalkıp da Porsche kullanacağına Fiat'a bin. Biraz daha düşür harcamayı.

KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ

Bir zamanlar küçük bir kız varmış. Annesi ona üzerinde kırmızı başlığı olan bir pelerin almış. Kız bu pelerini çok seviyormuş ve nereye gitse onu giyiyormuş. Bu nedenle de herkes ona Kırmızı Başlıklı Kız diyormuş.

Bir gün “Kırmızı Başlıklı Kız!” diye seslenmiş kızın annesi. “Büyükannen hâlâ hasta. Hadi giyin de, ona yaptığım şu çöreği götür.”

Kırmızı Başlıklı Kız da elbisesini giymiş, üzerine kırmızı başlıklı pelerinini geçirmiş, başlığı çenesinin altında sıkıca bağlamış ve yola çıkmış.

“Tavşan Ormanı’ndaki yoldan ayrılma sakın!” diye seslenmiş annesi arkasından. (Ormanın adı Tavşan Ormanıymış, ama içinde uzun zamandır bir tek tavşan bile yokmuş - neden olmadığını birazdan öğreneceksiniz.)

“Ayrılmam anne,” demiş Kırmızı Başlıklı Kız. Tam ormana girmiş, birkaç adım atmış ki, çalılıkların arasından bir ses duymuş. Yola birden bir kurt fırlamış. Kırmızı Başlıklı Kız korkusundan az kalsın elindeki sepeti düşürüyormuş. Fakat kurt hiç de öyle düşmanca görünmüyormuş. “Nereye böyle küçük kız?” diye sormuş kurt.

“Büyükanneme gidiyorum,” demiş Kırmızı Başlıklı Kız. “Tavşan Ormanı’nın sonunda ki ilk ev. Büyükannemin sağlığı pek iyi değil. Bu arada adım ‘küçük kız’ değil, ‘Kırmızı Başlıklı Kız.’ ”

“Özür dilerim,” demiş kurt. “Bilmiyordum. Bak sana ne diyeceğim. Ben bir koşu gidip Büyükannene senin yolda olduğunu haber vereyim. Yalnız sakın yolda oyalanayım falan deme, olur mu? Başına bir şey gelmesini istemeyiz, öyle değil mi?”

Kurt oradan hemen sıvışmış! Çünkü yakınlarda bir oduncu dolaşıyormuş. Eğer kızı hemen orada yerse, oduncunun kızın yardımına koşacağını biliyormuş.

Kırmızı Başlıklı Kız, çiçek toplayarak, kelebeklerin peşinden koşarak, kuş seslerini dinleyerek yolda ağır ağır ilerlerken kurt kestirmeden Büyükannenin evine varmış, kapıyı çalmış.

“Kim o?” diye seslenmiş içeriden yaşlı kadın. Kurt sesini değiştirerek, “Benim, Kırmızı Başlıklı Kız,” demiş. “Çayın yanında yemen için sana çörek getirdim.”

“Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş Büyükanne. Kurt hemen içeri dalmış. Öyle açmış ki! Günlerdir hiçbir şey yememiş. Bu yüzden Büyükanneyi çiğnemeden bir lokmada yutuvermiş. Biraz sonra Kırmızı Başlıklı Kız Büyükannenin kapısını çalmış.

“Kim o?” diye seslenmiş kurt yumuşak bir sesle. “Benim, Kırmızı Başlıklı Kız.” “Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş kurt. “İçeri girebilirsin.”

Kırmızı Başlıklı Kız bir an için tereddüt etmiş. ‘Büyükannemin sesi ne kadar da garip böyle?’ diye düşünmüş. Sonra büyükannesinin hasta olduğu gelmiş aklına ve kapının mandalını kaldırıp açarak içeri girmiş.

Kurt, Büyükannenin geceliğini giymiş, onun başlığını ve gözlüğünü takmış yatakta yatıyormuş. Yorganı boğazına kadar çekmiş, içerisi karanlık olsun ve suratı fark edilmesin diye de perdeleri iyice kapamış.

“Elindekileri oraya bırak da yanıma gel canım,” demiş kurt. Kırmızı Başlıklı Kız çöreği yatağın yanında ki küçük masanın üzerine koymuş, ama hemen kurdun yanına gitmemiş. Çünkü Büyükannesi bir tuhaf görünüyormuş.

“Kolların neden bu kadar büyük Büyükanne?”
“Seni daha iyi kucaklamak için!” demiş kurt.
“Kulakların neden büyük, peki?”
“Seni daha iyi duyabilmek için!” demiş kurt.
“Gözlerin neden kocaman, peki?”
“Seni daha iyi görebilmek için,” demiş kurt.
“Dişlerin neden sivri peki?”
“Seni daha iyi yiyebilmek için,” demiş kurt.

Bunu söyledikten sonra kurt artık daha fazla kendine engel olamamış ve yorganı bir tarafa atarak yataktan fırladığı gibi Kırmızı Başlıklı Kızı bir lokmada yutuvermiş. Sonra da karnı doyduğu için keyfi yerine gelmiş ve uykuya dalmış.

Ama ne var ki kurt çok kötü horluyormuş. Evin önünden geçen bir avcı onun horultularını duymuş. Büyükanneye kötü bir şey mi oldu acaba, diyerek kulübeden içeri girmiş. İçeri girer girmez de orada neler olduğunu hemen anlamış.

“Aylardır senin peşindeyim pis yaratık,” diye bağırmış avcı ve kurdun kafasına elindeki baltanın sapıyla vurmuş. Sonra da önce Kırmızı Başlıklı Kızı, sonra da Büyükanneyi dikkatle kurdun içinden çıkarmış. İkisi de sapasağlammış.

Büyükanne, Kırmızı Başlıklı Kızın ona getirdiği çöreği afiyetle yemiş. Kırmızı Başlıklı Kız büyükannesine bir daha hiçbir kurdun sözüne kanmayacağına dair söz vermiş. Eve dönerken tavşanların saklandıkları yerlerden çıktıklarını görmüş. Tavşan Ormanı yine eskisi gibi tavşanlarla dolu bir orman haline gelmiş.

13 Ekim 2011

Benim paramla beni sikiyorlar


Bu halkın güzel sözleri vardır, bazılarını acayip severim. Favorilerim arasında "Karıncayı, belini incitmeden sikeceksin" bulunur.
Türkiye yönetenlerinin genel düsturuydu bu söz son 4-5 yıla kadar. Genelde halkı becerirken, çok fazla bağırmamaları için ya ağızlarını kapatırlardı ya da işlerini usul usul görürlerdi.

Akp ile bu durum değişti, onlar işi aleniyete döktü. Nasılsa iki tartışma, üç operasyon, bir-iki bağırmayla kimsenin umrunda bile olmuyor. Umrunda olsa bile tepki gösteren, sesini çıkartan yok.

Akp'nin bir de başarısı, bu zam konusunu hiç dile getirmemesi. Onlara göre ortada zam filan yok. Zam yerine 'fiyat düzenlemesi', 'güncelleme', 'ayarlama' gibi kelimeler kullanıyor. Zam dediğimiz şey sadece bizim için var, onlar için yok yani. Misal Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, "Maktu vergide yeniden değerleme çerçevesinde bir güncelleme olabilir" diyor. Nereden çıkartıyoruz ki zammı filan. Bu tamamen bir güncellemeden ibaret. Eski kalmış ya bunlar, 70 yıldan bu yana zam yapılmıyor ya, bunlar ufak güncellemeler yapıyor sadece.

Aynı Maliye Bakanı, seçimlerden önce 9 Mayıs 2011'de seçim çalışmalarını sürdürdüğü Batman'da dedi ki, "Bizim gündemimizde seçimden sonra ne vergi artışı, ne de zam var. Ben, (Bir vergi artışı ve zam yok) diyorum. Evet (Yok) diyorum."

Şimdi bu adama 'yalancı' desem, dava açarlar, o yüzden demem, demeyeceğim de. Ama o tırnak içi de kalsın bir yerlerde.

Gelir İdaresi Başkanlığı'nin internet sitesinde "Özel Tüketim Vergisi Kanunu’na ekli listelerde hangi mallar vardır?" sorusunun yanıtı şöyle sıralanıyor:
(I) sayılı listenin A cetvelinde; akaryakıt ürünleri, doğal gaz, LPG ve benzerleri,
(I) sayılı listenin B cetvelinde; akaryakıta katılabilen solvent türevleri, tiner, bazyağ ve madeni yağlar gibi ürünler,
(II) sayılı listede; motorlu kara, deniz ve hava taşıtları,
(III) sayılı listenin A cetvelinde; kolalı gazozlar ve alkollü içkiler,
(III) sayılı listenin B cetvelinde; tütün ve tütün mamulleri,
(IV) sayılı listede; dayanıklı ve lüks tüketim malları yer almaktadır.

Bu zam öncesinde 7 liralık bir sigaranın ÖTV tutarı 4.41, KDV tutarı 1,067. Toplam vergi yüzdesi 78,25 ederi ise 5.4775 TL. İşte 7 TL'den çıkartın bu 5.4775'i, aldığınız sigaranın fiyatını hesap edin.

95 oktanlık benzinin litresine verdiğiniz 4.29'un 2.70 TL'si de yine bu adına ÖTV denilen karıncayı belini incitmeden sikme yöntemine gidiyor.

Sözünözü şudur, Özel Tüketim Vergisi'ni kapsayan tüm mallarda verdiğimiz paranın yüzde 70 kadarı vergi, diğer kısmı ise kullandığımız ürün.

9 yıldır ekonomiye düzülen methiyeler aslında içinde ÖTV barındıran malları kullananlara düzülmesi lazım. Haa, onlara düzülüyor tabii de, methiye değil.

Başta dedik ya, bu halkın güzel sözleri vardır diye, hah işte, 'ekonomik başarı' konusunda da duruma cuk oturan bir söz vardır. Siyasal erkin 'ekonomik başarı' dediği şey aslında 'el sikiyle gerdeğe girmek'ten başka bir şey değil.

Halkı vergi yüküyle ez, insanları sikmek için ÖTV diye ucube bir şey bul, sonra "Bakınnnn, nasıl da övgüler alıyoruz dünyanın dört yanından" diye hava at.

E ama birader, senin övündüğün şey, benim cebimden sistematik olarak çalınan parayla dönüyor. Ben eşek gibi çalışıyorum, daha maaşımı almadan kesiyorsun. Ehh tamam onu anladık, yurttaşlık gereği diyelim. Maaşımı alıp alışverişe çıkıp, tıraş köpüğü alıyorum onun içinde kol gibi bir vergi var, ÖTV diye. Dertlenip iki kadeh atayım diyorum, onun içinde de var. Evime çamaşır makinesi alıyorum, onda da var.

Ama mesela eğer "Elektriksiz çamaşır makinesi" alırsam, onda ÖTV yok. Evine alıyorsun bu elektriksiz çamaşır makinesini. İçine deterjandı, yumuşatıcıydı koyuyorsun, sonra çalıştırmak için fişi direkt götüne sokuyorsun.

İnsanlarla artık iyiden iyiye dalga geçiliyor. Ayarlama derken kemeri çözüyorlar, düzenleme derken donu çıkartıyorlar, güncelleme dediklerinde böbreklerinizdeki ince sızıyı hissediyorsunuz zaten.

Sistem kendisine sürekli düdükleyecek insanlar arıyor. Bizde 75 milyon kişi birden var. Memura maaş verirken yüzde 6+6 gibi saçma sapan teoriler geliştiriyorlar ama verdikleri paranın çok daha fazlasını, bir gecede yaptıkları 'düzenleme' ile geri alıyorlar.

Seçimler bitti, elektrik, doğalgaz, benzin, vergiler ardı sıra yağıyor. Bu zam yağmuru (benim eşekliğim güncelleme demem gerekirdi) daha da sürecek. Biz ne yapacağız bunun karşısında? Koca bir hiç. Yarın ekmek 10 lira, bulgurun kilosu 20, etin kilosu 100 lira olsa, susmaya devam edeceğimiz gibi.

Ölümlere neden olmayın, taşlanmış kot giymeyin!


"Biz de bu yolun yolcusuyuz. Ölümü bekliyoruz. Yapacağımız başka şey yok."

Devlet merdiven altı işletmelerde kot taşlamanın yapıldığını biliyor, farkında, hiçbir şey yapmıyor.

Bu insanlara maaş bağlanması için hastalıklarının yüzde 15 oranında ilerlemesi gerekiyor. Fakat hastalık bu oranda arttığı zaman zaten ölümü beklemeye koyululuyorlar.



Slikozis hastası Mehmet Eser diyor ki, "Solunum güçlüğü çekiyorum. Bu yüzden solunum tüpüne bağlı yaşıyorum. Evliyim, bir çocuğum var. Babam çoban, başka gelirim yok. Ben nasıl olsa öleceğim, ailemin geleceğinden endişe ediyorum. Devlet bizlere el uzatsın."

Ölümü bekliyor ama geride kalanlar için endişe ediyor.

10 saniye, sadece 10 saniye düşünün ve kendinizi bu insanlardan birinin yerine koyun. O zaman kıçımıza hiçbir şey bile aklımıza getirmeden geçirdiğimiz, kotları rahat rahat giyebilecek misiniz?

Hastalardan Cengiz Parlak, "Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın yanı sıra belediyeler de bu atölyelerin çalışmasına göz yumuyor. Biz de yoksulduk, cahildik ve köyde işimiz yoktu. İstanbul’a çalışmak için bir arkadaşımız gitti onun tavsiyesi üzerine bizler de gidip çalıştık. Şimdi ölümü bekleyen bir adayım" diyor.

Güzel görünmek için bu dünyadaki pek çok varlık öldürülüyor ve bu iğrenç sistem öyle bir hal aldı ki, insanları da kurban etmekten hiçbir beis görmüyor.

Siz üstünüze taşlanmış kotları giydikçe, birilerinin ölümüne sebep olduğunuzu aklınızdan çıkartmayın.
Şuraya da bir imza atın Ama tabii 'imzayı attım, üstüme düşeni yaptım' diye de düşünmeyin.

SATIN ALMAYIN, GİYMEYİN, ÇEVRENİZDEKİ İNSANLARI UYARIN!

SİLİKOZİS HASTALIĞI NEDİR?

Taşlama, kotların beyazlatılması, eskitilmiş görünümü verilmesi için, kumun, kuru hava kompresörleriyle kotların yüzeyine tutularak aşındırılması işlemidir. Çalışanlar, solunan tozların akciğere girmesiyle silikozis hastalığına yakalanıyor. Akciğer kan ve lenf damarlarında çekilmeler ve şekil bozukluklarının oluşmasına neden olan hastalığın tedavisi yok.

10 Ekim 2011

O sprey kutularını getirenin, onay verenin, satanın götüne sokmak gerek


Bu ülkede yaşayanlar, şaşırma duygusunu kaybediyor. Çünkü o kadar garip olaylarla karşılaşıyoruz ki, artık bizim için sıradanlaşıyor her şey. Fakat şu orospu çocuklarının çıkarttığı sitede gördüklerim ve okuduklarım insanı şaşırtmaktan öte dehşete düşüren cinsten.

ABD'den ithal, üstelik 'Bakanlık Onaylı' olduğu söylenen bayıltıcı sprey satıyorlar. Bu spreyin satışını sağlamak için yaptıkları tanıtım ise aynen şöyle; "Her Erkeğin hayalini süsleyen elde etmek istediği bir bayan vardır ama çoğu zaman çabaları olumsuzlukla sonuçlanır. Bu noktada erkek farklı yollara başvurmaya çalışır bazen başı derdede girebilir yinede bayanı beraber olmaya ikna edemez. Ama artık Crossfire Bayıltıcı Sprey var, bu bayıltıcı sprey ile istediğiniz bayanı çok rahat bi şekilde elde edebilirsiniz. Sprey'dan çıkan gaz kişiye narkoz etkisi vererek kokuyu aldığı andan sadece 5 saniye sonra bayıltır. 1 saat aralıksız etkisi vardır."

Açık açık deniyor ki; 'artık rahat rahat tecavüz edebilirsiniz, kendinizi hiç kasmayın, iki fıs sıkın, sonra önünüze geleni sikin. Gönül rahatlığıyla bunu yapabilirsiniz, 1 saat veriyoruz size. O bir saatte narkoz etkisiyle tecavüzün dibini bulun.'

Lan küfür arıyorum, yemin ediyorum dağarcığım o kadar geniş değil. Çünkü şu işi yapana, bu cümleleri yazana, buna gerçekten onay verilmişse onayı verene, satışını sağlayana ne diyebilirim ki?

Daha bugün yazdım, ülkede tecavüzün ne denli yaygınlaştığını. O kadar üstüne oturdu ki, şu iğrenç web sitesi ve ürün, yaygınlığın nedenini daha iyi anlamış bulunuyoruz.

Ama suç bu henüz ne küfür edeceğimi bilemediğim insan diye ortalara salınmış yaratıklarda değil, suç devletindir.

Siirt'te 4 kız öğrenciye; okul müdürü, müdür yardımcıları, şehrin tanınmış ailelerinin mensupları, esnaf, polis, asker, hatta ve hatta hacı dedelerin de bulunduğu yüzlerce kişinin tecavüz ettiği ortaya çıktı. Bu haberler bazı siyasi parti temsilcilerinin de işin içinde olduğunu vurgulamaya başlayınca ne oldu? Ne oldu size söyleyeyim: Haber yasağı getirildi.

Dicle Haber Ajansı (DİHA) Diyarbakır Bölge Bürosu temsilcisi Kadri Kaya ve Batman muhabiri Erdoğan Altan'ın içlerinde bulunduğu 8 kişi hakkında "örgüt amacına hizmet" etmek ve tecavüz haberlerini yaparak güvenlik güçlerini halkın gözünden düşürmekle haklarında dava açıldı.

Devletin yargısı ne yaptı başka bir davada? Yargıtay, 26 kişinin tecavüzüne uğrayan 13 yaşındaki N.Ç. ile ilgili davada tecavüzcülere alt sınırdan ceza ve iyi hal indirimine onama istedi. Sebep olarak da, o küçücük kızı 'her şeyin farkında olmakla' suçladı.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ne öneriyor peki? Yargının hızlandırılması için tecavüze uğrayan kadının tecavüzcüsüyle evlenmesini öneriyor. Böylelikle davalardaki işgücünün azaltılacakmış.

Yargıtay 13 yaşında, 26 kişinin tecavüzüne uğrayan kıza "Sen her şeyin farkındaydın. Üstelik para da kazandın" derse, tecavüzü yapanların değil, haberini yapanların cezalandırdığı, HSYK gibi bir kurumun 'tecavüzcünle evlen' dediği bir ülkede yaşarsak, bu site ne ilk olur, ne de son.

Kimse bu prezervatif atıklarına kızmasın. Bunlar kızılacak halkanın en sonunda bulunuyor. Yargı sistemi ve ülkeyi yönetenler, tecavüzü neredeyse affedecek, hiçbir ceza verilmemesini sağlayacak.

Bu site kapanır, yarın başka site açılır, bu ürün gider, yerini başka bir ürün alır. Bu ülkede çok ciddi bir sorun var ve bu sorun görmezden geliniyor, hafife alınıyor. Tecavüzler çığ gibi artıyor, sapıkların sayısının her geçen gün çoğaldığı bir ülke halini aldık. Ama namus, ahlâk gibi kavramlar dillere pelesenk olmuş vaziyette.

Şu iğrenç mesele üstünden kendince şaka yapan, bunu bir komiklik unsuru sayan orospu çocuklarını ne yapacağız peki?

Bunların topunu biraraya toplayıp, birbirlerini öldürene kadar sikmelerini sağlamak gerek.

Nefret uyandıracak bir toplum halini aldık. Öyle ağır ağır filan değil, hızına yetişmesi güç bir biçimde erozyona uğruyoruz. Ne kadar sahip çıkıldığı söylenen değer varsa, hepsi yok oluyor. Zaten o yüzden bu kadar dillendiriliyor.

Not: Site kapatıldı

Bırakın yalan söylemeyi


  • Antalya'da 10 yaşındaki kız çocuğuna cami tuvaletinde cinsel tacizde bulunurken suçüstü yakalandığı öne sürülen 82 yaşındaki Mehmet A, tutuklandı.
  • Adana'da yurttan kaçan 16 yaşındaki D.K.’yı evine götürüp, tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklanan dolmuş şoförü 27 yaşındaki Mehmet Demir hakkında, 25 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.
  • Samsun'da 21 yaşındaki Yaşar G, 11 yaşındaki erkek çocuğunu ölümle tehdit edip tecavüz etti.
  • Bursa'da yerel gazetelere ’Alo Dansöz’ ilanı verip, dansöz kıyafetleriyle özel gecelerde dans edeceğini duyuran 25 yaşındaki Semra Tarla, akciğer ve beyninde ur olan 55 yaşındaki N.M.’yi, "Seni vereceğim paralar ile sağlığına kavuşturacağım" diyerek ikna edip evinde fuhuş yaptırırken yakalandı.
  • Bursa'da TIR sürücüsü olan eşi il dışına gittiği zaman, evini, aralarında üniversite öğrencilerinin de bulunduğu kişilere saati 50 liraya fuhuş yapmaları için kiraya verdiği iddia edilen 24 yaşındaki N.A., polis tarafından gözaltına alındı.
  • İstanbul'da, kimyager Ayşe T.'yi taciz edip yaraladığı gerekçesiyle 45 yıla kadar hapsi istenen market çalışanı Nurettin Yıldız, mahkemedeki savunmasında "Eteğinin kısa olmasına kızdım, saldırdım" dedi.
  • Yargıtay Başsavcılığı, 26 kişinin tecavüzüne uğrayan 13 yaşındaki N.Ç. ile ilgili davada tecavüzcülere alt sınırdan ceza ve iyi hal indirimine onama istedi. Başsavcılık, N.Ç.’yi ‘her şeyin farkında olmakla’ suçladı.
  • Samsun'da 14 yaşındaki G.Ş., annesinin amcası olan 59 yaşındaki Kemal A.'dan hamile kaldı. Şikayet üzerine sanık tutuklandı, küçük kız 5 haftalık hamileyken bebeği aldırdı.
  • Elazığ'da, 34 yaşındaki Özcan D., kendisine tecavüz edildiğini, hamile kaldığını, daha sonra da teyzesinin yardımıyla doğurduğu bebeği terk ettiğini söyleyen kardeşi 32 yaşındaki Ayşegül D.’yi elleriyle boğarak öldürdü.
  • Tekirdağ Çınarlı Mahallesi’nde ailesi birlikte yaşayan 11 yaşındaki D.F. isimli kız çocuğu, önceki akşam annesi komşusuna gidince evde yalnız kaldı. İddialara göre, bu sırada eve gelen D.F.’nin kuzeni 27 yaşındaki O.B., küçük kızı eliyle taciz ettikten bir süre sonra evden çıktı. Uğradığı taciz nedeniyle ağlayarak dışarı çıkan D.F.’yi o sırada sokaktan geçen seyyar satıcı A.B. gördü. Seyyar satıcının çocuğu teselli etme bahanesiyle kendi evine götürdü. Burada küçük kıza zorla tecavüz eden 32 yaşındaki A.B., daha sonra küçük kızı serbest bıraktı.
  • Samsun'da 19 yaşındaki Gürkan H., 16 yaşındaki A.A. ile cinsel ilişkiye girdi. Bu olayın ardından evden kaçan A.A. bu kez tanıştığı Murat B. tarafından bir eve götürüldü ve burada aynı gün içinde 3 kez tecavüze uğradı.
  • Adana'da evden kaçan 16 yaşındaki K.G.'ye 16 günde 23 kişi tecavüz etti. Şüphelilerden 15'i yakalanırken 8 kişi kayıplara karıştı.
  • Denizli'nin Acıpayam ilçesine bağlı Akalan beldesinde 14 yaşındaki Ü.A.'ya, ellerindeki görüntüyle tehdit edip cinsel ilişkiye girdikleri iddia edilen 4 genç tutuklandı.
  • Şanlıurfa'nın, Akçakale ilçesinde akrabasının tecavüzüne uğrayan 11 yaşındaki F.B.'nin hamile kaldığı ortaya çıktı.
  • Balıkesir'in Bandırma ilçesinde bir kadın, 4 kişinin tecavüzüne uğradığı iddiasıyla jandarmaya başvurdu.
  • Kayseri'nin Melikgazi İlçesinde, polise başvurup öz annesinin kendisini para karşılığı erkeklerle ilişkiye zorladığını iddia ederek şikayetçi olan 14 yaşındaki M.D.'nin yaşadıkları, yürek burktu.


9 yıldır aynı hikâyeyi dinliyoruz; "Türkiye muhafazakârlaşıyor".

Türkiye'nin ne kadar muhafazakârlaştığını görmek için şu 15-20 günlük birkaç habere bakabilirsiniz. Türkiye'nin muhafazakârlaşmadığı kesin, Türkiye güç karşısında her geçen gün biraz daha tapınma ihtiyacı hissediyor. Tabii bu tapınma duygusunda iktidarın uygulamaları fazlaca etkili.

İş öylesi mide bulandırıcı bir noktaya geldi ki, Başbakan Erdoğan'ın annesi ölüyor, "gazetelere ilan vermeyin" denilmesine karşın, şirketler, şahıslar birbiriyle yarışıyor tam sayfa ilan vermek için. Kimisi "annemiz" diye söz ediyor, kimisi üzüntüsünün herkesten daha fazla olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Bu kadar sikine sahip olamayan insanın olduğu bir ülkenin muhafazakârlaştığını söyleyebilmek mümkün mü? Ülke gitgide sapıklaşıyor. Tabii bunda televizyonlarda çokça gösterilen tecavüz sahnelerinin payı yok değil.

Bir diziyi izletmek istiyorsanız, şöyle 'kallavi' bir tecavüz sahnesi koymalı, hatta o sahneyi ağdalaya ağdalaya birkaç bölüm halinde sunmalısınız. Dizi daha başlamadan önce dizinin tanıtımı bu sahneyle yapılmalı ve basına fotoğraflar sızdırılmalı. Alın size süper başarılı (!) olacak bir dizi.

Konudan dağılmadan eklemek de fayda var. Cuma günü Habertürk'ün yayınladığı fotoğrafta kopartılan fırtınayı da çok samimi bulmuyorum. Şiddetten bu kadar rahatsız olduğunu söyleyen bir halkın, hayatın her alanında şiddetten yana tavır aldığını, şiddetin kabul edilir bir ifade aracı olduğunu görünce, "Habertürk'ü protesto ediyoruz" çığlıkları, oturduğu yerden tepki vermeye alıştırılmış halkın, boktan tavrından başka bir şey olmuyor. Kaldı ki, şiddetten anladığımız yegâne şey, bir kadının dayak yemesi olmamalı. Bu toplumda şiddete uğramayan bireylerin sayısı gün geçtikçe azalıyor.

Başa dönelim, Türkiye muhafazakârlaşmıyor. Bugüne dek, toplumsal hayatın dışında kalmış muhafazârlar, toplumla daha çok iç içe yaşamaya başlıyor. Bu söylemi kullanan köşe yazarları, sokakta yaşamadığı için, gördükleri iki fotoğraf karesiyle "Türkiye muhafazakârlaşıyor" diye çığlığı basıyor. Siyah camlı ciplerde, minibüslerde evden işe, işten bilmem hangi restorana giden insanların değerlendirmesi de bu kadar oluyor haliyle. Bir bok bilmeden, salt tartışma yaratmak adına, milletin ağzına sakız edilmiş satırlardan başka bir şey değil bu söylem.

Türkiye muhafazakârlaşmıyor, tam tersi, muhafazakârlar modernleşiyor. Bir deli kuyuya taş atıyor, milyonlarca yarım akıllı da o taşı çıkartmak için yırtınıyor.

Türkiye'de ciddi sapık artışı söz konusu. Hayatımda hiç görmediğim kadar taciz ve tecavüz haberi okumaya başladım. Neredeyse her gün 10'un üstünde haber okuyorum.

Türkiye'yi başka tehlikeler bekliyor, bizse oturduğumuz yerde, aptallar gibi bize sunulanları tartışmakla meşgulüz.

7 Ekim 2011

Herkesin suratında patlayacak bir mektup


Şu fotoğraf, insanlığın cenaze törenidir aslında. Gaziantep'te 24 yaşındaki R.Ç, hastane odasında, ağabeyi tarafından üç kurşunla öldürüldü.

Kardeşi, kadın kıyafetleri giymeye başlayınca, mahalle ve aile baskısıyla öldürdüğünü söylüyor. Ailesi R.Ç'nin cenazesini teslim bile almamış, istememiş. Toplumun büyük bir bölümü, farklı eğilimleri hastalık olarak görüyor. Travestiler, gayler, lezbiyenler, bu toplumun değerlerine uymuyor (!)

Hangi toplumun değerlerine uymuyor? 13 yaşındaki kızına senelere tecavüz eden ve ondan çocuklar yapan, içinde devlet görevlilerinin de bulunduğu 26 kişinin tecavüzüne uğrayan ama Yargıtay'ın 'fuhuş'la suçladığı, şeyhlerin müritlerini kocalarının önünde becerdiği, devletin emanetindeki edilen yurtlardaki çocukların tecavüzle karşı karşıya kaldığı, eşini sabah akşam dövenlerin olduğu, töre diye cinayetlere mantık büründürülmeye çalışılan, 11-12 yaşındaki küçücük kızların evlendirildiği, keçilerin, eşeklerin becerildiği Türkiye'de.

Şu yaşananlar toplumun değerlerini rahatsız etmiyor, en fazla üç-beş sövgü kelimesiyle geçiştiriyor ama bir gencin cinsiyet tercihi, toplumu, mahalleyi, aileyi deliye çeviriyor.

R.Ç'nin cenazesine gitmeyen ailesi, kuvvetle muhtemel cinayeti işleyen F.Ç'yi cezaevinde ziyaret edecektir. "Aslan oğlum" diye sırtını sıvazlayıp, "Namusumuzu temizledin" diyecektir.

İnsan olmayı beceremiyoruz, pek çok konuda. İş cinsiyete gelince, insanlık sadece bir sıfat olarak kalıyor.

Aşağıda bir travestinin yazdıkları var. Susmak lazım, okumak lazım...

BİR TRAVESTİDEN MEKTUP

Beni incittiniz. Önce bunu söylemek zorundayım. Merhaba bile demeden. Kendimi tanıtmadan. Kendimi tanıtmak mı? Ben bunu hiç yapamadım ki.. Ne yaşarken ne de ölürken anlatabildim kendimi. Ailem için talihsiz bir kazaydı doğumum ve yirmi beş yaşındaydım beni öldürdüğünüzde.

Babamın utancı yirmi beş yaşındaydı. Beni incittiniz. Hayatımın her yerine pis bakışlarınızdan bıçaklar soktunuz. Beni kanattınız. babamın bana taktığı isim Selahattin ’di. Dedemin adıymış. Ama ben hiçbir zaman Selahattin olmadım. Olamadım. Uğraştım aslında. Lise son sınıfta bıyık bile bıraktım ama ancak iki gün sürdü bıyıklılığım. Bıyıkla yüzüm anlaşamadılar ne yapalım?

Anneme ev işlerinde yardım edişim önce övgüyle karşılandı. Aferin dediler, ne akıllı çocuk bu. Tığla işlediğim örtü uzun zaman kaldı televizyonun üstünde. ilk tokadı o zaman yedim babamdan. Babam tokadın örtüyle ilgisi yokmuş gibi davrandı. Güya ben ona cevap vermişim de bilmem ne. Biliyordum, ilk işareti almıştı ama böyle bir şeyin gerçek olması ihtimalini düşünmek bile istemiyordu.

Sonra bütün arkadaşlarımın kız olması ve beş taş oyunundaki dillere destan başarım ailemi ve herkesi rahatsız etmeye başlamıştı. Övünmek gibi olmasın ama hala beş taş oynanın ve beni yenecek kimse de yoktur... Affedersiniz... Yani beni öldürmeseydiniz oynardım ve yenerdim demek istiyorum.

Zaten beni yenemediğiniz için öldürdünüz ya, neyse... Hayatımın liseyi bitirdiğim güne kadar olan bölü mü, herkesin gözünün önündeki şeyi toplu olarak görmezden geldikleri bir dönem oldu. Hani Zeki Müren size göre hiçbir zaman eşcinsel olmadı ya, o hesap işte...

Besbelli diğer erkek çocuklarına benzemiyordum. Diğer erkek çocuklarının hepsi birbirlerine benziyorlardı ama bu durum kimseyi rahatsız etmiyordu. Zaten hepiniz, herkes herkese benzesin istiyorsunuz. Buna rağmen kızın biri lise birinci sınıfta bana bir aşk mektubu göndermişti.

Hatıra defterinden yırtılmış pembe bir kağıttı, hatırlıyorum. Üstünde belli belirsiz çiçekler arasında fiyakalı bir kalp resmi vardı. "Gözlerimi senden alamıyorum. Bana gözlerimi geri ver" diye yazıyordu kağıtta. Kalbin içine kendi adımın baş harfiyle benimkini yazmayı da unutmamıştı tabii. Güzel bir çocuktum. Kız beni beğenmişti. Galiba gözleri hep bende kaldı. Geri veremedim çünkü o günden sonra üç gün okula gitmedim.

O kağıt beni derinden etkilemişti. Hayatımda ilk kez kendime sorular sor maya başlamıştım. Bu kız deli miydi? Ben bir kızla... Nasıl yani? Evet adım Selahattin ’di, evet Selahattin de demin adıydı, evet güzel bir çocuktum, evet kızın gözleri bendeydi... Ama o mektubu aldığım gün belki de ruhum ilk kez bedenimden firar etmek istedi. Sonra on sekiz yaşıma girdiğim bahar, bir çocuk sevdim. Bakkalın oğluydu.

Hiç konuşmadık ama gözlerimiz öyle gevezeydi ki. Benim gözlerim de onda kaldı anlayacağınız. Hala da ondadır. Vedat... Bana amcasının kızıyla evleneceğini söylediği gün ilk ve son kez elimi tuttu. "Üzülme" dedi. "Neden üzüleyim ki" dedim, "bir gün biz de bir kısmet bulacağız elbet" türünden saçma sapan laflar ettim. Çok ağladım sonra.

Annem biliyordu her şeyi. Babamla kavga ettikleri günlerin birinde (aslında kavga etmedikleri gün yoktu) öfkeden deliye dönen annem babamın gözlerinin içine bakarak "sen adam olsaydın bu çocuk da bakkalın oğluyla..." dedi... Sözünü tamamlayamadı. Beni ve annemi çok dövdünüz. Hepiniz babamın kılığına girmiştiniz.

Hepiniz babama benziyordunuz ve bu benzerlik sizi hiç rahatsız etmiyordu. Belki de en çok, karpuz kamyonunun kasasında o hayvanla yattığım gün sevindiniz ve kızdınız. Sevindiniz, çünkü kuşkularınız gerçek olmuştu. Siz zaten şüpheleniyordunuz. Böyle olacağı belliydi, biliyordunuz.

Haklı çıkmış olmanın haklı gururunu tattığınız için sevindiniz... Ve kızdınız, çünkü adım Selahattin ’di. Selahattin dedemin adıydı. Selahattin ’ler kamyon kasalarında hayvanlarla yatmazlardı. Sonrası malum hikaye. Evden kovuluş... Şehirde kendime benzeyenlerle, yani dedelerinin adını taşımak istemeyen arkadaşlarla birlikte sizin sahibi olduğunuz hayatın içinde, sizden gizlenebilecek bir yer arayışı ...

Ve ardından pis bir ameliyathanede bir kasap tarafından Selahattin ’in hayatına son veriş. Meğer koca Selahattin ufacık bir et parçasıymış Dedeciğim beni bağışla. Ama Sinem öyle mi? Onun güzel bir yüreği vardı. Pamukladımıydı kavaklar, dans ederdi kiraz gelsin diye. Ama siz Selahattin ’in babası, Selahattin ’in annesi, Selahattin’in arkadaşı, Selahattin ’in komşusu, Selahattin’in bakkalı, Selahattin’in ev sahibiydiniz... Sinem’i hiçbiriniz tanımak istemediniz. İğrendiniz ondan.

Geriye bir tek Sinem’in Sinem gibi arkadaşları ve Sinem’in polisleri kaldı. Ve en sonunda ben otobanda bir hayvanı beklerken arabanızla çarptınız. Önce telaşlandınız, çünkü bir insana çarptığımızı düşündünüz. İndiniz arabadan, baktınız ki yerde yatan bir Selahattin değil kalça kemikleri mini eteğini zora sokan bir Sinem’di. Rahatladınız... Ve hızla terk ettiniz orayı... Ödeşmiştik çünkü... Ben sizin Selahattin’inizi öldürmüştüm Siz de benim Sinem’imi öldürdünüz...

5 Ekim 2011

Alman vakıflarından en çok kim yararlanmış?


Başbakan Erdoğan, ya yurtdışına giderken, ya da dönerken alışkanlık haline getirdiği, gündemi altüst eden açıklamalarına Makedonya dönüşünde, bir yenisini ekledi.

Alman vakıflarının BDP'ye ve CHP'ye yardım ettiğini söyleyen Başbakan Erdoğan, "Bir Alman vakfı CHP ve BDP'li belediyelere hibe veriyor ve o paralar adresi belli ihalelerle PKK'ya gidiyor" diyerek, çok net fadeler kullandı.

İnsan, sokaktaki adamın yalan söylemesine şaşırmıyor ama ülkeyi yöneten insanın doğruyu söylememesini garipsiyor.

Başbakan Erdoğan'ın açıklamasını duyan, bu vakıfların sadece iki partiye yardım yaptığını sanıyor ama tabii iş öyle değil. Bu vakıflar en fazla para yardımını Akp'li belediyelere yapmış ve en büyük parayı alan belediyeler de Kırıkkale ve Kayseri.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin, Galata Köprüsü'nü bile bu vakıflardan alınan parayla yaptırdığını düşünürsek, Başbakan'ın açıklamasının ne derece gündem değiştirmeye ve hedef saptırmaya yönelik olduğunu görebiliyoruz.

Kayseri'nin su şebekesi, Denizli'nin çöp arıtma tesisleri, Bursa'da yapılan yollar, Kırıkkale'de gerçekleştirilen projelerin tamamına yakını bu vakıflardan alınan paralarla yapılmış. Özellikle Kırıkkale son yılların en büyük projesi ve tam takıman 23.6 milyon Euro ödenek alınmış.

Bu vakıflardan 1994 yılından bu yana Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne aktardığı para ise tam tamına 353 milyon Euro. Bu para; atık su arıtma tesisleri, biogaz, su temini gibi projelerde kullanılmış.

1994'ten beri Melih Gökçek'in (Önce RP, şimdi de AKP) Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu Ankara'ya 1995 ve 1996 yıllarında su temini, atık su arıtma ve biyogaz projelerinin finansmanı için 353.6 milyon Avro kredi sağlamışlar.

Başbakan Erdoğan'ın sözünü ettiği vakıfların hepsi İçişleri Bakanlığı'na bağlı olarak soruşturulabilir durumda. Yani eğer Başbakan'ın dediği gibi bir durum varsa, İçişleri Bakanlığı bir soruşturma başlatır, o soruşturmaya göre de, neyin ne olduğunu hep birlikte görürüz.

Ama böyle, çamur at izi kalsın şeklinde siyaset yapılınca, insanın midesi kalkıyor. Fakat ne yazık ki, Akp'nin siyaset anlayışı böyle.

Başbakan söylüyor, ertesi gün Zaman, Sabah, Taraf gibi gazetelerin ağır pompa hamleleriyle olayın doğru olduğuna yönelik kanaat oluşturuluyor. Bir hafta sonra bambaşka bir gündem belirleniyor ancak o süreçte doğru olmayan bir açıklama, doğru algısı yaratıyor,

Biraz insaf! Bir başbakan ağzına gelen herşeyi söylememeli. İnsanların suratına baka baka gerçekleri çarpıtmamalı.

Bu gerçeği çarpıtma meselesi daha birkaç ay önce "PKK'yla görüştüğümüzü ispatlamayan şerefsizdir" açıklamasıyla da gözler önüne serildi. Daha açıklamanın buharı tüterken, devletin bilfiil görüştüğü ortaya çıktı.

Başbakan, bu ülkenin ruhunu çok iyi kavramış. Gündemi, birdenbire nasıl değiştireceğini çok iyi biliyor.

Elektriğe yapılan yüzde 10'luk zam, doğalgaza yapılan yüzde 14'lük zam, konuşulur hale gelmeden, herkesin ağzına emziği verdi. Ağzımızda emzik cuk cuk emmeye başladık biz de.

4 Ekim 2011

'Her Türk bir gün cezaevini tadacaktır'

Akp iktidarı jurnalcileri ve jurnalciliği çok seviyor. Balyoz, Ergenekon gibi davalar, gizli tanıkların ifadeleriyle ağda kıvamına getirilip, bir türlü bitirilemez noktaya getirildi. Davalar birbiriyle ilişkilendirilerek daha da çıkmaz noktalara getirildi. İşin yargı kısmına girmeye bile gerek yok. İnsanlar hakim karşısına çıkmak için artık en az 1 yıl cezaevinde tutuklu kalıyor.

Jurnalcilik bireysellikten artık toplumsal hale getiriliyor, 'terörle mücadele' adı altında. Hazırlanan tasarıya göre, İçişleri Bakanlığı terör eylemlerine katılanları yakalatan ya da kimliklerini ortaya çıkaranlara para ödülü verecek.

Öncelikle bunun ahlâki olmadığını kabul etmek gerekir. Yani toplumu jurnalciler ordusu haline getirmeyi. Bunu, terörle mücadelede bir yöntem olarak kabul etmek ise, devletin çaresizliğini gözler önüne sermekten başka bir şey değil.

10 lira için insanların birbirini bıçakladığı bir ülkede, devletin kelle avcılığını gündemine alması, pek çok tehlikeyi beraberinde getirecektir. Örneğin, hiç sevmediğiniz bir komşunuzu rahatlıkla "Ben X Bey'i şu eylemde gördüm" diyerek, hem cebinize para koyup, hem de hiç suçsuz bir insanı cezaevine gönderebilirsiniz. İhbarı yaptıktan sonra gerisini, ihbar edilen düşünsün.

Neden? Çünkü Türkiye'de tersine işleyen adalet sisteminde, insanların suçları ispat etmek yerine, insanlar suçsuzluklarını ispat etmeye çalışıyor. Hele hele son 9 yılı gözümüzün önüne getirdiğinde, tablonun ne kadar vahim olduğu daha rahat görülüyor.

Hadi diyelim ki, ihbar edilen suçsuzluğunu ispat edip, dışarı çıktı. Çevresindeki herkesten şüphe etmeyecek mi? "Acaba beni kim ispiyonladı?" diye.

İhbarcı, ispiyoncu, jurnalci toplum yapısı, herkesi birbirine daha da düşman etmekten başka bir işe yaramaz. Şu sözü edilen tasarı, yasalaştığı andan itibaren artık tüm güven duygumuzu kaybedeceğiz.

Sorun çözmek yerine, sorunları daha da kalıcılaştırmak, bu ülkede barışın gelmesini sağlamaz. Ama kimse barış istemiyor. Gerek devlet, gerekse de PKK, sürecin böyle gelişmesinden oldukça hoşnut. Akıtılan her damla kan üstünden siyaset yürütmek en basit yöntem.

Bütün bir toplum bu tasarının yasalaşmasıyla cezaeviyle tanışabilir. Hiçbir şey yapmanıza gerek yok, birinin sizi jurnallemesi yetiyor. Sonrasını siz düşünün, yırtının durun "ben suçsuzum" diye. Üstünüze çoktan bir leke atılmıştır ve siz bu lekeyi temizlemeye çalışırken, çoktan yaftalanmış olursunuz, toplum nezdinde.

Akp'nin itibarsızlaştırma politikası, siyasi partilerden, kurumlara kadar uzanmıştı. Şimdi hepimiz aynı yöntemle karşı karşıyayız.

Kimseyle takışmamaya bakın, kimseyle tartışmayın, herkese sevimli görünün. Yoksa her an biri sizi ispiyonlayabilir, "Ben Mehmet'i elinde molotofla gördüm" diyerek.

"Her canlı bir gün ölümü tadacaktır" çok tartışma yaratmıştı. Bu cümle artık "Her Türk bir gün cezaevini tadacaktır" noktasına doğru ilerliyor.

İspiyonculukla para kazanacak, milyonlarca insan var, herkes de bunun farkında. Devletin, kendi vatandaşlarını jurnalciliğe itmesi, ne iğrenç bir yöntem. Umuyorum bunu kısa zamanda anlarız, suçsuz insanlar cezaevine girmeden...