7 Kasım 2011

Tanır mısınız?


Bu ülke insanının toplumsal hafızası zayıftır, hem de çok zayıf. Sosyal medyada konuşulanlar, yazılanlara bakınca çarçabuk kavrayabilirsiniz bunu. X bir olay, bir gün, hadi bilemedin iki gün konuşulur ve Y olayın devreye girmesiyle, gözler kapanır, ağızlar susar.

12 Eylül pek çok yönden trajedilerle doludur. Bir neslin kayıp gitmesini, bir halkın sinmesini, bir ülkenin yönünü değiştirmesiyle dünya üstünde yapılmış 'en etkin' darbelerden biridir.

Pek çok toplumsal olayda, bireysel ölümlerde aklımdan ilk geçen şeylerden biri "Ulan bunun filmi yapılmalı" tepkisidir. Bu tepki, oturup bir de sinemada izleyeyimden ibaret değil elbet. Sinemanın acayip bir büyüsü var. 10 yıl önce beğenerek okuduğunuz bir kitabı belki unutabiliyorsunuz ama 10 yıl önce beğenerek izlediğiniz filmi unutmuyorsunuz. Görüntünün çekiciliği, sözsel anlatım da güçlüyse hafızaya çivi gibi çakıyor yaşananları.

İlhan Erdost, bir yayınevi sahibi. 7 Kasım 1980 günü ağabeyi ile gözaltına alınıyor. Mamak Askeri Cezaevi'nde, şu "sağa dön, sola dön" fotoğrafları çekilip, fişleniyorlar. İki kardeş cezaevi aracına bindiriliyor. Bir bloktan diğer bloğa götürülünken, vatanperver (!) bir astsubay olan Şükrü Bağ, emri altındaki askerlere "Bunlar yılandır, analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım" komutunu veriyor.

20 dakika boyunca iki kardeş, hazırola geçirilerek, dövülüyor. Yere düşüyorlar, bu kez yerde tekmeleniyorlar. İki kardeş, araçtan indirilir, İlhan Erdost astsubaya, küçük kızını uyandırmadan evden çıktığını söyler ve "Bizi daha fazla dövdürmeyin" der.

"Bunu daha önce düşünseydiniz!" diye yanıtladı, astsubay. Dayak yeniden başlar. Coplarla kafalarına vurulur, hırsla, intikamla. İlhan Erdost yüzükoyun yere düşer. Astsubay, "Bir patlatılmadık hayalarınız kaldı, şimdi onu da patla­tırlar" diyerek yeniden dayak emrini verir. 10 dakika daha dövülür, iki kardeş.

Askerlerden biri, iki kardeşi yine dövme­ye başlar. Emir almamıştır bu kez, inisiyatif kullanarak, vurmaya başlar. İlhan Erdost bir kez daha kapaklanır yere.

Muzaffer Erdost 'su' diye bağırır koğuşlara, su ister. Bağırır, çağırır.

İlhan Erdost, "Midem bulanıyor, kusacağım!" der. Dizüstü çöker, başı öne düşer. Muzaffer Erdost, "İlhan, İlhan" diye bağırır ama ses gelmez. Nabzına bakarlar, artık atmıyordur.

Soruşturma başlatılır, cezaevi aracındaki erlerden birinin, sağcı bir militan olduğu anlaşılır. Yani sizin anlayacağınız asker değil ama üstüne üniforma giydirilerek, işkence timine katılması sağlanır.

Türkiye'de sinemanın nasıl gelişim sağlandığı anlatılır durur. Bugün vizyona girmiş filmlere baktığımızda, bireysellikle örülü hikâyelerle, teknolojik açıdan gelişmiş görüntülerin önümüze sunulduğunu görüyoruz. Vıcık vıcık komedi filmleri, 'kenar mahalledeki' gençlerin yırtmaya çabaladığı üstüne aksiyon sosu eklenmiş Hollywood imitasyonları, aşk-nefret-para üçgeninin gezindiği sikindirik romantik filmler v.s. v.s.

Bir ülkeye bu denli büyük yıkım yaşatan tarihsel bir olayı, beyaz perdeye getiremedi sinemacılar. O yüzden, herkesin ağzına pelesenk olmuş 12 Eylül'de neler yaşandığını 80 gençliğiyle birlikte, sonrası nesiller bilmiyor bile.

'Esat Oktay Yıldıran' ismini, bu ülkede kaç kişi biliyor acaba? İlgilenen, dönemle ilgili kitapları okuyanlar dışında, kimse için bir şey ifade etmiyor.

Daha önce yazmıştım Cengiz Dinlemez'i. Onun yaşadıklarını çok kez dinledim. Elbet yaşananları anlayabilmek mümkün değil ancak bu ülke, katilleriyle, darbecileriyle halen hesaplaşmadı. Yaşananların hepsi halı altına süpürüldü, "Ama o dönem için gerekiyordu" savunmasıyla geçiştirildi.

O dönem için gerekiyordu denilen şey, cezaevi aracında bir insanın öldürülmesiydi.
Bir babanın makatına sokulan, copun oğlunun ağzına sokulmasıydı.
Bir kocanın yanında, karısına tecavüz edilmesiydi.
İnsanların lağımlara sokularak, ağızlarına kaşıklarla bok doldurulmasıydı.
İnsanlara, 'Ben Türk'üm' dedirtene kadar, vücutlarına elektrik verilmesiydi.
İşkence altındaki insanların, kendilerini yakmasıydı.

Bunların mı yaşanması gerekiyordu?

Bugün de, yüzlerce insan cezaevlerine atılıyor. Profesörler, doktorlar, yayınevi sahipleri, gazeteciler.

O gün cezaevi önünde İlhan Erdost'u işkenceyle öldüren zihniyet, bugün sokak ortasında hamile genç kızları tekmelettiriyor, emekli öğretmenleri dövdürüyor, işçileri, memurları coplattırıyor.

Sanırım bugün de yaşanması gereken bunlar olsa gerek!

12 Eylül'den bu yana 31 yıl geçti aradan. O gün koşullar gerektiği için alenen yapılanlardan ders çıkarttı (!) sistem. Artık herkesin gözü önünde ve kitlesel olarak işkence yapmıyor.

Yeri geliyor Manisa'da gençlere işkence yapıyor, yeri geliyor gazetecileri öldürüyor, yeri geliyor otellerde aydınları yakıyor, yeri geliyor Başbakan'ı protesto etti diye üniversiteli gençleri sıra dayağından geçiriyor, yeri geliyor köylüleri dövdürüyor, yeri geliyor parasız eğitim isteyen gençleri senelerce cezaevinde tutuyor.

Ama tüm bunları kitlesel olarak yapmıyor. Yavaş yavaş, ağır ağır, her kitleyi hedefleyecek ve kitleye gözdağı vermek için, aralıklarla yapılıyor.

Bazı insanlar ölümsüz oluyor. O yüzden İlhan Erdost hep 36 yaşında kalacak.

Bir zamanlar Bodrum






















6 Kasım 2011

Kaldıracağız, kaldırıyoruz, kaldırmak üzereyiz, reform yapacağız


YÖK'ü kaldıracağız seçim taahhütlerinden biriydi. Sonra aradan 8 yıl geçti, "YÖK'te reform yapacağız" dendi.

YÖK'ten memnun olmayan kesim yoktu. İsterseniz arşiv de tararım, fotoğraflarını da koyarım, üniversite kapılarında Müslüman arkadaşların YÖK karşıtlığına dair yaptıkları eylemlerin.

Gel zaman, git zaman, 'türbanlı bacılar ve sakallı hacılar' üniversite kapılarından çekildiler. Dertleri YÖK değildi çünkü. Onlar 12 Eylül'ün faşist kurumlarıyla ilgilenmiyorlar, tıpkı iktidar ve yandaşları gibi.

Hepsinin ağzında bir 12 Eylül edebiyatı ve onun yarattığı mağduriyet var yıllardır. Ama ne hikmetse, kurumlar, kuruluşlar ele geçmeye başlayınca ses soluk kesiliverdi. O yüzden samimiyetlerine inanmadım.

Haa bu kadar laftan sonra bir dangalak çıkar da, "Sen ne diyorsun lan!" demeye kalkarsa, "Siz daha türbanlı arkadaşların üniversiteye girmesi konusunda ağzınızı açamazken, ben savunuyordum" diye de yanıt veririm. O yüzden kes sesini, siktirtme belanı.

Yarın iktidar kaybedilsin, bunlar yine üniversite kapılarını aşındırmaya başlarlar. Talep mi kalmadı? "Üniversiteye neden götümüzde yarakla giremiyoruz?" diye ağlanır, sızlanır.

Elli tane örnek yaşadık şu iktidar döneminde. "Yapacağız" dedikleri her konuda, kurumları kendi istedikleri şekle dönüştürdükten sonra konuyu bir daha açma gereği bile hissetmediler.

Akp iktidarının faşist yönetimlerden tek farkı, seçimle işbaşına gelmiş olmasıdır. Haa seçimle işbaşına gelmiş faşistler de mevcut tabii.

Onların kavgası ne darbeyle, ne darbecilerle, ne de kurumlarla. Şurada zilyon kez yazdık, bugün darbelerden ağlayan yavşakların 12 Eylül darbesinden nasıl nemalandığını. 12 Eylül bunlar iktidara gelsin diye yapıldı, YÖK gibi kurumlar bu zihniyetteki insanların, eğitim kadrolarına sızmaları için kuruldu.

İsteyen istediği kadar götünü yırtsın "Ama ama biz darbeye karşıyız" diye.

Samimiyetsizliğinizi gördük, yaşadık, yaşıyoruz. Bu ülkede darbelerden mağdur olan ülkenin devrimci-demokratlarıdır. Siz 12 Eylül'de ellerinizi ovuşturuyordunuz pezevenk sürüsü...

Sizin kaldıracağınız tek şey, emir aldığınız insanların önündekiler olur.

Elimde değil nefret ediyorum


Millet birbirine soruyor. "Neden böyle bir toplum olduk?" diye. Sormayın hiç boş yere. Daha küçücük çocukken, hayvanların kesilmesini izlemeye koyuluyoruz. Bu görüntüyü izleyen çocuk, ileride basıyor eşinin gırtlağına bıçağı, portakal soyar gibi dilim dilim kesiyor.

Elbette tek bir şey etken değil, toplumca hasta ruhlu ve psikopat oluşumuza ama bunların da azımsanmayacak kadar etkisi var.

Bu kurban denilen hadise, pagan ve şaman inançlarından gelir. Pagan ayinlerinde hayvanlar kurban edilir. Keza şamanlar da, aynı şekilde hayvan kurban ederler. Et yiyip, kanını içerler ki, arındıklarına ve ölümsüz olduklarına inanırlar.

Aynı şekilde putperestlikte de kurban denilen olgu vardır. Gerçi namazdan tut, oruca kadar, hepsi putperestlerin ibadetleri arasındadır. Hadiseyi daha çetrefilli bir noktaya getirmeyeyim, kurbanda keseyim.

Ekonomik verilere göre kurban döneminde 25 milyan TL'lik hayvan kesiliyor. Hadisenin ticari boyutlarını görmek açısından bu rakam her şeyi anlatıyor olsa gerek.

Ne için kesiliyor bu hayvanlar? Dini bir vecibeden ötürü. Ama iş vecibe boyutunu çoktan geçmiş durumda. Senelik eti, buzdolabına stok etmekten başka bir şey değil.

Maksat yardımsa, git bir tekerlekli sandalye al, kurban niyetine. İlla da kan akıtmak mı gerekiyor? Ne bileyim, okuyamayan bir çoçuğa, ayağında ayakkabısı olmayan bir bebeğe yap bu yardımı.

Bir dayım vardır, Suudi Arabistan'a tur düzenler, hacı adaylarını götürür, ondan dinlemiştim. Suudi Arabistan'da develeri kesip kesip, çöle atıyorlarmış. Yapana sorsan, ona göre de vecibe bu.

Kazık kadar adam oldum, çocukluğumdan beri aynı şeyleri görüyorum. İzlemekten sıkıldım artık.

Ekonomi hareketlensin, dolapların buz hanelerinde etler yerini alsın, vicdanlar rahatlasın. Hepsinin karşılığı sevap olsun. Tabii canım...

Ülke olarak daha çok psikopat yetiştiririz, çok testereli cinayetler görürüz.

5 Kasım 2011

Yemişim puanı

İnsan hata yapmaz mı? Elbette hepimiz hata yapıyoruz. Kimse kusursuz, harikulade filan değil. Ancak benzer hataları tekrar tekrar yapmayacaksın.

Sezona Melo-Selçuk ikilisinin yanına önce Sabri'yle başladık, baktık olmadı Sabri yerine Eboue yerleştirilmeye çalışıldı. Bunun da tutmayacağı görüldü Engin yerleştirildi. Engin'in bu ikiliye katılmasıyla birlikte orta saha daha işler hale geldi.

Engin sakatlanınca, arayışlar yeniden başladı. Ne yapıldı? Geçen hafta Ayhan vardı orta sahada. Herkesin bok attığı Ayhan, gayet de iyi futbol oynadı. Neden? Çünkü adam orta saha oyuncusu.

Mersin İdmanyurdu maçında bir baktık Sabri yine orta sahada. Eeee aynı derede niye yıkanıyoruz? Denenmiş, olmamış, tutmamış bir şey yüzünden koskoca 45 dakika çöpe atıldı. İkinci yarı Ayhan girince oyunun şekli daha farklı hale geldi. Gol olmadı ama ilk yarıda olduğu gibi de rezil bir futbol sergilenmedi. Hatta tam aksine çok iyi bir maç çıkarttı Galatasaray.

Denenmiş, olmamış, işe yaramamış ısrarları tekrar tekrar yapmak, hiçbir takıma katkı sağlamaz. Sabri orta saha oyuncusu olarak çok kopuk, hamle yeteneği zayıf bir adam. 30 maç orta sahada oynasın, hiçbirinde Ayhan'ın efektifliğini veremez.

İzlediğimiz 10 maçta gördüğümüz şey, bu takımın orta saha oyuncusuna ihtiyacı olduğudur. Başkası nasıl değerlendirir bilemem ama benim 10 maçlık ana fikrim bu oldu.

Savunmada Ujfaluši'nin yanında ben de oynasam, fantastik oynarmışım gibi hissediyorum. Bunu Semih'i küçümsemek adına söylemiyorum, kimse götünden anlamasın. Koltukta oturup izlerken, ne kadar güven verdiğini hepiniz hissediyorsunuzdur.

Semih yine çok iyi oynadı. Sarı kart gördüğü pozisyon hariç -ki doğru bir sarı kart gördü- Nobre'yi sahadan sildi. Özellikle hava toplarındaki hakimiyeti ciddi anlamda hayranlık uyandırıcı. Haa, bu maç değil başka bir maç, hata yapar, ıska geçer. Bunların hepsi olabilecek şeyler. John Terry diye yere göğe sığdırılmayan adam bile icabında göt üstü düşüp, golü yediriyor.

Şu dakikadan sonra Semih'ten forma alınırsa, çok üzülürüm. Maçı izlerken aklıma Popescu'nun PSV'de oynadığı dönemde asılan bir pankart geldi. Tam orta saha çizgisinin orada olurdu "Air Popescu" diye. Semih'in durumu da öyle. Hava toplarına dehşet hakim. Üstelik ağır da değil ve ismini anmak istemediğim birtakım kazmalar gibi ayağına top geldiğinde eli ayağına dolaşmıyor. Sadece Galatasaray değil, Türk futbolu çok iyi bir stoper kazanıyor. Umarım, bildiğimiz örneklerdeki gibi, kısa zamanda göt olmaz.

Elmander, önceki haftalarda ne oynadıysa, aynısını oynadı. Tek fark, gol atamaması oldu. Bu yüzden Baros-Elmander ikilisinin yan yana oynamasını istiyorum. Tamamlayıcı nitelikte bir adam çünkü. Tüm defansın dengesini bozarken, yanında oynayan adam su gibi akar gider. Bu ikili sadece Antalyaspor maçında oynadı ama sezonun en kötü futboluna denk geldik ve Baros da sakatlandı, o yüzden ak göt kara göt hesabı yapamıyoruz. Sonuçta kafandaki şeyle, sahanın içindekiler örtüşse, hiçbir teknik direktör maç kaybetmez.

Penaltı ve Nduka'nın pozisyonunu göz önüne aldığımda, bugün 1 puanı kurtardığımızı düşünüyorum.

Siyahla, beyaz gibi bir oyun izledik. İlk yarının ayrı bir hikâyesi vardı, ikinci yarının başka. Tekrarlanmış hatalardan arınılırsa, daha güzel bir futbol izleyeceğimiz şüphesiz.

Fakat şu bir gerçek ki, devre arasında Galatasaray'ın öncelikli olarak orta saha oyuncusuna ve sonrasında ise bir golcüye ihtiyacı var. 'Elmander'le olmaz' ya da 'Baros yetersiz' demiyorum. Her ikisinin de bu takımda kesinlikle kalmasından yanayım ama daha bitirici bir golcü de fena olmaz.

Riera yine kötü günündeydi. Görünen o ki, taraftarın ilk kurbanı bu adam olacak. Çünkü daha ilk hatasında homurdanmalar başlıyor, ikinci hatada sesler yükseliyor, üçüncüsünde ıslık devreye giriyor. 35 bin kişi beni de ıslıklasa, ebem sikilir muhtemelen, o yüzden adama da kızamıyorum. Ki, halen çok yararlı olacağını düşünüyorum, her türlü eleştiriye karşın.

Bu saçma sapan sistemde berabere kalmışsın, yenmişsin, yenilmişsin çok da önemli değil. Semih gibi bir adam kazanılsın, 3 maç ard arda yenilelim, 5 maç berabere kalalım umrumda bile olmaz.

O değil de, eleman hakikaten uçuyor lan! Maçlara gitsem "Air Semih" diye pankart yaptırırdım yemin ediyorum. Fakat rica ediyorum, erkenden göt olma.

Selçuk İnan, Elmander, Sabri (SES)

!

4 Kasım 2011

Bitmeyen u dönüşleri


Tarih 18.03.2011

Recep Tayyip Erdoğan: Parası olana bedelli var, olmayana yok. Bunu adalete oturtamazsınız.

Tarih 01.11.2011

Recep Tayyip Erdoğan:: Bedelli askerlik gönlümüzde yer alan bir uygulama. Bir an önce neticelendireceğiz.

En son Libya'da örneğini yaşadık, "NATO'nun Libya'da ne işi var?" dedikten bir gün sonra Türk gemilerinin Libya açıklarına konuşlandırdıldığı ortaya çıktı.

Deniz Feneri sanıklarından Mehmet Gürhan'ı tanımadığını söyledi, akabinde, kendisiyle çektirilmiş fotoğraflarını hepimiz gördük.

İçinde helikopter pisti olan, oturduğu havuzlu villada kiracı olduğunu söyledi, baktık ki tapu kayıtlarında villa oğlunun üstüne çıktı.

İlk seçildikleri 2002 seçimlerinde dokunulmazlıkların kaldırılacağını söyledi, aradan 9 yıl geçti, hâlâ bekliyoruz ki, adi suçlarda milletvekilleri için dokunulmazlıklar kaldırılsın diye.

YÖK'ü kaldıracağız dediler, kaldırmak bir yana, YÖK Başkanı'nı dokunulmaz hale getirip, yetkilerini genişlettiler.

U dönüşleri, yalanlarla 9 yıl geçti. Devlet kasası boşaldı, bedelli askerliğe karşı çıkanlar, şimdi gönüllerinde olan bir uygulama olduğunu söylüyor.

Çok adi, aşağılık, kirli, yalan dolan üstüne kurulu bir siyaset yürütülüyor. 'Elhamdülillah' dedin mi, iş bitiyor.

Son yılların favori kontralarısı "Siz zaten yıllarca böyle düşündüğünüz için Akp iktidarda. Halkı anlayamadınız" oldu.

İktidarı eleştirdin mi, karşında direkt bu cümleyi buluyorsun. Elbet, haklılık payı var ama şu cümleyi söyleyenler, savurulan yalanlara kulaklarını tıkamış, ortada olan biten her şeyi görmezden geliyorlar.

Erdoğan, gemisini yürüten kaptan şeklinde ilerliyor. Gemi dediysem, 'gemicik' işte anlayıverin.

Bu kadar yalanla nereye kadar gidecekler bilmiyorum. İnsanlar garip bir biçimde "Bunlar iktidardan gitmez" deyip duruyor.

Hangi koltuk, kime kaldı acaba? Öyle ya da böyle gidecekler. Yarattıkları tahribat ve zarar ile ceplerine koydukları yanlarına kâr kalacak tabii.

Anlayacakları dilden bitirelim; "Yalana iyice kulak verirler, haramı tıka-basa yerler. Sana geldiklerinde ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir şekilde zarar veremezler. Ama aralarında hükmedersen, adaletle hükmet. Allah, adaletle hükmedenleri/adaleti ayakta tutanları sever."

Söyleyebilecek küfür bile yok


Adana'da 40 yaşındaki K.H., cinsel ilişkiye girdiği iki erkeğe 12 yaşındaki kızı F.H.’yi 5 lira karşılığında pazarladığı iddiasıyla yakalandı.
İlköğretim 7’nci sınıf öğrencisi H.D.’nin dedesi yaşındaki erkeklerden gördüğü cinsel istismar, hamile kalınca ortaya çıktı.

Yüreğir İlçesi'nde yaşayan F.H. okulda rahatsızlanınca öğretmeni eve gönderdi. Mide bunaltısı ve baş dönmesi olan küçük kızı, annesi K.H. Adana Çocuk Hastanesi’ne götürdü.
Doktorun muayenesinde F.H.’nin bir aylık hamile olduğu saptandı. Hastane yetkilileri durumu polise bildirdi. F.H. hastaneye gelen Çocuk Şube Müdürlüğü ekiplerine yaşadıklarını anlattı.
Psikologlar gözetiminde ifadesi alınan F.H. iki erkeğin kendisiyle cinsel ilişkiye girdiğini, annesi K.H.’nin de buna gözyumduğunu anlattı.
Küçük kızın ifadesi üzerine harekete geçen polis ekipleri, annesi K.H. ile tekstil mağazasında gece bekçiliği yapan 46 yaşındaki M.A.İ. ve özel temizlik firmasında çalışan 45 yaşındaki M.T.’yi gözaltına aldı.

"ANNEM ODADA YALNIZ BIRAKTI"

İfadesinde cinsel istismara ilk kez 2 ay önce uğradığını anlatan F.H. annesiyle M.A.İ.’nin evine gittiklerini, burada bir odada evsahibi erkekle ters ilişkiye girdiğini, aynı anda M.T.’nin de cinsel ilişkide bulunduğunu, bütün bunlar yaşanırken de annesinin mutfakta yemek yaptığını söyledi.
F.H. cinsel istismarın ardından odaya giren annesinin M.T. ile öpüştüğünü, 5 lira verdiğini ve bu parayla dolmuşa binerek evlerine döndüklerini ifade etti.

"SADECE ELLEMELERİNE İZİN VERDİM"

Sorguya alınan anne K.H., olayın taraflarından iki erkekle ilişkisi olduğunu doğrularken, kızının cinsel istismara uğradığını bilmediğini ileri sürdü.

Olay günü zanlılarla ilişkiye girmek için bir araya geldiklerini ifade eden K.H., "Bana kızımla birlikte olmak istediklerini söylediler. Ben de daha çok küçük olduğunu, buna izin veremeyeceğimi söyledim ama ısrar ettiler. Bunun üzerine ilişkiye girmemeleri şartıyla ellemelerine izin verdim. Kısa süreliğine baş başa kalmaları için mutfağa gittim. Geri döndüğümde kızım giyiniyor, onlar ise çıplaktı. Ne yaptıklarını bilmiyorum. Sadece ellediklerini düşündüm. Dolmuş parası olarak da 5 lira verdiler. Para karşılığı kızımı pazarlamadım" dedi.

CAMİ TUVALETİNDE DE CİNSEL İSTİSMAR

Şüpheliler M.A.İ ve M.T. küçük kızın verdiği ifadeyi doğrularken, zorla bir şey yapmadıklarını savundu. M.T. ilk olaydan sonra anne K.H. ve F.H. ile ilişkilerini aralıklarla sürdürdüğünü anlatıp, temizliğinden sorumlu olduğu caminin tuvaletinde temizlik malzemelerini koyduğu odada da ilişkiye girdiğini söyledi.

DEVLET KORUMASINA ALINDI

Dedesi yaşındaki erkeklerden cinsel istismara uğrayan F.H., devlet korumasına alınıp, bir çocuk yuvasına yerleştirildi.
Emniyet Müdürlüğü’ndeki sorgularının ardından adliyeye sevk edilen K.H., M.A.İ. ile M.T. tutuklanarak cezaevine gönderildi. Polis, küçük kızın başka erkekler tarafından da cinsel istismara uğramış olabileceğini değerlendirip, soruşturmayı derinleştirdi.

3 Kasım 2011

Rahatlatın kendinizi


Bu başlığı atanın ağzının ortasına sıçmak lazım. Ülkede "Neden taciz var?" diye millet tartışıyor. Bu ülkede en çok okunan haber taciz-tecavüz haberleridir, en çok izlenen dizilerin cilası tecavüzle atılır, birkaç bölüme yayılarak. Niye soruyorsun o zaman, "Tecavüzler neden arttı?" diye.

Buna şaşırmak, daha önce hiç yokmuş da, bir anda oraya çıkmış gibi davranmak yavşak bir tavır. Bu ülkede taciz, tecavüz hep vardı. Lan, eşek siken bir milletten söz ediyorum. Gazetede haberini görseniz eşeğe tecavüz etti diye, pek çok kişi "Hahahhahaa. Gördün mü lan eşek sikmiş" diye gülersiniz.

Vicdan rahatlatmak için 13 yaşındaki N.Ç olayının üstüne gidiliyor. İki bilemedin üç gün daha tartışılır sonra unutulur gider.

Bu olayları bu kadar tartışan insanlar 16 yaşındaki zihinsel engelli A.Y'yi hatırlıyor mu? Ne oldu, kim yaptı, nasıl sonuçlandı? Var mı bileniniz? Unutuldu tabii, bir-iki gün meze yapıldı, iki-üç alengirli kelime, fantastik bir cümle. Hepsi o kadar işte. Ufacık bir çocuğun, hayatı boyunca yaşayacağı travma, bizim ağzımızda mezeden başka bir şey olmuyor.

Derviş'in fikri neyse zikri o olurmuş, Milliyet o hesap.

Söylemekten ağzımda tüy bitti. İnternet portalları iyiden iyiye zıvanadan çıktı. Kopyala-yapıştırın ötesine gidemeyen, bin lira maaşla, ilkokul zekâsına sahip insanları çalıştırırsan "Yaş 70 ama.." da der, "70'lik amcanın siki inmiyor" da yazar.

Zaten aptal bir nesil yetişiyor. Bu aptallar arasından, daha aptallarını seçip bilgisayar başına oturtup, kimliklerine 'editör' yazdırınca da ortaya bu tablo çıkıyor. Ne ilk, ne de sondur bu. Alelacele başlığı değiştirdiler ama hastalıklı fikirleri böyel başlık değiştirilir gibi değiştirilemiyor.

Bu toplum böyle ne yazık ki. Ahlâki değer, ahlâki değer diye götünü yırtar ama ahlâkın zerresine rastlayamazsın.

Topunun sülalesini sikeyim...