17 Mayıs 2011

Türk futbolunun 'Zafere Kaçış'ı 17 Mayıs 2000


Bologna maçı ilk tur, Fenerbahçeli bir arkadaşım var Naim, "Bologna'yı eleyemez Galatasaray. İtalyanlar'ı geçmek zordur. Bu turda elenirsiniz" diyor.
"Bekleyip görmek lazım, bu yıl takıma güveniyorum." diye yanıtlıyorum. İlk maç ve ikinci maç Naim yanımda "Bologna iyi bir takım değilmiş. Bundan sonraki turda patlarsınız ama".

İkinci turda rakip Dortmund. Naim "Dortmund sizi kabak gibi oyar. Her iki maçta da yenilirsiniz. Herifler birkaç sezon önce Şampiyonlar Ligi'ni aldı daha." diyor.
"Naimciğim, bak bir önceki turda da böyle çok emin konuştun, hatırlıyorsan. Oynanmamış maç hakkında yorum yapıyorsun gereksiz yere." diye yanıt veriyorum.
Hagi'nin muhteşem golü, Hakan Ş'nin inanılmaz vuruşu ve turu atlıyoruz.
Naim, "Ahı gitmiş vahı kalmış lan bunların. Bu muymuş abarttıkları Dortmund." diye burun kıvırıyor sonuca.

Rakip Real Mallorca. Pek çok Fenerbahçeli gibi Galatasaray'ın bir an önce elenmesini bekleyen Naim yine işbaşında "Herifler geçen yıl İspanya Ligi'nin altını üstüne getirdiler. İki maçta da, bırak beraberliği gol atamazsınız."
"Valla Dortmund'u eledikten sonra kimseden çekinmiyorum Naimciğim. Mallorca'yı da eleyebiliriz. Ama sen konuşmaya devam et, iyi geliyor" diyorum.
İspanya'da turu aşırtıp işi bitiriyoruz. Naim, "Ulan harbiden ballısınız. Geçen yılki takımdan eser kalmamış. Bitmiş bu Mallorca, bir daha İspanya Ligi'nden maç bile izlemem." diye hem sinir yapıyor, hem de içten içe bir endişe kaplıyor.

Yarı finalde Leeds United ile eşleşiyoruz. İçimde "Bu kupayı alacağız" duygusu, su yüzüne çıkmış. Naim sinirden kuduruyor. Bu kez yine kendinden emin "Hahahaha, Leeds geldi, Leeds. Eğer beraberlik alırsanız iki maçtan birinde, bir daha futbol konusunda yorumda bulunmayacağım."
İlk turlarda yaptığı konuşmalar sinirimi bozuyordu oysa her konuştuğunda kupaya yaklaştığımızı görmek suratıma sırıtma duygusu yaratıyor, "Naim bak kupayı almaya doğru ilerliyoruz, farkında değilsin. Mantıksız yorumlar yapıyorsun."

Leeds'te Hagi'nin Elland Road'u sessizliğe gömen penaltısı, Hakan Ş'nin kariyeri boyunca attığı en güzel gollerden biri ve "Spor tarihinin en ballı takımı olarak finale yükseldiniz. Var ya, süper şerefsiz bir takımsınız. Adamların taraftarlarını öldürdünüz, beyin olarak bittiler. Yoksa ağzınıza sıçarlardı."

En sonunda final maçı gelip çatıyor. Bir öğrenci evindeyim. Kaç tane sigara içtim bilmiyorum. Evin içinde çoğunluğu Fenerbahçeli olan bir gruplayım. Biri hariç hepsi Arsenal'i destekliyor.

Maçın başlamasına 15-20 dakika var. Balkona çıkıp bir sigara yakıyorum. İlk gittiğim Galatasaray maçı aklımda, 5-0'lık Neuchatel Xamax maçı, İnönü Stadı'nda Galatasaray'a küfrettiğim 1-0 yenildiğimiz Banik Ostrava maçı, Hayrettin, Uğur, Muhammet, Rambo Yusuf, Prekazi, Hagi, hepsi birkaç nefeslik sigaraya sığıyor.

İçeri giriyorum, 5 dakika ya var ya yok. Naim kendinden gayet emin bir biçimde, "Acıyorum size biliyor musun? Bir final maçında en fazla fark yiyecek takım olarak tarihe geçeceksiniz. Rezil olacaksınız ve pişman olacaksınız finale çıktığınız için."
Gülümsüyorum sadece "Biz bu kupayı alırız Naim. Ümitsizce çırpınıyorsunuz, farkında bile değilsiniz."

Maçla ilgili hatırladıklarım o kadar az ki. Penaltılardan sonra zıplıyorum ayağa "Budur lan budur" diye bağırıyorum.

Gülemiyorum, ağlayamıyorum, donup kalmışım. Oysa çok emindim kupayı alacağımızdan.

Maçın bitiminde Fenerbahçeli olan annem arıyor telefonda "Oğlum ben artık Galatasaraylı oldum" diyor, ağlayarak. Koyveriyorum kendimi, avazım çıktığı kadar ağlamaya başlıyorum, "Seni çok seviyorum anne" diyerek.

Telefonu kapatıyorum, beni Galatasaraylı yapan Ayhan dayım arıyor, "Aldık dayı aldık kupayı" diyorum, gözlerimde yaşlarla.

İçeri giriyorum, Naim; "Penaltılarla alırsınız ancak. Bu maç 100 kere oynansa 99'unda yenilirdiniz, o biri denk geldi." diyor, suratı ekşi mi ekşi.

"Siktir git Naim" diyorum sadece.

Üstünden 11 yıl geçti. Birileri "Unutun artık hâlâ UEFA Kupası'yla övünüyorsunuz" diye 17 Mayıs'ı unutturmaya çalışıyor.

Üstüne koyabilecek keşke başka şeyler de yapabilseydik. Olmadı diye 17 Mayıs'ı unutacak değiliz. 17 Mayıs sadece Galatasaray'ın değil, bu ülkenin yüzakıdır.

17 Mayıs gecesi; Senegal'de Galatasaray bayrağı sallandıysa, Almanya, Fransa'da, Belçika'da, Hollanda'da, işçi Türkler 18 Mayıs sabahı göğüslerini gere gere fabrikalarına girdiyse, Türkiye'de insanlara umut aşıladıysa, kimseye unutturmaya niyetimiz yok.

17 Mayıs 2000 Türk futbolunun Zafere Kaçış'ıdır.

Naziler, müttefikleri omuzlara alıp stadyumdan kaçırıyor ama bize unutturulmaya çalışılıyor, "Hâlâ mı UEFA Kupası?" diyorlar.

Beyinlere kazınsın diye söylüyorum, 17 Mayıs 2000'i asla unutmayacağız. O gururu, onuru hep yaşayacağız. İster ligi 15. bitirelim, ister küme düşelim, ister 50 puan fark yiyelim.

Biz daha iyisini yapana kadar en iyisi bu...

O gece söylediğim gibi "Siktir git Naim!"

16 Mayıs 2011

Kıvamı tutmamış muhabirimsi yazardan ispatsız köşe yazısı


Türkiye'de köşe yazarlığı boyut atlamaya başladı. 'Yazar'lar, ne yazacağını bilemez halde, ortalarda kafası kesilmiş tavuk gibi bir sağa bir sola koşuşturuyorlar.

Eski futbolcuların, hakemlerin, teknik direktörlerin yazar olmasına zaten alışmış durumdayız. Hiçbir incelik içermeyen, sokakta arkadaşıyla konuşurmuş gibi yazanlar ortalığı sardı.

Uzun süreden bu yana ciddi anlamda spor köşe yazarı okumuyorum. Pazar günü elde gazete kahvaltı yaparken gözüm ilişti Hürriyet'te Feridun Niğdelioğlu'nun yazısına.

Yazının başlığı "Pes artık!". Okuduktan sonra, kendisine aynı tepkide bulundum. Yazı "Ligin son haftaları yaklaşırken yine o bildik, klasik dedikodular kulaktan kulağa yayılıyor" cümlesiyle başlıyor ve anlatmaya koyuluyor.

Daha yazının başında "İspatlayabilmem mümkün değildi" diyor. Yani henüz girişte savunmaya başlıyor ama bir taraftan da devam ediyor. "Ankaragücü taraftarı arasında bir grup var. Bu grup karşılaşma boyunca Emre Belözoğlu ve ailesine varan çok ağır hakaretler edecek. Böylece Emre sindirilmeye çalışılıp, kart görmesinin sağlanması hedefleniyor."

Muhabir mi yoksa yazar mı henüz kıvamı tutmamış Feridun'a sormak lazım "Hocam sen ispatlayamayacağın şeyi nasıl yazarsın?" diye.

Gazetelerde, 'köşe yazarı' diye görünen ispatı mümkün olmayan her iddiayı yazmak, gazetecinin işi değildir. Kaldı ki, gazeteci doğrulatamayacağı hiçbir şeyi sayfasına taşımaz. Taşımaya kalksa, ortalık spekülasyondan geçilmez.

Hayır, ayrıca niye Emre'ye küfrediliyor özellikle. Herifler kale arkasında, gider Volka'a küfreder.

Ligin sonunun gelmesiyle birlikte, gazeteler hakikaten işin bokunu çıkartmaya başladı. Ortalarda 'köşe yazarı' diye geçinen tipler yaptıkları haberlerle spor basınını yakından takip eden malları tavlamaya çalışıyor. Üstelik bunu başarıyorlar da.

Spor basınında şu son iki haftada çıkan sansasyonel haberlere bir bakalım.

Karabükspor-Fenerbahçe maçının hemen öncesinde; "Emenike aslında 31 yaşında", "Emenike'yle anlaşma sağlandı"

Bucaspor-Trabzonspor maçının öncesinde; "Bucaspor'dan çok tartışılacak karar", "Bucaspor 8 tane PAF oyuncusu ile maça çıkacak"

Fenerbahçe-Ankaragücü karşılaşması öncesinde; "Melih Gökçek bunu neden yaptı?", "Gökçek'in Fenerbahçe maçından önce 2 milyon Euro'luk prim dağıtması kafaları karıştırdı"

Tabii bunun yanında "Aziz Yıldırım, Selçuk'la anlaşma sağladı" haberini de iliştirivermek gerek, bir köşeye.

Şampiyonluk yarışı böylesine kızışmışken, baştan sona yalan, yönlendirme kokan bu haberlerin yapılmasının ardında, kusura bakmazsanız iyi niyet aramayacağım.

Bunlar ilk kez yaşanmıyor. Senelerdir yaşadığımız ve gördüğümüz tablonun benzeri. Bunları söylediğinizde "Haftalardır Gökhan Gönül ve Santos'la ilgili transfer haberleri çıkıyor ama" diye, aptallık boyutlarını aşmış bir argümanla savunmaya geçiliyor.

Maç boyunca Emre'ye küfredildi mi? Ailesine küfredildi mi?

Ben buradan Feridun'a küfrediyorum ama. Son günlerde siyasilerin moda sözüyle şöyle diyorum: "İspatlayamazsan şerefsizin önde gidenisin Feridun!"

"İspatlayamam ama" diye köşe yazana zaten şerefsiz derler.

Ne leş, cahil ve aptal adamlardan oluşuyor şu spor medyası. O yüzden birkaç isim çöldeki serap gibi sırıtıyor.

İspatlamazsan şerefsizsin Feridun...

15 Mayıs 2011

Hem körsün, hem iş vermişiz, daha ne istiyorsun?


Görme engelli işçi Nurullah Mehmetoğlu: Biz burada asgari ücretle çalışıyoruz. Koşullarının iyileştirilmesini istiyoruz

Sağlık Bakanı Recep Akdağ: Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz. Para kazanıyorsun değil mi?

Görme engelli işçi Nurullah Mehmetoğlu: Evet. Müteahhit şirketlerin yanından ne zaman kurtulacağız?

Sağlık Bakanı Recep Akdağ: Müteahhit şirketlerde çalışacaksınız, para kazanacaksınız, hadi bakalım.

Güzellll, sizi gidi vicdanlı insanlar sizi. İş vermiş de, daha ne istiyormuş. Hem de görme engelliymiş.

Vicdansız herifler, iş verdiniz diye köle yapacaksınız insanları. Hiçbir talepte bulunmayacak kimse değil mi? Hepinize duacı olacaklar, öyle oldukları yerde oturacaklar.

"Hadi bakalım" diyor, utanmadan.

Bunlar Müslüman öyle mi? Neyse üstüne yazmayacağım daha fazla.

Recep'e yazmadan, okkalı salladım, siz de sallayın, kulaklarını çınlatalım.

14 Mayıs 2011

Yorumsuz


Başbakan Erdoğan, Rize'deydi.

Bu kadınların falçatayla bölüştüğü şey, Başbakan Erdoğan'ın konuşma yaptığı platforma serilen kırmızı halı.

Yorum yapmıyorum ve yapmayacağım.

Memleketin hali budur. Herkes göğsünü gere gere övünebilir...

13 Mayıs 2011

Yaşasın bıyık kardeşliği


12 Eylül artığı YÖK'ün başkanı Yusuf Ziya Özcan bir günde iki bomba açıklamayla gönülleri fethetti.

İlk açıklama "Talebeler Ali Demir’in elini öpsünler ki, bizi dinleyip her şahsa özel kitapçık yaptı. Eğer olmasaydı binlerce kişi haksız yere birbirinin önüne geçecekti."

İkinci açıklama ise "Böyle bir sınavda Ali Bey'in istifa edebilmesi için öğrencilerin hakkaniyetine zarar veren bir icraatı olması lazım. Bugüne kadarki tecrübelerimizden ve yargının incelemesi sonucunda böyle bir husus ortaya çıkmadı. Hiçbir öğrencinin hakkı yenmedi. Kimse kimsenin önüne geçmedi veya arkasında kalmadı."

Zafer direnen badem bıyıklıların olacaktır. Yaşasın bıyık kardeşliği.

Bunlar pisliklerini böyle örtüyor işte. Önce Almanya'da yüzyılın dolandırıcılığı olarak kabul edilen Deniz Feneri davasını 3 yıldır bekleten savcıya soruşturma izni ver.

Sonra 3 yıldır bir dosyayı bekleten savcı 1 milyon 700 bin kitapçığı 'ne sihirdir ne keramet el çabukluğu marifet' yöntemiyle araştırıversin.

En sonunda da olay kapatılsın ve göğüsler gerile gerile "Bakınnnnnnn, çocuklarımızın üstünden prim yapmaya çalışıyorlarrrr. O kadarrrr alışmışlar yalana. O kadarrrrrrr alışmışlar iftiraya. O kadarrrrr alışmışlar çamura" diye ortalarda koftiden delikanlı olarak dolaşılsın.

Eyvallah, pisliğin üstünü örttünüz ama cicdanlarınızın haykıran sesini nasıl susturacaksınız bakalım.

Seçim sonu bekleniyor Gümüşsuyu Müftüsü'nün istifası için. Yoksa aleyhte kullanılır diye, bazılarının götü atıyor.

Daha önce şipşak tatmin olan Cumhurbaşkanı, "Dere geçilirken at değiştirilmez" demesi boşuna değil. O yüzden de kopyala-yapıştır Ali'yi ortalara çıkartmıyorlar.

"Dere geçerken at değiştirilmez" güzel bir söz tabii. Ama benim favorim halkın içinden çıkan deyişlerdir.

O yüzden, ülkenin yönetenlerine bakıyorum, garsona kafa atan kaymakamından, elde kömür, bulgur kamyon üstünde 'yardım' yapan valiye bakıyorum ve halk diliyle "Öyle göte böyle yarrak" diyorum.

Mevlana'nın bir sözü vardır, pek severim "Bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye."

Şu süreçte yapılan açıklamalar, bu sözü aklıma getirdi.

Referandum meydanlarında götler yırtılırcasına "Darbelere karşıyız, biz de mağdur oldukkk, 12 Eylül Anayasası'nı kaldıracağız" diyen siyasilerin şu YÖK denen illegal kurumu kaldırmaya da pek niyeti yok gibi.

10 yıl önce ülkede ne kadar şikâyet edilen kurum varsa, geçir başına bir badem bıyıklıyı, sonra "Kurumlararası uyum düzeldi" diye sağa-sola caka sat.

O zaman ne diyoruz? Yaşasın bıyık kardeşliği.

Bıyık mı bıraksam lan acaba? Şöyle inceden inceye, hafif dudakları ıslatırım -ıslak dudak olmazsa olmaz-, saçları en biçimsizinden sağdan sola doğru tararım, güzel bir kumaş pantolon, fantastik kösele bir ayakkabı ile birkaç yıl içinde Türkiye'de tanınmış bir sima, köşeyi dönmüş bir işadamı, mevki sahibi bir gazeteci olmamam için tek bir neden kalmaz.

Offfff şu son paragraftaki kişiyi bir an için gözünüzün önüne getirin. Kapat lan gözünü, iki saniye düşün o tipi.

Hah, düşündün mü? Rüyanda görürsen küfretme sakın. Söyleme öyle şeyler, lütfen.

Seksi ama değil mi?

12 Mayıs 2011

Süper Ali


Yeni, süper etkili, yapıştırıcımız, hayırlara vesile olsun.

Yüzeye bastırmadan, hafifçe sürünüz. Uygulandığı yüzeyde, yüzde yüz kalıcılık sağlar. Asla ve asla elinize yapışmaz, sadece bulunduğu yüzeye tutunur.

Kullanım yerleri farklılık gösterir. Koltuğa, makama anında ve derhal yapışır.

Siz onu çıkartmak isteseniz de, çıkartamazsınız.

Japon yapıştırıcısı olsa, kendi kendini imha bile eder.

Japon yapıştırıcılarından farkı; gurur, onur, şeref, haysiyet gibi kavramları hiç mi hiç bilmez.

Özellikle öğrencilerin yakasına yapışır ve bırakmaz.

Eğer siz de tam etkili, yapıştırıcı etkisini hissetmek istiyorsanız "Süper Ali"yi kullanın.

Süper Ali yeni ve yüzde yüz etkili zamkınız, yapıştırıcınız.

Süper Ali
Süper Ali

Süper Ali

Süper Ali; bakkallarda, marketlerde, kırtasiyelerde, her yerde.

Kendisine olan yoğun talep nedeniyle, kısa süre piyasalarda bulamayabilirsiniz. Ancak çok yakında, Süper Ali vazgeçilmez yapıştırıcınız olacak.

Biz kullandık, çok etkilendik.

Siz de deneyin....


Farklı paketlerde, farklı kullanımlar için.

Yüzde yüz Türk malı.

11 Mayıs 2011

Herkese sokacak kadar kupa var müzede...


Aziz Yıldırım: Burası Galatasaray Spor Kulübü değildir. 10 sene önce biz öyleydik. Bugün Galatasaray Kulübü'nün saygı değer bir başkan adayı, (Fenerbahçe bizi geçmiştir. Hedef Fenerbahçe'yi yakalamaktır) diyor. Ben bundan gurur duyuyorum.

Hepimizin adına gurur duyuyorum. Geçmişte bir maç kazanırdık, sonra Galatasaray'ı yendik diye hayran olurduk. 10 senedir bizi sahamızda yenemiyorlar. 6-0 yendik, tarihe yazdık. Bu da bana ve arkadaşlarıma nasip oldu. Bir daha inşallah olursa onları da gönülden alkışlarız, sevinir mutlu oluruz.

Bazı insanlar aptaldır ve aptal kalmaya da mahkûmdur. Aziz Yıldırım'ın yaptığı şu açıklama ile hangi Galatasaray Başkan adayı "Fenerbahçe bizi geçmiştir. Hedef Fenerbahçe'yi yakalamaktır" cümlesini kurmuşsa, her ikisi de aptal kalmaya mahkûmdur.

Medya kendi mitlerini yaratıyor. Fenerbahçe'nin, Galatasaray'dan üstün olduğunu, Galatasaray'ı geçtiğini anlatıp duruyor. Bu o kadar sık yazılıyor ki, haliyle bir süre sonra insanların beynine kazınıyor.

Aziz Yıldırım hayal aleminde yaşıyor ve kendini hayallerle avutmaya çabalıyor. Bırakın Galatasaray'ın, Fenerbahçe'nin geride kalmasını, Galatasaray şu anki rezil tabloya bakarak bile rahatlıkla söyleyebilirim ki Fenerbahçe'nin kat be kat önündedir.

Aziz Yıldırım'ın ruh hali, sürekli yalan söyleyen insanların ruh haline benziyor. Yalanı söylüyor, etrafındakileri inandırıyor, bir süre sonra kendisi de inanmaya başlıyor.

Galatasaray ve Fenerbahçe 100 yıllarını devirmiş iki kulüptür. Bu kulüplerin kuruluş tarihi Aziz Yıldırım'la başlamıyor. Haaa ama de ki, "Benim başkanlık döneminde biz daha üstündük" eyvallah, yine anlaşılabilir bir durum. Ama Aziz unutuyor ki, bu kulüplerden biir 1905 diğeri ise 1907'de kuruldu. Durum böyle olunca, başarıda son 10 yılı baz almak gerizekâlılığın dik alasıdır.

Her iki takım da 17 kez mi şampiyon olmuş?
Galatasaray 14 kez Türkiye Kupası almış, sen 4 kez mi almışsın?
Lig şampiyonu ile kupa şampiyonunu karşı karşıya getiren Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı Galatasaray 11, Fenerbahçe 7 kez mi kazanmış?
Basketbolda Galatasaray 4 kez, Fenerbahçe 4 kez mi şampiyon olmuş?
Basketbolda kupayı Galatasaray 2, Fenerbahçe 3 kez mi kazanmış?
Voleybolda erkeklerde Galatasaray 4, Fenerbahçe 2 kez mi şampiyon olmuş?
Voleybolda kadınlarda Galatasaray kazanamamış, Fenerbahçe 2 kez mi şampiyon olmuş?

Neyin başarısıdır bu, anlayan beri gelsin. Lokomotif şubelerdir şu yazdıklarım. Kim, kaç kez neyi kazanmış?

Bir mali başarı hikâyesidir gidiyor. Elbette başarının yolu artık paradan geçmeye başladı, sportif ruh yerini bol sıfırlı rakamlara bıraktı ama bu başarı denen işin göstergesi şampiyonluk ve kupa değil mi? Eeeeee, hâlâ ne boka Fenerbahçe'nin, Galatasaray'ı geçtiğini iddia ediyorsun?

Sesleri duyar gibiyim. "UEFA Kupası ile Süper Kupa'yı niye yazmadı bu adam?" acaba diye düşünenler olmuştur.

Biz o iki kupayı "Fenerbahçe, Galatasaray'dan daha başarılıdır" diye aptalca bir biçimde iddiada bulunanların götüne soktuk.

O göt Aziz Yıldırım'ınsa da, Galatasaray'ın başkan adayınınsa da fark etmez.

Herkesin götüne sokacak kadar kupa var müzede...

Ülkenin götünü siktiniz!

Deniz Feneri davasını 3 yıldır bekleten Ankara Cumhuriyet Savcısı, YGS'deki şifre, kopya iddialarına ilişkin 'takipsizlik' kararı verdi.

Sınava katılan bütün genç arkadaşlar, derhal dolaba koşup bir bardak soğuk su içsin bu kararın ardından.

Sinsi bir hırsız gibi gençlerin geleceklerini çalanlar da, götlerine Acem kınası yakabilir.

Yargıyı ele geçirmek bunun için önemliydi. Birtakım olayların üstünü örtüp "Bakın gördünüz mü, iftira atıyorlar, çamur atıyorlar. Bağımsız yargı olayı ortaya çıkarttı" diyebilecekler.

Aksi bir kararı beklemek aptallık olurdu. Ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, bakanları 'tatmin' olduktan sonra, savcılarının tatmin olmamasının mümkünü yoktu.

15 gündür ortalarda görünmeyen profesörlüğünü kopyala-yapıştırla, tezini çalarak yazan Gümüşsuyu Müftüsü, şimdi televizyonlara, gazetelere çıkar "Bizim içimiz rahattı" diye konuşur.

"Memleketin çivisi çıktı" deyip duruyordum ama öyle değilmiz. Memleketi siktiler, sikmeye de devam ediyorlar. Bu kez sikilme sırası öğrencilerdeydi, bir de onlar tattı, bu eşsiz (!) duyguyu.

Sıra kimde hep birlikte göreceğiz.

Durmak yok; hak yemeye, adaletsizliğe, eşitsizliği, çalmaya, satmaya, yalana, talana devam...

Konu çok tartışılırsa, iki kaset patlatıverirler, hepimiz aval aval bakarız. Olmadı mı, Nihat Doğan adada götünü gösterir, onu konuşuruz.

1 milyon 700 bin genç arkadaşa geçmiş olsun. Cemaatçi piçlere de, selam olsun. Sizin imamınızdan, hocanıza kadar kim var, kim yok topunuzu filler siksin.

Kaset üstünden alçalan ve alçaltılan Türk siyaseti


Türk siyaseti her zaman kirliydi. Ancak hiçbir dönem bu kadar rezil, aşağılık, pespaye bir noktada olmadı. Her ne kadar halkın yarıya yakını desteklese de, Akp bu tablonun ana sorumlusudur.

Ülkenin başbakanı pozisyonundaki kişi, şu ortalarda dönen kaset skandalları için "Bunlar genel" deyip, skandalların odağındaki kişiler üstünden mensubu oldukları siyasi partilere son derece iğrenç bir belaltı siyaset yapıyor.

Oysa aynı Erdoğan, Deniz Baykal'ın görüntülerinde yer aldığı kaset sonrası "Bunları siyaset malzemesi yapmayacağız. Bu son derece çirkin" açıklamasında bulunmuştu. Fakat zaman geçtikten sonra gördük ki, gerek Baykal, gerekse de yerine geçen Kılıçdaroğlu'nu sürekli bu kasetlerle vurmaya çabaladı.

İlginçtir, Başbakan'ın rakiplerini siyaseten zayıflatma anlayışı, ya tarihten ya da bu ahlâk dışı elde edilen görüntülere dayanıyor. CHP'yi İsmet İnönü üstünden, MHP'yi iktidar döneminden.

Aslında her iki siyasi partiyi de, pek çok açıdan zayıflatabilir. Fakat Erdoğan, en kolay ve en adi yolu seçiyor.

Röntgencilk, teşhir ve bunların üstünden şantaj yapmak ciddi anlamda büyük şerefsizlik. İnsan bir noktadan sonra düşünmeden edemiyor, bunların üstünden siyaset yapmak acaba şerefe, edebe, ahlâka ne kadar uygun düşüyor? Ya du bunu yapanlar, kendilerine bunu kondurabiliyorlar mı?

Akp'nin seçim stratejisi, referandumda alınan oylar üstüne kurulu. Alınan yüzde 58'lik oy, özellikle MHP tandanslı seçmenden kapılan oylar, Akp'nin temel hedefi. Bunun için de, şu an ortalarda dönen kasetlerden medet umuyor.

Tabii bu kasetlerin, Akp için bir başka yararı da, ülkede olup biten skandalların üstünü örtmeye yarıyor. Örneğin; 1 milyon 700 bin öğrenci ve onların ailelerinin yakından ilgilendiği sınav skandalının konuşulma ve ilgi oranı gitgide düşüyor.

Oysa olan bitene baktığımızda, artık adına skandal bile diyemeyecek noktaya geldik. ÖSYM Başkanı Ali Demir, televizyoların karşısına çıkıp, önce "Şifre yok" diyor, ardından "Şifre var" diyor, sonra bir bakıyoruz ki, ÖSYM savunmasında şifreyi kabul etmiyor.

Öğrencilerin aldığı puanların yarısından fazlası, hesaplanamamış, boş kâğıtlara 420 puan geliyor, boşu olmayan öğrencinin boşu görünüyor, doğrusu olmayanın doğrusu çıkıyor v.s. v.s.

Deniz Feneri diye bir dava var mı yok mu belli değil. Almanya'da birkaç ayda tamamlanan davanın Türkiye ayağı, ÖSYM skandallarını araştıran Cumhuriyet Savcısı'na emanet ediliyor. Emanet edilen bu dava 3 yıldır tozlu raflarda bekliyor. Sonra öğreniyoruz ki, seçimden sonraya ertelenmiş.

Ülkede sosyalist, devrimci, milliyetçi, ulusalcı, yurtsever sözün özü Akp ve iktidarına karşı çıkan herkes hakkında soruşturmalar açılıyor, operasyonlar düzenleniyor, gözaltılar, sonrasında bitmeyen davalarla insanlar hapishane köşelerine terk ediliyor.

İşsizlik, yokluk-yoksulluk, cari açık, adaletsizlik, sansür, eğitim eşitsizliği, Kürt sorunu gibi can yakıcı konular ülkenin gündeminde olması gerekirken, "Pascal, Nihat'ı dövdü", "İki siyasinin daha kasedi çıktı", aşk, cinayet, vahşet, seks gibi konulardan kafamızı bile kaldıramıyoruz.

Bu ülke 7 yıldır yönetilemiyor, yağmalanıyor, yağmalatılıyor. Ülkenin tüm ekonomisi neredeyse inşaat sektöründen döndürülmeye çalışılıyor. Yani kısacası rant ekonomisi. Başbakan otomobil satışlarıyla övünürken; birileri kendisini asıyor, bebekler anne kucağında ölüyor.

Seçimlere kadar ne olur bilinmez ama şu bir gerçek ki, Türkiye'de siyaset zıvanadan çıktı. Akp hiçbir şeyi başaramadıysa bile bunu gayet iyi başardı (!)

Kuvvetle muhtemel, bu kasetlerin ardı arkası kesilmeyecek. Çünkü bunları kim servis ediyor, bu görüntüler kimler tarafından nasıl alınıyor, internette kimler yayınlıyor üzerine gidilmiyor bile.

Akp, mevcut koşullardan memnun ve her kasette avuçlarını biraz daha ovuşturuyor.

Ahlâksızlık bir siyaset biçimi haline getirildi. Daha ne kadar ahlâksızlaşacağız, bunları siyasi malzeme yaparak daha ne kadar alçalacağız, meçhul.

Başbakan'ın, bırakın başbakanlığını, kendisini Müslüman sayan, Müslüman kabul eden bir adamın Süleyman Demirel için "Daha ayakta zor duruyor" demesi bile, bu işin ne denli çirkinleştiğinin ve şereften yoksun yapıldığının göstergesidir.

Sormak gerekir, "Acaba kendinden yaşlı biri için böyle bir ifade kullanmak Müslümanlığa yakışır mı?"

Bunun da cevabını; CIA ajanı, ağlak imam verim bir gün umarım...

9 Mayıs 2011

Bitmeyen çile


Şu Aykut'a verilen şans, eşeğe verilse kalemizde kaleciye benzer bir şey olurdu. Üç tane kaleci var, üçü de birbirinden kötü. Hesaplasan, arasan, tarasan böyle 3'ü bir arada bulunmaz. Şu altyapıdan çıkan ve hiç şans tanınmayan Fırat, üçünden daha iyidir. Bir noktadan sonra Aykut'a da kızamıyorum. Adamın yeteneği bu kadar, olmuyor ama ısrarla takımda kalıyor.

Tribünler, teknik direktörünü "İmparator Fatih Terim" tezahüratıyla belli etmiş oldu. Ne gariptir ki, aynı Fatih Terim bir önceki gelişinde "istifa" sesleriyle gönderildi.

Gerets, Terim, Lucescu v.s. v.s. dön baba dönelim hesabı. Bahanesi nasılsa hazır "Türkiye'yi ve Galatasaray'ı tanıması şans." Bu ülkede böyle garip bir anlayış var, mutlaka ülkeyi tanıması lazım. O zaman dönelim 1980'den bu yana, göreve kim gelmişse, dönüşümlü teknik direktör yapalım.

Bu takıma yeni bir yüz gerekiyor. Fatih Terim'le olacak işler değil bunlar. Fatih Terim'in milli takımdaki ısrarları yüzünden gelinen nokta bellidir. Hadi Terim olmadı, Gerets oldu diyelim. E birader, adamı yolladık mı? Yolladık. O zaman, bu ısrar neden?

İsimleri bir kenara bırakacak olursak, kim gelirse gelsin ciddi bir enkaz devralacak. Takım diye eline geçecek şey, 3-4 futbolcudan başka bir şey değil. Yeteneksiz, ciddiyetsiz, ışık vermeyen futbolcuya benzeyen gürühun temizlenmesi gerekiyor. Ve şu kesin ki; en az 6-7 kaliteli isim alınmalı. Haliyle ciddi bir maliyet gerektiriyor. Bu kadar borca batmış bir kulüp, bunu gerçekleştirebilir mi, bilinmez.

Daha birkaç yıl benzeri tablolara alışmak lazım. Her ne kadar burası Türkiye de olsa, böyle pespaye bir sezon geçiren takımın, bir sonraki sezon şampiyonluğa ulaşması çok güç.

Daha çok çile çekeceğiz, çok. Hele ki, Terim gelirse benim çilemin sonu gelmez.