25 Haziran 2011

Seni seviyorum Safiyem


Bazı insanlar, hayatınızda izler bırakır, önemli yerleri vardır. Geriye dönüp baktığınızda, yüzünüzde bazen tebessüm, bazen acı bir gülümseye yerleşir, o insanlar aklınıza geldiğinde.

Ben öyle sevgimi çok kolay kolay gösterebilen bir adam değilimdir. Misal ağabeyimi çok severim ama doğum gününde aramam, annem için ölebilirim ama bunu hissettiremem çok kez. Sanırım biraz büyüme ve yetiştirmeden kaynaklanıyor. Çok az insan için yıkabilmişimdir bu huyları.

Okuyan, takip eden farkındadır; agresif, huysuz adamın tekiyimdir. Bu huysuzluk nereden geliyor diye sorulunca "Anneannemden kaynaklı, anne tarafımın tamamı böyledir" diye yanıt vermiştim. O zaman, anneannemi yazmam gerektiğini düşündüm.

Çok ilginç bir kadındı. Hayatında korktuğu, çekindiği bir şey olduğunu görmedim. Bugün eğer hayvanları seviyorsam, annem ve onun sayesindedir.

Koskoca bahçesi olan bir evi vardı. Çocukluğum o bahçede koşuşturmakla geçmiştir. Kedileri, köpeği, tavukları vardı. O bahçede çiçekler yetiştirirdi. En sevdiğim şeylerden biriydi, çiçekleri sulamak.

Onunla ilgili, beynimde en çok yer etmiş şeylerden biri, bende hâlâ izleri duran bir olaydır.

Söz ettiğim koskoca bahçesi olan evin diğer ucunda, anneannemin kardeşinin evi vardı. Almanya'da kalırlardı, yazdan yaza gelirlerdi. Kanlı bıçaklı değillerdi ama iki kardeş pek anlaşamazdı. Bir gün akşama doğru bahçede oynarken, anneannemin kardeşinin mangal yaptığını gördüm. Çocuksun, sucuktur, ettir nasıl kokuyor anlatamam.

Annem "Davet edilmediğin yere gitmeyeceksin" derdi. O yüzden yanlarına gidemiyorum da ama öyle oralarda dolanıyorum belki beni de çağırırlar diye. Yarım saat dolandım oralarda ama çağırmadılar. Bir köşeye çekildim ve ağlamaya başladım.

Anneannem mutfaktaymış, mutfaktan bahçeye kapı açılırdı. Ağladığımı görünce yanıma geldi, "Ne oldu oğlum, niye ağlıyorsun?" dedi. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum ama söyleyemiyorum da. Acayip sinirli bir kadındı, her şeye sinirlenebilme kapasitesine sahipti. "Bak söylemezsen kızarım" deyince, "Anneanne, dayılar orada bir şeyler yapıyor ama beni çağırmadılar" dedim.

Yüzüme baktı, gülümsedi. "Dur bakayım, sen bekle burada" dedi. 15-20 dakika sonra geldi, girdi mutfağa. Gitmiş, salam, sucuk, sosis, pastırma, et ne bulduysa almış. "Hangisinden istiyorsun?" diye sordu. Çocukluk lan işte, yüzümde güller açtı, "Hepsinden yerim" dedim.

O gün, bugün insanların içinde yemek yiyemem. Sokakta sadece simit yiyebilirim. Bir mekâna oturduğumda, sokağa bakan tarafta oturamam, nerede kuytu var orada yemeğimi yerim.

Felaket sigara ve kahve içerdi. Sabah ilk sigarasını çakmakla yakar, diğerlerini uç uca eklerdi. Minik tüp yanında olurdu, üstünde daimi olarak sıcak su olur, çay ya da kahve içerdi.

Dedim ya; sinir, huysuzluk anneannemden ve annemden gelir diye. Hatta itiraf ediyorum bu küfür hadisesi de ondan gelir.

Annem gençken, anneannemle ikisi trenle ya da otobüsle bir yere gidiyor. Annem o zaman genç kız. Piçin biri, annemi sıkıştırmaya başlıyor. Safiye (ismi) cin gibiydi, hiç kaçar mı gözünden. Çantasındaki şişi çıkarıyor, herifin bacağına sokuyor. Herif "Yandım Allah" derken, iki tane de patlatıyor. Haliyle ortalık karışıyor. O zamanlar, polisler şimdiki gibi değil. Adam gibi adamlar, düzgün, efendi. Karakola gidiyorlar. Polis diyor ki, "Abla bırak sen şikâyetçi olma, biz bunu yarına çıkartırız. Biraz da elden geçiririz" diyor.

Deliydi, kapısının önüne park eden TIR'ın şoförünü sopayla dövüp, arabasının bütün lastiklerini bıçakla parça parça edecek kadar hem de. Bir kitabı, noktası, virgülüne kadar ezbere bilecek kadar acayip bir hafızası vardı.

Bize geldiğinde, anneme hiç çaktırmadan, sütyeninden çıkarttığı parayı cebime sokuşturuverirdi. 'Hayır' kelimesini asla kabul etmezdi. Her şartta ve koşulda O'nun dediği olurdu, başka türlüsü düşünülemezdi bile. Annemle ya da dayımlarla tartışırken "Ağzına sıçtığım eşekoğlueşekleri" derdi.

Anneannemde kalmayı çok severdim. Hem dayımları çok sevdiğim için, hem de istediğim gibi hareket edebildiğim için. Hep kedileri vardı evde. Öyle kafalarına göre takılırlardı, bazısı aylarca görünmez, sonra birden ortaya çıkardı.

Onu son olarak, evde görmüştüm. Tam karşısında oturuyordum. Annem, babamın ismini söylediğinde, o dehşet hafızaya sahip kadın "Mustafa kim?" diye sorunca, tuvalete gidip ağlamaya başladım. Öleceğini hissetmiştim çünkü, zaten konuşuluyordu da. Annem ve dayımlar, son bir umut için Almanya'ya götürdü ama kısa bir süre içinde hayatını kaybetti.

Hayatımda gittiğim ilk ve tek cenazeydi. Tabutu başında beklerken, kendimi kaybedene kadar ağladım ve dayımlara gittim.

Hayatımda yediğim en müthiş yemekleri, dünyadaki en lezzetli, hiçbir İtalyan restoranında bulamayacağınız pizzaları yapan kadındı. Kuzenim Antalya'dan geldiğinde gitmiştik, pizza yapması için. O sert görünümünün altında bir melek vardı. Lafını sakınmaz, sözünü gizlemez, herkesin yüzüne 'pat' diye yapıştırırdı sözleri. Tanıdığım en eli açık ve en bonkör insandı...

İyi ki, kıyısından, kenarından da olsa O'na ve anneme benziyorum. Hayatımdaki en müthiş gururlardan biridir bu.

İnsanları yaşarken, sevmekte zorlanıyorum ama siz bunu sakın yapmayın. Sevdiğinizi, söyleyin, hissettirin, çekinmeyin. Geri gelmiyor kaybettikleriniz, sevdiğiniz insanlara kollarınızı açın.

Şimdi olsaydı da, karşılıklı birer sigara patlatabilseydik. Keşke bir kez daha sarılabilseydim, tanıdığım en güzel kadınlardan birine.

Seni seviyorum Safiyem...

Yetersiz


Hangi sorun, içinde oğlunun uyuduğu, kamyon damperine kendini asmak için değer ki?

Bazen sözler çok anlamsız kalıyor, anlatamıyor, açıklayamıyor hiçbir şeyi.

24 Haziran 2011

Bir yerden başlamak gerekir


Nereden nereye değil mi? 44 yıl önce 24 Haziran'da, yurtsever-devrimci öğrenciler ABD'nin 6. Filo'ya karşı 2 yıl süren bir direniş başlatıyor.

Bugünse, ABD'ye ait ne varsa her şeyi benimsemiş durumdayız. Hayatımızın içinde, hatta hayatımızın ekseninde.

Biraz önce bir arkadaş yorum yazmış Türkçe Olimpiyatlarına ilişkin "Koala peki şöyle desem sana. Okulların açılması dünya da Türkçe konuşulması, dış ülkelerde Türk bayrağının dalgalanması kötü bir şey mi? Orta Asya da, Afrika'da, Kanada da, Amerika da Türkçe konuşulması oradaki çocuklara Türkçe'yi öğretmek ve türk kültürünü yaymak kötü bir ideoloji mi?" (eleştirmek ya da afişe etmek için koymadım)

"Emperyalizmin her türlüsüne karşıyım, bu kültür emperyalizmi olsa da" yanıtını verdim. Konunun Türkçe Olimpiyatı kısmı bambaşka bir tartışma konusu. Daha isminden kaybediyor, Türkçe sevdalıları. Fransızca'dan gelen Olimpiyat kelimesi bile yeterli.

44 yıl önce her şeyi göze alarak emperyalizme direnen ve ona karşı çıkan bir gençlik, 44 yıl sonra her şeyiyle emperyalizme teslim olmuş bir gençlik.

Farkında bile olmadan, esiri oluyoruz. Geçmişe dönüp, tekrar tekrar bakmak lazım. Her şeyin üstünden yeniden geçmek gerekir. Direnmekten, karşı koymaktan, reddetmekten alıkoymasın kimse kendini.

'Cesurlar bir kez, korkaklar her gün ölür'. Bunun hayatta pratiğini her dakika yaşıyoruz ama kendimizle yüzleşmekten bile korkuyoruz. Çünkü ağır ağır korkunun esiri oluyoruz.

Kaybedecek çok şeyimiz kalmadı ve bu gidişle kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmayacak.

Direnmek, karşı koymak için bir yerden başlamak lazım.



Yiğit n'oluyor götün başın oynuyor


Medyada saflar belirlenirken, son 1 yıldır Yiğit Bulut 'fırtınası' esiyor. Özellikle son birkaç günden bu yana 28 Şubat sürecini ağzına sakız yapıp, "Fethullah Gülen neden yurtdışında yaşıyor? Bu ayıp bitmeli" başlıklı, seri köşe yazıları ile cemaatin kapıkullarından biri olduğunu açık açık belirtiyor.

Hayatta hazzetmediğim bir şey varsa, götü başı oynayan adamlardır. Misal, Hüseyin Gülerce'ye bu tepkiyi vermem. Çünkü adam bütün hayatı boyunca aynı çizgide ilerlemiş. Ama Yiğit Bulut gibi daha birkaç sene öncesine kadar, Ulusalcı çizgiden dem vurup, sonra ülkedeki güç dengelerinin değişmesiyle 180 derecelik dönüş yapan yavşak tiplerden hiç hoşlanmam.

"Güç köpekliği" böyle bir kavram. Tabii insanın sorası geliyor, "Bunlardan hangisi Yiğit Bulut?"

Aslında her ikisi de Yiğit Bulut ama her ikisi de insan değil. Vaktiniz olursa yazılarını bir okuyun derim. Derinlikten uzak ve alabildiğine sığ. Borsacılıktan gazeteciğe geçiş yapmış, bu geçişler sırasında herkesi yalayabilecek, herkesin önünde düğmesini ilikleyecek ve tam da şu anda olduğu gibi herkese selam çakabilecek; gurur, onur, şeref, haysiyet, kişilik gibi kavramların kendisine hiç uğramadığı tip.

Arkadaş bugün demiş ki, "Bu ülkede birkaç okul yaptıranlar Cumhurbaşkanlığı makamında ağırlanıyor ve bu ülkeye yaptıkları hizmet ve fedakârlıklara karşılık olarak "Devlet madalyasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin onları takdir ettiği gösteriliyor.
Peki bu ülke adına yüzlerce okul açan, 130 ülkede binlerce hatta on binlerce öğrenciye Türkçe konuşturan, Türkçe düşünmeyi öğreten, Türkiye'yi onların hayatlarının merkezi haline getiren Fethullah Gülen neden 28 Şubat'ın ayıbı sonucu yurtdışında yaşamak zorunda kalıyor?

Sevgili dostlar, Gülen hareketine "din odaklı bir cemaat" algısıyla bakarsanız, gerçekleri ıskalarsınız. Gülen'in attığı adımları ve özellikle "Cihan Devleti Türkiye" modeline yarattığı katma değeri doğru analiz etmek ve siyasi bir yargılama içinde üstünden atlamamak gerekli.

Dünya üzerinde uçakların bile gitmediği bir yere birkaç aktarma ile varıp da orada Türkçe konuşan çocuklar size "Hoşgeldiniz" dediği zaman, içerideki kısır tartışmaların ne kadar boş ve anlamsız, önyargılı olduğunu anlayabilirsiniz."


NOSTALJİ ZAMANI

Şimdi dönelim geriye, bu arkadaşın Vatan Gazetesi'nde yazdığı yazılara bakalım. Çok değil daha birkaç yıl önce yazılmış hepsi..

11.09.2007 Türkiye’de irtica tehlikesi var mı? başlıklı yazısından

"Türkiye’de irtica tehlikesi olabilir veya en azından böyle algılanabilir ama Türk Silahlı Kuvvetleri her zaman rejimin bekçisidir...

Türkiye’de rejimi hâlâ silahla koruduğumuzu, bilincimizin; bilinçaltımızdan gelen “vatandaş değil, ümmetin parçası olma” veya “vatandaş yerine padişahın kulu olma” dürtülerimizi hâlâ yenemediğini nasıl itiraf edebilirdim?"

14.02.2008 Tehlike çok büyük! başlıklı yazısından

"Türkiye’nin içine girdiği yol ve Hitler Almanya’sının vardığı “nokta”. Görünüşte dağlar kadar fark var ama “başlangıç noktaları ve gelişimleri” itibariyle aynı. İçimizi rahatlatacak tek bir büyük fark var; Hitler Almanya’sında “ordu” lidere itaat ediyordu, bağlıydı. Bizde “diktatör” olma yolunda ilerleyen arkadaşlara “ordunun destek olması hatta sempati” duyması mümkün değil...

Bu fark da Atatürk’ün büyüklüğünden, Taha Akyol katılmasa-olmadığını iddia etse bile, Atatürkçü düşünce sisteminin-doktrininin kurduğu yapının, “demokrasi” odaklı yapılanmasından geliyor.
Atatürk devrimlerine bağlı bir sistem içinde “diktatör” denebilecek haşerelerin, “silahlı bir ordu gücünü arkalarına almaları” mümkün değil. Sistemin ‘DNA’sı buna izin vermiyor... Burada da devreye “Çavuşesku modeli” giriyor; kendine bağlı “ideolojik” dinamikler ile motive edilmiş “polis” gücü oluşturmak..."

23.03.2008 Türkiye nereye gidiyor? başlıklı yazısından

Devletin kendi bankacılık sektörünü “koruma isteği” gayet doğal bir “reflekstir.” Normal olmayan birilerinin bu devletin bankacılık sektörünü “ele geçirme” çabası ile “giriştiği ideolojik savaş” ve devletin buna tepki verirken “olumlu-olumsuz ayrımlardır.”
Örnekleyeyim; tarikat destekli kurumlar, o gün için devleti “yöneten” hükümet tarafından “bankacılıkta önemli bir pay ele geçirecek” şekilde “destekleniyor”, onlara özel düzenlemeler yapılıyorsa bu “ideolojik bir bulaşıklıktır.” Devlet her şey normalken “etnik” kökenlerinden dolayı kurum sahiplerine ayrı bakıyorsa bu da ideolojik bulaşıklıktır...

08.06.2008 tarihli Vatandaşın kesesinden sisteme efelenmek başlıklı yazısından

AKP ne yapıyor?

Tek cümle ile özetleyebilirim; dünya büyük bir ekonomik krizin eşiğindeyken ve en önemlisi dünya son 150 yılın en büyük ekonomik genleşmesini 2003-2007 arasında yaşadığı dönemde Türkiye sadece Cumhuriyet’in birikimlerini satıp “zaman öldürürken”; AKP’nin yaptığı tek bir şey var: Dünyadaki gelişmelerin sağladığı avansı ülke yararına kullanmak yerine kendi ideolojisi uğruna sadece “sistemle” dalaşmak...

İşin daha garip bir tarafı var; sanki vatandaşın “ana derdi”, ana önceliği “türban düzenlemesi”. Ama “siyasilere” sorarsanız, türban “işten ve aştan” çok ama çok önemli!

01.07.2008 tarihli, TSK'ya kimler, neden saldırıyor? başlıklı yazısından

“TBMM’den geçmeyen tezkere” ve TSK’nın ABD’nin istekleri doğrultusunda “Büyük Ortadoğu projesine” (BOP) dahil edilememiş olması Okyanus ötesindekileri daha da kızdırdı. 2004 yılının Nisan ayında BOP’u anlatan ABD Dışişleri Bakanı Colin Powel “...Irak; Türkiye, Pakistan ve diğer İslam Cumhuriyetleri gibi bir İslam Cumhuriyeti olacak...” dedi.

Türkiye’de “Ilımlı Din Devleti” kurmak isteyenler, Sorosçular, rejimle “düellosu” olanlar ve Devlet düşmanı eski “bazı fraksiyon mensupları” yukarıdaki dinamiklerle eşzamanlı harekete geçti ve TSK’ya “saldırı” da yerlerini aldı.

15.06.2088 tarihli, Kapatma davası değil, İran operasyonu! başlıklı yazıdan

Sevgili dostlar, uzun lafın kısası; her seçenekte bana göre kaybeden tek bir kişi olacak; Erdoğan... Bu yazıyı kesin saklayın, bugün Erdoğan’ın yanında olanların nasıl “alternatif” veya “akil adam” pozunda “ortaya döküleceklerini” göreceksiniz... Yazılabilecek kalıp içinde bu kadar yazabildim...

Erdoğan’ın danışmanları mutlaka vardır, oyunun nereye döndüğünü görüyorlardır ama bir de ben yazayım; bütün oyun “Erdoğansız” bir AKP, olmazsa “Amerika’nın kendini garanti altına alacağı” başka “senaryolara” dönüyor... Ve iddia ediyorum; Türkiye’de siyasetteki gelişmeleri hatta siyaset yapıp yapamayacağımızı dahi İran operasyonunun kaderi belirleyecek...

13.07.2008 tarihli, Cumhuriyet değerlerine neden sahip çıkmalıyız? başlıklı yazısından

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinin en ağır “bölücü, gerici, küresel” tehdidi altında olduğunu düşündüğüm bir ortamda, Cumhuriyet tarihinde hatalar yapıldığını da kabul ederek, Cumhuriyet’i eleştirenlere şunu söylemek istiyorum Türkiye 1923-2001 arasında “her alanda esir alınma denemelerine” rağmen “ayakta kalmayı” başardı. 2001-2008 arasında ise “elinde ne varsa sattığı gibi”, ayakta kalmayı bırakın “1923-2001 arasında esir almak isteyenler” tarafından “her alanda yönetilir” hale geldi.

10.02.2009 tarihli, Manifestom II başlıklı yazısından

Haklısınız. İşte “eğmeden, bükmeden” bugünün Türkiyesi...

* Bölücü terör ve irtica tehlikesi “aklileştirilmiş” bir şekilde “ülkenin özüne sızmış”.

* “Ülkeyi bölelim veya Cumhuriyeti yıkalım” diyenler “beyefendi” muamalesi görüyorlar.

* 15 askerinin öldüğü gün en yetkili ağızdan “Sayın Başkan ile 1 ay sonra görüşeceğim, gerekeni yapacağız” açıklaması yapıyor! Barzani bölgede “kral gibi konumlanıp, Türkiye’ye kafa tutuyor”!

* Yabancı güçler ve içerideki uzantıları tarafından TSK sürekli yıpratılıyor. Halkın “yıpratma” sürecini algılaması “çeşitli oyunlar” ile engelleniyor!

Ve en kötüsü “taşlar bağlanıp, köpekler serbest bırakılıyor"!

Bozuk saat bile günde iki kez doğru çalışır. En azından bir konuda doğru söylemiş, ortalık köpekten geçilmiyor. İnsanın aynadaki yansımasını tarifi ancak bu kadar güzel olur.

Aferin lan sana!

Medya utançlarına bir halka daha


Türk basını her olayda olduğu gbii Suriye meselesinde de, faşizm noktasına ulaşan milliyetçiliğinden örnekler sunuyor.

Dünden bu yana bir bayrak meselesi aldı başını gidiyor. Basının, olayı sunuş biçimi, tamamen yönlendirme ve yanlış bilgilendirmeden ibaret.

Suriye topraklarında yer alan bir binaya Suriyeli sığınmacılar ayrılmadan önce, Türk bayrağı asıyor. Suriyeli askerler de doğal olarak bayrağı indirip, yerine kendi bayraklarını asıyor.

Şimdi tam bu noktada, Radikal'den Hürriyet'e, Milliyet'ten Vatan'a, Habertürk'ten Zaman'a kadar herkes ağız birliği etmişcesine "Suriye askerleri Türk bayrağını indirdi" şeklinde gördü.

Bir ülkenin kendi topraklarında, bir başka ülkenin bayrağını indirmesinden doğal ne olabilir ki? Ama savaş kışkırtıcısı ve provakatörü Türk medyası, olayı Türkiye'de yaşanmış gibi göstermekten yüzü kızarmıyor ve utanmıyor.

Üstelik bu habere "Suriye askeri sınıra yığınak yapıyor" haberlerini de ilişkilendiriyor.

Suriye'de yaşananlar çok tatsız, berbat görüntüler geliyor. Daha birkaç ay öncesine kadar el ense dostluğu yaşayan Esad-Erdoğan arasına kara kedi girdi. Arap coğrafyası yeniden şekillendiriliyor ve Türkiye bu konuda ABD'nin en büyük payendesi durumunda.

Her şeyi gözden kaçırarak, saçma sapan bir bayrak kriziyle yaşananları daha da alevlendirmek medyanın görevi değil. Aklı selim olması gereken kişiler ve kurumlar çok doğal ve normal bir olayı böylesi tırmandırınca, haliyle halkın algısı da değişiyor.

Bu ülkenin medyası pek çok olaydı hep sınıfta kaldı. İki kaya için kopartılan yaygarayı herkes hatırlar. Tıpkı siyasi iktidarın tavrı gibi, darbeler önünde saygıyla eğilip, eleştirenleri unutmadı kimse. Madımak'ı yapanlar ortadayken, birilerine ihale etmeye çalışanları, Gazi Olayları'nda ölenleri teröristlikle suçlayanları, Hayata Dönüş Operasyonu'nda canlı canlı yakılanların kendilerini yaktığını v.s. v.s. sayısız olayda hep aynı iğrenç, savaş tamtamları çalan, faşist tavır sergilendi.

Şimdi bir bayraktan yola çıkarak, Suriye'yle savaş zemini hazırlanıyor gibi.

Her tarafı kokuşmuş bir ülkenin, medyasının ayakta kalması beklenemez zaten. Şu haberleri yapanlar hiç utanmıyorlar mı acaba?

İnternet medyasının en büyük zararlarından biri bu. Çünkü internet zaten pek çok yerde kendisini yalanlayan bir mecra, ortalarda dönen bilgiler nedeniyle.

Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinden çıkan bir haber, internet medyasında da "Bu nasıl okunur var ya" mantığıyla servis ediliyor. 3-5 çocuk ortalarda gazeteci olarak dolanıyor ve halkın bir bölümü "Suriyeliler bayrağımızı indirdi" diye fevaran ediyor.

Unutmadan, kendisine görev biçen askerler, Türkiye sınırına dev Türk bayrağı asmış. Vay be, ne büyük vatanseverlik örneği!

Suriyeliler kendi topraklarında, kendi bayraklarını astıkları için, ne büyük bir suç işlemiş ama değil mi (!)

23 Haziran 2011

Hakan Şükür'den bu kadar milletvekili olur


Benim pek sevdiğim kişi Hakan Ş. milletvekili oldu. Nasıl bir milletvekili olacağını zaten biliyordum. Salla başı, al maaşı şeklinde bir Meclis hayatı olacak. Eh arada iki de, içinde bol milliyetçilik kokan sporla ilgili konuşma patlattı mı ondan kralı yok.

Herife, Hatip Dicle'nin milletvekilliğinin düşürülmesi soruluyor. Arkadaşın yanıtı şu: "Gündemi takip edemedim. Bunun değerlendirmesini bizim büyüklerimiz, bakanlarımız, tecrübeli büyüklerimiz yapıyordur. Ben bu konuda henüz erken olduğu için bir şey söylemek istemiyorum."

"Bu konuda erken olduğu için bir şey söyleyemez"miş. Sen ona "Benim kafam öyle şeylere basmaz" desene.

Ayrıca "Gündemi takip edemedim" ne demektir arkadaş? Neyi takip ediyorsan, oradan sorsunlar sana. Hatta sormasınlar bir şey, sen istediğin zaman yanıtlarsın. Senin işin gündemi takip etmek.

Tam gerizekâlı öğrenci modeli gibi. Soruyu sorarsın "O konuya çalışamadım" der. Ehh ebenin amı, "Hiç çalışmadım" desene sen şuna.

Ülkenin milletvekiline bak sen! Adamın adı bakanlık için geçiyor. Şu adamdan bakan çıkarsa, hiç yaşamayalım bu ülkede. Pılımızı pırtımızı toplayıp gidelim.

Gündemi takip etmeyeceksen, ne diye milletvekili oldun o zaman?

Önümüzdeki dönem Hakan Ünsal'ı da alsınlar. Emre Belözoğlu zaten tekkenin adamıdır, futbolu bıraktıktan sonra agresifliğiyle başbakanı aratmaz. Arif Erdem olur mesela. Bunların hepsini yapsınlar.

Söylenecek çok şey var ama söylemeyeceğim. Bunları milletvekili yapanları filler teper umarım.

Hayvanlar Alemi



Üst tarafı sağdan sola, alt tarafı soldan sağa okuyun. Doğru sıralama açısından...

Sezgin ve Tulun güçlerini birleştirsinler


Birinden kurtulduk, diğeri yeni bir sorun olarak karşımıza çıktı. Adnan Sezgin denen herif, aldırdığı ve aldırmadığı futbolcularla Galatasaray'da epey derin izler bıraktıştı. Birkaç nesil kendisini derin bir muhabbetle anacak.

"Adnan Sezgin'den kurtulduk" derken, şimdi nurtopu gibi bir Bülent Tulun'umuz oldu. Başkanın şahsi danışmanlığından, sportif koordinatörlük görevine geçiş yaptı.

Benim kafam bazı şeyleri almaz. Basit bir mantıkla çalışır çünkü. Öyle çok allengirli işlerden anlamam. Bu Bülent Tulun denen arkadaş, Ribery rezaletinin sorumlusu mudur, değil midir? Elde beyzbol sopası ile nöbet tutmuşluğu var mıdır, yok mudur?

Büyük bir skandalın baş sorumlusu nasıl oluyor da, yeniden görev alabiliyor, danışman, koordinatör, direktör ya da herhangi bir sıfatla? Bu tip durumlarda gündelik yaşantıya dönüyorum, karşılığını görebilmek için.
Misal bir bankacı düşünüyorum, adamın hesabından 50 bin TL havaya uçmuş, ne yaparlar acaba?
Ya da bir doktor düşünüyorum, hastalarından 3'ü ard arda ölüyor, ne olur?
İki tane manşet yapıyorum hepsi de hatalı, sonum ne olur?

Bu adamlar bulunmaz Hint kumaşından mı imal ediliyorlar da, Adnan Sezgin ve Bülent Tulun arasında mekik dokuyor koskoca Galatasaray Spor Kulübü!

Galatasaray'da değişim dediler, eskiden ne kalmışsa hepsini tek tek toparlamaya başladılar.

Önce yönetimde eski isimler bir bir geldi. Ardından eski teknik direktör getirildi. Sonra başkanın şahsi danışmanı olarak açıkladığı Bülent Tulun'u sportif bilmem ne yaptılar.

Peki hangi evrede değişim yaşıyoruz? Doğrusu herhangi bir noktada değişim göremiyorum.

Bu kadar seri hata yapan bir oluşumun başarılı olma şansı yok. Sonda söylenecek olanı en başta söyleyeyim, adına ister tecrübesizlik deyin, isterseniz işbilmezlik ama yeni yönetimin hamlelerinin pek çoğu yanlış. Açık söyleyeyim eğer Selçuk İnan transferi ve Galatasaray basket takımının durumu olmasaydı, bugün Galatasaray taraftarının çok ama çok büyük bir çoğunluğu kazan kaldırmaya başlamıştı.

Sportif direktör-koordinatör ya da sıfat olarak her ne boksa, oraya getirilen adamların ortak özelliği suratsız, sevimsiz, istenmeyen adamlardan oluşması gerekiyor sanki.

Hayır, şunu hakikaten anlamıyorum. Bülent Tulun, kulüpte görev alır, sonra bir bakmışsın yorumcu olmuş, bir bakmışsın gazeteci olmuş, bir bakmışsın sportif koordinatör. Bir adamın bu kadar işi olur mu lan! Ayrıca Galatasaray'da yönetici olmuşsun, sonra yorumculuk nedir.

Ya her şeyi geçtim, parmak arası terlikle transfer pozu verdiren yöneticinin geçmişini sikeyim. Köy Hizmetleri Spor'a çevirdiler koskoca kulübü. Parmak arası terlikle imza töreni olur mu? Kimse uyarmaz mı "Evladım olmaz böyle" diye. Lan askerlik hatırası fotoğrafında bile üstüne başına bir bakarsın. Milletin tatile geldiği, parmak arası terlikten belli oluyor.

Bir Adnan Sezgin, bir Bülent Tulun diye kasmasınlar, ikisi aynı anda görev alsın. Vay anasını satayım, fanteziye bak sen! Bunların ikisi bir arada daha bir etkili, daha bir sikici olurlar. Zaten ikisinden, bir tam adam ancak çıkar. Çıkar mı, şüpheliyim...

Az kaldı az, River Plate'i daha bir yakından takip etmek lazım tam şu aşamada. Bu kadar aptalca hamleyle sonumuz ya kayyum ya kümedir...

22 Haziran 2011

İzleyin derim

También la lluvia'yı dün akşam izledim ve geç izlediğim için de üzüldüm. Icíar Bollaín'in yönetmenliğini yaptığı film, iç içe geçmiş iki film gibi.

Kan emici küresel sermayenin, halkların hayatlarını nasıl kararttığını, para hırsının insan hayatından önemli olduğu dünyaya ciddi eleştiriler getiriyor. Filmin görünürdeki esas oğlanı her ne kadar Gael García Bernal olsa da Juan Carlos Aduviri ve Luis Tosar'ı mutlaka izleyin. Özellikle Daniel/Hatuey rolündeki Aduviri'ye dikkat edin.

Halkların direnişini, kadınların, anaların bu direnişteki paylarını, sosyal adaletsizliği, örgütlenmenin önemini, sermayenin ne denli vahşileştiğini görebilmeniz açısından cidden harikulade bir film.

Ken Loach denen sinema mucizesinin Route Irish'ini de dün izledim. Pek çok insan diğer filmlerine göre daha sönük bulmuş olsa da, çok beğendim.

Sadece Irak işgalinin ve savaşın acımasızlığını anlatması açısından bile izlenmeye değer bir film. Ayrıca Liverpool'lular kaçırmasın filmi.

Bir önceki akşam da 5 Days of War'u izledim. Başarılı bir politik drama olmuş. Gürcistan ve Rusya arasında Güney Osetya sorunu nedeniyle çıkan 5 günlük savaşı anlatıyor.

Filmin en önemli defosu bütün filmi bir pencereden göstermesi. Tek taraflı anlatımlar her zaman sinir bozucu. Gerçek olmadığını söylemiyorum fakat Gürcistan'ın, Oset köylülere yaptığı işkenceler, ölümler gözden kaçırılmış.

Daniil rolünde izleyeceğiniz Kazak paralı asker Mikko Nousiainen filmdeki en fantastik oyunculuğu çıkartmış.

Bu üç filmi de izleyin derim. İlk tercihiniz kesinlikle ve kesinlikle También la lluvia olsun. Cidden çok iyi iş kotarmışlar. Pek çok şey bir potada eritilip ancak bu kadar iyi anlatılabilirmiş..

"Ay ne tatlı gördün mü? Türkçe şarkı söylüyor Gabonlu kız"


Yaklaşık 9 yıldır 'Türkçe Olimpiyatları' diye bir şey düzenleniyor. Gülen tarikatının organize ettiği ismi olimpiyat olan bu organizasyona, tarikatın okullarından gelen öğrenciler, Türkçe şarkı-türkü söylüyor, biz de ulus olarak koltuklarımız kabararak gururlanıyoruz.

Boru değil, Allah'ın Sudanlısı geliyor, Türkçe pop şarkı söylüyor. Bu 'olimpiyat' ne zaman düzenlense, gözlerim yaşlı ama mağrur ve gururlu bir Türk olarak Samanyolu TV'yi izlerim.

Düşünsenize Endonezya'dan Rahmi Amalia "Dert Bende Derman Sende"yi söylüyor. Hangi Türk gurur duymuyor ki! Hanginizin tüyleri diken diken olmuyor!

Faslı, Gabonlu, Japon, Macar, Zambiyalı, Yunan, Polonyalı v.s. v.s. dile kolay 130 ülkeden gelen çocuklarımız, Türkiye'de Türkçe konuşuyor.

Şunun adını koyalım da herkes rahat etsin. Türkçe Olimpiyatları, Gülen tarikatının gövde gösterisine ve propagandasına hizmet eden, öte taraftan da 23 Nisanvari bir etki yaratması için götten çıkma sikindirik bir organizasyondur.

Acayip bir aşağılık kompleksi var içimizde. İngiltere'ye bir Türk gittiğinde ve İngilizce konuştuğunda acaba kim "Vay amına koyayım! Gördün mü lan Türk'ü, nasıl da İngilizce konuşuyor" der. Ya da Almanya'da, herhangi bir Alman "Şu Boşnak gencin Almanca konuşması, bir Alman olarak bana gurur verdi" diye düşünür mü?

Sen gidip çocuklara Türkçe eğitim verirsen, haliyle Türkçe öğrenir. Tıpkı Türkiye'deki kolejlerde okuyan çocukların İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca öğrendikleri gibi. Gayet normal bir durumu olimpiyat diye millete sunmak ancak bizde olur.

Komünizmle Mücadele Derneği'nden diplomalı Fethullah Gülen, 12 Eylül 1980'den yaklaşık 18 gün sonra der ki; "Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu (ışığı) saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlelerin (dönüşüm) son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz."

Bugün darbelerin karşısına dikilen, darbelerden mağdur olduklarını her fırsatta dile getiren, darbeler nedeniyle neredeyse "Siz bilmiyorsunuz bizim götümüzü siktiler" diyen adamların, dumanı üstünde tüten 12 Eylül darbesinden sonra yazdıkları, darbelerin mağdurları değil, darbelerin mağrurları olduklarının kanıtıdır.

Bugün darbeleri lanetleyen adamlar, o günlerde darbeyi gerçekleştiren komutanlara methiyeler düzerken, işkencehanelerde insanların götlerine cop sokuluyor, kafaları bok çukurlarına bastırılıyor, eşlerine gözlerinin önünde işkence ediliyor, erkeklik organları urganla bağlanıp çekiliyor, birbirlerinin üstüne işetiliyor, elektrik veriliyor, tecavüz ediliyor, -yor -yor -yor -yor yani bitmeyen işkencelere ve insanlık suçlarına tabi tutuluyordu.

Neyse konu dallanıp budaklandı. Güçlü olmak istiyorsan sermayeyi eline geçireceksin. Çok basit işleyen bir kuraldır. Herkesle dirsek temasında bulunan tarikat, 40 yıldan bu yana sermayeyi elinde toplamaya başladı ve bugün kimsenin aklına bile gelmeyen bir güce erişti.

Kendisine sosyal demokrat diyen CHP genel başkanları, yöneticileri bile, tarikata selam çakıp, tarikattan üyeleri boşuna aday göstermedi. Bu gücün farkındalar, bu gücü karşılarına almak istemiyorlar.

Bu 'Türkçe Olimpiyatı' denen yaraktan şölen, Türkiye'de tarikata daha fazla sayıda sempatizan toplamaya çalışılmaktadır.

Artık gelinen noktada Başbakan yardımcıları, bakanlar, ülkenin tanınmış simaları bu boktan organizasyona katılıp, bir nevi tarikatın lideri önünde düğmelerini ilikliyorlar.

Tarikatın başındaki ağlak arkadaşımız, Türkiye'ye dönüşü hesapları yapıyor. Etrafa bakının, öyle bir hava estiriliyor ki, sanki kendisi Türkiye'ye gelse idam edilecek. En azından şu "gurbet" muhabbetinden kurtulmuş oluruz. Ha ABD'de ağlamış, ha Türkiye'de, fark eden bir şey olmaz.

İlginçtir bi ağlak imamın tarikatı 'Türkçe Olimpiyatı' düzenliyor ama vaazlarını izleyin, bir bok anlamazsınız. Çünkü Türkçe konuşmuyor. Ne kadar darbe karşıtıysa, o kadar Türkçe sevdalısı. Hesabı siz yapın.

"Dokunan yanar" denip duruluyor ya, asıl dokunmayanlar yanacak bu işin sonunda.

Son söz tarikat götü yalayan eski solcu, yönetmen artığına gelsin; koşa koşa havalimanına gidip, herkesten önce donu indirip hocasına, vermeye başlasın. Belki o zaman bugüne kadar batırdığı tüm işlerinin karşılığını alabilir.