7 Mart 2012

Su akar yatağını bulur



O kadar yıl, önünden tonla ölüm, işkence, tecavüz haberi geçince mesleki bozulmaya uğruyor insan. Önüne her gelen haberde yüreğin titremiyor, içinden bir şey geçmiyor, etrafı kırıp parçalamak isteği duymuyorsun.

Ama bu haberi okuyunca, içimden bir şeylerin akıp gittiğini hissettim.

22 yaşında genç bir adam, sevdiği kız gelin arabasıyla evinin önünden geçerken, aklını yitiriyor ve annesiyle birlikte bir harabede yaşamaya başlıyor. 3 ayda 150 TL'lik yardım alıyorlar ve kapısı, penceresi bile olmayan bir evde soğuktan korunmak için köpeklerle birlikte yatıyorlar.

Aşk nedir, nasıldır, ne kadar sürer bilmiyorum. Emin olduğum bir şey varsa, aşkın bir süre sonra yok olup gittiğidir. Yüreğinde fırtınalar kopartan, kalbinin yerinden çıkacakmış gibi atmasını sağlayan kişiye karşı, vakit geçtikçe aynı şeyleri hissetmemeye başlıyorsun.

Yıllar önceydi, bir muhabir mikrofon uzatmış "Aşk nedir?" diye soruyor, herkes kendince yanıtlıyordu. Yaşı en fazla 10 olan bir ayakkabı boyacısı, hayatımda duyduğum en güzel cevabı verdi; "Seversin, seversin kavuşamazsın. Aşk odur işte" diye.

Bir insanın aklını kaçırmasına neden olabilecek ne kadar şey var acaba bu boktan hayatta?

Sevdiğin insanın bir başkasıyla evlenmesiyle, kaç kişi kendi hayatından vaçgeçer. Mantıklı mı, değil mi, doğru mu, yanlış mı v.s. v.s?

Bu kadar yıldan sonra şunu gördüm, hayatta kimse vazgeçilmez değil. Bazı şeyleri zorlamamak lazım. Zorladıkça daha kötüye gidiyor ve daha içinden çıkılmaz hal almaya başlıyor.

Şükrü Kurhan, sevdiği kız için aklını yitirmiş. Bugün, kapısı, penceresi bile olmayan bu adamın yanında sadece ve sadece anası var.

O yüzden şu hayatta annem dışında karşısında eğilip büküleceğim kimse yok. İnanın değmiyor, değmez de.

Üstad söylemiş, benim üstüne lafım yok: "Kendine iyi bak, beni düşünme. Su akar yatağını bulur."

Dinleyin işte

Gerçek bir 'adam' portresi


Galatasaray'ın Euroleague vizesi aldığı Lietuvos Rytas maçı sonrasında, "Peki bundan sonraki planlarınız ne?" sorusuna verdiği, "Şimdi bir kadeh şarap içeceğim ve daha sonra Euroleague hakkında düşüneceğim" yanıtı duyduktan sonra daha çok sevdim Oktay Mahmuti'yi.

Açıkçası hayatıyla ilgili çok şey bilmiyordum, genel geçer bilgiler dışında. Bir arkadaş, bildiklerini paylaşınca, sizin de okumanız gerektiğini düşündüm.

6 Mart 1968'te Üsküp'te doğan Oktay Mahmuti, küçük yaşlardan itibaren basketbola büyük bir sevda ile bağlanmış. Önce oyuncu olmayı denemiş. Lise takımında oynamış ama bir yeteneği olmadığını görünce, başka bir yola girmek için sürekli basketbol hakkında okumaya başlar ve koç olmaya karar verir.

Üsküp'te Rabotnicki kulübünün altyapısında çok genç yaşlarda, ıvır-zıvır işlerle kariyerinin ilk adımlarını atar. Bir taraftan da eğitimini sürdürür.

Yugoslavya'da iç savaşın patlak vermesiyle Oktay Mahmuti ülkesinden ayrılmak zorunda kalır ve yolu Türkiye'ye düşer. 1991 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nden kabul alarak, İstanbul'a gelir.

Maddi olanaksızlar içinde, yabancı bir ülkede tek başına kalan Mahmuti, bu dönemde İstanbul'daki basketbol takımlarının antrenmanlarını takip etmeye başlar ve Efes Pilsen genç takımının hocası Aydın Örs ile tanışır. Aydın Örs, sürekli antrenmanları izleyen Makedon gençle, bol bol sohbet eder. Mahmuti'ye yardımcı olmak için kapanma noktasındaki Eczacıbaşı altyapısında yardımcı koçluk görevi ayarlar.

Aynı yıl, Efes Pilsen'de Aydın Örs, A Takım koçluğuna getirilir. Örs, teknik patronu olduğu Efes Pilsen'e yeni bir takım oluşturmak için Oktay Mahmuti'nin kendisine öve öve bitiremediği adı o güne dek hiç duyulmamış Makedon genç bir oyun kurucuyu denemeye karar verir. Senelik 50 bin dolar ücret karşılığında Petar Naumoski, Efes Pilsen forması giymeye başlar.

Eczacıbaşı, basketbol şubesini kapatmaya karar verince, Oktay Mahmuti de Efes Pilsen'de görev almaya başlar. Hem Naumoski'nin tercümanlığını hem de altyapı sorumluluğunu üstlenen Oktay Hoca, göreve gelir gelmez yıldız takımında boyu 2 metrelik bir genci keşfeder. Daha önceleri boyundan ötürü sürekli uzun oyuncu olarak oynatılan bu genci, direkt guard pozisyonunda oynatmaya başlar.

Başlangıçta, 2 metrelik bu genç de, yerini yadırgar ve yıldız takım kötü sonuçlar almaya başlar. Oktay Mahmuti kendisine "Bu boydaki çocuktan guard olur mu?" eleştirilerine "Bu çocuğun çok özel oyunculuk yetenekleri var. Guard olsun diye değil oyun bilgisini ve karar yeteneğini geliştirsin diye guard oynatıyorum" yanıtını verir. Bu genç, hepinizin tahmin ettiği gibi Hidayet Türkoğlu'dur.

Sonrasında Efes Pilsen A takımının başına geçer. Ardından İtalya'ya gider ve Benetton Treviso'da 2 yıl geçirir ve kendine uygun bir teklif gelmediği için bir sene kadar aktif koçluk hayatına ara verir.

2010 yılında önüne bir proje konur ve Türkiye'ye basketbolu sevdiren ancak senelerdir başarılı olamayan Galatasaray'dan gelen teklifi kabul eder.

Galatasaray'ın o dönemdeki yöneticisi Hakan Üstünberk ile 3 yıla yayılan bir plan yaparlar ve ümit milli takım seviyesindeki gençleri transfer etmeye başlarlar. Galatasaray ile anlaşma imzalamasından çok kısa süre sonra Barcelona, kendisine resmi teklif yapar.

Oktay Mahmuti, yeni bir sözleşmeye imza attığı için, Barcelona, teklifini Galatasaray Basketbol Şubesi'ne gönderir. Hakan Üstünberk, bu çok önemli görevi, Oktay Mahmudi'ye bildirir. Oktay Mahmuti, Hakan Üstünberk'e "Size söz verdim, birlikte plan yapmaya başladık. Sözümden dönemem ve kimseyi yarıda bırakamam" diyerek, teklif için teşekkür eder ve yoluna Galatasaray'da devam edeceğini belirtir.

Hakan Üstünberk, Mahmuti'nin bu tavrından çok etkilenir ve sözleşmesinde iyileştirme yapmak için Oktay Hoca'ya yeni bir teklif sunar.

Oktay Mahmuti, hiç düşünmeden iyileştirme için teşekkür eder ama kendisine bir teklif geldiği için daha önce anlaştığı bedelin üzerinde bir ücret almayı etik bulmadığını belirtir.

Sonrasında play-off finalinde şampiyonluğun kılpayı kaçması ve Galatasaray'ın seneler sonra bir kupayla sezonu açması gelir.

Oktay Mahmuti, senelerdir uyuyan devi uyandırdı. İki yıl önce Euroleague'ye katılacağımızı biri söylese, "Hadi canım sen de!" derdim. Ancak rüya gibi bir sezon geçirdik. Türkiye'de işler şu an için yolunda gidiyor, şampiyonluğun en büyük favorisi biziz ve rakiplerin bütçelerinin yarısı kadar bile değiliz.

Oktay Mahmuti'nin nasıl biri olduğunu görmek açısından şunu da bilmekte fayda var. Özellikle yağmurlu havalarda Mahmuti, otostop yapan taraftarları arabasına alıyor. Kendisine 'güvenlik' için bunun yanlış olduğunu söyleyen yöneticilere, "İstanbul'a ilk geldiğimde yağmurda Abdi İpekçi'den eve arabasız çok döndüm. Ne kadar zor olduğunu bilirim" der. Bir gün Abdi İpekçi'den otostop yaparken, Oktay Mahmuti'nin arabasına binerseniz şaşırmayın.

Bazı insanlar, hayatta her şeyi hak ediyor. Oktay Mahmuti de, bunlardan biri. Alın teri dökerek, emek sarfederek, çok çalışarak, tırnaklarıyla kazıya kazıya bulunduğu yere gelmiş.

Yolumuz hiç ayrılmasın Oktay Hoca. Çünkü sen bize çok yakıştın...


Teşekkür: Bana bu yazıyı gönderen Selim Sanver'e teşekkürü borç bilirim.

5 Mart 2012

Yeni Türkiye'nin rol modelleri



2-3 yıldır ağırlıklı olarak yazılı basında Ali Ağaoğlu ve Acun Ilıcalı isimleri sürekli karşımıza çıkıyor. Hayat hikâyeleri, zenginlikleri ve ilişkileriyle görmediğimiz gün yok gibi.

Bugün Ali Ağaoğlu'nun nikahlı eşi ile birlikte röportajını görünce "Yeter ulan yeter!" diye bağırdım.

Mesleki açıdan baktığımda, her iki ismin de magazin değeri yüksek, okunurluğu fazlaca kişiler olduğunun farkındayım. Acun ya da Ali Ağaoğlu'nun medyada yer almasını da anlaşılır buluyorum ama her gün, her dakika ve sürekli bu adamları görmek de bir süre sonra eziyete dönüyor.

Nedir bu iki tipin özellikleri?

Zengin olmaları.
Evli olmalarına karşın, evlilik dışı ilişki yaşamaları.
Eşlerinin bu evlilik dışı ilişkilere onay vermesi.
"Tırnaklarımızla kazıyarak buraya geldik" mesajı vermeleri.

İçinde bulunduğumuz ülkede, pek çok şey değişiyor. Bu değişimler kimi zaman uzun vadeye yayılarak kimi zamansa kısa sürede oluyor.

Ali Ağaoğlu ve Acun Ilıcalı rastgele seçilmiş isimler değil. Bu iki isim de, yaşam biçimleri ve hayat hikâyeleriyle topluma örnek oluşturuyor. Yoksul bırakılmış, gün be gün soyulan halka, "Siz de bir gün bu zenginliğe erişebilirsiniz" mesajı veriliyor.

Öyle ya, sıradan bir muhabir, bugün özel uçağı olan, milyonlarca dolarla oynayan bir adam haline geldi!
Ali Ağaoğlu ise küçük bir müteahhitken, bugün İstanbul'un her yerine lüks siteler inşa ediyor, arabalarını sığdırmaya yer bulamıyor.

Ortalama zekâya sahip olan ben, hiçbir şey okumadan, hayatta tek bir konuyu dahi sorgulamadan televizyon karşısına geçsem, "Vay ulan! Ben neden Acun olmayayım? Neden Ali Ağaoğlu gibi 24 bin dolarlık saat takmayayım koluma" diye hayaller kurar, yoksulluğumu hayallerle bastırmaya çalışırdım.

Benim sırtımdan kazanılan milyonlarca doları hiç düşünmeden, "Bu iki adam gibi nasıl yaşarım?" diye aptal aptal beyaz cama bakardım.

İşin bu hayal kısmını bir kenara bırakırsak, her iki mide bulandıcı tipin evlilik dışı ilişkilerini de ayrıca değerlendirmek lazım. Her ikisi de evli ancak her ikisi de evliliklerinin dışında ilişki yaşıyor.

"Alan razı, satan razı. Sana ne lan angut?" diyen çıkar mı bilmiyorum -çıkarsa da geçmişini sikeyim- ama toplumda çok eşliliğin sempatiye çevrilmesi açısından, sıradan isimler olmadıklarını düşünüyorum.

İkisi de, evli ama genç kızlarla birlikte. Eşleri bu duruma hiç sesini çıkartmıyor. Çünkü insanlık onuru, kadınlık gururu diye bir şey yok. Doğru ya, neden olsun! Bok gibi parayla besleniyorlar, gerisi mi önemli mi?

Ayrıca günümüz toplumunda çizilmeye çalışılan kadın portresinde, eşi mal gibi koltuğa yayılmışken, her an hizmete hazır, eşi ne yaparsa yapsın bir dakika bile yanından ayrılmayan, eşi izin vermeden konuşmayan, her hareketini eşinin onayıyla yapabilen, köleden hallice, kişiliği zavallı hale getirilmiş bir canlı. (Bkz: Alttaki fotoğraf)



Şimdi yeniden Acun ve Ali denen tiplere dönelim. Bir hafta boyunca tüm gazetelere ve haber portallarına bakın. Bunların olmadığı bir güne rastlayacak mısınız?

Size vaad edilen hayatlar bunlar. Asla gerçekleşmeyecek bir hayalin, aptallık sınırlarını zorlayacak şekilde peşine takılıyoruz. Evine ayda 700 TL giren insanlar, her akşam Acun denen bu herifin programını izleyerek, onun zenginliğine zenginlik katmasına yardımcı oluyor.

Peki gerçek mi ne?

Gerçek; Ali Ağaoğlu'nun kendi ağzından söylediği gibi, İstanbul'da yapılan yüzlerce binanın inşaat malzemelerinin kumlarını Marmara Denizi'nden çekmesi, demirlerini de hurdalarından çekmesiyle yani kısacası sahtekârlık yaparak, halkı dolandırarak zengin olmasıdırb

Peki gerçek mi ne?

Gerçek; cemaat desteğiyle, televizyon krallığı kurmaktır.

Gerçek; iktidarın halka yalan söyleyerek oy alması, halkı asla gerçekleşmeyecek hayallerle oyalamaları, bize böyle boktan rol modeller yaratarak, halkı uyuşturmaları.

Gerçek yaşadıklarımızdan başka bir şey değil. Hayal dünyasında yaşadıklarımızı bir kenara bırakıp, ailemizin, etrafımızın neler yaşadığına dönüp bir bakın.
Kızınıza 500 bin Euro'luk araba alabilir misiniz?
Kendinize uçak satın alabilir misiniz?
Kolunuzda 3-4 yıllık maaşınıza eşdeğer bir saat olabilir mi?

Ya mışıl mışıl uyuyup, bizi sikmelerine izin veririz.
Ya da uyanıp, bizi sikenleri sikeriz.

Başka yol varsa haber verin.

1 Mart 2012

Simgeye takıldıysan, kafana 'aptal' yazan dövme yaptır



Türk Lirası'nın yeni simgesi tanıtıldı. Güvenli liman, çapa diye ecüş bücüş, saçmalık kokan açıklamalar yapıldı ama kişisel görüşüm bir boka benzemediği yönünde.

Üstüne yapılan yorumları okuyunca, insan bir acayip oluyor. Yorumların ortak özelliği "Haç ve Ermeni Dram'ına benzemesi." İnsanlar bu iki yorum üstünden Hıristiyanlığı ya da Ermenileri alabildiğine aşağılamış. Unutmadan bir de, Recep Tayyip Erdoğan'ın baş harflerini yani RTE'ye benzediği söyleniyor.

Neyse sorun aslında bu da değil. Bunlar bilmediğimiz, daha önce hiç karşılaşmadığımız konular değil. Asıl sorun; insanların bu konu üstünde onlarca, yüzlerce, binlerce, onbinlerce kelime yazması. Ülkenin gündemi 01 Mart 2012 tarihi itibariyle bu sikindirik simge oldu.

Garip değil mi? Beş kuruşluk kâğıt parçasının simgesinin ne olduğu hepimizi çok ilgilendiriyor. Hepimiz üstüne iyi, kötü, olumlu, olumsuz bir şeyler söylüyoruz.

Simgesinin ne olduğunu bilmeden ayda 700 TL alıp, köle gibi çalıştırılan insanlar hakkındaysa aklımızın ucuna hiçbir şey gelmiyor. Bu konu hakkında söyleyecek lafımız yok. Paranın şekli sike benzese ne olur, göte benzese ne olur! Misal, simgesi yarrak olsun ama kimse muhtaç olmasın.

Lan oğlum bu dünyada, her gün binlerce insan açlıktan ölüyor, açlıktan ölmemek için insan öldürüyor, hırsızlık yapıyor. Ötesi yok, kendini satan var.

Hayatımız elimize tutuşturulan elma şekerlerini yalamakla geçiyor. Sapından tutup, ağzımıza veriyorlar. Isırmaya çalışıyoruz, ısıramıyoruz. Ancak ve ancak yalayabiliyoruz. Yaladıktan sonra da, "Çok şükür, yalayamayanlar da var" diyoruz.

Malsın, malım, malız... O elma zaten benim hakkım, ne diye şükredeceğim pezevengin evladına, bir-iki yalattı diye.

Boş boş konuşup, saçma sapan olaylar hakkında milyon yorum yapan bir aptal güruhuyuz.

Dünya, beş kuruş etmeyecek, üstünde birilerinin resimleri olan kâğıt parçalarının esiri olmuş, buna kimsenin sözü yok, kimsenin itirazı yok, TL'nin üstündeki işaret neye benzemiş, güzelleme diziyoruz üstüne.

Paranın amına koyayım, insanlara bir şey olmasın. Devletin ücretsiz vermesi gereken pek çok hizmet paralı. Düşünsene her yanımız su ama biz içmek için ona para veriyoruz. 25 yıl önce biri gelip "Hacım var ya, ileride suyu böyle bir boka benzemeyen damacana diye bir aygıta koyup, bize parayla satacaklar" dese, "Siktir git oğlum, mal mal konuşma" derdim.

Cidden bak, bazı şeyleri 10 saniye düşünün, ne denli mantıksız olduğunu anlıyorsunuz. Ama bu boktan sistem, hiçbirimizin böylesi basit şeyleri düşünmesine bile fırsat vermiyor.

Neden vermiyor?

Çünkü insan düşünmeye, sorgulamaya başladığı andan itibaren, Dünya'da hüküm süren, insanı köleleştiren, insanı insanlığından çıkartan, hakkımız olanlara bile şükretmeye iten bu boktan sistemi kafalarına geçiririz.

Bırakın TL neye benzemiş, bırakın para üstünden iğrenç ırkçılık naralarını atmayı.
Sizi köleleştiren bu sistemle ilgili konuşun.
Bu sistemin çarpıklıklarını fark edin.
Açlığa, yokluğa, yoksulluğa isyan edin.
Bir parça ekmeğe muhtaç edilen insanların farkına varın.

TL isterse at yarrağına benzesin, ister eşek sikine. O para için birbirini öldüren, o para için ölen milyonlarca insanın olduğu dünyada isyan etmiyorsanız, aptal aptal konuşmayı bırakın.

28 Şubat 2012

Sikerler 28 Şubat'ı


28 Şubat'ın üstünden 15 yıla yakın bir zaman geçti. O günden bugüne ne değişti diye bir arkanıza dönüp bakın.

Gayet iyi anımsıyorum, tankların Sincan'dan geçişi alkışlarla karşılanıyordu. Medyanın neredeyse tamamına yakını, bu süreci daha da alevlendirmek için ellerinden geleni yaptılar.

Bugünün iktidar ve güç sahipleri, 28 Şubat üstünden yaratılan mağduriyetin keyfini çıkartıyorlar. Her fırsatta 28 Şubat güzellemeleri yaparak, ne kadar ezildiklerini, ne kadar etkilendiklerini söyleyip duruyorlar.

Peki 28 Şubat'ta kaç idam oldu?
Kaç kişi tutuklandı?
Kaç kişi cezaevine girdi?
Kaç kişi işkenceden geçirildi?
Kaç kişinin evlerine girilip, kitapları yakıldı?
Kaç kişi işkence sonucunda hayatını kaybetti?
Kaç kişi için yurtdışına çıkış yasağı konuldu?

Ne bileyim, hangi babanın götünden çıkartılan cop, oğlunun ağzına sokuldu?
Ya da, hangi kocanın yanında karısına tecavüz edildi?

Ne oldu lan 28 Şubat'ta? Bunu gayet iyi niyetle soruyorum. Kime ne oldu?

12 Eylül'de neler yaşandığını yeniden yazıp çizmek mi lazım! İdamları, gözaltıları, daha bir-iki hafta öncesine kadar yaşanan yargılamaları, açılan davaları, vatandaşlıktan çıkarmaları, insanları zorunlu mülteci olarak yurtlarından sürmeleri, yüzbinlerce davayı mı hatırlatmak gerekiyor.

Bu ülkede götünü yırta yırta bağıran hep haklı görünür. İki-üç tutuklamayla geçen, darbe niteliği bile taşımayan, bir süreçten geldiğimiz noktada işte bugünler yaşanıyor.

Yaşananlar ne peki?

Gazetecilerin, bilim insanlarının, siyasilerin, avukatların, öğrencilerin, sendikacıların; olmayan darbelerle, oluşturulmuş davalarla cezaevine gönderilmesi ve sonu gelmeyen yargılamalar.

Dünün mağdurları (gerçi iktidar sahibi olmalarına karşın halen mağdurlar), sözümona ezilenleri, bugün diğer tarafa geçtiler ve alabildiğine gaddar, olanca nefretleriyle kendilerine muhalif kim var, kim yok cezaevine atıyorlar.

28 Şubat'tan bugüne değişen çok şey yok aslında. Halk yine yoksul, yine bir parça ekmeğe muhtaç.

Akp iktidarının 28 Şubat'tan bu yana becerdiği en iyi şey, korkuyu her kesime yayması oldu.

28 Şubat döneminin başbakanı Necmettin Erbakan, Kaddafi'yle çadırda görüşme yaptığı için hakkında söylenmeyen kalmamıştı, aşağılanmanın her türünü yaşadı. Ama aradan 10-12 sene geçti aynı çadıra Tayyip Erdoğan girince, ağızlarını bile açamadılar.

Ya da Kayseri'nin Refah Partili Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, "Süslü püslü göründüğüme bakıp da laik olduğumu sakın sanmayın. Resmi görevim nedeniyle bugün bir törene katıldım. Ey Müslümanlar sakın ha içinizden bu hırsı, bu kini, nefreti ve bu inancı eksik etmeyin. Bu bizim boynumuzun borcudur." dediği için 1 yıl hapis ve 420 bin lira ağır para cezasına mahkûm edildi. Ama Tayyip Erdoğan, "Dilinin, dininin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum" deyince kimse sesini çıkartamıyor.

Çünkü ağzını açarsan, eleştirirsen demir kapılar, taş duvarlar seni bekler. Bir gazeteci olarak işsiz kalırsın.

"Darbelerle hesaplaşacağız" diye referandum düzenleyenler, kirli ağızlarıyla idam edilen devrimci gençler üstünden oy avcılığı yapanlar, bugün kendi sivil darbelerini her geçen gün şartlarını daha da ağırlaştırarak uyguluyorlar.

Evet, 28 Şubat'ta birtakım insanlar mağdur oldu ama 12 Eylül'le hesaplaşmadan, 12 Eylül'ün hesabını vermeden, 12 Eylül darbecileri yargılamadan kimse ağlayıp, sızlamasın.

Son 5 yıldır don lastiği kıvamına getirdiler "mağduruz" edebiyatı. Her yetki, her güç elinde olacak ama "mağdurum" diyecesin.

12 Eylül'le ülkede belli bir düşüncenin filizlenmesini sağladılar, 28 Şubat'la da o düşünceye kök saldırıyorlar. Olayın benim açımdan özeti budur.

Villada otur, konakta yaşa, sermayeyi elinde tut, sokakta öğrenciyi, işçiyi coplattır sonra "ama biz ezildik" de. 12 Eylül'de yaşananlar dururken, "mağduruz" derken insanın yüzü kızarır ama bu pezevenklerde yüz de yok.

Haaa unutmadan, bugün "28 Şubat, 28 Şubat" diye götünü yırtanlar, o gün neredeydi acaba? 12 Eylül'ü alkışla, aradan 30 yıl geçsin darbe karşıtı ol. 28 Şubat'ta sessiz kal, aradan 10 yıl geçsin kıçını yırt. Herkes nasıl samimi, nasıl samimi a.k.

Samimi olan, götü yiyen 28 Şubat'çıları yargılar...

24 Şubat 2012

Adli suçluların yataklarına fırlatılan çocuklar

Kamuoyunda 'taş atan çocuklar' olarak bilinen çocuk siyasi hükümlüler Pozantı Cezaevi'nde yaşadıklarını anlatmış. Okunur gibi değil, üstüne ne söylenir bilmiyorum. Böylesi zamanlarda insanlığımdan utanıyorum, kendime lanetler yağdırıyorum elimden hiçbir şey gelmediği için.

Yaşları 14 ila 17 arasında değişen çocukların anlattıklarını bir okuyun lütfen.

17 yaşındaki Ş.A:
Orada çok kötü şeyler yaşadım. Adliler, boğazımıza ip takıp sıkıyorlardı. Bizi dövüyorlardı. Terörist olduğumu söyleyip öpmemiz için yüzümüze bayrak uzatıyorlardı. Öpmek istemediğinde ise yine dövüyorlardı.
Koğuşta sabah 5-6 gibi erken saatlerde uyandırılıp, zorla temizlik yaptırıyorlardı. Koğuşlarımızı değiştirmeleri yönünde taleplerimiz oluyor ama, taleplerimiz cevapsız bırakılıyordu

17 yaşındaki A.K: İş çıkışı evime doğru giderken, o sırada bir grup gösterici ile polisler arasında kaldım. Gaz bombası nedeni ile gözlerim yandı ve kendimi en yakındaki eve attı. O sırada polis eve girerek, evin damına çıkarttı. Kafama puşi bağlayarak fotoğraflarımı çekti. "Sen eylemcisin" dediler bana. Polis aracına bindirildim ve kafama dipçikle vuruldu.
Pozantı Cezaevi'nde adli suçlular geceleri arkadaşlarımızı zorla yataklarına çağırıyorlardı. Gözümüzün önünde arkadaşlarımızın kafasını kırıyorlardı. Ama cezaevi idaresi her zaman konuyu örtbas etmeye çalıştı.

Devlet, sorumluluğu altındaki çocukların tecavüz edilmesine, dayak yemesine, kafalarının kırılmasına açık açık göz yumuyor. Yılmaz Güney'in 'Duvar' filmini yaşatan bu iğrenç uygulamalara kimse ses çıkartmıyor. Bu çocuklara önce 'terörist' yaftası yapıştırılıyor, daha sonra da yapılanlar bu boktan sıfatla haklı çıkartılmaya çalışılıyor.

Suçlu olup olmadığı belli olmayan, birkaç ay cezaevinde kalan ancak bir ömür boyu beyinlerine kazınan, bütün hayatlarını etkileyecek iğrenç uygulamalara maruz kalan bu çocukların bundan sonra ne yapması bekleniyor acaba? Hiçbir şey olmamış gibi, içlerinde nefret büyütmeden yaşamaları mı?

Çocukların boynuna puşi bağlayarak suçlu yap, emniyete götürürken araçta işkence yap, emniyette ayrı işkence uygula, cezaevine yolla, kaldıkları süre içinde kaba dayak, tecavüz gibi en aşağılık işkence yöntemlerini uygula sonra bu çocukların topluma sağlıklı bir biçimde dönmesini bekle.

Kimse kusura bakmasın ama 17 yaşımda hiçbir suçum olmamasına karşın beni cezaevine atıp, birilerine pazarlar gibi kucaklarına atsalar, bunu yapanların 99 sülalesinin geçmişini sikerim. Neden-sonuç ilişkisini iyi tahlil etmek lazım. Birileri neden dağa çıkıyor, neden eline silah alıyor, görmek gerekir.

12 Eylül'ü TBMM'de timsah gözyaşları ile yad edenlerin yönettikleri ülkede, 12 Eylül'e rahmet okutacak işkence haberleri geliyor. Bir kadına dayak atılıyor "O zaten fahişeydi" diye aptallık bile sayılamayacak bir savunma yapılıyor. Öğrenci eyleminde karnındaki bebeği düşürülen kız öğrencinin davasında, polisler hakkında 'takipsizlik' kararı veriliyor ve "tekmeler soyuttu" şeklinde bir insanın ancak götüyle gülebileceği bir karar çıkıyor.

Sıkıldım lan! Yemin ediyorum çok sıkıldım şu haberleri okumaktan, görmekten. Bir ülkede faşizm başka nasıl tezahür edebilir. Öl a.k. geberip git bir an önce.

Not: Bu vesileyle Yılmaz Güney'in 'Duvar' filmini izlemeyen varsa, mutlaka izlesin diye de ekleyeyim.

22 Şubat 2012

Erdoğan'ın korumaları sokaklarda terör estiriyor


Sabah sabah şu haberi gördüm. (Haber linki)

Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe'deki Çalışma Ofisi'nden Üsküdar'daki evine giderken, 3 genç tarafından protesto ediliyor. Erdoğan'ın korumaları biri kadın 3 kişiyi derdest ederek gözaltına alıyor. Derdestten kasıt; saldırı ve vandallıktır.

Aynı korumalar, önceki gün de, Kuzguncuk'Altunizade Köprüsü'nde bir sivili yolun ortasında yere yatırarak dövüyor ve ardından cipe bindirerek, gözaltına alıyor.

İstanbul'un göbeğinde, başbakanı korumakla görevli, tek hücreli canlı olamayacak nitelikteki bu herifler, sadece ama sadece protesto hakkını kullandığı için insanları yere yatırıp, yerde tekmeleyebiliyor ve sonra bu kişileri gözaltına alıyor.

Son 11 yıllık Akp iktidarında, şunu iyice anladık ki, başbakanlar protesto edilemez, öyle bir hak yok. Başbakan'ın karşısında ancak biat edilir. Kendilerini konumlandırdıkları yeri cidden merak ediyorum. Peygamber yarısı, tanrısal varlıklarmış gibi, bunları protesto edemezsin, karşı çıkamazsın, icraatlerını eleştiremezsin. Ama işte bu heriflerin yetiştiği zihniyet başka bir şeye izin vermiyor.

Her yaptıklarıyla topluma mesaj veriyorlar. Öylesine, rastgele davranışlar değil yaptıkları. "Sevmiyorsanız da, susmak zorundasınız" diyorlar insanlara. İmzası, isminin verildiği üniversite logosu olarak düşünülen koskoca Recep Tayyip Erdoğan'ı eleştirmek, o yüce, ilahi varlığı protesto etmek kimin hakkı ulan!

Aslında hepsi benim kötü niyetim. 'Dayak cennetten çıkma' olduğu için, cennetten minik hazlar yaşatıyorlar protestocu gençlere. Küçük sürprizlerle hayatımızı renklendiriyor bu korumacı arkadaşlar.

Haliyle insanlık sorgulamasına gidiyorum. "Yaradılanı yaradandan ötürü seven" Başbakan Erdoğan'ın gözünün önünde insanlar tekmelenerek dövülüyor ama muhabbet insanı, sevgi pıtırcığı başbakan engel olmuyor.

Gençlerin de büyük terbiyesizliği. Başbakan'ın aracı geçerken, el pençe divan duracaksınız. Aracını durdurup bagajda bulunan Ülker çikolatalarından alabilmek için havada güvercin taklaları, parendeler atmanız lazımken, protesto ediyorsunuz. Ayıp be, ayıp! Bu adam, bu ülke için neler neler yapmadı. Çevresini, eşini, dostunu zengin etti, oğluna minik gemiler aldı, para basan KİT'leri bir yıllık kârlarına sattı, demokrasiyi dünyada eşi benzeri olmayan şekilde ileriye götürdü. Pis, anarşikler!

Polisi kindar, koruması kindar, iktidarı kindar bir ülkede, protesto hak değil, sokak ortasında dayak sebebidir.

İşin kötü yanı ne biliyor musunuz? Bunu doğru düzgün kimse yazmayacak, kimse göstermeyecek. Bu genç insanlar yedikleri dayakla kalacak. Muhtemelen götürüldükleri polis merkezinde de işkence görmüşlerdir.

Bunlar kendilerine köle bir toplum istiyorlar. Hafiften ses çıkarttın mı, dayak, işkence, soruşturmalarla peşini bırakmayacak kadar kinlerini sıcak tutuyorlar. Ama tabii unuttukları şey, nefretin daha derin bir nefret büyüttüğü.

İster isimlerini üniversitelere versinler, ister isimlerini koca koca sokaklara caddelere, ister köprülere versinler ama şunu iyi bilsinler; ölümlerine bile sevinecek tonla insan var.

Kâbus gibi bir ülkede yaşıyoruz. Bir ilköğretim okulu müdürü, "Vatana zararlı çocuk yürümeden yok edilsin" diyor, başka bir lise müdürü "Kız öğrenciler, erkek öğrencileri tahrik ediyor. O yüzden etek giymesin" diyor, bir vali "Dininin, ırzının, namusunun, dinin davacısı bir gençlik istiyoruz" diyor.

Gün geçtikçe daha da saldırganlaşıyorlar, hadlerini daha fazla aşıyorlar, ağızlarından çıkanı kulakları duymuyor.

Faşizme hoşgeldiniz! Kendi gibi olmayana yaşam hakkı tanımayan, sokaktaki 3 gencin protestosunu bile kaldırımda tekmeleyerek karşılayanlar hep bir şeyi unutuyor. Bu dünya kimseye kalmadı.

Tarih, duvar diplerinde kafasına kurşun sıkılan zorbalar, korkudan ailesini ve kendisini öldüren liderleri çok gördü. Daha da çok görecek.

21 Şubat 2012

Her türlü anadile özgürlük


Uzun zaman yazmayınca, okuyanlara ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum. Ne zaman burayı boş bıraksam, birisi gönül koyar mı acaba diye düşünmeden edemiyorum.

Aslında yazacak şey bulamadığımdan değil ama gün içinde tonla iş-güç arasında "Hadi lan akşama yazarım" diye avuturuyorum kendimi. Akşam olunca pelte vaziyetinde kendimi koltuğa fırlatıyorum. Kafamdan mal mal şeyler geçiyor. "Şu haberin başlığını keşke şöyle atsaydım", "Herife sert çıkıştım, hata yaptım" diye içseslerimle boğuşuyorum.

Bugün Dünya Anadil Günü. Gayet sıradan olması gereken bir gün ama bizim ülkemizde ciddi bir sorun, müthiş önemli bir günmüş gibi duruyor. Kadayıfa doğru uzanmaya başladığım için, pek çok şeyi gördüm, pek çok şeyi canlı canlı yaşadım.

Ortaokula, liseye giderken hep minübüsle giderdim. Yayla'dan Bakırköy minibüsüne biner, Zuhuratbaba'da inip, Ataköy Lisesi'nin yolunu tutardım. Minibüsçüler bilmediğim bir dilde konuştuğunda, kıl kıl bakar, içimden söylenirdim. "Lan hangi ülkede yaşıyorsunuz, niye Türkçe konuşmuyorsunuz?" diye. Bir boktan haberimiz yok tabii, böyle aptalca düşünmem doğal. Gel zaman, git zaman kafam bazı olaylar hakkında tıkırdamaya başladığında, o günleri düşünüp "Lan ne salak adammışsın" demeye başladım.

Düşünsene, köyün birinde doğmuşsun. Daha bebeklikten itibaren evin içinde bambaşka bir dil duyuyorsun. Yaşın 7'ye geldiğinde ilkokula (Biliyorum lan, biliyorum. İlköğretim oldu ama benim zamanımda ilkokuldu) yazdırılıyorsun. O güne dek, annenin, babanın, dayının, halanın, kapı komşunun konuştuğu dil dışında bambaşka bir dille tanışıyorsun. Üstelik o dili konuşamadığın için, öğretmenden azar işitiyorsun, eline cetvelle vuruluyor, yaşıtlarının önünde aşağılanıyorsun.

Kendimden yola çıkarsam, o yaşta bir çocuğun yaşadıkları, insanın bütün bir hayatını etkilediğini söyleyebilirim. Elbet bilimsel bir gerçek değil bu ama benim için durum böyle.

Şimdilerin moda kelimesiyle empati diyorlar ya, bazen onu yapmak gerekiyor. Kendimi İstanbul'da büyümüş bir çocuk olarak değil de, Bitlis'te bir köyde büyüdüğümü düşünüyorum ara sıra. (Niye Bitlis bilmiyorum, sigaradan ötürü olabilir.) Evde annem, Kürtçe konuşuyor, babamla sevdalarını Kürtçe yaşamışlar, Kürtçe ağıtlar yakılıyor. Hangi dili konuşursun o zamana dek? Haliyle Kürtçe konuşursun. Konuşman, arkadaşlarınla şakalaşman, küfür etmen, hepsi Kürtçe. Ama senin dilin sana yasak.

'Yasak' deyince yaşı 30'lara ulaşmamış olanlar "Hasiktir lan oradan. İsteyen istediği dili konuşuyor bu ülkede" diyebilirsiniz. 12 Eylül'de Diyarbakır Cezaevi'nde anası başka dil bilmediği için Kürtçe konuşanların kafaları lağıma sokulan, ayaklarının altına defalarca sopalarla vurulan insanlara söyleyin bunu.

Haaaa, anadil dediğin sadece Kürtçe midir? Elbette Kürtçe değil, bu ülkede onlarca anadil var.

Yeri geldiği için hemen örnekleyeyim. Bir arkadaşım vardı çok sevdiğim, eleman Boşnak'tı. Ben onda kalırım, o bende kalır. Epey bir vaktimiz birlikte geçerdi. Evlerinde çokça zaman Boşnakça konuşulurdu. O aile için gayet sıradan bir durum. Ama Boşnakça konuşan bu adam, sağda solda Kürtçe duyduğunda "Amına koyayım konuşmaya bak" derdi. Anladınız işte, Kürtçe konusundaki hadiseyi. O açıdan Kürtçe'den yola çıkıyorum. Yoksa eğer Rumca, Lazca, Boşnakça, Çerkezce, Arapça konuşulana da bu boktan davranışlar sergileniyorsa, bu yazı aynı zamanda onadır da.

İnsanın kendi diliyle konuşması, kendi diliyle sevdasını ifade etmesi kadar doğal bir durum olamaz. Bu ülkede, senelerce engellenen, işkenceye varan uygulamalara kadar giden engellerle, yasaklarla karşılaşıldı.

Kolejlerde; İngilizce, Fransızca, İtalyanca konuşan heriflere "Ay ne seksiiiiiii" diyen insanların pek çoğu aynı zamanda Kürtçe konuşan insanları aşağıladı, horgördü. Yalan mı lan, yaşanmadı mı bunlar. Bugünden bakıp, dünü unutmak milli karakter olduğu için 'yalan' diyen istemediğin kadar var.

Nerede doğacağımızı, ne olacağımızı, kimliğimizi, milliyetimizi biz seçmiyoruz, biz belirlemiyoruz. Bugün anadilinde konuşan insana yaratıkmış muamelesi yapan hatun, tiksinç bir varlıkmış gibi bakan herif, Diyarbakır'ın bir köyünde de doğabilirdi.

Kendi yapmadığımız seçimlerden ötürü, insanları yargılanmak kadar boktan bir şey olamaz. Az biraz içselleştirin olayları.

Bazen yazılar 'öğreten adam' modeli oluyor. Aslında istediğim bir şey değil. Bu yazı da öyle oldu, kusura bakmayın...

17 Şubat 2012

İki fotoğrafın anımsattıkları


Pazartesi gününden beri şu fotoğraf her tarafta dönüp duruyor. Köşe yazarları da konuya müdahil olunca, bir kareden her türlü yorum çıkmaya başladı. Konu seri biçimde, Başbakan Erdoğan'ın "dindar nesil" söylemine bağlandı ve "İşte Başbakan'ın istediği gençlik" noktasına gelindi.

Muhtemelen bu yazıya, benden tiksinenler dışında, beni seven insanlar da "Ulan bu muydun sen?" diyecektir. Ne derseniz deyin, çok da umrumda değil.

Herkesin kendine göre kutsalları var. Kendi kutsalına saygı gösterilmesini bekleyen insanların neredeyse tamamına yakını, diğerinin kutsalına bok atmakta, taşak geçmekte hiçbir beis görmüyor.

Sen, ben, bir başkası istediği kadar kıçını yırtsın, Atatürk bu ülkede pek çok kişinin kutsalı. Senin için kutsal olmayabilir ama Atatürk'ü sevsen de sevmesen de kutsalı olarak gören insanlar var.

Başka birinin kutsalı Fenerbahçe, Beşiktaş ya da Galatasaray. Adam takıma laf söylendiğinde çıldırıyor, öfkeden kuduruyor, en yakın arkadaşını bile kırabiliyor. Saçma ama adamın kutsalı bu.

"Kutsalla dalga geçilir mi?" sorusu geliyor akla. Sen birinin kutsalıyla dalga geçiyorsan, başkasının senin kutsalınla taşak geçmesine de sesini çıkartmayacaksın. Dizini kırıp oturacaksın. Öyle üç kuruşa, beş köfte yok. Senin kutsalın kutsal da, karşındaki adamın kutsalı taşak malzemesi mi?

Neyse aslında olay bu değil, kendi açımdan kutsal olayına bakışımı söyledim sadece. Haaa bana sorarsan, ailem dışında kutsal bir şey yoktur hayatımda. İstersen Galatasaray'la taşağın babasını geç, küfür et, umrumda değil. Kızarım belki ama orada kalır kızgınlığım.

Şu ülkede aptalca bir Atatürk-din çatışması vardır. Bu kızlar Atatürk'le dalga geçer, köşe yazarı çaktırmadan dine dokundurur. O köşe yazarına yanıt veren de, Atatürk'e laf çakar, dini yüceltir.

Bu ülkede çocuğunun kanser tedavisi için cezaevine giren insanlar varken, birilerinin çöpe attığı meyve-sebzeyle evinde aş pişirmeye çalışan, yıllarca işsizlik çeken, sigortasız çalışan milyonlarca insan, üç kuruşluk borcu için intiharı seçen insanlar varken, isteyen istediğiyle taşak geçsin umrumda bile olmaz.

Sokaktaki insanın durumunun ne olduğu kimseyi zerre ilgilendirmiyor. Buün köşelerinde döktüren pek sevgili Atatürkçü (!) yazarlar için sokakta açlık varmış, işsizlik varmış, insanlar intihar ediyormuş, çaresizlik tek çare olmuş, hiçbiri önemli değildir.

Çünkü zaten bunun farkında değiller. Siyah camlı karavanlarında, ciplerinde medya plazalarına gelirler, insanların yüzüne pislikmiş gibi bakarlar, sonra iki halk goygoyuyla "sizden biriyim" mesajı vermeye çalışırlar.

Diğerlerinin durumu bunlardan beter. Din, iman edebiyatıyla dünyaları götürürler, senede 3 kez gecekondu ziyareti yaparlar ama köşklerde, yalılarda otururlar. Karılarına onbinlerce dolarlık çantalar, ayakkabılar alırlar; çocuklarına yüzbinlerce dolarlık şirketler kurarlar, iki Ramazan çadırı, bir de gecekondu ziyaretiyle 'halk insanı' olurlar.

Birileri "Atatürk, Atatürk" diye senelerce bu halkın yoksulluğuna, çaresizliğine göz yumdu, birileri de şimdi "Allah Allah" diyerek, aynı şeyi yapıyor.

Hepsi aynı bokun soyu. Milletin eline oynamak için üç-beş oyuncak verip, arkadan hepimize dayıyorlar. Buna sesimizi çıkartacağımıza, 4 tane kızın ne yaptığıyla ilgileniyoruz.

Aptallıkta sınır tanımayan bir ırkın ahfadıyız.

Yalana ve yemeye doymuyorlar

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, 11 Nisan 2011'de, "Kanser Haftası" dolayısıyla Rixos Grand Otel’de düzenlenen sempozyumda yaptığı konuşmada, "Kanserin korunma ve tedavi kısmıyla ilgili çok büyük kolaylıklar sağladık. Bugün Türkiye’de bütün kanser türlerini ücretsiz olarak tedavi ediyoruz. Bu dünyanın en zengin ülkelerinde bile görülmüyor."

Yorum yapmak istemiyorum ama her yalan söylediklerinde Pinokyo gibi burunları uzasa, bu iktidarda herkesin minimum 10 metre kadar burnu olurdu. Her panelde, her televizyona çıktıklarında sıktıkça sıkıyorlar, yalanın dibi yok. "Eskiden böyleydi, biz geldikten sonra"nın kıçına sıralayabildikleri her tür yalanı söylüyorlar.

Al sana Manisa'da 18 yaşındaki Aykut Can'un durumu. Tesadüf eseri lösemi olduğunu öğreniyor. Hastaneye yatırıyorlar, 1.5 ay boyunca kalıyor.

İki yıl boyunca tedavisine devam ediliyor. Manisa'daki Dericiler Sitesi'nde bir arıtma merkezinde işçi olarak çalışan babası, muayene giderleri ve ilaçlarına para yetiştirememeye başlıyor bir süre sonra.

Oğlunu ölüme mi gönderecek Emekçi Mehmet Abi. Tedavi masrafları için cebinde para kalmayınca, kredi kartlarından karşılamaya çalışıyor. Borçlar artıyor, artıyor ve 5 bin TL'yi buluyor.

Mehmet Abimiz, 5 bin TL'lik kart borcunu ödeyemediği için Salı günü cezavine giriyor.

Eşi cezaevine girdikten sonra, sigortası olmayan tedavi masraflarını karşılamak için Aykut'un annesi Aysel Can çalışmaya başlıyor.

Kanser dediğin boktan illette en önemli tedavi moral. Aykut, "Beni en çok yıkan olay babamın cezaevine girmesi. Lütfen babamı cezaevinden çıkartın" diyor. Bu moralle nasıl iyileşecek ki bu çocuk.

Devletin başındakiler yalan söylüyor. Üstelik kendi yurttaşının kanı, canı üstünden yalan söylüyor. Vicdanlı, şirin insanlar gibi görünüp, alabildiğine gaddar ve hain davranıyorlar herkese. Ama işte, bir gün o vicdana ihtiyaç duyacaklarını unutuyorlar.

Yedikçe yiyorlar. Daha fazla yemek için daha başka yalanlar söylüyorlar.

Şu çocuğa bir şey olursa, nasıl hesap vereceksiniz?
Oğlunun yaşama tutunması için üç kuruşluk borç için cezaevine giren babanın hesabını nasıl vereceksiniz?
Çalışmak zorunda bırakılan o annenin gözyaşlarının hesabını nasıl vereceksiniz?