adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2011

Adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler -5-


Yağmur’un öldüğünü ilk kez biri yüzüme vurmuştu. Onu kaybettiğim 9 yılın ardından öldüğünü benden başka biri söylemişti. Ağır gelmişti, çok ağır hem de. Gözyaşlarım, adımlarıma eşlik edercesine hızla dökülüyordu. Engel olmaya çalıştıysam da beceremedim. Başımı öne eğip, Tarlabaşı’na doğru ilerledim. İlk ışıklardan karşıya geçip, taksiye atladım.

“Beyefendi ne tarafa?”
“Bakırköy’e kadar gidin lütfen.”
“Tabii.”
Ceplerimi yokladım, müzik çaları kulağıma taktım yine. İlhan İrem’den ‘Konuşamıyorum’ çalıyordu. Gözyaşlarım yerine hıçkırıklara bıraktı. Taksici dikiz aynasından bakıp, “İyi misiniz beyefendi?” dedi. Söylediğinden bir şey anlamadım ve kulaklığımı çıkarttım.
"İyi misiniz beyefendi?"
“Size ne!”

Efendi bir adamdı, kimbilir akşamın bu saatinde ne için direksiyon sallıyordu. Pişman oldum ama açıklama yapacak ya da özür dileyecek durumda değildim.
Taksinin içinde nefes alamamacasına ağlıyordum. Şarkının sözleri içime işliyordu, “Ve sen bir gök kuşağı kadar güzelsin, rengarenk ve az sonra gidecek, görüyorum. Ve ben yağmurlar altında, bir yolcu, ıslak yorgun, tutkulu, yürüyorum. Sensiz ben yolumu bulamam, haykırmak istiyorum. Konuşamıyorum...”

İncirli Köprüsü’nün üstüne geldiğimizde, “Abi sen sağdan git, E-5’e çıkıp, şu hastanenin yanından ilerle” dedim.
Hiç sesini çıkartmadı, sadece söylediğimi yaptı. Biraz daha toparlanmıştım, salya sümük ağladıktan sonra. Sadece komut veriyordum, “Sağa, düz gideceğiz, buradan sola.” Gelmiştik. 30 lira tuttu, 50 lirayı verip, “Üstü kalsın” dedim.
“Delikanlı, hiçbir şeye değmez”
Ağız dolusu, okkalı bir küfür savurmaya hazırlanmıştım ki, içimden bir ses 'yapma' diye seslendi.

Aparman kapısının tam önünde inmiştim. Anahtarlarımı bulmak için ceplerimi yokladım. Hiç adetim değildir, pantolon cebimden çıktı. Anahtarı çevirdim, kapıyı açtım. Merdivenleri yürüdüm iki kat boyunca. Anahtarlar elimde şıngır şıngır ötüyordu, adımlarımın hızından ötürü. Kapının deliğine anahtarı tam sokmaya çalışırken, çöktüm yere. Kapının önünde yeni bir ağlama krizi başlamıştı. Ayağa kalkıp, o anahtarı kapıdan geçirmek için dahi gücüm yoktu.

Gören olsa kafayı bulduğumu sanırdı. Bir gayretle ayağa kalkıp, anahtarı kapının deliğinden soktum. Kapıyı açtım ve koşar adımlarla yatak odasına daldım. Yatağa kapaklandım, yüzü koyun. Vücudumdaki bütün su, sanki yanaklarıma iniyordu.

“Yağmur öldü, Yağmur öldü, Yağmur öldü” sesleri yankılanıyordu kulaklarımda. Mitinglerde atılan sloganlar gibi, bugüne kadar tanıdığım herkesin sesinden aynı cümleyi duyuyordum, “Yağmur öldü.”

Kulağımdaki müzik çaların sesini sonuna kadar açtım, bir türlü bitmek bilmiyordu.

Gözyaşlarım insafa gelmişti, kesildi. Kulaklıkları çıkartıp, komedinin üstüne bıraktım. Üstümü başımı çıkartıp, banyoya girdim. Musluğu çevirdim, sıcak suyun vücuduma şiddetlice çarpmasıyla biraz kendime geldim. Çoraplarım hâlâ ayağımdaydı, eğilip çıkarttım, musluğun üstüne bıraktım. Suyun altında hep kendimi iyi hissederdim. Denizde ya da duşta olmam fark etmiyordu. Su beni rahatlatan, kendime getiren nadir şeylerdendi. Musluğu kapattım, kapının arkasında asılı havluyu sardım belime.

Evin soğuk olduğunu şimdi hissetti vücudum. Mutfağa gidip, kombiyi açıp, salona girdim, Macun evinde yatıyordu. “Gel kızım.”

Patilerini uzattı ilkin, nazlana nazlana çıktı, orada öylece durmuş yüzüme bakıyordu. “Gel kızımmm” diye tekrarladım.
‘Mırrkk’, diye seyirte seyirte geldi. Pat diye kucağıma atladı. Kafamı geriye yaslayıp, okşamaya başladım. Ön patilerini havaya kaldırıp, göbeğini alabildiğince açtı, sevmem için.

‘Küstah karı!’ neye dayanarak, hayatımı böyle deşebiliyordu. Kimin söylemiş olabileceğini düşündüm. Rıza olamaz, Özgül ve Bülent de. Ya Kaan’dı ya Nihal. Nihal’in bütün akşam melek tavırları bunun bir göstergesiydi. Zaten bu tip bir patavatsız başka kimsenin tanıdığı olamazdı.

Ne kadar uyumuşum bilmiyorum. Saate bakmaya üşendim ama çok fazla olamaz diye düşündüm. Çünkü uyku gözlerimden akıyordu. Macun kucağımda kıvırıp yatmış. Bütün sıcaklığını bacaklarımın arasında hissediyorum.
Kafasından kuyruğuna kadar elimle bir yolculuk yaptı. Gözlerini aralayıp, o kendine has yuvarlak pozisyonunu alıp, uykusuna kaldığı yerden devam etti. Neyse ki, evde biri uyuyordu.

Sokakta bulmuştum, daha göbeğinde kordonu vardı, kardeşleri ile birlikte. Hayatımda bir çocuğa attığım ilk tokattı. Poşet içinde, benzine bulanmış bir vaziyette bulmuştum. Balkondan miyavlamalarını duydum ve aşağıya indim. Çocukların ellerinden almak istediğimde, kara kuru sıska, saçları 3 numaraya vurulmuş piç, “Siktir git lan!” deyince dayanamamış ve patlatıvermiştim suratının ortasına.

Elinden düşen poşeti kaptığım gibi yukarı çıkmıştım. Annemle birlikte nasıl besleriz diye düşündük uzun uzun. Her durumda soğukkanlılığını koruyan annem, şırınga almamı söyleyince, sokağın hemen başındaki eczaneye koşturmuştum. Annem içine suyla karıştırdığı sütleri koyup, her bir yavrunun ağızlarını bana açtırıp içirmişti.

Gece çalıştığım için gündüzleri sürekli birlikte vakit geçirmeye başlamıştık. Zamanımın çoğu sonradan sayıları 4’e inen bu 5 yavru ile geçiyordu. Koynuma hangisini alıp uyusam diye yanlarına gittiğimde Macun üstüme üstüme zıplıyordu.
O zamandan bu yana hiç ayrılmadık. Geceleri işten geldiğimde beni pencerede bekliyordu. Arabadan indiğimi görür görmez, kapının önünde dikilip, “Bu kadar saattir neredesin?” der gibi hesap soran bakışlarla sorgular gibiydi.

Tek başıma eve çıkmaya karar verdiğimde, aklımda Macun’dan başkası yoktu. Evdeki ilk gecemizi hatırlıyorum da, nasıl şaşkındık. Bütün odaları gezindik beraber, ben nereye gitsem mır’laya mır’laya arkamdan geliyordu, kimi zaman bacaklarıma sürtünerek. Koyun koyuna yatıp uyumuştuk. O gün bugün, birlikte uyumadığımız gece sayısı çok az. Bu bomboş evde tek dert ortağımdı üstelik.
Yağmur’u en az benim kadar iyi tanıyor. Gözlerini, gözlerimin ta içine dikip dinlerdi. Ne çok severdi Yağmur olsa. Sokakta her gördüğü kediyi okşamak için peşinden koştururdu.

Yokluğunu yine en derinde hissettim. Tüm hayallerim, umutlarım da onunla birlikte, o kahrolası tabutun içine girmişti. Hiçbir beklentim yoktu ve tek istediğim bir an once ona kavuşmaktı ama kendimi öldürmemek için hep bir bahane buluyordum. “Macun’un tuvaletini kim temizleyecek?”, “Ya annemle babama bir şey olursa?”, “Yağmur çok kızar.”

Hep bir sebebim vardı, sadece bir kez ucuna kadar gelmiştim. Evin girişinin hemen yanında salona açılan kapının üstündeki kalorifer borusuna, belimden çıkarttığım kemeri sıkıca bağlayıp boynuma geçirmiştim. Alabildiğine kadar sıkmıştım, kemeri. Kendi kendime bu kez başaracağıma dair söz vermiştim.

Sandalyeyi ayağımla itmeye çabalarken, Macun önümde dikilip, hiç duymadığım bir biçimde bağırmaya başladı.
“Git, gitt” diye bağırdıkça, o sesini daha fazla yükseltiyordu. Delirmiş gibi miyavlıyordu bana bakarak.

Salya sümük ağlamaya başlamıştım. Bana olan can borcunu ödüyor gibiydi. Kemeri boynumdan çıkartıp, yere çöktüm. Kucağıma atlayıp, kafasını yüzüme sürtüyordu. Yağmur diye ona sarılıp uyumuştum, halının üstünde.

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER -2-

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER -3-

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER -4-

24 Şubat 2011

Adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler -4-


İnsanlar bana bakıyordu, sesli söylediğimi ben bile anlamamıştım. Balık pazarının içine girdim, manavın önünde duran saate baktım, 21.25 olmuştu. Kaan’ın dırdırlarını çekecektim. Beklememiştir bile, çoktan yemeye başlamıştır. Nihal’le bir tartışma içine girmemek için,kendi kendimi telkin ettim.
Nasıl bir kalabalık bu! Çekilir türden değil.

Kapının önünde durdum bir süre, açtım girdim içeriye. Üst katta olmalılardı, merdivenlere yöneldim. Kaan’ın kahkahaları buraya kadar geliyordu.

Geldiğimi ilk gören, masanın başına kurulmuş Bülent oldu.
“Aman efendim, kimleri kimleri görüyoruz. Siz teşrif eder miydiniz buralara?”
Zoraki gülümsedim. Bir an karşı saldırıya geçmek istedim ama durum benim aleyhimde olduğu için yapamadım. Kaç defa çağırdılar, hepsinde bir bahane buldum. Ya başım ağrıyordu, ya boynum tutulmuştu ya da başka bir yere sözüm vardı.
“Geliriz, mecbur kaldığımız durumlarda.”

Kaan hemen atladı, "Mecbur kaldın, o yüzden geldin yani. Yemin ediyorum çok büyük şerefsizsin oğlum sen. Bir de utanmadan söylüyor.”
“Bir senden utanmam kalmıştı.”

Masadakilerin hepsi gülüyordu, tanımadığım bir kız hariç hepsi üniversiteden arkadaşlardı. Nihal, Bülent, Özgül, Rıza, Elif ve Fatih. Beni gördüklerine sevinmişlerdi, hissettiriyorlardı. Nihal bile alışılageldik yapmacık hareketlerinden uzak sıcak ve içtendi. Hepsine sarıldım tek tek, Kaan’la uzun uzun sarıldık. Tanımadığım kız elini uzattı “Selam, ben Pınar” dedi, karşılık verdim, ”Ben de Barış, memnun oldum.”

Söze ilk atlayan Rıza’ydı, “Eee, Barış, neler yapıyorsun anlat bakalım? Biz zaten sürekli görüşüyoruz. Arayıp, soruyoruz ama telefonlarına bile bakmıyorsun çok kez. Uzaklaşıp gittin be abi. Hepimiz üzülüyoruz, biliyorsun işte.”

“Biliyorum Rıza, biliyorum. İnanın iş vaktimin büyük bölümünü alıyor. Ara ara çeviri işleri de alıyorum. Sizin anlayacağınız eve iş getiriyorum.”
Kaan dayanamadı, “Yuh be oğlum. Evin kira değil, bok gibi maaş da alıyorsundur, Allah gözünü doyursun e mi? Kefenin cebi yok. Vay arkadaş, üniversitenin en hızlı sosyalisti, kapitalist düzenin kapıkulu olmuş” deyince, sinirlendim.
“Kaan tadımızı kaçırma olur mu? Bak, ağır konuşurum, altından kalkamazsın. Bilip bilmeden laf sokuşturma.”
Herkes sustu, buz kesmişti masa. “Her boku yanlış anla olur mu? Hiç takılmayalım, hiç latife yapmayalım. Öyle mal gibi oturalım masada.”
Alttan almadım, “Böyle yapalım demedim Kaan. Ama bu ‘Eskinin bilmem kimi, şimdi göt oldu’ muhabbetini geçelim. Kaç kez görüşsek, aynı muhabbeti ısıtıp ısıtıp önüme koyma. Yok mu konuşacak bir şeyin başka. Hayır, birincide güldük, ikincide güldük ama her seferinde olunca, insanın tepesinin tası atıyor.”

Pınar’a döndüm, “Masadaki herkes beni tanır. Kusura bakma, biraz ağzım bozuktur.”
Son derece zarif bir biçimde, “Yok canım, hepimiz küfrediyoruz” dedi.
Gözlerimi teşekkür eder mahiyette hafifçe yumdum, anladı.
Sanki, birkaç saniye öne masada hiçbir şey yaşanmamış gibi Kaan atladı, “Pınar var ya, bakma bu herifin Karamürsel sepeti gibi ufak tefek göründüğüne. Üniversitedeyken, tek başına 15 faşistin arasına daldığına gözlerimle şahit oldum. O cesaretle biz de giriştik kavgaya. Gerçi temiz bir dayak yedik ama en azından bir daha o kadar cesur davranamadılar bize karşı. Mangal gibi yürek vardır mangal.”
“Bakma bu sulu herife, abartıyor.”
“Duymuştum, abarttığını sanmıyorum.”
Utandım, böyle söyleyince, biraz da şaşırdım. “Nereden duydun?”

“Rıza anlatmıştı. Biz sık sık görüşüyoruz, sen gelmediğin için bilmiyorsun ama seni az anlatmadılar.”
“Biri değil ki, hepsi zevzek bunların. İnanma anlattıklarına.”
Konuşurken, çatalıyla oynamasına takıldım. “Çoktan inandım bile” derken, oldukça ciddi görünüyordu.

Konunun ben olmasından sıkılmıştım, “Kaan önümdeki tabak boş duruyor. İçmeye değil, konuşmaya geldiysek çok durmam.”

Neredeyse cümlemi tamamlamadan, “Şefim, bir bakıver bize be! Bak burada alkolsüzlükten kuruyan biri var. Vallahi masadan kalkarsa, hepimizden çekersin, için bin dereden su getirttik, teşrif etsin diye.”

Üstünde beyaz gömleği, at kıçında kelebek misali papyonuyla az ötemizde duran garson, yanımıza geliverdi.
“Buyrun efendim ne isterdiniz?”
“Zeytinyağlı enginar diyeceğim ama sen konserve var, bu dönem olmaz diyeceksin, iyisi mi zeytiyağlı beyin varsa getir, bir de yoğurtlama.”
“Yoğurtlama!”
Anlamamıştı, oysa bilmesi gerekirdi, “Kızartma işte ama sadece biber olsun, başka bir şey istemem. Yoğurdu bol olursa çok sevinirim.”
“Tabii efendim, emriniz olur.”
“Yok gözünü seveyim, ne emri. Ricamız olur ancak.”
Herkesin emir verdiği bir adamın, ‘rica’ kelimesini duyması, belki garibine gitmişti ama sevindiği belliydi, bu cümleye.

Nihal’le göz göze geldik. İlk hamleyi o yapmıştı, “Nasılsın?”
“İyiyim Nihal, rutin gündelik sıkıntılarla boğuşuyoruz. Esas haberler sizde. Evlilik heyecanı sarmıştır ikinizi de.”
Kaan, Nihal’e bile fırsat vermeden atıldı, “Yok be oğlum ne heyecan yapacağız. Zaten iki yıldır birlikte yaşıyoruz. Bunun heyecanını mı yaşayacağız?”
“Allah Allah, sana sormadım be Kaan. Yırtık dondan çıkar gibi muhabbetin içine etme.”
“Aman iyi iyi siz ikiniz konuşun.”

Nihal çok sakindi, yaklaşık bir yıldan uzun zamandan beri görmemiştim ve konuşmamıştım, yine böyle bir masada, kavgalı ayrılmıştık. Birbirimize ağzımıza geleni söylemiştik. Birbirimize hiçbir zaman itiraf edemediğimiz her şeyi ortaya döküvermiştik.
“Ben hazırlıkları yapmaya başladım ama Kaan hâlâ işin dalgasında. Klasik Kaan işte, benden iyi biliyorsun. Yumurta kapıya dayanmadan kolunu bile kıpırdatmaz. Şimdilik en büyük sorunumuz ev.
Biraz ben biriktirmiştim, biraz Kaan. Babam da biraz yardımcı olacak, uygun bir ev arıyoruz. Kirada kalmak istemiyoruz. Onu halledersek çok rahatlarız. Zaten ikimiz de çalışıyoruz, birkaç yıl sıkıntı çektikten sonra her şeyi rayına sokarız diye düşünüyoruz.”


Bu kadar aklı başında ve sakin konuşması hoşuma gitmişti. Kaan’a baktım, Bülent ve Özgül’le muhabbeti çoktan kaynatıp, bizden uzaklaşmıştı.
“Nihal, bak birbirimizi kaç yıldır tanıyoruz. Eğer bir şeye ihtiyacınız olursa, dara düşerseniz, sakın çekinmeyin. Beni az-çok tanıyorsun, öyle işkembeden sallamadığımı bilirsin. Cidden, herhangi bir şey olursa, kimseye haber vermeden önce beni arayın.”

Başını haifiçe eğdi, önündeki tabaktan bir parça peynir alıp, rakısını yudumladı. Bana dönüp, “Biliyorum. İçtenliğine, samimiyetine inanıyorum. Belki tatsız zamanlar yaşadık ama ne kadar doğru bir adam olduğundanh hiç şüphe etmedim.
Böyle bir şey olursa Kaan’a bırakmam, ben ararım seni. Allah’a şükür, şu an bir sorunumuz yok. Yine de teşekkür ederim.”

“Saçmalama, rica ederim. Ne vakittir seninle kadeh tokuşturmadık, hatta dur.”

Boş rakı kadehine çatalımla vurdum. Diğer masada oturan insanlar bile bakışlarını bize çevirdiler. Boktan Amerikan filmlerindeki sahneler benzeriydi. Yaptığım hareketi sorgulamadım o an.
”Kaan rakı koy bana!”
“Koymaz mıyım? Suyu az, rakısı bol, dudak payı Arap usulü, değil mi?”
Bir şey söylemedim, olumlamak için sadece kafamı eğdim. Kaan, olanca hızıyla önce rakıyı, sonra suyu ve iki buzu içine koydu.
“Arkadaşlar, hayatımda hiç kadeh kaldırmadım ama her şeyin bir ilki vardır. Kadehimi Nihal ve Kaan için kaldırıyorum. Umuyorum bir ömür boyu onurlu ve mutlu bir yaşam sürdürürler.”

Herkes kadehlerini kaldırdı, bütün suratlara baktım, hepsi çok mutlu görünüyordu. Bir an Pınar’la göz göze geldik yine. Masaya oturduğum andan itibaren üçüncü kez oluyordu. Hemen gözlerimi kaçırdım, utangaç bir çocuk gibi.
Bakışlarındaki anlamı sezmeyecek kadar aptal değildim. Yine de sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi Rıza’ya döndüm, “Rıza, bankada işler ne alemde?”
“Sıkkın, yine bir sürü insanı işten çıkarttılar. Kalanlara da, ‘Bakın gidenin yerini siz dolduracaksınız, iki kişilik çalışmaya hazır olun’ mesajı verdiler. Bol bol mesai yapıyoruz ama beş kuruş verdikleri yok. En güzelini yaptın biliyor musun? Keşke gazeteci olsaymışım. Zamanında o yaptığın teklifi değerlendirmediğim için bin pişmanım.”

Rıza, Antalya’da bir kolejden mezundu. Harika İngilizcesi vardı, üstelik tanıdığım en iyi film izleyicisiydi. Daha önce çalıştığım gazete için önermiştim, kabul de etmişlerdi ama Rıza o dönem istememişti.

“Sağlık olsun Rıza, hayat bu kime neyi getireceği belli olmuyor. Bakarsın, böylesi senin için daha iyi olur.”
“Aman abi aman. Hakikaten böylesi benim için daha iyi filan olmadı. Şimdi mis gibi galadan galaya koşuyordum ve sevdiğim işi yapıyordum. Her sabah lise öğrencisi gibi kravat tak, kumaş pantolon giy. Sıkıldım yemin ediyorum sıkıldım.”

Sıkıntısını anlayabiliyordum, tüm ömrü boyunca reddettiği bir yaşamı sürüyordu. Bir nebze rahatlatabilmek için, “Pederin dükkânının başına geçmeyi düşünsen. Karışanın, edenin olmaz” dedim.

“Antalya’ya mı gideceğim bu yaştan sonra. Kumaş dükkânın içinde sabah 6’dan akşam 8’e kadar ne yaparım be Barış. Bari sen söyleme. Bizimkiler sürekli sıkıştırıyor. ‘Baban yaşlandı, gel işin ucundan tut’ diye ama yapamam artık, İstanbul’dan ayrılamam.”
Beyin ve bol yoğurtlu biber kızartmayı önüme koyuverdi garson.
Belli ki, Pınar bizi dinliyordu, hemen atladı söze, “Antalya mı? Deli misin hiç kaçırma derim. İnsanların emekliliklerinde hayallerini süslediği yere sen bu yaşta gideceksin, bir de ayak sürüyorsun. Fırsatım olsa, bir saniye bile düşünmeden giderim.”
Rıza memnuniyetsizliğini direkt belirtti, “Madem o kadar istiyorsun, pedere söyleyeyim, seni koltuğa oturtuversin. İkiniz de mutlu olursunuz, ne güzel.”

Bir süre masaya baktım. Fatih, Elif ve Özgül, kafa kafaya vermiş konuşuyorlardı tıpkı Kaan, Nihal ve Bülent gibi. Pınar’la tekrar göz göze geldik, “İnsanları sürekli gözlemler misin?” diye sordu.
“Çok sık yaptığım bir şey değil aslında.”

Yalan söylemiştim, hep yapardım, Yağmur’la oynadığımız o oyundan beri.
“Biliyor musun, senin için çok yabani diyorlar ama hiç kötü söz çıktığını duymadım ağızlarından. Seni anlatırken, hayranlıkla karışık bir saygı içindeler. Seni tanımak isterim yakından.”

Daha muhabbetin başı bile beni daraltmıştı, “Ne diyeyim, bilemedim. Ben de onları seviyorum ama sanırım bu kadar sevilmeyi sevmiyorum. Hak ediyor muyum? Etmiyorum.”

Gözlerini hiç kesmeden baka bakıyordu, tavırları hoşuma gitse de, yapmacık görünmüyor değildi. “Sevgi hak edilmez, verilir. Sen birini severken, karşılık almak için mi seversin yoksa?”
“Hayatımda sevdiğim kimseden karşılık beklemedim dersem, sorun yanıt bulmuş olur ve konu benden çıkar mı?”
“Çok ilginç, kim olduğumu bilmiyorsun bile. Belki ismimi duymuşsundur sadece…”
Sözünün bitmesini beklemeden kestim, “Duymadım.”
“Sertsin, çok sertsin. Kimsenin seni tanımasına izin vermiyorsun, sevmesine de.”
“Kimsenin sevgisine ihtiyacım yok çünkü. Etrafımda olmasını istediğim kafi sayıda insan var.”

Sanki hiç susmayacak gibiydi. Ben bezdirmeye çalıştıkça, o devam ediyordu, “Bak, yine aynı yere geldik. Belki ben seni çok seveceğim ve hiç karşılık beklemeyeceğim. Birinin seni sevmesi, senin inisiyatifinde mi?”

Gittikçe daha sert bir ifade takınıyordum, üstelik bunu bilinçli yapıyordum, “Pınar, ilk kez karşı karşıya oturup, konuşuyoruz değil mi? Evet öyle. Seni kırmak istemem ama sevmedim bu diyaloğu.”
“Beni kırmanı istiyor olabilir miyim? Ya da belki camdan değilim.”

Zeki olduğu belliydi verdiği cevaplardan, yine de üstüme üstüme gelmesinden rahatsız olmuştum.
“Sanırım pes etmeyeceksin ve benim sabrımın taşmasına kadar devam edeceksin. Fakat ben bu anlamsız ve benim sabır taşımın çatlamasını izin verecek değilim. Konuşmak mı istiyorsun? Başka şeylerden konuşalım, pekala.”

“Her şey kontrolünde olsun istiyorsun. Sen yönlendir muhabbeti, senin istediğin şeyler konuşulsun, senin müsaade ettiğin biçimde sorular sorulsun. Yanlış mıyım?”
“Aklımın ucundan bile geçmedi, ki söylediklerinin hiçbirini de istemiyorum. Sadece kalabalık bir masada benden konuşulmasından rahatsızım.”
Tenis maçına benzer bu konuşma, tüm masadakilerin dikkatini çekmiş olmalı. Herkes bizi dinliyordu. Fark etmem zaman almadı, Pınar’sa devam ediyordu, “Bu kadar benmerkezci ve narsist olmayı başarkan kolay olmamalı.”
“Narsist? Evet narsist yönlerim vardır fakat yanılıyorsun. Dikkat edersen, masada benden konuşulması hoşuma gitmiyor dedim. Kaç narsist tanıyorsun böyle. Ayrıca narsist ve benmerkezci aynı şeyler. İkisini birarada kullanman gayet gereksizdi.”
“Kızmaya başladık demek. İyi, pekala kelimelerin efendisi! Sadece seni tanımak istemiştim, sense bir duvar ördün karşıma. Artı o duvarın aşılmasına da izin vermiyorsun. O zaman sen beni tanımaya çalış. Benim hakkımda sorular sor.”

“Bunu da istemiyorum. İstemiş olsam da, şu raddeden sonra çok istekli davranmayacağımı belirtmem gerek. Artı nedir? Matematik olimpiyatlarında mıyız?”
“Ne tanımak, ne de tanınmak istiyorsun. Bütün bir ömrünü ölü bir kadını sevmekle mi geçireceksin?”

Masaya yumruk attım, “Bak kızım! Kimsin, necisin bilmiyorum. Dua et erkek olmadığına...” Devamını getirmedim ama öfkem kabarmıştı bir kez.

Ayağa kalktım, “Kim anlattı lan bunu? Kim anlattı? Biriniz yanıt verin. Ben ve Yağmur hakkında, hiç tanımadığım bir karıya, hayatımı nasıl ayaklar altına serersiniz? Bu hakkı kim buldu kendinde? Kim, kim kim?”

Daha bir yudum aldığım rakıyı, dibine kadar içtim. Kesmedi, rakı şişesini alıp, bardağı doldurdum, yine sonuna kadar içtim. “Siktirin gidin lan! Sizi adam sanıp, masaya oturan da hata. İsterseniz gazetelere verin hikâyeyi, çok hoşlarına gider.”

Cüzdanımı cebimden çıkartıp, masaya 100 lira fırlattım. “Üstü dostluğumuzun bahşişi olarak kalsın, anlatan götverene.”

Kimse bir tepki vermedi. Sandalyenin arkasına koyduğum kabanımı elime alıp, hızla çıktım. Yürümüyor, koşuyordum sanki. Bu kalabalıktan kaçıp, yegâne sığınağım evime gitmek istiyordum sadece. İnsanlara çarpa çarpa, yürüyordum. Arkamdan seslenenler, yüzüme bakanlar, kimseyi umursamadan sadece yürüyordum.

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER -2-

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER -3-

20 Şubat 2011

Adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler -3-


Orhan Abi’nin arkamda durmasını bile fark etmemişim. "Anlaşıldı, bugün sen çalışmayacaksın. Oğlum, haber ver bari, idare edelim."
"Yok be abi dalmışım."
"Nereye daldıysan çıkmak bilmedin. Üçüncü kez geliyorum yanına kadar, görmüyorsun bile."
"Kusura bakma Orhan Abi cümlesini tamamlamadan, sol eliyle omzumu okşadı.
"Olur, olur, Yürü kahveye inip, birer cigara tüttürelim."
"Bu kez affet, şu elimdeki haberi bitireyim, öğleden sonraya borcum olsun."
"İyi madem öyle olsun bakalım" dedi. Adanalı’ydı Orhan Abi, hep gurur duyarak anlatırdı. Yaklaşık 7 yıldır birlikte mesai veriyorduk.
Bilirdi, ne kadar derdim, sıkıntım varsa. Kendi anlatmazdı ama rakı masasına oturduk mu, karşısındakini tanısın tanımasın bülbül gibi öttürürdü. Hoş, ben hep bilinçli anlatırdım. Dertleştiğimde, rahatladığım birkaç kişiden biriydi. Hiçbir şey söylemese bile, bakışlarındaki içtenlik, bana iyi geliyordu.

İlhan Abi, bana doğru geliyordu, "Barış hadi çıkalım. Var mı işin?"
Aslında yoktu ama olsa bile ağzından dökülenler, "Hadi çıkalım" anlamına geliyordu.
"Yok İlhan Abi, sen tamamsan çıkalım."
Koridorda yürürken, "Nereye gidelim? Kafanda bir yer varsa söyle. Yoksa Sarıyer’e inelim, iki tek atıp, geri dönelim. Uyar mı sana?"
"Valla patron sensin. İki tek de olur, bir büyük de olur. Sana kalmış" dedim.
Kendimden tiksindim. Sanki yalakalık yapar gibi hissettim ama niyetim o değildi.
"Patron oymuş. Ulan senelerce gerçek patronun, onlar değil biz olduğunu savundun, şimdi söylediğin lafa bak" diye söylendim.
"Pekala o vakit Sarıyer’e inelim. Sen ön kapıya çık istersen, ben arabayı garajdan alayım."

Ağzımdan onun bile fark edebileceği isteksizlikte "Peki" kelimesi dökülüverdi. Bir sigara çıkarttım gömleğin cebinden. Hava alabildiğine soğumuştu. İliklerime kadar hissettim, üşüdüğümü. İlhan Abi siyah jipiyle köşeden kornaya bastı. Arabanın terse giremeyeceğini düşünmemiştim, bir an için. Hızlı hızlı yürümeye başladım. Kapının kolunu çekip, koltuğa oturduğumda yüzüme vuran sıcaklıktan rahatsız oldum.

"Abi ne yaptın sen ya? Cehennem olmuş içerisi, biraz kapatabilir misin?"
"Kapatırım tabii ama sen dışarıdan geldiğin için böyle güçlü hissettin, yolumuz uzun olsa ‘Abi biraz açabilir misin’ derdin." Ters yöne gitmemiz gerekiyordu, o yüzden yolu uzatıp, epeyce uzak bir mesafeden dönerek, şirketin oradan geçerken, ışıklara takıldık.

Polis otosu her zamanki gibi ışıklarda mevzilenmiş, bekliyordu.
"Yavşaklar, pusuya yatmış yine."
"Açtırma benim ağzımı abi. Küfür etmek istemiyorum."
"Ne kadar etsen az kalır. Yorma hiç kendini. İbnelerde ne gurur, ne haysiyet var. Doldurdular cemaatperverleri."

Benden yanıt bekliyordu oysa sustum, böylesi bir muhabbete girebilecek durumda değildim çünkü. Dün atıştıran kar, izlerini sadece kırmızı kiremitlerin üstünde ve kaldırım kenarlarında belli ediyordu. 'Ne konuşacağız acaba' diye düşünürken, geldiğimizi fark etmedim.

"Barış, dalgınsın. Hayrola?"
Ne diyecektim ki şimdi?
"Yok be İlhan Abi. Klasik hafta sonu yorgunluğu."
"Haa, iyi o zaman. Rakıyı içelim bir şeyin kalmaz." Gevrek gevrek sırıttı, yine sinirlendim.
Arabadan indik, anahtarları kapıda bekleyen görevliye verdi. Yürümeye başladık, o kısacık yol bitmek bilmeyen bir çileye dönüşmüştü.

"Nasılsınız İlhan Bey?" İçeriye girdiğimizde bizi karşılayan şefin sesiyle kendime geldim. ^
"Şöyle alayım sizi, deniz manzarası da gözünüze hitap etsin."

Sanki içerisi tıklım tıklım da, en iyi yeri bize ayarlamış havasından hoşlanmadım. Zaten bizden başka kimse yoktu. Oturduk.
Bir an önce bitsin, ne söyleyeceğini merak bile etmiyordum. Üstelik hiçbir fikrim bile yoktu.

Mezelerin içinde sıralandığı tepsiyle birlikte gençten bir çocuk geldi. "Ne yeriz Barış?" dedi fakat benden bir yanıt gelmeden sıralamaya başladı.
"Pilaki alalım, börülce, fava, acılı ezme, patlıcan salatası. Kavunumuz var mı?"
"Tabii İlhan Bey."
"Beyaz peynir de alalım. Barış, sen bir şey söylemedin."
"Enginar var mı?"
"Konserve enginarımız var. Arzu ederseniz getireyim."
Oldu bitti, sevmem konserve yiyecekleri. "Kalsın" dedim sadece.

İlhan Abi’nin gözü doymamış olacak ki, "Paçanga getir. Başka ara sıcak olarak ne getirirsin. Haa, senin şu mezgitten yapılan balık böreği vardı. Ondan da getir. Balıkları söyleriz."
"Hemen efendim" diyerek, uzaklaştı.

"Eeee, Barış, ‘Ne konuşacağız’ diye geçiyordur içinden şimdi."

Umrumda bile değildi. Bambaşka şeyler düşünüyordum. Yağmur’la gelmek isterdim buraya. Öğrencilik yıllarında elimize geçen üç kuruşla, Beyoğlu’nda en ucuz bira nerede, oraya damlardık. Bunun hayalini kurmuştuk hep. Para kazanacaktık ileride.
Öyle çok lüks yerleri istemezdik ama mükellef bir rakı masası da fena olmazdı hani.

Ne çok hayalimiz vardı. O gittikten sonra en kötüsü, hayallerimi rafa kaldırmak oldu. Ne bir hayalim, ne de hayata dair ümidim kalmıştı. Hayatı eskilerin deyimiyle insiyaki yaşamaya başlamıştım.

"Elbet anlatırsın, diye bekliyorum."
"Tahmin etmiştim merak ettiğini. Barış, biliyorsun İbrahim ayrılmayı düşünüyor. Burada ne kadar yol kat ettiğini, işini ne kadar iyi yaptığını gayet iyi biliyorum. Yönetimden Cemil Bey’le de konuştuk. Seni İbrahim’in yerine haber müdürlüğüne getirmek gibi bir fikrimiz var."

"Abi olmaz. Orhan Abi varken, bana düşmez. Eyvallah, teklif için ama olmaz."

Şaşırdı ilkin, "Oğlum dur, hemen celallenme. Bir düşün, taşın önce. Hem biz Orhan’ı değil, seni uygun gördük."

Uygun görmüşler, siktirin! Kimsiniz lan siz, neyin doğru olduğu hakkında fikir yürütüyorsunuz. Orhan Abi’den daha iyisini bulacaklardı sanki. Buradaki en tecrübeli gazeteci oydu. Ne İbrahim, ne ben, ne de bir başkası hak ediyordu.

"Bak abi; Orhan Abi’yle 7 yılım geçti. Üstümdeki emeğini yok saymam, birlikte çalışırken onun üstünde bir pozisyonda çalışmam mümkün değil. İnsan olarak da, benden daha sağlıklı ve mantıklı biri. Bence siz tekrar düşünün derim."

Suratındaki memnuniyetsizlik, sözlerine de yansıyordu, "Barış, Orhan yaş itibariyle internet haberciliği için çok uygun değil. Tamam, kabul ediyorum. İşini iyi yapıyor fakat bize daha enerjik, daha genç bir beyin lazım."

Beni tanımadığı, hakkımda doğru düzgün bir fikri olmadığı nasıl belliydi. Enerjik ve genç beyinmiş! Bir odadan, diğerine geçmeye üşenen ben, enerjik insan izlenimi vermiş insanlara.
"Çabuk karar verme, bir düşün etraflıca. Zaten İbrahim’in gitmesine 20 gün var. O zamana dek, iyice ölçüp biçip tartarsın. Kariyerin için önemli bir adım olacak. Hem maaşın da hatırı sayılır derecede artacak."
"Ben yanıtımı vermiş gibi oldum aslında. Yine de hatırını kırmayayım hafta sonu düşüneyim. Pazartesi günü sana cevap veririm."

Mezeler gelmişti, garson rakıları tam doldurmaya çalışırken, "Mümkünse rakımı kendim koymak istiyorum." Birilerinin benim için hizmet etmesi çok rahatsız ediciydi. Üstelik benim ne kadar rakı, ne kadar su koyacağımı nereden bilecek.

İlhan Abi dalmıştı şimdi. Denize doğru uzandı gözleri. Masanın üstüne bıraktığım sigara paketine uzandı ellerim. Dudaklarımın arasına aldığım sigarayı yakıverdim. Çok derin bir nefes çektim, ciğerlerime kadar yolladım dumanı. Söz vermiştim Yağmur’a, 'Bu mereti bırakacağım' diye. Olmadı, bırakamadım. Verdiğim hiçbir sözü tutamamıştım zaten.

Dalgalar, kaldırıma kadar çarpıp, daha kuvvetlice geri dönüyordu. Hava, gri mi giri, iç bunaltıcıydı. Nasıl da sıkıldım, bir an önce eve gitmek istiyordum, telefon çaldı..
"Alo!"
"Barış, oğlum nerelerdesin sen?"
"Kaan sen misin?"
"Yok ebenin amı! Lan oğlum sesimizi de mi unuttun?"
"Bakmadım numaraya, direkt tuşa bastım."
"Özrün kahabatinden beter. Sesimi unuttun mu diyorum? Herif bakmadım kimin aradığına diyor."
"Kaan, küfredemiyorum şimdi, bilahare görüştüğümüzde, en iyi dileklerimi sunacağım."

Patlattı kahkahayı, "Ben de onu diyecektim. Akşam var mı işin? Eğer yoksa üniversite tayfasıyla buluşacağız Nevizade’de. Senin yerine ‘Barış gelir’ dedim."
"Şu patavatsızlığından hiç kurtulamayacaksın. Rakıdayım şimdi. Akşam da içersem, üstümden kamyon geçmişe dönerim."
"İçersin, içersin. İtiraz yok, geliyorsun. Madam Eleni’nin yerindeyiz. 10 kişilik masa ayarladım."
"Kim var kim yok?"
"Bizim tayfa işte."
"Nihal de geliyor olmalı!"
"Oğlum manyak mısın 5 ay sonra evleniyoruz. Tabii ki gelecek. Hem ‘Barış mutlaka gelsin’ dedi."

Yıllarca Yağmur’un hatrına katlanmıştım, yetmiyormuş gibi şimde de Kaan’ın hatrı için katlanacaktım.
"Gelmesem, olmaz mı?"
Sert bir ifadeyle, "Olmaz! Akşam saat 9’da oradasın. Kapattım" dedi ve kapatıverdi.

İlhan Abi telefon konuşmasından anlamıştı, "Akşama da rakı var demek. Bugün benden sana izin. Bitirelim rakılarımızı, gidersin eve, dinlenirsin. Hem biraz şu teklifi düşünmek için fırsatın olur" dedi.
Geri çevirecek durumda değildim. İçimden çalışmak gelmiyordu, sabahtan itibaren.

"Teşekkür ederim. Dinlenmeye ihtiyacım vardı epeydir. Gitmek istemiyorum ama üniversite bittikten bazılarını görmedim bile. Bir yanım gitmek istiyor."
Kadehten bir yudum daha aldım. Tabağın ucunda duran çatalı elime alıp, bir parça patlıcan alıp, ağzıma attım. Yoğurdun tadı ekşi miydi ne? Daha yutar yutmaz midemde bir acıma hissettim.
"Barış, balık ne yeriz?" sesiyle İlhan Abi’yi döndüm, "Lüfer."

Eliyle, şefi çağırdı.
"Lüferimiz var mı?"
"Olmaz mı efendim. Nasıl alırsınız?"
Kızdım. Her şeye o kadar çok kızıyordum ki, kendime de kızdım.
"Izgara olsun benimkisi."
"Yılmaz, bana da aynısından ver o zaman. Bak salatayı unuttuk, şöyle rokası teresi bol bir salata yaptır bize ortaya. Seversin değil mi Barış?"
"Hı hı!"

Yılmaz uzaklaşırken İlhan Abi daha önce beyninde kurup, tasarladığı cümleyi döküverdi ortaya, "Barış, ‘istemiyorum’ dedin ama enikonu düşün, bu müdürlük meselesini. Senin kaygılarını da anlıyorum.
Orhan’la ne kadar yakın olduğunuzu, senelerdir birlikte çalıştığınızı, ona nasıl saygı duyduğunu filan. Hepsini biliyorum, bilmediğimi, bilmediğimizi sanma sakın. Ama senin yaşın itibariyle de, ileriye dönük bir adım atmanın zamanı geldi. Hem sen ‘Orhan Abi varken ben olamam’ diyorsun ama onun ne çok sevineceğini hiç tahmin etmiyor musun? Senden çok mutlu olacak."


Haklıydı, şimdi gidip Orhan Abi’ye anlatsam "Barışım, deli misin sen? Biz unumuzu eleyip, eleğimizi asmaya başladık. Zaten ben buradan çıkınca kardeşimin kitapçısına takılıyorum. Zamanım da yok. Bak kabul etmezsen hakkımı helal etmem" derdi.

Elimdeki rakı kadehiyle oynarken, yüzüne bile bakmadan cevapladım, "Yok, düşüneceğim ama kafamın içindekini soruyorsan, çok niyetli olduğumu söyleyemem."
"Ama düşünürken, sadece bugünü değil, bu meslekteki geleceğini de düşün. Bak İbrahim’i görüyorsun. Yalan yok, senin yarın kadar değil. Üstündeki haber müdürü etiketiyle gittiği yere bak şimdi."

'Etiketinizi sikeyim!'
Çok önemli sanki ya da çok önemsiyorum. Herkesi kendileri gibi görüp, ona gore değer biçmek, tam da size gore davranış. Kalabalığı buldu mu, "Adana Cezaevi'nde şöyle işkenceden geçtik, böyle baskılara karşı koyduk" diye mangalda kül bırakmaz. Şimdi altında siyah jipi, Ulus’taki milyon dolarlık evi, her ay oturtuğu yerden aldığı onbinlerce dolarlık maaşla bana akıl vermeye çalışıyor.
"Eyvallah abi, düşüneceğim merak etme."

Elinde koskoca bir tepsiyle yanımızda beliriverdi garson çocuk. Kayık tabaktaki balıkları büyük bir özenle önümüze koydu. Balıklar fırından yeni çıkmış olmalı ki, üstünden dumanları tütüyordu. Bir anlık da olsa içimi rahatlatmıştı, duyduğum koku.
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim efendim."
"Of! Balıklar müthiş leziz görünüyor Barış. Soğutmadan yiyelim, yazık etmeyelim."

Nasıl yeneceğini bilmiyorum ya, bana öğretiyor aklı sıra. Çatalı bırakıp, elimle yemeye başladım. Annemin, "Balık ve tavuk elle yenir oğlum. İleride çatalla yemen gereken yerler olduğu için pek tabii öğreneceksin, nasıl yenmesi gerektiğini. Yine de samimi yerlerde ellerinle ye. Lezzetini daha iyi alırsın hem." sözünü hatırladım.

Samimi bir ortam değildi, hatta tavırlarım ve davranışlarım gayet soğuktu. Fakat çatalle balığın mundar olmasına izin veremezdim. İki elimin parmakları arasına aldığım balığı büyük bir iştahla yiyordum. Ne vakit böylesi tat almamıştım, yediğim, içtiğim şeylerden. Ağzıma büyük bir balık parçasını attıktan sonra tabaktaki soğanın üstüne biraz limon, biraz tuz ekleyerek ısırdım.

"Bakıyorum neşen yerine geldi Barış."
Hah! Ben balığı limon sıkmayarak, tadını kaçırmamıştım, İlhan Abi sağolsun, masanın tadını kaçırmayı başarmıştı. Cevap bile vermeden, yemeye devam ettim. Ellerim yağ içinde kalmıştı, neredeyse nefes bile almadan, balığın soğumasına fırsat vermeden bitiriverdim.

"Abi, izninle bir ellerimi yıkayıp geliyorum."
"Yiyeceksen bir tane daha söyleyelim."
"Bu kadarı bile fazla bana. Çok yedim, tıka basa doldum."

Yerimden kalkıp, restoranın diğer ucunda, daha girişte dikkat ettiğim tuvalete doğru yöneldim. Niye böyle küçücük yapılır, tuvaletlerdeki bu el yıkama yerleri hiç bilmem. Mimari açıdan bir açıklaması olmalı. Sıvı sabunun akmasını sağlayacak düğmeye 7-8 kez bastım. Ellerimden akmaya başlamıştı. Musluğu yukarı kaldırıp, suyun olanca gücüyle ellerime çarpmasını sağladım. Beğenmedim. Yeniden sabunladım, tekrar suya tuttum. Tamamdı bu kez.
Yüzüme de çarptım suyu, buz gibi su tüylerimi diken diken etti. Kağıt peçete koparttım çokça. Ellerimi iyice kuruladım. Masaya baktım, İlhan Abi telefonla konuşuyordu. Muhtemelen sevgilisi ile konuşuyor. Eşiyle konuşsa bu kadar yayılmaz suratı. Beni fark etmesiyle, telefonu kapatması bir oldu. Masaya oturdum.

"Tatlı yeriz değil mi? Bak buranın helvası enfes olur. Sonra uyarmadı deme."
"Tatlıya yerim kalmadı ama bir kahve içerim."
"Yılmaz, bir bakıversene bize."
"Buyurun İlhan Bey."
"Bize birer kahve. Sen helva da yap. Barış’a paket yap. Evde yesin. Söz ettim, nasıl güzel olduğundan. Yeri kalmamış ama evde yer."
"Sağol abi."

Kahvelerin gelmesini bekliyorduk. Bir an once eve gidip, uzanmak istiyordum. Kaan’ı arayıp, gelmeyeceğimi söylesem, kabul etmezdi. Bin tane küfür işit, sonra naz yapsın. Yok, akıl kârı değildi. İyisi mi, olabildiğince geç gidip, erken kalkmak olurdu.

Kahveler geldi, yanında nane likörü vardı. Ne severim. Küçüklüğümde evsahibimiz Agop Amca ile annesi Madam Teyze, annemden kaçıp, ne zaman onlara sığınsam, o minicik bardaklara koyup verirlerdi. Ne güzel insanlardı. Ne zaman nane likörü içsem ya da görsem aklıma ilk onlar düşerdi. Bayramlarda ilk onlara çıkardım, nane likörü ve çikolata için. Mendil arasında verdikleri yüklü harçlık da cabası.
Çok sonraları, Müslümanların bayramlarını neden kutladıklarını sorguladım hep. Sıcacık bir gülümseme yerleşti içime. Bir dikişte içtim likörü, ardından sanki su içermiş gibi kahveyi bitirdim.

"Hesabı alalım biz Yılmaz."
Abi, birlikte ödesek?
"Yok oğlum olmaz. Ben davet ettim. Ne hesabı?"
"Ne diyeyim, kesene bereket."
"Afiyet olsun. Hadi kalkalım o zaman. Seni şirkete götüreyim. Atla arabaya evine git. Akşam için enerji toplarsın, söylediklerimi de düşünürsün."
"Tamam düşüneceğim."

Yılmaz, deri kaplı bir defter arasında hesabı getirdi. İlhan Abi şöyle bir baktı, cebinden cüzdanını çıkarttı. İki tane 100’lük koyup, "Üstü kalsın Yılmaz" dedi. Yılmaz’ın memnuniyeti gözlerinden okunuyordu. Belli ki, gelen hesap ile İlhan Abi’nin verdiği hesap arasında epey fark vardı.

"Teşekkür ederim efendim. Yine bekleriz. Sizi de beyefendi."
Çıktık restorandan, kapının hemen önünde duran arabaya ilk binen İlhan Abi oldu. Bir süre duraksadıktan sonra atladım arabaya. Sessizdik ikimiz de. Şirketten çıktığımızdan beri konuşma isteklisi olmadığını fark edinde, suskunluğa razı olmak zorunda kaldı.
Her şeye karşın, kötü bir adam değildi, hatta iyi bile sayılabilirdi. Değişen insanları sevmediğimden, istediğim türden bir yakınlık kurmadım. Geldik bile, derin bir ‘oh’ çektim. Eve gidecek olmamın verdiği huzur vardı içimde.

Arabayı garaja bıraktı, birlikte yukarı çıktık. Orhan Abi gitmişti bile Kahve sözümü tutamadığım için üzüldüm. Kimseye bir şey söylemeden, çantamı aldım. İlhan Abi odasından bana bakıyordu, elimi havaya kaldırıp, selam mahiyetinde bir hareket yaptım. Kafasını eğdi, kendince onayladı.

Kaç saat olmuş kimbilir uyuyalı? Vücudumda hissettiğim ağırlık yanlızca yorgunlukla ilintili değil. Evet, kabul ediyorum iki yıldan bu yana hiç tatile çıkmamış olmamın payı yok değildi ancak bu bambaşka bir şeydi.
Omuzlarım ve boynum uyarı yolluyordu bana, hiçbirini umursamıyordum. Yanı başımdaki telefonun saatine baktım, 8’e geliyordu. Aslında çoktan çıkmam gerekirdi, hele ki cuma trafiğini düşününce. 'Tıraş olsam mı olmasam mı?', 'Üstüme ne giysem?', 'Arabayla mı yoksa dolmuşa atlayıp mı gitsem?' diye aklımdan bir dolu soru geçti.
Tıraş olmayı atladım, sanki büyük davete gidiyorum, 'Giyin işte her zamanki gibi.' Arabayı da bırakmak en akıllıcası. Alkolü çok yüklenirsem, arabayı oralarda bırakmak istemedim. Kot pantolonumu geçirdim üstüme, bir de kazak, tamamdı işte.
Evden çıkmam gerekiyordu, bense hâlâ oyalanıyordum. Çabucak giyinmeye başladım, aynaya baktım, gayet iyi görünüyordum. 35 yaşında bir adamdan çok, 25-26 yaşlarındaki bir genç gibiydim. Yağmur hep "Bodur tavuk her daim piliçtir" derdi. Bir biçimde tebessüm etmemi başırırdı. Bazen bir söz, bazen bir bakış, bazen de avuçlarının içindeki elleri…

Duvarda asılı anahtarları aldım, kapıyı çekip, kilitledim. Bu saatte işin gücün yoksa taksi ara. Yürümeye başladım, bir yandan boş taksi bakınıyordum. Hava kararmaya başlamıştı, taksilerin içinde birilerinin olup olmadığını sezemiyordum. Dolmuşların olduğu durağa kadar yürümek en akıllıca şeydi, zaten az bir mesafeydi.
Adımlarımı hızlandırdım, geç kalacaktım, tam istediğim gibi. Labirent gibi bir yol seçmişim, bir sağa, bir sola, tekrar sola döndüm, sonra yeniden sağa. Sarı dolmuşların önündeki kuyruk neredeyse sokağın başına kadar geliyordu. Cuma akşamı ya, herkes dışarı çıkmasa olmaz.
Ertesi gün anlatacak hikâyeleri olacak. Kimi sevgilisinin koluna sarılmış, kimi tek başına bekliyor. Dolmuşçuları idare eden kahyanın yanına gittim.
"Hani şu taksilerden yok mu?"
"Abim iki kişi bekliyorlar, bak hemen şu sokağın içinde bekliyor."
"Eyvallah, sağolasın."

Karşı sokağa girdim, taksi bekliyordu. Hemen ardımdan biri daha yürüyordu. İkimiz de aynı anda karşılıklı kapılardan bindik taksiye. Belli ki, Taksim’e kadar ortada oturmak istemiyordu benim gibi.
"Ne kadar?"
"6 TL, ablacığım."
"Neredeyse iki katıymış."
"Beklerdin ama en az yarım saat" diye sert bir ses tonuyla, hemen yanındaki koltukta outran kadına çıkışınca dayanamadım.

"Birader, ne zaman taksiye binsem, müşteri azarlıyorsunuz. Her önünüze geleni azarlama hakkını kimden alıyorsunuz?"
Suratı kızardı, beklemiyordu.
"Yok be güzel abim. Kötü anlamda söylemedim. Biz de bütün gün direksiyon sallıyoruz. Haliyle sinirlerimiz harap oluyor."
"İyi o zaman, demek bana öyle geldi."

Cüzdanımı çıkarttım cebimden. En büyük paraya baktım, 200 lira vardı. 'Bokunu çıkartmayayım bari' deyip, 100 lirayı uzattım. Tam piç tipli biriydi.
"Yok mu bozuğun be abi?"
Vardı ama bir kez sinir olmuştum, "Yok" dedim sertçe. Sesini çıkartmadı. Bozuk parası vardı, biliyordum. Neredeyse hepsi aynı şeyi yapıyordu.

Berbat bir şarkı çalıyordu radyoda. Kabanımın iç cebindeki müzik çaları çıkarttım, kulaklıkları taktım, çalan The Doors’tan The Crystal Ship’ti. O iğrenç şarkıdan sonra bir nevi rehabilitasyon olmuştu, zihnime. Tahmin ettiğim gibi Cuma trafiği, insanı canından bezdirmeye yetiyordu.
Ağır ağır ilerliyorduk, üstelik şoför, ara sokaklara dalıp, yolu kısaltıyordu. Sahil yoluna çıktık, balık tutanlara takıldı gözlerim. Üstünden ne çok geçmişti, balığa çıkmayalı. 'Mutlaka yapılmalı' listesine eklenen bir şey daha olmuştu. Yenikapı’ya kadar sorunsuz gelmiştik ama ard arda dizilmiş trafik lambaları yüzünden sürekli duruyorduk. Ağır ağır ilerleyerek, Unkapanı Köprüsü’ne gelmiştik. 'En iyisi Tepebaşı’nda inip, yürümek' diye düşündüm. Beklediğimden hızlı gelmiştik.
"Uygun bir yerde inebilir miyim?"
"Tabii ki!"

İçinden ana-avrat-sülale geçen kelimelerle bezenmiş, küfürleri yağdırdığını o kadar iyi biliyordum ki.
"Buyrun! Müsait yer."
Tepebaşı’na gelmeden merdivenlerin başında indim. Genelde yavaş tempoyla yürüyemezdim ama bu kez istemli bir biçimde hem adımlarımı kısalttım hem de ağırlaştırdım. Umarım, gereksiz konuların öznesi olmazdım akşam boyunca. Üstelik sulu, yılık muhabbetleri de çekemezdim. Kalabalık ara sokaklardan itibaren başlamıştı.
İnsanlar birbirine çarpa çarpa, kimse kimseye yol vermeden, karşıdan gelen var mı, yok mu düşünmeden yürüyordu. Böylesi anlarda, üzerime üzerime yüreyen birinin suratının ortasına patlatmayı, istemiştim hep. En azından biri için ders olurdu. Hoş, dayak yeme ihtimalim de vardı, fena olmazdı, sağlam bir dayak yemek. İkisi de aynı yola çıkıyor benim için.

Nevizade’ye yürürken, Yağmur’la İstiklal Caddesi’ni ne çok adımladığımızı, ne kadar vakit geçirdiğimizi düşündüm. Okuldan çıkıp, gelirdik. Bazı zamanlardaysa okula bile gitmeden, sabahtan akşama kadar sürterdik. Yağmur en çok karda yürümeyi severdi. Hele lapa lapa yağdığı zaman, tutmak mümkün değildi. Eldivenleri paylaşırdık, birini o takardı, diğeriniyse ben. Çıplak ellerimizi sıkıca kavuştururduk.
Hep solundan yürürdüm. En büyük takıntılarımdan biri bu. Birlikte yürüdüğüm insanların birinin bile solumda olmasına katlanamazdım. Yağmur yemyeşil gözlerini bana dikip, küçük bir kedi yavrusu bakarak, "Lütfennnn Barış, lütfen. Bir kez olsun ben oradan yürüyeyim" dediğinde, "Vallahi duvara çıkarım yine de solumdan yürümene izin vermem" yanıtını verirdim.
"Keşke yanımda olsaydın da, hep solumdan yürüseydin. Seni 5 dakikalığına görmek için ömrümün tamamını vermeye hazırım."

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER -2-

18 Şubat 2011

Adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler -2-


Maslak’a gelmiştim. Aynaya baktım, gözlerim ne durumdaydı acaba? Güvenlik görevlisiyle selamlaştık, arabayı park ettim. Adımlarımı hızlandırdım, manyetik kartı okutup, merdivenleri çıktım.

"Ne olur bugün bitsin bir an önce."

Koridorun sonuna kadar yürüdüm. İçeri girdiğimde, Orhan Abi klavye başında, kafasını kaldırıp olanca içtenliğiyle "Günaydın" dedi. "Günaydın abi. Ne var, ne yok? Var mı patlama, çatlama bir şeyler", "Yok Barışım neyse ki, sakin. Geceden kalanları toparlıyorum."
Sanki ben bir şeyler sormuşcasına devam etti, "Olur tabii Barışım. Yeni başladı işe, çok tecrübeli de değil, eksiği, gediği olacak. Hepimiz yaşamadık mı?"

Gülümsedim. "Bu laf bana mı?", "Yok sana değil. Biliyorsun, senin hakkında düşüncelerimi. Egolarını okşatma seansı istiyorsun galiba."

Orhan Abi ile birlikte çalıştığımız ikinci işyeriydi burası. 'Meslekte onun eline doğdum' desem yeridir. Az uğraşmadı benimle, açıklarımı kapatmak için yaptığım hataları üstlendiği bile oldu. Zaten buraya da, birlikte geçtik. İkimizin de biraz daha fazla paraya 'Hayır' deme lüksü yoktu.
"Ego mu? O kadar okşattım mı be Orhan Abi? Aşkolsun!"
"Takıldığımı bilmiyormuş gibi konuşma da, bak bakalım geceden benim kaçırdığım haber var mı?"
"Dur bir kahve alayım. Sana da her zamankinden getiriyorum"
"Hay yaşa!"

Orhan Abi’nin yanından geçerek, sola döndüm. Merdivenleri birer ikişer adımlarla bitirdim. "Günaydın Mehmet. Keyifler nasıl bugün?", "Aynı" diyerek, büyük bir yılgınlıkla cevap verdi. "Her zamankinden mi?", "İki tane olsun, Orhan Abi’ye de götürüyorum."
Elimdeki kuponlardan 1.5 liralık kopartıp Mehmet’e verdim. "Haydi kolay gelsin". "Sana da abi."
Sıcak kahveler elimi yaktı, iki adım attıktan sonra sağ tarafta duran, masalardan birine bıraktım. Avuçlarıma üfledim, sıcağını bastırsın diye. Yeniden kavrayıp, merdivenleri çıkmaya başladım. Özlem de gelmişti, ona da "Günaydın" dedim, soğuk bir biçimde.
"Orhan Abi, al bakalım kahveni. Ben kahve diyorum, bakma katran işte."

Bıyık altından gülümsedi. "Sağol Barışım" diye de ekledi. Beni sevdiğini biliyordum ama herkese böyle seslenirdi. "Özlemim, Muratım."

Tek başına yaşıyordu, hiç evlenmemişti. Kendi deyimiyle "Nokta atışı" yapıyordu. O kadar çok konuştuk ama nedenini bilemedim, anlatmazdı kendini, dökmezdi ortaya içini. Açıkçası, kimse bir şeyler anlatmadan, sormazdım. Sevmedim, insanlara "Neyin var?" demeyi. Gereksiz, samimi olmayan, öylesine sorulmuş gibi gelirdi bana.

Bilgisayarın başına oturdum ve düğmesine bastım. Bir yandan gazetelere göz gezdiriyordum. Her zamanki gibi iç sıkıcı, bunaltıcı, insanın tadını kaçıracak cinsten sevimsiz haberlerle doluydu sayfalar. Sağa-sola serpiştirilmiş kadın vücutları da cabası. Bir habere takıldı gözüm. Nişanlı çift, Bolu’da TIR’la çarpışmış, ikisi de ölmüştü. Başlığına baktım, "Acı tesadüf." Her ikisi de, annesini trafik kazasında kaybetmiş. İçimden bir şeyler akıp gitti o an.

"Oooo abicim, biz sana ne dedik, sen öyle ekrana bakıyorsun, boş boş. Şu geceden kalmalara bakıversene Barışım" sesiyle irkildim.
"Pardon be abi. Elektrik faturasını ödedim mi, ödemedim mi onu düşünüyordum" diye, aklıma gelen ilk yalanı söyledim.

İnanmamıştı, "Bilirim ben o faturaları."

Ajansları hızla tararken, arada Orhan Abi’ye, "Şu var mı, bu haber bizde var mı?" diye sordum. Üç soruma da "Var" yanıtını alınca, "Abi hepsini temizlemişsin, ne diye beni yoruyorsun sabah sabah" diyerek, tatlı tatlı çıkıştım.

"İzin ver de, aşağıya inip, boğazımdan birkaç lokma geçireyim."
"Git hadi git. Başımın belası."

Mutlu olmuştum 'başımın belası' deyince. Oldum olası böylesi cümleleri sevmişimdir. Hiç sıcak gelmezdi, içinde vıcık vıcık sevgi kelimeleri barındıran cümleler.

Bir kez daha aşağıya indim, "Mehmet, bana oradan iki tane zeytinli poğaça verir misin?" Yeni yeni moda olmaya başlayan, poşet benzeri eldivenleri, ellerine geçirdi. İkisini birden kavrayıp, kâğıt tabağın içine bırakıverdi.

"Kahve de vereyim mi?"
"Yok be Mehmet. Şu taze sıkılmış ama taze olduğu şüpheli portakal sularından verir misin?"
"Abi bir şey söyleyeyim mi sana? Senin kadar kibar adam zor bulunur vallahi. Bir şey isterken bile kibar kibar konuşuyorsun. O yüzden acayip seviyorum seni."

Kahkahayı patlatıverdim, kaç günden beri ilk kez böylesine gülüvermiştim.
"Ulan Mehmet bana da kibar dedin ya, helal olsun sana. Bilmiyorsun sanki, ağzım ne kadar bozuk."

"Yok abi, ağzın bozuk, orası ayrı. Ama ben dikkat ediyorum, masan silinirken bile, o kadar işinin arasında ‘Teşekkür ediyorum’ diyorsun. Sizin orada, seninle Orhan Baba'dan başka kimse öyle teşekkür, meşekkür etmiyor."

"Kendimi bana sevdirmeye çalışma Mehmet, başaramazsın.

Oturdum, gaz odası şeklindeki sigara odasına. İçeriye sinmiş sigara kokusundan ben bile tiksindim. Pencerelerin açık olmasına karşın, benim gibi birine bile sigaradan nefret ettirebilecek bir kokuydu. Tabağın içindeki poğaçalardan birini elime aldım. Her ısırdığımda, boğazımda düğümleniyordu lokmalar.
Portakal suyunu, bir çırpıda içiverdim. Mehmet’in kâğıt tabağa iliştirdiği peçeteyle ağzımı silip, gömleğimin cebindeki sigaya ve çakmağı çıkarttım. İnsanlar yavaş yavaş Mehmet’i sıkıştırmaya başlamıştı. Kalabalıklara olan nefretim böylesi zamanlarda daha artıyordu.

Sabah kahvaltısı yapmak için kafeteryada bekleyenlerin yüzlerine bakıp, o an ne hissettiklerini tahmin etmeye çalışıyordum. Yağmur’la oynardık bu oyunu. Otobüste, okulda, yürürken, birden soruverirdi Yağmur, "Şu karşıdan gelen kadına bak. Ne düşünüyor sence?"

"2 çocuğu var, biri hayatında bezdirmiş kadını"
"Hayır, şaşkın. Evde eşiyle kavga etmiş. Şimdi işe gidiyor. Akşam, acaba çok mu ağır konuştum, adamın üstüne çok mu gittim diye düşünüyor."
"Sağlam yazdın Yağmur. Sen okul bitince reklam işine gir. Ya da olmadı film senaryosu yaz."

'Reklam' kelimesini biraz da dürtmek için söylemiştim. Yoksa ne çok nefret ettiğini biliyordum.

"Reklam mı? Offf Barış, ne kadar sevmediğimi bilmiyor gibi reklam deyip durmuyor musun? İşte tam o zamanlar deliriyorum. İkimiz de gazeteci olacağız, ben hayat planlamamızı şimdiden yaptım."
"Yok canım, belki ben istemiyorum."
"Tabii tabii, ben de pamuk prensesim."
"Hayat planlamanda neler var? Bileyim de ona göre hareket ederim."
"Hepsi olmaz. Ama kısa özet geçeyim. Okul bittikten sonra ikimiz de çalışmaya başlıyoruz. Aynı gazetelerde değil. Birbirimizi o kadar fazla görürsek, benden sıkılabilirsin."
"Senden sıkılmak mı? Aptalsın sen."
"Niye? Sıkılmaz mısın?"
"Saçmalama, senden sıkılmayı aklıma bile getirmedim, bugüne kadar. Hayatımın sonuna kadar birlikte yaşamak istediğim, tek insansın."
Öpücük kondurmuştu yanağıma, bu cümleden sonra. Sokağın ortasında sıkı sıkıya sarılmıştı, hiç bırakmamacasına.
"Benim de bir tanecik sevgilim. Yaşlı, huysuz, iki aksi ihtiyar olduğumuzda bile, seni yanımda istiyorum."

Sigaranın sonuna geldiğimi, elimdeki sıcaklıktan hissettim. Ayaklarım beni yukarıya doğru götürmeye başladı, beynimse çivi gibi sabitlenmişti, tek bir şeye.
Son basamağı çıkıp, kafamı sağa doğru çevirdiğimde, neredeyse herkesin geldiğini gördüm. "Herkese günaydın" dedikten sonra yerime oturdum. Bir-iki cılız 'günaydın' sesinden sonra İlhan Abi, "Barış bir bakacak mısın bana" diye, odasına çağırdı. Yerimden kalktım, koridorun hafif çaprazındaki odasına gittim.
"Efendim İlhan Abi."
"Barış, seninle ne vakittir konuşacağım, bir türlü fırsat bulamadım. İstersen öğlen birlikte yemeğe gidelim."
"Tamamdır abi, nasıl istersen."
"E, peki o zaman ben sana haber veririm, bir öğlen rakısı yapalım, bokunu çıkartmadan."
"Eyvallah abi, haber vermeni bekliyorum."

İlhan Abi, genel yayın yönetmenimizdi. 12 Eylül döneminde içeride yatmış, solculuğunu şimdilerde sadece kelimelere bırakmış ama insaniyetli bir adamdı. Bütün gün odasında oturur, arada yanımıza gelip "Şu Filipinler’deki sel haberine, doğru düzgün bir fotoğraf koyun" türünden, son derece gereksiz uyarılar yapardı. İyi bir ekip kurmuştu ve bunun bilincindeydi. O yüzden de, kimsenin işine karışmazdı. Zaten o olmasa bile, -ki olmadığı zamanlar az değildi- işler yerli yerinde ilerliyordu.

'Acaba ne konuşacak' diye geçirdim içimden. Serdar, "Barış, şu enflasyon rakamları açıklanacak, sen alabilir misin onu? Biliyorum ekonomi haberi sevmezsin ama elimde TÜSİAD’ın önemli bir açıklaması var." deyince, isteksizce "Peki" kelimesi çıktı ağzımdan. Yine aynı zırvalıklarla doluydu, 'Ülkenin istikrarı ve geleceği için' cümlesiyle başlayıp, 'Toplumun her kesmi, taşın altına elini sokmalı'yla biten, artık ezbere alınmış ve neredeyse kelime kelime aynı cümlelerle örülmüş bir basın açıklaması.

Söylene söylene, haberi yaptım.
"Tamamdır Barış."
"Abi eline sağlık, teşekkür ederim. Bir kahvemi içersin."
"Rüşvetle mi iş yapıyoruz lan?"
"Olur mu öyle şey hiç?"
"Peki peki tamam. Akşama doğru içerim kahveni, madem öyle."

Kulaklığımı kulağıma geçirip, bir yandan da haberleri yapmaya başladım. Bu işe gece çalışmaya başladığımdan, kulaklıkla çok iyi birer dost olduk. Bazen müzik dinlemeden, çalışamadığım zamanlar bile olurdu. Deep Purple’dan Perfect Strangers’dı çalan.

Yağmur’un evindeydik, 7-8 kişi. Üniversite ve çevresinde afiş çalışması yapacaktık. Kendinizce stratejik bulduğumuz noktaları belirliyorduk, Yağmur’un ev arkadaşı Nihal her zamanki ukala tavrıyla "Kim görecek ki bunları. Siz yapıştırdığınızla kalacaksınız sadece" deyince Yağmur’la göz göze geldik. İstanbul’da tek doğru düzgün arkadaşıydı. Bir yıl süren yurt ızdırabından sonra tanışmışlardı.
Biliyordu sert bir kelime ile başlayıp, Nihal’in gözyaşları ile sonlanacak cümle ile bitireceğimi. Gözlerinden "Ne olur bir şey söyleme" dediği anlaşılıyordu.Garip bir iletişimimiz vardı Yağmur’la.İkimiz de, birbirimize söylemek istediğini o an anlayıveriyorduk.

Yağmur hemen atıldı, "Kim kahve, kim çay ister?" Bülent, Özgül, Nihal ve şimdi ismini bile hatırlamadığım bir kız çay istedi. Yağmur, Kaan ve ben, birlikte çokça kahve içtiğimizden, artık biliyorduk. Yağmur elimden tutarak, "Yürü, boş boş oturmak yok. Bir işe yara bari" dedi.

Mutfağa yürürken, ancak benim duyacağım şekilde, "Lütfen Barış, Nihal’ye yeteri kadar tartıştınız. İkinizi de sevdiğimi biliyorsun."

Bakışlarımdaki, ifadeyi sezmiş olacak, odadakilerden uzaklaşmamızın da verdiği rahatlıkla daha yükses sesle, "Şapşal senin yerin ayrı. Her seferinde hatırlatmam mı gerekiyor? Sanki bilmiyormuş gibi davranmaktan vazgeç."
"Off Yağmur, aklımın ucundan bile geçmedi."
"Bilirim, ben o aklından geçmeyenleri. Sevmediğini ve rahatsız olduğunu her hareketinden belli ediyorsun."

Öyleydi, hiç sevmiyordum. Tipik lümpen tavırları vardı ve bu benim çileden çıkmam için yeterliydi bile. Sadece Yağmur’un hatırı için katlanmak, zaman zaman beni yoruyordu.
"Su ısındı galiba. Kahveleri sen koy, ben çayları hazırlarım."
"Peki."

Bozulduğum her halimden belliydi. İçimi, birkaç kelime söyleyememin sıkıntısı basmıştı. En garip huylarımdan biri sayılmazdı fakat taşı gediğe oturtamadığım zaman içimden küfürler savururdum kendime.

"Tamam dedim ama değil mi Barış?"
Ses tonundan, sevgilisini değil de, çocuğunu azarlar izlenimi edinince, "Yağmur, don lastiği gibi uzatmayalım istersen. Sırf senin hatırın için tek kelime etmedim. Sikindirik bir karı için çocuk gibi azarlanmayı da çekemeyeceğim, kusura bakma" dedim.

Yüzü düştü birden. Birkaç saniye önce dünyanın en güzel gülümseyen kadınının yüzünü bu hale getirdiğim için, kendime 'Hay amına koyayım senin. Değer miydi?' diye kızdım.

"Yağmur, özür dilerim, kırmak istemedim. Bir an için, o salak yüzünden laf işitmek ağrıma gitti."
"Barış, Nihal’ı sevdiğimi ve buradaki tek dostum olduğunu biliyorsun. Üstelik hâlâ laf söylüyorsun. Bana ‘don lastiği gibi uzatma’ diyen adam, şu konuyu iki yıldır uzatıyor, hatta üç bile sayılır."
"Tamam bir daha açılmayacak bu konu. Ama once sen gülümse."
"Bu kadar şeyden sonra öyle pat diye gülümsememi bekleme. Beni, senden fazla tanıyan bir kişi daha yok. O yüzden suratımı astığımda hemen sırıtamıyorum" dedi, tüm ciddiyetinle.
"Gülümsemeyeceksin yani? İyi o zaman bunu sen istedin. Şimdi camdan çıkıp, bağırmaya başlarım ‘Bana tecavüz eden yok mu? diye."
Gülümsedi, ardından sıkıca sarıldı, "Bir ömür boyu seninle ne yapacağım? Yarı deli, yarı çocuk bir adamla geçer mi zaman?"
"Geçmez, boşuna mı ben erken öleceğim diyorum sana!" cümlesinin ağzımdan çıkmasıyla, pişman olmam bir oldu.
"Barış, senin bu ölüm merakın, bizi ayıracak tek engel farkındasındır umarım."
O kadar çok ölümden söz ediyordum ki. Önceleri şakayla karışık cümlelere artık ben de inanmaya başlamıştım.
"Tamam, tamam. Ölüm filan yok. Ne ölümü ya. Daha kaç yaşındayız. Oooo, evleneceğiz, iş-güç sahibi olacağız, Eylem doğacak, okula yazdıracağız, ilk erkek arkadaşını pataklayacağım, ikincisi de.."
Kahkahaları, içeriye kadar gitmişti, Kaan’ın sesini duyduk, "Neler oluyor orada?" diye her zamanki zevzekliği ile takıldı.

Yağmur gözlerimin en derinine bakarak, "Biliyor musun? Şu karşımda duran adama sırılsıklam aşığım. Durulmayan bir fırtına gibisin. Bir an beni çok kızdırıyorsun ama aradan saniyeler bile geçmeden kahkahalar atmamı sağlıyorsun. Hayatımdaki en doğru karar seninle birlikte olmamdı" deyince, dudaklarına yapıştım.

Avuçlarımın arasına aldığım yanaklarını tutarak, hiç bırakmamacasına öptüm. Sinsi bir hırsız gibi, dili dudaklarımın arasından geçip, dilime ulaştı. 10 saniye kadar öylece kaldık, geri çekilen Yağmur oldu.
"Deli içeride kaç kişi var. Yürü hadi kahveleri al da gel."

17 Şubat 2011

Adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler


Kendimi kaybetmiş gibi dolanıyordum, evin içinde. Adımlarımı, hapishane avulusunda atılan voltalara benzetmeye çalışıyordum, bilinçsizce. Çok uzun zaman olmuştu, böylesi histeri krizine girmeyeli. Oysa ne çok zamanlar yaşamıştım, birbiri ardını kovalayan, hiç bitmeyecek gibi hissettiğim ve bitmesi için artık inanmadığım Tanrı’ya yalvardığım zamanlar.

Adımlarımın yönü beni mutfağa götürdü. Elimi uzatıp buzdolabının kapısını açtığımda, sudaki yansımamı görür gibi oldum. Kurumuş birkaç peynir parçası, ne zaman koyduğumu unuttuğum, üstelik içindekiler hakkında hiçbir fikrimin olmadığı iki kese kâğıdı ile 4 tane yumurta ve içki şişeleri.

Buzdolabının kapağını açtığımda fark etmemiştim ama çıplak vücuduma çarpan serinlik, bu kış soğuğunda içimi ürpertmeye yetmişti. Şişelere daldı gözlerim. Kendimi hayvan pazarında, kurbanlık koyun beğenen insanlara benzettim. Beynim en dolu şişeyi almamı emredince, vokta şişesine doğru yöneldim ve sıkıca kavradım. Dolabın kapağını kapadıktan sonra elimdeki şişeyle birlikte kendimi yatağa fırlattım. Beynim daha içmeden kendinden geçmişcesine başına buyruk davranmaya başlamıştı. Neredeyse üç-beş saniye içinde düşünmemem ne kadar şey varsa, hepsi ardı sıra dizilip, beni huzursuz etmeye başladı bile.

İlk aklıma gelen Yağmur oldu, sanki aklımdan çıkıyormuş gibi. Üniversite günlerimizden bir kare belirdi o an. İstanbul niversitesi’nin ana kapısından, bana doğru yürümeye başladığı o sahne. Yürürken sanki etrafımızda ben ve o dışında herkes donuyordu, boktan romantik film sahnelerindeki gibi.

Gülümseyerek yanıma gelip, "Günaydın. Bugün nasıl oldu, bunalım beyimiz? Dün akşam bıraktığım gibi mi? Yoksa benden aldığı öpücükle gülümseyen gözlerle giden, benim en sevdiğim adam gibi mi?" deyişi aklıma geliverdi. İster istemez yeniden gülümsemiştim. Beni bu dünyada içtenlikle gülümsetebilen tek insandı o. En kötü günlerimde bile, yemyeşil gözlerinin içine sığınırdım bu yüzden. "Yok, bugün ikisinin arasında kaldım. Günün bundan sonrası için kesin bir şey söyleyemiyorum" demiştim.

Nedendir bilinmez, her aklıma düştüğünde birlikte geçirdiğimiz o son günün başlangıcını hatırlıyorum tekrar tekrar. Öylesine beynime kazınmış ki, neredeyse her gün bu diyaloğun farklı yorumlarını ve farklı biten sonlarını kurguluyorum.

Neredeyse şişeyi gırtlağım delinene kadar diktim. Dudağımın kenarlarından süzülen alkol damlacıkları sakallarıma kadar yol aldı. Aynı şeyi yeniden yaptım.
Başımı havaya kaldırıp, gırtlağımı bir huniymişcesine kullanmaya çalıştım.

Komodinin üstünde duran, daha açılmamış sigara paketini aceleyle açtım. Ağzıma götürdüğüm sigarayı, Yağmur’un hediye ettiği çakmakla yaktım. Zorla aldırmıştım, pişkinlik yapıp. Derin derin içime çektim dumanı. Ancak üflediğimde anladım, ciğerlerime ne de çok duman çektiğimi.

Hep kızardı, "Çok sigara içiyorsun Barış. Bak cidden bir gün bunun için fena halde kapışacağız. Ne yanımda ne de benden ayrıyken, bu kadar çok sigara içmeni istemiyorum. Eylem’in minicik yaşlarda babasız büyümesini istiyorsun, buyur iç!" diye, tehditle karışık, içime korku salan serzenişlerde bulunurdu. "Peki" derdim ama hiçbir zaman da engel olamadım.

Sigaranın bittiğini yeni fark ettim, uç uca ekleyip bir tane daha yaktım. Anneannem içerdi böyle. Sadece ilk sigarasında kibrit kullanırdı.

Saat kaç olmuştu kimbilir. Küçüklüğümden bu yana, duvar saatlerinin çıkarttığı o tik-tak tik-tak seslerinden rahatsız olduğum için yanı başımda, bakabileceğim bir saatim yoktu. Saate bakmak için bilgisayarın başına gitmem gerekiyordu. Yerimden doğrulduğumda fark ettim, ne denli yorgun bir vücut taşıdığımı.

Çok zaman, beynimin beni yormasından anlamıyorum ama boynumun ve belimin beni ufak ufak uyardığını hissettim. Yatak odasının tam karşısındaki odada duran bilgisayara doğru yöneldim. Birkaç adımda kendimi bilgisayarın başında buldum. Saat 03.36’yı gösteriyordu.
Oturdum, koltuğa. Sanırım saate bakmak bahanem olmuştu, Yağmur’un fotoğraflarına bakmak için. Gözlerimi kapatıp, yüzlerce fotoğraf içinden birine tık’ladım. Bebek’te birlikte balık tutmaya gittiğimiz o güne aitti. Kafasında kenarları çiçekli şapkası, üstünde bir sokak satıcısından ikimize farklı renklerde aldığım lacivert yağmurluğu ve boyunca olta ile gülümsüyordu. O güne dair hatırladığım en belirgin şey, otobüsle Bebek’e giderken, "Çok soğuk Barış. Sarıl bana" demesiydi. Sımsıkı sarılmıştım, kimseye aldırış etmeden. Bebek’e gidene kadar da bırakmamıştım, üşümesin diye. Nasıl da severdi balığı. Bir kez bile çatal-bıçak kullandığını görmemiştim. İki parmağının arasına aldığı balık parçalarını yerken, gözlerini benden ayırmazdı. Sıcacık, insanın içini ısıtan gülümsemesiyle bakardı.

Yine gözlerimi kapattım ve bir fotoğrafa daha bastım. 1 Mayıs'a gittiğimiz günde, kime çektiğirdiğini bilmediğimiz yumruklarımız havada poz vermişiz. Ben her zamanki gibi suratımı asmışım, Yağmur da, her zamanki gibi gülümsemiş.

Okuldan çıkıp, yaklaşık 70 kişi gitmiştik. Cengiz, Pelin, Rüya, Altay... Aramızda, disiplini kimsenin bozmaması için konuşmuştuk. Sululuk yoktu, büyük ciddiyet içinde alanda yerimizi alacaktık. Birlikte saatlerce tartıştığımız, zaman zaman kavga ettiğimiz arkadaşlarımız. Otobüse doluşmuş, Okmeydanı’nın yolunu tutmuştuk.

Fotoğraflara baktıkça kendimi daha kötü hissetmeye başladım. Külçe gibi ağırlaşan bedenimi kaldırdım, oturduğum koltuktan ve yatak odasına geçtim. Votka şişesini yerde bırakmışım, fark etmesem hepsini yere boca edecektim. Şişeyi bir kez daha diktim, midem bulandı. Kendimi yatağa bıraktım, gözlerimi tavana dikip, öylece kaldım…

Telefonun alarmı çaldığında saat 07.22’yi gösteriyordu. Üstüme bir şeyler geçirmek için yatağın tam karşısında duran dolabı açtım. Elime ilk geçirdiğim gömleğin düğmelerini iliklemeye başladım, bir yandan aynada kendime bakıyordum. Yorgunluğum yüzüme vurmuştu. Ölene dek taşıyacağım çizgiler, yer etmeye başlamıştı. Kapının ardında asılı olan pantolonlardan birini, telaşla giyiverdim.

Dişlerimi fırçalamak için banyoya gittim. Kesif bir küf kokusu yayılmıştı banyonun içine. Yine üst kattakilerin banyosu akıyor olmalıydı. "Kaçıncı kez hatırlatmam gerekir" diye söylendim, kendi kendime. Daha sabah olmasına karşın, işin bitiş saatini düşünmeye başlamam, içimdeki sıkıntıyı artırdı.

Arabanın kapısını açarken, boylu boyunca uzanan derin çiziği gördüm. "Orospu çocukları, bu kaçıncı kez oldu kimbilir." Anahtarı çevirdim, bıyıkları sigaradan sararmış, her nefesindi hırıltı çıkartan, yaşlı ihtiyarlar gibi bir ses geldi.
Neyse ki, bu sabah kıçımın dibine park edilmemişti ya da benden erken davranıp, çoktan gitmişlerdi. Radyoyu açtım, gazete sayfalarından haberleri okuyordu, iğrenç sesli bir genç. Başka bir dil konuşuyor gibiydi, kelimelerin bazılarını seçmekte zorlandım. Hiç katlanabilecek durumda değildim, düğmeye bastım, bir daha, bir daha. Hah işte oldu.

Akustik gitarın sesi, ruhumu tam okşarken, korna sesiyle irkildim. Yeşil ışık yanmış bile. Arkamda sıralanmış arabaların içindeki insanlar, sadece kornayla yetinmeyip, aynı zamanda da küfür ediyorlardı. Dikiz aynasından baktığımda, birkaç kişinin küfredebildiğini seziyordum. Saate baktım 8’e geliyordu. Radyoda çalan şarkının sözlerine kulak kabarttım; "Mevsimlerin en sıcağında, susuzluğa kanarım. Yitip giden insanlara, dostlarıma ağlarım. Yanlış zamanlara, sensizliğe ağlarım." Gözümden bir damla yaş süzüldü. "Of be Yağmur, ne vardı gidecek. Niye sen, niye bir başkası değil. Sensizliğe daha ne kadar katlanabilirim, bilmiyorum."