carles puyol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
carles puyol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2010

Katalunya şampiyonluğu kutlayabilir


Koltuğa oturduğumda, kim kazansa mutlu olacağım bir final olarak izlemeye koyuldum. Fakat Hollanda'nın bu kadar kasaplığını gördükten sonra, içimde bir Franco uyandı. Ama tabii daha sonra takımda 7 Barcelonalı oynadığı gerçeği aklıma gelince, faşizanlıktan, ayrılıkçı ruhuma doğru yol aldım.

Ben hiçbir final maçında, bu kadar futbol oynamaktan uzak, rakibe neredeyse sürekli tekme atan bir takım görmedim. Bu takımın Hollanda oluşu insanı ayrıca üzüyor. (Cümleyi yeniden okuduğumda bir Hıncal tadı aldım. 1986 Dünya Kupası'ndan beri izlediğim final maçları diye parantez için düzeltmesi yapayım)

Almanya ile oynanan yarı final maçı sonrası Xavi, final maçında nasıl oynayacaklarına dair şöyle bir yanıt verdi: "Nasıl oynayabiliriz ki? Bizim bildiğimiz futbol bu, bundan başka bir oyun bilmiyoruz."

İspanya'yı durdurmak için Total Futbol'dan Fatal Futbol'a geçiş yapmayı tercih eden Hollanda, turnuva tarihinin en kötü final takımı performanslarından -en azından benim adıma- birini gösterdi. Garip bir anlayış gereği olsa gerek, İspanya'yı yenme taktiği futbol oynamamak haline geldi. Bunun tek farklı örneğini Paraguay sergiledi, onlar da kaleci hatasıyla erken teslim oldu.


Oysa finale çıkmış bir takım, oynatmamayı temel almamalıydı. Hele de bu takım Hollanda'ysa.

Daha üstünde bolca yazılıp çizilir fakat bir şey var ki, çok önemli. İspanya tüm dünyaya şunu kanıtladı ve gösterdi: Güzel futbol oynayarak da kazanabilirsiniz.

Açıkçası, benim 2010 Dünya Kupası'ndan aklımda kalacak ve hep hatırlayacağım şey bu olacak. Kazanmak için, futbolu olabildiğince çirkinleştirenlere, berbat sistemlere, defansif anlayışlara karşı, İspanya harikulade bir örnek.

Şimdi diyeceksiniz ki -diyen var ben biliyorum-; "İyi güzel diyorsun da, bu adamlar sadece bir maçı 2 farklı kazandı. Bütün maçları 1-0'a bağlayarak kazandılar. Bu bir çelişki değil mi?"

Bu bir çelişki değil. Çünkü İspanya'nın karşısında hiçbir takım futbol oynamayı düşünmedi. Önce oynatmamayı düşündü. Herkesin beyninin içinde döndürdüğü bir futbol anlayışı vardır mutlaka. Benimkinin içinde dönen ana fikir, "Kimsenin ne oynadığınla zerre ilgilenmem. Ben oynamaya çalışırım."

Bu anlayışla kaybeder misin, kazanır mısın bilemem ama en azından sahaya çıktığında topu her ayağına alana tekmeyi basmam, rakibim beni her geçmeye çalıştığında arkadan dalmam, kolundan çekiştirmem. Elbet sert oynanmalı, defansa önem verilmeli ama bir maçın kazanma taktiği bu olmamalı. Bu maçın Dünya Kupası finali olduğunu düşünürsek, söylemek istediğim daha da iyi anlaşılacaktır.

Eğer Robben'in karşı karşıya kaldığı pozisyonlardan biri gol olsaydı ve 2010 Dünya Kupası'nı Hollanda bu futbolla kazansaydı, bir futbolsever olarak, futbola dair inançlarım ciddi anlamda zedelenecekti.


Bugünkü 120 dakikada kazanan, gerçekten haklıydı ama salt kazandığı için değil. Kazanmayı gerçekten hak ettiği için.

Bir de maç boyu şunu düşündüm; Hollanda onlarca yıl boyunca sömürdüğü Güney Afrika'da 3. finalini kaybederek, gözyaşları dökmeliydi. O yüzdendir ki, Gyan'ın döktüğü gözyaşlarında ben de gözyaşı döktüm ama Sneijder'ın gözyaşlarına için için güldüm.

Daha çok şey konuşulup, tartışılır. Dediğim gibi, benim için İspanya'nın şampiyonluğu futbola dair inançlarım açısından önemliydi. Herkes kabul etmeli ki, İspanya bu turnuvanın en iyi takımıydı.

Bu arada, kupayı kaldıran kaptanın Casillas değil Puyol olması gerekirdi. Çünkü benim için şampiyon İspanya değil Katalunya ve Barcelona'ydı.

Son söz de, kişisel olarak dünya üstünde en beğendiğim futbolcuya gitsin yani Andrés Iniesta'ya. Golü attıktan sonra, formasını çıkarttığında Dani Jarque'nin ismini gördüğümde, "Helal ulan" dedim. Harika bir futbolcu olmasının yanı sıra, müthiş bir adam olduğunu da görmüş olduk. Bu çocuğu sevmek için bir nedenim daha oldu. (Not: Dani Jarque, her zaman bizimlesin)

7 Temmuz 2010

Yeniköy Kasabı: 2 - Stajyer Alman: 0


Maç öncesi basın toplantısında Iker Casillas'ın söylediği gibi İspanya, tarihinin en önemli maçına çıktı. Almanya'nın turnuva boyunca gösterdiği görkemli ve rakipleri korkutan futbolu, yarı finalde yoktu, olması da güçtü zaten.

İspanya ile oynamak ciddi anlamda işkence gibi rakipler açısından. Futbol oynamak için gerekli materyalı sizinle paylaşmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Futbol iki topla oynanamayan bir oyun olunca, haliyle zorlanıyorsunuz. Dünkü kapanışı, Torres'iz İspanya'nın maçı rahat geçeceğine daim bir kelimeyle sonlandırmıştım, 'Şen Kasap' Del Bosque, aklın yolunun bir olduğunu kabul ederek, doğru oyuncu seçimiyle sahaya çıktı.

Almanya açısından maç sonrası muhtemelen Müller'in yokluğu çok yazılıp çizilecektir ancak olmamasının çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Benim adıma önemli eksik Ballack'tı.

Futbol tarihinin en parlak jenerasyonunu yakalamış olan İspanya, daha başlama vuruşundan itibaren, "Buranın abisi benim, ufaklık çekil kenara" der gibi, Almanya'nın üstüne gitti. İlk yarıda Puyol'un penaltı noktasında vurduğu kafa vuruşu, maçın daha erken sonuçlanmasını sağlayabilirdi İspanya açısından.

Almanya turnuvada öne geçemediği iki maçı da kaybetti. Tam bu noktada tecrübe denen olgunun bir takım için önemini fark etmek gerekir. Evet, İspanya Almanya'nın oynaması için çok fazla fırsat vermedi ancak Almanya orta sahasında Ballack gibi bir tecrübe abidesinin olmayışı, kendileri açısından tempo ayarlayamamalarına neden oldu.

İspanya'nın zor yenilme nedenlerinden en önemlisi Xavi ve Iniesta ikilisi. Uçurumun kenarına gözleri kapalı bıraksan, ne yapacaklarını tahmin ederler. Herhangi birisi daha topu aldığında, diğeri bambaşka bir yere hareketleniyor ve topla buluşuveriyor. İlk yarıda özellikle sol kanattan Iniesta'nın yaptığı bindirmeler, Alman defansını fazlasıyla yıprattı.

Del Bosque açısından işler, hep iyi gitti. Arne Friedrich ve Per Mertesacker gibi iki ağır adamın arasına atılacak derin paslarla sonuca gitmek istemesi, en zekice hamleydi. Oysa benzer bir refleksi Maradona göstermiş olsaydı, bugün yarı finalde Arjantin'i görebilirdik.

Löw'ün lacivert kazak totemi bu kez tutmadı. Artık kokmaya yüz tutmuş o kazağını rahatlıkla çıkartabilir. Latife bir yana Almanya'ya harika futbol oynattı.

Senelerdir izlediğim en iyi Almanya'ydı. Bu genç nesil, eklenecek birkaç futbolcuyla birlikte bir sonraki Avrupa Şampiyonası ve Dünya Şampiyonası'nın başat favorisidir. Her şeyden önce, bir futbolsever olarak Almanya'yı takdir etmek lazım.

Mesut Özil'i ayrı bir başlıkta konuşmak gerekir aslında. Turnuvaya başladığı grafikle yarı final itibariyle bitirdiği grafik arasında epey bir fark var.

Zorluk derecesi yüksek maçlarda, sahada biraz silik göründü. Tabii bunda, tüm rakiplerin öncelikli hedefinin Mesut olması da büyük etken. Yine de, izlemek acayip hoş. Biraz daha tecrübe kazandıkça, tadından yenmez bir hal alır.


Başlık az-çok kendini ele vermiştir. Türkiye'de her gelen adamı yerden yere vuruyoruz, herkesten çok futbol bilgimiz var, herkesten iyi teknik direktörüz, herkesten fazla futbolcuyuz, sonuç ortada. Türkiye'nin en iyi yorumcusu denilen adam gibi (Nasıl bir şeydir anlamış değilim, stüdyodan yorum yapıyor herif. Bunu ayrı olarak yazarım yoksa hadise fazla uzayacak) evimizden izliyoruz.

İtin kıçına soktuğumuz adamlardan biri finalde, diğeri oynattığı futbol için tüm dünyadan alkış alıyor.

Acilen arınmamız gerekir. Meryem Ana'ya mı gideriz, Kabe'de dört mü döneriz, yoksa Küba sokaklarını mı arşınlarız bilmiyorum. Artık kim neye inanıyorsa onu üstüne alsın ama mümkünse bu eblehlik noktasındaki ukalalığı bir kenara bırakalım.

Şu ülkede yorum yapan, futbol konuşan adamların 'Ahtapot Paul' kadar futbol bilgisi ya da beyni varsa ben de terliksi hayvanım. Futbolu üç gün önce bırakmış adamlar bu ülkede Rijkaard'ı eleştiriyorsa ve biz bir biçimde bu malları izliyorsak, oturup kendimizi de sorgulamamız lazım.

TRT spikerleri 'pes' dedirtmeyi her seferinde başarıyor. Gözünü seveyim, ben çocukken spikerdin, hâlâ spikersin. Dersinizi çalışın biraz. FIFA kural getirdi, Levent Özçelik "Kart sınırında kimse yok" diye vıdı vıdı ediyor. Taktılar Klose'nin 2 gol daha atıp, Ronaldo'yu geçmesine.

Herif gol kralı olsa, iki Dünya Kupası'nda gol kralı olan tek adam olacak. Bir kişi de çıkıp şunu söylesin mümkünse. Iniesta'ya, 'Torres' dedi, üstüne "Torres bizi andı" diyor sırıtarak. Valla Torres'i bilmem ama tüm turnuva boyunca, ben hepinizi bol bol andım.

'Ahtapot Paul' dedim de, aklıma geldi. Oberhausen'de yaşayan bu garibimi zeytinyağına yatırır mı acaba Almanlar?

Unutmadan, sahaya giren Süperman t-shirt'lü eleman Torres'in kardeşi mi nedir? Bildiğin Torres'in siyah saçlı hali gibi geldi bana. Bilmem siz ne düşünürsünüz?


İspanya-Hollanda maçına daim de söyleyeceğimi kısaca yazayım. İspanya her şart ve koşul altında maçın mutlak favorisi. Gönlüm Hollanda ile çarpacak, şimdiden söyleyeyim.

Hem ne demiş ünlü Türk spor yorumcusu abimiz; "Futbol enteresan oyun Levent."