19 Ağustos 2009

Barcelona'nın 2010'da iki transferi hazır


Futbola Barça altyapısında başlayan Fabregas, doğup büyüdüğü topraklara dönmek konusunda ısrarlı.

Cesc Fabregas'ın sezon 2010 sezonunda Barcelona'da oynaması konusunda Arsenal ve Katalan ekibinin 30 milyon sterline anlaştıkları ifade belirtiliyor.

İspanyol oyuncu da, yaz başında Barcelona'ya dönmek ve İspanya'da oynamak istediğini söylemişti.

VIDIC DE AYRILMAK İSTİYOR

Manchester United'ın Sırp defas oyuncusu Nemanja Vidic sezon sonunda Manchester United'tan ayrılıyor.

Barcelona'da oynamanın kendisinin en büyük hayali olduğunu söyleyen Vidic'in işi biraz daha zor görünüyor. Çünkü Tevez, Ronaldo gibi yıldızları elinden kaybeden Kırmızı Şeytanlar, bir başka yıldız oyuncusunu kaybetmek istemiyor.

Vidic'in menajeri konuyla ilgili yaptığı açıklamada, "Nemanja Manchester'da mutlu. Eğer Barcelona büyük bir teklif yaparsa bunu oturup, konuşuruz" diye konuştu.

Şaibeli ligimize merhaba


Ligler başlayalı 2 hafta oldu. Ankaragücü ve Ankaraspor birleşme kararı aldı. Ankara halkının pek sevdiği başkan Melih Gökçek, olaya el atınca her şey çözüldü.

Para yardımı yapılacakmış! Kimin cebinden? Ankara'da Melih Gökçek'e de oy vermeyen, vergisini veren vatandaşın cebinden. Ne için peki? Ankara'dan şampiyon çıkartmak için.

Yeni Ankaragücü başkanının da Melih Gökçek'in oğlu Ahmet Gökçek'in olacağı da, hemen hemen belli. Kendisi zaten Türk siyaset tarihinin en itici karakterlerinden biri. Sadece bu kadarını yazmakla yetiniyorum.

Cunta döneminde ligden düşen Ankaragücü için çıkartılan karardan sonra Türk futbolunun en yüz karası, en rezalet, en aşağılık kararlarından biri olsa gerek.

Ankaraspor-Ankaragücü maçları için Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) ne düşünüyor bilmiyorum? Ya da herhangi bir şey düşünüyor mu? TFF diye bir kurum var mı, o da ayrı bir merak konusu. Ne iş yapar bu arkadaşlar acaba?

El ele verilen güç pozları. Gülerler adama, ağzıyla değil hem de. Bu lig 2. hafta itibariyle şaibe ile tanışmıştır. Emeği geçen herkese tebrikler..

Hiçbir iktidar döneminde; spordan siyasete, sanattan gündeme kadar hiçbir şey bu denli alenen, göstere göstere yapılmadı. İktidar sesini çıkarmıyor, TFF çıkarmıyor, kamuoyu buna karşı tepki vermiyor. Tüküreyim böyle futbola.

18 Ağustos 2009

Adamı mum gibi 'dikerler'

Franck Ribery, Türkiye'ye ilk geldiği gece "Anelka'nın bonusu" olarak tabir edilen ancak bir sonraki gün Lequipe'in manşetinde "Türkler bu adamı nasıl aldı?" manşetiyle verilen -Anelka haberi çok küçük görüldü Fransız basınında- dünyanın en iyi futbolcularından biri.

Futbolculuğu harikulade ama kişiliği bir o kadar zayıf. Bunu Galatasaray'dan ayrılma şekli için söylemiyorum kesinlikle. Mukavelesinde doğan boşluğu gayet akıllı bir biçimde kullandı ya da kullandırıldı. Böyle durumlara düşmeyeceksin. -Kulakların çınlasın Bülent Tulun-

Galatasaray'dan sonra önce Marsilya'ya gitti. İlk sene hiçbir şey yoktu, sonraki sezon mızıl mızıl ağlamaya başladı "Ayrılmak istiyorum" diye. Marsilya yönetimi de tutamayacağını anlayınca, 25 milyon Euro'ya Bayern Münih'e gönderdi.

ŞİMDİ ÇOK MUTLUYUM AMA...

4 yıllık imza atan Ribery'nin Almanya'ya adım attığında yaptığı ilk açıklama, "Her şey çok iyi gitti. Münih'e yardım edeceğim için çok mutluyum." oldu.

İlk sene hiçbir problem olmadı. İkinci sezon daha başlamadan baş döndürücü transfer teklifleri yağdı. Ribery "Artık ayrılmak ve Real Madrid'de oynamak istiyorum" diyerek, açık açık gitmek istediğini belirtti. Tabii, koskoca Bayern Münih, Galatasaray gibi idare edilmiyor. Mukavelede bir boşluk yok. Öyle kaçıp gitmek zor yani pabuç pahalı.

Bugün, yeni bir açıklama yapıyor Ribery, "Ayrılmak istediğimi hiç söylemedim. Burada mutluyum." Kaçıp gidemez, bonservisine de 94 milyon Euro demişler. Tabii ki, geri adım atmak zorunda kaldı.

"FRANSIZ"

Franz Beckenbauer, olaylar ayyuka çıktıktan sonra Ribery için alaycı bir ifadeyle "Fransız" ifadesini kullanması, kendisini çok rahatsız etmiş. Ancak bunu söyleyen koskoca 'Kaiser' olunca, başka bir şey söyleyememiş.

Şimdi düşünüyorum da, bir nevi Abramoviç olsam, büyük bir takımın sahibi olsam, bu adamı takımımda istemem. Kişilik olarak zayıf mı zayıf bir adam istemezdim takımımda. Çünkü gayet iyi biliyorum ki, Ribery, Real Madrid'e gitse, 2 yıl sonra "Ben Chelsea'de oynamak istiyorum" diyecek. Kim ister ki, bu yapıda bir adamı; yarı yolda bırakacağını bile bile.

Bireysel bir spor yapıyor olsa, umursamam kişilik yapısını. Ama iş takım sporuysa, takımımda Ribery'i görmektense, Cihan Haspolatlı'yı tercih ederim. Sadece sahaya çıkıp top oynamakla olmuyor çünkü. Cristiano Ronaldo ya da Messi egolarını törpüleyip o sahaya çıkıyorsa, bunun altında yatan gerçeği görmek gerekir.

Ribery anlamıştır artık, işinin kolay olmadığını. Avrupa kulüpleri, Türkiye'deki gibi babadan kalma yöntemlerle idare edilmiyor. Sadece transferle, futbolcuya para ödemekle kulüp yönetilen ülkemizin biraz kafasını başka şeylere çevirmesi gerekli.

John Barnes ve ırkçılık üzerine

İngilizlerin ve Liverpool'un efsanevi oyuncularından John Barnes'ın, İngiliz basınında ırkçılık üzerine ilginç bir açıklaması var.

Barnes, 'siyah' teknik direktörlerin, yeteri kadar şans bulamadığını söylüyor İngiliz futbolunda.

1970'li yıllarda kaleci ve defans oyuncuların da aynı akıbeti paylaştığını belirten Barnes, siyah oyuncuların ağır ve hızlı düşünme yetisinden uzak olduğu anlayışının hâkim olduğu yıllardan sonra David James ve Sol Campbell gibi oyuncuların bu algıyı değiştirdiğini fakat yine de, antrenörlerin 'siyah ve beyaz' oyuncular arasında kafasında soru işareti olduğunu söylüyor.

Gerçekten de, futbol dünyasında siyah teknik direktör sayısı çok az. Benim hatırladığım Paul İnce ve John Barnes dışında çok fazla kişi yok.

Garip bir algı olsa gerek, bu yaklaşım. Atletik yeteneklerinden artık şüphe edilmeyen bu insanların, beyin fonksiyonlarına karşı adı konulmayan ya da daha doğru bir deyişle itiraf edilemeyen bir düşünce geliştirilmiş, biliçaltında.

Barnes'ın da dediği gibi "Theo Wallcot 45 yaşına geldiğinde bunları tartışmayacağız."

Barnes, futbolculuk yıllarında İngiltere'de pekçok kez ırkçı saldırılara maruz kaldı. En akılda kalanı, sanırım 1987 yılında Watford'da oynarken, taraftarların kendisine muz kabuğu atmasıydı.

John Barnes, İngiltere'de Lig 1 takımlarından Tranmare Rovers'ı çalıştırıyor. Kariyerine Celtic'te başlayan Barnes, Jamakia Milli Takımı'nı da çalıştırdı.

Gerçek sporcu ruhu


Dünya Atletizm Şampiyonası'nda altın madalyanın garanti kabul edildiği Bayanlar sırıkla atlamada Rus Yelena Isinbayeva 'sıfır' Berlin'de sıfır çekerek, derece yapamadı.

2003'teki Dünya Şampiyonası'ndan bu yana, tüm büyük şampiyonalarda altın madalya kazanan Rus sporcunun canlı yayında ağlamaklı söylediği "Galiba kaybetmenin zamanı gelmişti" cümlesi, bir sporcunun yenilgiyi kabul etme olgunluğunu göstermesi açısından çok önemliydi.

6 yıldır geçilmiyorsun, dünyada rakipsiz kabul ediliyorsun ama yine de, ağlarken bile mantığınla konuşabiliyorsun.

Gerçek anlamda sporcu olmak böyle bir şey olsa gerek. Sahanın ortasında birbirine giren futbolculara ithaf olur..

TSL 2. hafta panaroması


2. HAFTANIN SONUÇLARI
Trabzonspor 1 - 2 Diyarbakırspor
Ankaragücü 1 - 1 Manisaspor
Galatasaray 4 - 1 Denizlispor
Fenerbahçe 3 - 0 Sivasspor
Kayserispor 1 - 1 Gaziantepspor
Kasımpaşa 1 - 3 İstanbul B.B.
Eskişehirspor 3 - 2 Bursaspor
Ankaraspor 1 - 1 Gençlerbirliği
Beşiktaş 2 - 0 Antalyaspor

GOL KRALLIĞI

Arda Turan-Galatasaray: 2
Kewell-Galatasaray: 2
Ceyhun-Ankaragücü: 2
Güiza-Fenerbahçe: 2
Sercan-Bursaspor: 2
Tazemeta-Diyarbakırspor: 2

HAFTANIN GOLÜ

Andre dos Santos-Fenerbahçe

HAFTANIN OLAYI

Kasımpaşa'nın penaltısının üç kez tekrarlanması ve 3.sünden kaçırılması.

Fenerbahçe-Sivasspor maçında 'Rambo' denen şahsın sahaya girip, Emre'nin bacaklarına sarılması.

Frank Rijkaard'ın Galatasaray'ın defansının tamamını rotasyonla değiştirmesi.

HAFTANIN FUTBOLCUSU

Rodrigo Tello-Beşiktaş

TSL'DE 3. HAFTA MAÇLARI

Diyarbakırspor-Fenerbahçe
Antalyaspor-Kasımpaşa
Denizlispor-Sivasspor
Manisaspor-Trabzonspor
Gaziantepspor-Ankaraspor
Galatasaray-Kayserispor
Bursaspor-Ankaragücü
İstanbul B.B-Eskişehirspor
Gençlerbirliği-Beşiktaş

PUAN DURUMU
OGBMAYPAv
1 Fenerbahçe22005065
2 Galatasaray22007364
3 İstanbul B.Ş.B.21104242
4 Beşiktaş21103142
5 Diyarbakırspor21104341
6 Eskişehirspor21103241
7 Ankaraspor21102141
8 Bursaspor21014430
9 Trabzonspor21013330
10 Ankaragücü20203320
11 Kayserispor20201120
12 Manisaspor20201120
13 Gençlerbirliği20201120
14 Gaziantepspor2011341-1
15 Kasımpaşa2002250-3
16 Antalyaspor2002030-3
17 Sivasspor2002150-4
18 Denizlispor2002160-5

17 Ağustos 2009

Hayalet o, hayalet

Rıdvan Dilmen, Fenerbahçe'nin Sivasspor maçı sonrasında yaptığı yorumda, "Uzun bir süredir, Zico döneminden bu yana serin havalarda bile böyle yüksek tempoda bir maç izlemedi Fenerbahçeliler.

Son yıllarda ver sağa, ver sola, at geri oynamaktan sıkıntı veriyordu. Bu gitmiş, sürekli öne oynamayı düşünen bir takım gelmiş. Hatta geçen haftaki Denizli maçından bu yana üstüne biraz daha koymuş Fenerbahçe"
cümleleriyle, sarı-lacivertli takıma övgü yağdırmış.

Aynı Rıdvan Dilmen, cumartesi akşamı oynanan Galatasaray-Denizlispor maçı sonrasında ise, "Galatasaray biraz tempo yaptı ve üç ilginç gol buldu. İlginç diyorum, galibiyet golü kafayla sahanın en kısa futbolcusu Arda’dan geldi.

Üzerine Keita’nın yaptırdığı bir penaltı golü Denizlispor’un gardını düşürdü. Ardından Keita, Baros’a boş kaleye attıracakken, Denizlispor savunması işi garantiye aldı ve Burak kendi kalesine attı. Denizlisporlu oyuncu şanssızdı ama sonuçta ilginç gollerle Galatasaray zorlanmadan kazandı.

Daha ligin başı ancak Denizlispor için tehlike sinyalleri yanıyor. Aman Ali İpek başkan transfer yap. Zaten fikstür antrenör kovdurur, zor toparlanırsınız. Minimum üç oyuncu gerek. İyi niyet yetmiyor futbolda. Tedbir alınması lazım."


İki yorum arasındaki fark şu, futbolseverlere 'tarafsız' diye sunulan Rıdvan Dilmen'in aslında 'taraf' olduğu. Bu gayet normal, çünkü hayatta taraf olmayan bertaraf olur. Ama bir takım hakkında hiç iyi şey konuşulmaz mı be kardeşim? Bu 4 yıldır böyle. Galatasaray'ın kazandığı maçı hatırlamıyorum ben, ısrarlı bir biçimde rakip kaybeder.

Rıdvan Dilmen diyor ki, "Elano iyi çıkarsa". Bir hafta önce de "Keita fena oyuncu değilmiş" Hacım kusura bakma da, daha Elano'yu Keita'yı izlemediysen, yapma o işi. Zaten yapmaman lazım. Cümleler hep aynı "Bu gol halı sahada yenmez", "Çok iyi işler yaptı" -bu ayrı bir yazı konusu, herkesin ağzında aynı cümle-, "Arzulu göründü". 20 cümleyle yazı yazıp, etrafına isimler serpiştir, biraz da futbol terimi koy. Ohhh mis.

Gecenin bir saatinde oturmuş televizyona bakarken, Gürcan Bilgiç denen şahıs da aynı şeyi söylüyor "Galatasaray kazanmadı, Denizlispor kaybetti."

Kaldı ki, Denizlispor da kaybedebilir gayet doğal bir durum. Yani bu ak ve beyaz demek gibi bir şey. Şahsen, Denizlispor maçında, ligin başı olması ve hava sıcaklıklarına karşın ben gayet tempolu bir Galatasaray izledim. Özellikle de ikinci yarıda baş döndüren bir biçimde rakip üstüne gittiler.

Senelerdir aynı hikâyeleri okuyup, duruyoruz. Galatasaray kazanmıyor, rakip kaybediyor; Galatasaray şampiyon olmuyor, rakipler hediye ediyor. Zaten bu ligde Galatasaray diye bir takım yok. O sarı-kırmızılı formalar altında gördükleriniz hayalet. O yüzden bu kadar korkuyor bazı tipler sanırım.

Mensah da gitti sıradaki gelsin


İsmi sık sık Galatasaray'la anılan Lyon'un Ganalı defans oyuncusu John Mensah, Sunderland'de anlaşmak üzere.

Bir yıl kiralık olarak Premier Lig misafiri olacak Mensah konusunda Steve Bruce, "Anlaşmaya çok yakınız. En geç 48 saat içinde transfer bitecek" diye konuştu.

Steve Bruce, daha önce defansa takviye yapılması konusunda kulüp yöneticileri ile görüşmelerde bulunmuştu.

Böylece, basınımızdan bir isim daha eksildi, yarın bol bol Galatasaray-Lucas Neill haberi okuruz.

Gerçek futbol


İki tahta, 4 kişi. Al sana ruhu olan futbol.

Show business olmamış, paraya renk ve takım sevgisinin değişmeyeceği tek yer; sokaklar.

İnsana benzeyen garip bir adam!


Carl Lewis 1991'de Tokyo'da gerçekleştirilen Dünya Atletizm Şampiyonası'nda 100 metreyi 9.86'yla kırdığı rekor sonrası hemen tüm atletizm yazarlar "Bu rekor artık kırılamaz. Dünya artık 100 metre yerine 120 ya da 150 metre yarışlarına hazırlanmalı" türünden pek çok açıklama yaptılar.

Daha sonrasında Olusoji Fasuba, Justin Gatlin, Leroy Burrel, Tyson Gay, Bruny Surin, Donovan Bailey, Maurice Greene, Asafa Powell, bu rekoru sürekli geliştirdiler.

Ancak 21 yaşında bir Jamakialı, tüm bu rekorları altüst edercesine kırdı. Dünyada bir dönem insan olup olmadığı, doping alıp almadığı tartışıldı. Ama sonuç hem insan olmasıydı hem de dopingsiz yarışması.

Dün gece, Berlin'de düzenlenen 2009 Dünya Atletizm Şampiyonası'nda 100 metre'yi 9.58 gibi bir süreyle geçerek, akıl sınırlarına zorlayan bir rekora imza attı. Gerçekten de, hayatımda izlediğin en müthiş sprinter.

Daha önce bu cümleyi Michael Johnson için kurmuştum. Ancak Bolt'u izlediğimden bu yana artık bu cümleyi kimse için kurmama kararı aldım.

Lafı Türkiye'ye getirmesem olmaz. 11 yıldan bu yana kırılamayan bir rekora sahip, 100 metre. 10 saniyenin altına hâlâ inilememiş bu rekorun sahibi, 10.38'le Reşat Oğuz. Muhtemelen 10 saniyenin altına inen ilk Türk atlete; "Rüzgârın oğlu" diye isim takar medyamız. Neyse darlandım yine. Susuyorum....