18 Nisan 2010

Sizi gidi Makyevel çocukları


Çok şey gördüm 25 yıldan bu yana futbol sahalarında ama bu denli rezil bir şeye tanık olmamıştım, bu gözler bunu da gördü.

Bütün sezon "Hakem, hakem" diye ağlayanlar, birkaç haftadan bu yana neden bülbülün dut yemiş haline bürünmüşlerdir merak konusu.

Şimdi bu pozisyonun, Kadıköy'de değil de, Ali Sami Yen'de olduğunu düşünelim, yapanı da Bilica değil de, Emre Güngör olarak hayal edelim. Ettiniz mi? İyi.

Kimbilir nasıl kıç yırtarcasına feryat figan edecek kitleler, nasıl kendini paralayarak televizyonlarda suratları maymun götü kırmızısı almış bir biçimde konuşacaklar.

Şimdi ne oluyor? Tabii ki, hiçbir şey.

Şampiyonluk gider, kupa gider, o gider, bu gider v.s. Hiçbiri önemli değil. Önemli olan kazanmak için her yolu mübah sayan zihniyettir. Sorsan kendilerine, bu olayı anımsamayacaklar bile, Lugano'nun elini anımsamayacaklar bile. Hafızalarından silecekler, her kötü anıyı alt belleğe attıkları gibi.

Kim şampiyon olursa uğurlar ola ama böyle şampiyon olmayı içine sindirecek zihniyetteki insanlar olsa olsa Makyevel çocuğu olur. Ne demek istediğimi de anlayan anladı.

Bilica'ya da önerim, herhangi bir belediyede yol çalışma ekibinde hayatını sürdürmesi. Bu yetenekte, bu zihniyette, bu aşağılık tavırlarda biri futbol oynamasın.

İçine sindiren varsa, sözüm yok. eyvallah!

17 Nisan 2010

Açılımınıza da, anayasanıza da...


Maç yazısı filan yazmayacağım bugün. İçimden gelmiyor, umrumda da değil doğrusu. Bir fotoğrafa bakıp, saatlerce ağlamak garip bir duygu ama insanız hepimiz.

26 yaşında gencecik bir adamın fotoğrafı. Altına ne yazsam, ne söylesem anlamsız düşecek. İşsizliğin verdiği bunalımın sonucu.

Her gün onlarca insan intihar ediyor, bu ülke topraklarında. Kılımızı bile kıpırdatmıyoruz, umrumuzda bile değil.

Şu fotoğrafta anlatılanları, yüzbinlerce kelimeyle anlatamazsınız insanlara. İşsizlik, bu ülkede devasa bir sorun haline geldi. 'Yüzde 15' belki rakam olarak çok fazla bir şey ifade etmiyor ama bu fotoğraf çok şey ifade ediyor.

'Teğet geçen kriz', bazılarımızı delik deşik ediyor. Tıpkı bu genç adamda olduğu gibi.

Sokarım anayasanıza, sokarım sizin açılımlarınıza. Kim geri getirecek, kaybolan umutları, kim insanların yaşama sevincini geri getirecek?

Bu ülkedeki siyasetçiler, ne yazık ki, aşağılık insanlardan oluşuyor. İsim, parti gözetmeden söylüyorum.

Yeter artık, birisi şu ölümleri durdursun, yeter. Çok şey yazmak istiyorum fakat engelliyorum kendimi. Lanet olsun....

16 Nisan 2010

At izi ve it izinin karıştığı iki haber

Nokta, virgül bile değiştirmeyeceğim. Aynı insanın ağzından çıktığı söylenen röportajın, 10 ay arayla hemen hemen aynı ifadelerle ama birbiriyle tam zıt biçimde verilmesini göreceğiz. Haberlerden sonra yorumumu okursunuz.

15 Nisan 2010 Vatan Gazetesi-Gökmen Özdemir imzasınde Lucescu'nun söyledikleri:

"Bir futbolcu Brezilya Milli Takımı’na gidiyor diye ’yıldız’ olamaz. Elano sert liglerin futbolcusu değil. Ne sert bir karakteri var ne de sert futbola uyum sağlayabilir.

Sahada sorumluluk almaz. Hocasına sorun çıkartan bir karakter. Keşke Galatasaray onu alırken, ona bu kadar büyük yatırım yaparken beni arayıp, sorsaydı..

Ben bir dost olarak onlara gerekeni söylerdim. Böyle büyük para harcarken iyi araştırmak lazım. G.Saray için 7.5 milyon Euro bonservis, yılda 3.5 milyon Euro’dan 4 yıllık sözleşme ekonomik olarak ağır bir yatırım. Bunun karşılığını almaları gerekir.

Brezilya Milli Takımı’na onun nasıl seçildiğini biliyorum. Dunga ile ortak bir noktası var. Benim takımımda Fernandinho oynuyor. O çok iyi ama seçilemiyor. Zamanında Matuzalem vardı.

En iyisi oydu. O da seçilemedi. Elano’nun Brezilya Milli Takımı’na gidiş nedeni özel.. Keşke G.Saray onu alırken iyi araştırsaydı."


TARİH 31 TEMMUZ 2009 SABAH GAZETESİ HABERİ

"Elano transferini duyunca bütün gün telefonumu kapattım. Başıma geleceği biliyordum.

Türkiye'den sayısız gazeteci arayacaktı. Bana ulaşan ilk gazetecisin" yanıtını verip Elano'yu anlatmaya başladı: "Çok zeki bir oyuncu. İnanılmaz yeteneklidir. Hem zeki hem de yetenekli bir futbolcu bulmak zordur. Ve Elano tam böyle bir oyuncudur.

Sahada sorumluluk alır; lider özelliğini ortaya koyar. Rakip kaleye gitmenizi kolaylaştırır. Maç tıkanmış, forvette sıkıntı yaşanıyorsa, bu alana daha fazla destek olur.

Uzaktan isabetli şutlarıyla bize çok maç kazandırdı. Duran toplarda da ustadır. Korner ve frikikte Shakhtar'a ondan daha iyisi gelmedi.

Sonuç itibariyle Galatasaray gerçekten çok çok iyi bir transfer yaptı. Bence son yıllarda yaptıkları en iyi transfer"


Yorum: Elano'nun Galatasaray'da beklentilerin yanına bile yaklaşmayacak bir performans sergilediği bir gerçektir. Belki beklenti yüksekti, belki de alışamadı. Bilmiyorum, sorguladığım şey bu değil zaten.

Gökmen Özdemir, bir Galatasaray forumundan çıkıp, köşe yazarlığına geldiği günden bu yana pek çok yalan habere imza atmıştır. Yaptığı son haber aleni olarak yalan ve yönlendirmelerle doludur. Hatta oturup masa başında Sabah gazetesinin haberini okuyup, yazmıştır.

Şimdi yazacağımı gayet net yazıyorum. Kendisi köşe maç yazılarında; pek çok kez ilk yarı sonlarında forumlardan okuduklarının bazılarını copy-paste yaparak, bazılarını da harmanlayarak yazmaktadır. Üstelik sadece taraftar forumlarından değil, bazı blog yazarlarının yazılarından da faydalanmaktadır.

Son zamanlarda imzalı haberleri ile kime hizmet etmekte bilmiyorum. Galatasaray taraftarını, birtakım isimlere karşı galeyana getirmek için elinden geleni ardına koymuyor. Fakat bilmesi gereken şey şu; birilerinin kendisi ile işi bittiği zaman, tıpkı karpuz çekirdeğini tükürür gibi tükürüleceğidir.

Ve tabii ki spor basını (herkes değil). İşte bu yüzden ahlaksızdır, işte bu yüzden yalancıdır, işte bu yüzden itibar edilmez. Bir mesleğin yüz karası olmak için bu denli uğraşmaya gerek yok. Çıkıp yekten "Biz şerefsiziz" demeleri yeterlidir.

Filler ve çimen


İnsan bazen her gün geçtiği yollarda farklı farklı şeyler görebiliyor, gördüklerine başka anlamlar yükleyebiliyor.

Dün, akşam saatlerinde her zamanki rotamla eve doğru giderken, bazı evler dikkatimi çekti. Her ne kadar 3-4-5 katlı olsalar da, üzerlerinde sıva dışında herhangi bir işlem görmemiş ancak perdelerinden anlaşılacağı gibi içlerine insanların yerleştiği bu evler sanki birer av hayvanı gibi izlenmiş.

Boyası bile olmayan bu apartmanlarda çok ferah yaşamların sürmediğini anlamamak için bir nevi embesil olmak gerekir.

Kafamı kaldırıp, apartmanların tepelerine baktığımda; bu özenle seçilmiş boyasız apartmanların üstünde koca koca baz istasyonlarını fark ettim. Aslında daha önce de görmemiş değildim fakat bu denli 'özenle' seçilmiş olduklarını ilk kez fark ettim.

İçimden kapasitem dahilinde küfür savurdum. Üzerlerinde baz istasyonu olan bu apartmanlar sanki Nazi Almanyası'ndaki Yahudi evlerini hatırlatıyor. Üstlerindeki o garip antenvari yapılar, onların fakirlik belgeleri.

Ellerine geçen, her kuruşun bile değerli olduğu bu insanlara, nasıl hayvan muamelesi yapıldığı ve yaşamlarına nasıl bir bedel biçildiği insana ızdıraptan fazlasını veriyor.

Sonra 'illegal' olduğu her halinden belli olan 1 Mayıs afişi gördüm. Üstünde Mahir Çayan ve Dursun Karataş'ın fotoğraflarının olduğu ve "Mahir'den Dayı'ya mücadele" yazan afişin, bu evlerden birine asıldığını gördüm.

Fakir edebiyatı ya da ajitasyon peşinde değilim, bunun senelerce kimseye bir faydası olmadığını hep birlikte gördük. Ancak fakirlik bu ülkede milyonlarca kişinin üstünde demirden bir palto.

Yaşananlar paradoks gibi hakikaten. Şimdi bu üç-beş kuruş için hayatlarını hiçe sayan insanların, yani biliçli bir biçimde eğitilmemiş, eğitimden uzak tutulmuş bu insanlara "Anayasa'yı değiştirelim mi?" diye sorulacak.

Bak şimdi, nereden nereye geldim. Kendi hayatı konusunda bile yanlış kararlar veren bu insanlara bu ülkenin geleceğiyle ilgili bir soruyu niye soruyoruz? Üstelik benim geleceğim konusunda da karar verecek.

Vicdanım başka bir şey söylerken, beynim başka bir şey söylüyor. Her ikisi de, birbirini suçluyor, düşündükleri ve söyledikleri için.

Herkes 12 Eylül Anayasası'ndan yaka silktiğini söylüyor ama 12 Eylül ürünü Kutlu Doğum Haftası'nda konuşma yapmak için sırada bekliyor, 12 Eylül'ün tüm nimetlerinden yararlanıyor.

Dün YÖK konusunda her gün ağlayanlar, bugün YÖK'ü kendi istedikleri gibi kullanıyorlar ve kaldırmak konusunda adım bile atmıyorlar. Bugün hakimlerden, yargıçlardan yaka silkenler, yarın kendi hakim ve yargıçları işbaşı yaptığında "Benim hakimim, benim yargıcım" diyecek.

Tüm sorun, gücü kimin, ne şekilde kullanacağı kavgasında düğümleniyor. Türbanla okula giremediği için kendilerini zincirleyenler, bugün yine okullara giremezken, sanki hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorlar. Aradan geçen süreçte ne değişti? Tabii ki, hiçbir şey değişmedi.

Filler ve çimen hikâyesi yaşadıklarımızın hepsi. Birileri üstlerde tepişirken, zeminde kalanlar çaresizce yukarı bakıp, aptalca bir biçimde saf seçip, kendi ezilmelerini izliyor. Bir diğeri ezilirken, sadistçe zevk alıp gülümsüyor. Kendi safındaki eziliğinde "mazlum" edebiyatının inceliklerini ortaya döküveriyor.

Yaşadıklarımızın sonucu bizi nereye götürecek, büyük bir bilinmez fakat içimdeki ses pek ümitvar değil.

15 Nisan 2010

Ağız ishali yaşıyor


Kurt, puslu havayı sever misali ortaya çıkıyor ve ağzına geleni söylüyor. Baksan, sevgi adamı. Her cümlesinde mesaj verme telaşı yaşıyor.

Bıkkıntı getirdi artık, ciddi anlamda tiksiniyorum bu herif ve vermeye çalıştığı mesajlardan.

İstediğini almak için başbakan kapılarını aşındırmaktan üşenmeyen, takım sırlarını basına açıklayan, her şeyini borçlu olduğu kulübü seviyormuş gibi davranan ama aslında yemek yediği kapa pisleyen iğrenç bir herif.

Bırakmıyorlar Galatasaray'ın yakasını, pis bir kene gibi yapıştılar ve kan emiyorlar.

El birliğiyle o aldığınız UEFA Kupası'na bile lanet okutturdunuz, leşçiler...

14 Nisan 2010

Arda gitsin mi kalsın mı? Yoksa Arda kendini mi eğitsin?


Arda'yı sezon başında yerden yere vuranlar, bugün Arda'nın ne denli iyi futbolcu olduğunu, nasıl bir efsane olma yolunda ilerlediğini yazıp-çizer hale gelmiş.

Arda'nın pazar günkü Diyarbakırspor maçında yaşanan rezillikte protesto sarmalı içine alınması ardından, ağız değiştiren onlarca yazar, bir dolu gazete haberi görmek beni şaşırtmadı doğrusu.

Sezon başında buna değinmiş ve "Arda'dan Cristiano Ronaldo yaratma çabasında olan medyadan" söz etmiştim.

Ben kendimi bildim bileli, şu an yaşadığımız ve gördüğümüz senaryoyu izliyorum. Öyle çok uzaklara gitmeye gerek yok sadece Emre Belözoğlu örneğine bakmamız yeterli olur. Galatasaray'da forma giyerken, son derece "çirkin, agresif, itici" (daha ağırları var bilen zaten biliyor) olan adam Fenerbahçe'de forma giydikten sonra "Hırsından ötürü böyle sinirli. Zaten futbolcu hırslı olmalı"ya dönüştü.

Filipescu için söylenenler dün gibi aklımda. Ne kasaplığı, ne iğrençliği, ne futbolcu düşmanlığını bırakmamışlardı. Bugün Lugano için söylenenlere bakıyorum, İkisi arasında fark var mı diye düşünüyorum.

Diyarbakırspor maçında yaşanan protesto rezaleti, aslında birileri için tam da bulunmaz Hint kumaşı niteliğindeydi. O akşam sonrası düğmeye basıldı. Şimdi oluşan görüntüde, Arda'ya sahip çıkanlar, abilik yapanlar Fenerbahçeli büyükleri ama O'nu futboldan soğutan, üzenler ise Galatasaraylı.

Arda'nın futbolculuğunun artıları-eksileri tartışılır. Kimi beğenir, kimi beğenmez, kimi yerlere göklere koyamaz, kimisi de yerin dibine sokar; bunların hiçbirisini önemsemiyorum. Benim gözümde bir yeri vardır, başkası ne düşünür umrumda olmaz.

Arda'nın yaptığı genel yanlış, kaptanlığa getirildiğinden bugüne sürekli konuşması ve her seferinde 'Galatasaraylılığının herkesten üstün olmasını' insanların gözüne gözüne sokma çabasıdır. Bunu birkaç güzel sözle birkaç kez söyledin mi, hoş görünür fakat mütemadiyen başına "Ben" ekleyip, sevgi cümlesi eklemeye çalışırsan inandırıcılığını yitirmeye başlarsın.

Kim Arda'nın "Ne kadar iyi Galatasaraylı?" olduğunu sorguluyor ki, bunlara ihtiyaç duyuyor? Ya da, benden, tribündeki birinden daha fazla Galatasaraylı olduğunu anlatması neden bu kadar önemli ki? Benim açımdan zerre önemi yok.

Arda'nın bunları yapmasını gerek yoktu.Zaten 'Hagi'nin attığı o golde sevinen küçük top toplayıcı çocuk' görüntüsü, O'nun Galatasaraylılığını gösteriyor. Daha ötesi ne olabilir ki? Sadece o görüntü her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Tabii ki yetiyor ama yetiştiği ortam, kendini geliştirememesi (kişilik anlamında değil, kültürel anlamda) algılamasında sorun yaratıyor.

Arda zannediyor ki; "Benden daha fazla Galatasaraylı olduğunu iddia eden biriyle saha kadar tartışırım" dediğinde, bütün Galatasaraylıların gözleri nemlenecek, "Ulan nasıl söz o be!" dedirtecek.

Evet, bunları söyleten insanlar var ama Arda şunu bilmiyor: "Ulan nasıl söz o be!" diyen adamlar, O'nu pazar günü yuhalayan adamlar. İki gün sonra sokakta görse boynuna atlayacak adamlar, o tribünde Arda'ya homurdanıyor, onu yuhalıyor.

Arda, söylediği iki cambaz cümleyle, sahte sevgilerin mezesi olmaktan başka bir işe yaramaz. Ancak bunları bilmesi için zaman geçmesi, kendini geliştirmesi ve yetiştirmesi gerekir.

Bunu Türkiye'de yapabilen ender oyunculardan biri olur mu olmaz mı bilmiyorum. Doğrusu çok da ümitvar olduğumu söyleyemem bu konuda. Zaten bunu gerçekleştirebilirse, futbolculuğuna da ne denli pozitif bir etki yaptığını kısa sürede görür.

Şimdi başa dönersek. Bugünkü tabloya baktığımızda Arda'ya sahip çıkan abileri ve o çok sevdiği, gönül verdiği Galatasaray taraftarının yuhalaması karşısında muhtemelen bir büyük buhran yaşıyordur. Yaşadığı buhran, gelecek için vereceği kararları, direkt olarak da etkileyecektir.

Kişisel olarak derdim, Arda'nın Fenerbahçe'ye gidip gitmemesi değil. Eğer istiyorsa yapsın, bir saniye bile düşünmeden. Galatasaray'ın ardından ayrılan hiçbir futbolcu için yas tutacak değilim, hele ki yaşadığımız onlarca örnek tazeliğini korurken.

Ancak, çinkinlikler bitip tükenmeyecek bu belli oldu. Galatasaray'dan ayrılana kadar Arda hakkında yazılacak, çizilecek, gerektiğinde yalanlarla bezenerek.

Arda, Galatasaray'da da kalsa, Fenerbahçe'ye ya da Avrupa'ya da gitse, bu beyin yapısıyla, bu popülist söylemlemle futbolculuğunu geliştiremez. Yoksa iyi orta yapmışsın, topu ayağında uzun tutmamışsın hepsi teferruat.

Arda şunu iyi anlayacak, bir futbolcu olarak söyleyeceğin binlerce kelime, sahada yapacağın tek hareketin yanında hatırlanmaz. Bir söz vardır, "Çok halvet olmakla çok çocuk olmaz" diye. Her şeyi yeri ve zamanında yapması gerekir. Konuşması gerektiği yerde konuşmayı, futbol oynaması gerektiği yerde futbol oynamayı öğrenmeli.

Kimileri Arda'ya 'git' diyor, kimileri 'kal'. Giderse de, kalırsa da benim kendisine tek önerim perde arkasında neler olup bittiğini görmesi gerektiğidir. Bunu öğrenmek için de, dolaşmaktan, konuşmaktan başka şeyler yapması gerekir.

Okuyan, öğrenen, sorun, sorgulayan bir toplum dileğiyle...

Her ne kadar yazı Arda için olsa da, aslında her genç futbolcu için yazılmıştır.

13 Nisan 2010

Güle güle Evrim


Üstünde yazıp çizmeyeceğim, bazen birinin söylediği sözün üstüne bir şey yazılmaz, çizilmez. Ben de öyle yapacağım.

"Aşk olsun sana, Kürtlerin güzel kızı"

Söz, BDP Genel Başkan Yardımcısı Gülten Kışanak'a ait. Güle güle Evrim...

Daha aşağılayıcı ne olabilir?


Sabah sabah işe geliyorsun, gazeteleri karıştırıyorsun, kahveni içip bir şeyler yemeye çalışırken, hayatımda gördüğüm en masa başı, kıçtan çıkartma anket adı altında kin kusmaya ve üstünlük taslama niyetlisi bir haberle karşılaşıyorsun.

Haber diyorum kusura bakmasın kimse, genel isim açısından haber dedim. Yoksa üç-beş dangalak oturup geyik yaparken, ortaya çıkmış bir ürün.

Satır aralarındaki birtakım ifadeler; aşağılık kompleksinden kurtulamamış, televizyonda kamera karşısında "Nasıl s*ktik ama" diyen adamın iç buhranlarını dışavuruş biçiminde.

Lafı eveleyip gevelemeyeceğim. Bir yerlere gelmek için iç güveyliğine razı olacak şerefsizlikteki insanların, ne söylediği beni zerre ilgilendirmiyor. Sorun, ortaya kusulan nefretin daha sonra rant olarak toplanma çabasıdır.

Birbirinden hiç farkı olmayan insanları, böylesi anket adı altında paçavra bilgilerle, birbirinden daha da nefret eder biçime getirmek, "Nasıl geçirdim ama haberle. En zengin de biziz, en kültürlü de biziz, en havalı da biziz......." türünden, her tür 'en'e sahip olduğunu vurgulayarak, başkalarına bel altı vurmak tamamen çaresizlik örneği.

Kendi kişisel buhranlarını, hayatta geldiğin noktaya karşın, yanında bile çalışan insanlardan saygı görmeyen, köşe başlarında "Herifin nasıl buraya geldiğini biliyoruz, götünü yalamadığı kimse kalmadı" sohbetlerinin öznesi bir adamdan söz ediyoruz.

İtibar, statü v.s. v.s. İnsanların saygısını kazanamamaktan daha aşağılayıcı ne olabilir ki?

12 Nisan 2010

Cahil yorumcu jargonu

"Çok iyi işler yaptı"

Ne yaptığı bir sır ama iyi işler yapmış. Bir açılımı var mı? Haliyle yok. Ne anlatmaya çalışıyor? Belirsiz.

"Alıyor, veriyor"

Bu en yarıldığım cümle, her duyduğumda ciddi anlamda gülüyorum. Genelde "Çok iyi işler yaptı"nın arkasından gelir. O, iyi işlerin açılımı budur. Ne alıyor, ne veriyor belli değil. Siz hayal gücünüze göre süsleyin. Dedim ya, ben süsleyince yarılıyorum.

"Galatasaray takımı, Fener takımı, Beşiktaş takımı"

Bu 'takım' hadisesi de beni fazlasıyla yaran kelimelerden biri. Fenerbahçeli olsam deliririm. Hem Fener hem takımı. Bütün kulüplerin ismi bu biçimde geçer, bilgisiz sığırların jargonunda. Ciddi ciddi "Barcelona takımı, Manchester (Mançester diye okur) takımı" diyeni duydum.

"Avrupa'lı bunu yapmıyor"

Bütün Doğulu kompleksini içinde yaşayan ve bunu bir türlü aşamamış, kendisini Avrupa'ya entegre etmeye çabalayan fakat ısrarlı bir biçimde kabesi Avrupa olan bu adamlar, her türlü örnekte 'Avrupa'yı gösterir. Hatta genelde Premier League'dir, o verilen örnek. Sorsan bu cümleyi kurana "Avrupalıyım" der ama baştan aşağı kompleksle örülüdür.

"Helva gibi takım"

Rakibin ne denli zayıf olduğunu anlatmak için 'halk' ağzı kullanır ki, herkes anlayabilsin. Sanki herif normalde saray diline sahip.

Daha o kadar çok var ki saymakla bitmez. Bunlar beynimde yer edinmiş olanlar. Aklına gelen yorum bölümüne bıraksın. Bir de bunların hepsini bir arada sıralayanlar var ki, yemin ediyorum o an ötenazi hakkı kullanmak istiyorum.

Bu heriflere zekâ testi uygulansa 50'yi geçebileceklerini sanmıyorum fakat bu sığırlık kokan cümlelerle para kazanıyorlar, inanılır gibi değil hakikaten.

Futbolun asalakları hepsi. Bir biçimde bu işe hakem, futbolcu olarak girmişler, bu işin kaymağını yiyorlar. Üstelik bir gramlık beyinlerle. Arada alan-bölge diye ekzantrik kelimeler kullananlar değere biniyor.

Herifçioğlu Real Madrid-Barcelona maçını yorumluyor, ilk maçın skorundan haberi yok. Yaptığı işe olan saygısı bu noktada işte. Hoş, o kadar arayacağına iki liseli gence telekulak yaptırsan ilk maçın skorunu da öğrenirdin!

Özlüyorum


İnsan Hayrettin'i bile özler mi? Ben özledim. Muhammet'i arıyorum, Rambo Yusuf'un 'Osmanlı tokadını' özlüyorum, formasını yere fırlatan Kosecki'yi bir günde gönderen Polat'ın tavrını istiyorum, İsmail'in bıyıklarını, Erdal'ın ince bileklerini...

Üç günde 'Büyük kaptan' ilan edilip, 5 gün sonra yuhalayan, her yeni transferi havaalanında yüzlerce kişiyle karşılayıp, sonra ana-avrat söven vandal taraftar ruhundan da tiksiniyorum.