hakan şükür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hakan şükür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2010

Rica ediyorum siktirip gidin (2)

Valla serisel bir durum düşünmemiştim. Hatta şöyle özetleyeyim 36 yaşındayım hayatımda hiçbir futbolcu için 'siktir git' kelimesini kullanmamıştım (OFK maçı sonrası Sabri'ye söylemiştim) ama bu arkadaşları o forma altında görmek bana eziyet haline gelmeye başladı birkaç zamandan bu yana. Hele de, Fenerbahçe maçından sonra.

Seri gibi olmasını istemedim ama ilki budur, ikinci parça aşağıda.

Umarım o forma altındaki kimseye bu sözü bir daha etmem. Ama bu adamlar ağzıyla değil kıçıyla kuş tutsa, benim için hayalet forma niteliğinde olacaktır, kendilerinin varlığı.


Rica ediyorum siktir git. Delikanlılığın, açık sözlülüğünü al ve git olur mu? Ayrıca şahane (!) geri paslarını da götürürsen pek sevinirim.


Rica ediyorum siktir git.


Rica ediyorum siktir git. Rijkaard dönemi boyunca sapır sapır dökülüp, Rijkaard gönderildikten sonra aniden toparlanma çabanı al ve git.


Rica ediyorum siktir git. Taraftara yaranma çaban, 10 yıldır beceremediğin ortalarınla birlikte, dilediğin yere gitmekte özgürsün.


Rica ediyorum sus artık. İstanbul'dan Pensilvanya'ya kadar uzanan yolu, kat ettiği mesafe kadar sikeyim.

Ulan Hagi için de "İyiydi filan ama biz idare ettik" dedin ya, bravo sana. Laf etmediğin bir Hagi kalmıştı, ona da dil uzatarak seriyi tamamladın. Ali Sami Yen ve Metin Oktay için bekliyoruz artık senden eleştiri. Bir onlar kaldı çünkü laf etmediğin.

20 Eylül 2010

Sadece acıyorum


İnsanın cahil olması kötü bir şey değildir. Ama cahilliğinin farkında olmadan her boku biliyormuş gibi konuşması cahilliğin de ötesinde aptallıktır. Daha önce pek çok kez söylemiştim, televizyonlardaki hiçbir televizyon spor programını izlemiyorum. Ne konuşulmuş, neler saçmalanmış takip ettiğim bloglardanr öğreniyorum.

Akşam Jesusalmeyda'da gördüm, Rıdvan Dilmen'in neler yumurtladığını. Misimovic için "Zaten Bundesliga'yı artık kaldıramıyor diye ayrıldı", Insua içinse "Insua Liverpool'da da oynamıyordu" demiş.

Allah kendisine akıl fikir versin tabii. Bir insanın hayatına hiç kitap girmemişse, bütün gün altılı ganyan oynayıp, iddiaa bültenini elinden düşürmüyorsa bu adamı konu etmek bile hatadır, o hataya katlanarak birkaç şey söyleyeyim.

Rıdvan Dilmen'in kahvedeki adamdan tek farkı futbol oynamış olmasıdır. Ne kadar oynadığı tartışılır ya, neyse.

Hepimiz bir takımın destekçisiyiz, hepimiz kendimize göre az ya da çok tarafız, taraftarız. Rıdvan Dilmen'in de taraf olması, taraftar olması belli bir noktaya kadar anlaşılabilir. Formasını giydiği takımı görece olarak biraz daha şişirebilir, sevmediği bir takıma bindirebilir. Tamam burası Türkiye olduğu için biraz şiraze de şaşabilir.

Ama bu adamın üstündeki "Türkiye'nin en iyi futbol yorumcusu" etiketine karşıyım.

Aslında üzücü bir durum. Her maç sonrası çıkıp konuşuyor, yüz tane yorum yapıyor, bozuk saatin günde iki kez doğruyu göstermesi gibi, doğru şeyler de söylüyor. Fakat öyle bir şey var ki, acınası durumlara düşebiliyor, tıpkı şu Insua ve Misimovic örneklerinde olduğu gibi.

İşin boktan yanı, kendisi ne kadar cahil, ne kadar sığ olduğunun farkına varamayacak kadar da garip bir kişilik. Hakikaten acınası bir durum. Bir insanın tüm hayatının futboldan ibaret olması, futbol dışında konuşabilecek bir şeyinin olmaması.

Yılda 4 milyon dolar para alan bir adamın böylesi cahil olması insanları içten içe itiyor. Herkesin kafasında ampuller yanıp "Ulan Rıdvan bile bu kadar para kazanıyor. Ben niye kazanmayayım?" diye sorgulamalar içine giriyor.

Tabii ki para kazanmak güzel bir şey. İnsanın yaşamasına yeteceği kadar, kimseye muhtaç olmadan hayatını sürdürebileceği miktarda kazanması gayet hoş. Ama Rıdvan Dilmen, H.Ş, Hakan Ünsal gibi tiplerin bu işten hatırı sayılır derecede para kazanması sinir bozucu bir durum alabiliyor.

Ülkenin geldiği nokta bakımından şunu kesin bir biçimde söyleyebilirim. Ülke insanın spor yorumcusu seçimi de, siyasetçi seçimi de hep kendine en yakın, kendine en çok benzeyen biçiminde oluyor. O yüzden Rıdvan Dilmen hiçbir birikimi olmamasına karşın Türkiye'nin en çok kazanan spor yorumcusu oluyor.

Rıdvan Dilmen'in Galatasaray'a karşı düşüncelerini şöyle anlatayım, siz anlayın. "Kızım Galatasaray Lisesi'ne girmek istiyordu. O logoyu her gün görüp, anasına küfretmek istemediğim için göndermedim."

Kızmayın o yüzden, bu garibana. Misimovic, Insua, Elano, Keita filan hakkında söylediklerini önemsemeyin. Çünkü cahil ve cahilliğinin farkında değil. Acımak hoş bir duygu değildir ama ben kendisine sadece ve sadece acıyorum.

18 Temmuz 2010

O futbolcudan önce adam


Çok az futbolcuyu bu kadar sevdim, çok az adam aklımda yer etti bugüne kadar. Gerilerden bu yana düşünüyorum; Prekazi, Cüneyt Tanman, Hagi. Yok işte başka aklıma gelmiyor. Bazılarını sevdik, sevgimize layık olamadılar, o yüzden hızla sildik hafızamızdan.

Galatasaraylı olup da, bu adamı sevmeyen var mı diye düşünüyorum hep. Kim sevmez, o gülümsemenin sahibini ya da neden sevmez? Anlam veremiyorum hiç.

Kewell'dan çok şey öğrenmesi gerekir bu ülkenin, sadece Galatasaray değil. Futbolculuğunu bir kenara bırakarak söylüyorum bunları. Saha içinde en delirdiği halde bile hakeme gülümseyebilen kaç tane futbolcu hatırlıyoruz, bu ülkeye yolu düşen? Ben hatırlamıyorum, hatırlayan varsa söylesin.

Bazı adamlar önemli olmasının yanı sıra özeldir de, işte Kewell bu özel adam listesine giriyor. Hagi'de böylesi bir yanlışı yapmıştık, onu bu kulübün içinde barındıramadık bir türlü. Böylesi bir fırsat elimize geçti, bunu değerlendirmeliyiz.

Galatasaray'da kalmalı Kewell. Menajer, altyapı antrenörü, sportif direktör v.s. v.s. ne derseniz deyin adına ama kalmalı. Eğer ileriye yönelik adımlar atacaksak, günü kurtarmanın derdine düşmeyeceksek, Kewell gibi bir adamı bu kulübün içinde barındırmalıyız.

Ne bileyim; Kewell altyapıdaki çocuklara topa vurmayı, sahada sahtekârlık yapmamayı, her şartta gülümseyebilmeyi, kornerde ön direkte gol koklamayı ama en önemlisi adam olmayı öğretmeli.

Altyapıdan çıkan çocuklar, en ufak darbede kendini yerden yere vuran Hakan Ünsal gibi ahlaksız olmamalı, Hakan Şükür gibi senelerce ekmediğini yediği milyonlarca dolar kazandığı kulübüne sallamamalı, tribünlere sahtekârlık yaparak sevgi kazanılmadığını öğretmeli.

Belki abartılı buluyorsunuz, bendeki Kewell sevgisini. "Ulan 2 yıldır oynuyor hiçbir başarı sağlamadık" diyorsunuz.

Kewell'ı futbolcu olarak değil adam olarak seviyorum, futbolculuğu adamlığının sonrasında geliyor benim için. O yüzden bu kadar önemsiyorum, üstüne düşüyorum, hatta daha da ileri gidip "Galatasaraylılığımı askıya alıyorum" diyorum.

Çünkü eriyor futbol tüm dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de. Konuştuğumuz, tartıştığımız şeylere bakarsak anlayacaksınız. Futbol sahasından çok arenaya dönen bu ortamı değiştirmek gerek, değiştirirken de Kewell gibi adamlarla yapmak lazım.

Yoksa bu ülkede çok Hakan Şükür'ler, Hakan Ünsal'lar var ama adam olarak Kewell'ların sıkıntısını yaşıyoruz ve taşıyoruz.

İyi ki, geldin Kewell. İlk maçında sevgilisine koşan, genç aşıklar gibi Ali Sami Yen'de olacağım. (Son cümlede algınız maksadını aşmasın lütfen. Ben bile okurken, bir an şüphe ettim)

15 Nisan 2010

Ağız ishali yaşıyor


Kurt, puslu havayı sever misali ortaya çıkıyor ve ağzına geleni söylüyor. Baksan, sevgi adamı. Her cümlesinde mesaj verme telaşı yaşıyor.

Bıkkıntı getirdi artık, ciddi anlamda tiksiniyorum bu herif ve vermeye çalıştığı mesajlardan.

İstediğini almak için başbakan kapılarını aşındırmaktan üşenmeyen, takım sırlarını basına açıklayan, her şeyini borçlu olduğu kulübü seviyormuş gibi davranan ama aslında yemek yediği kapa pisleyen iğrenç bir herif.

Bırakmıyorlar Galatasaray'ın yakasını, pis bir kene gibi yapıştılar ve kan emiyorlar.

El birliğiyle o aldığınız UEFA Kupası'na bile lanet okutturdunuz, leşçiler...

8 Mart 2010

Helal olsun Ergün, helal olsun

Galatasaray'dan her ayrılan, 'vefa'dan başka söz bilmez. Her ayrılan, atabildiği kadar atar ve tutar. Ağzına geleni söyler ve tribünlere oynar.

Hakan Şükür, Hakan Ünsal ilk aklıma gelenler. Bir de Ergün Pembe gibi bir örnek var. Bakalım neler söylemiş:

"Ergün Penbe’yi Ergün Penbe yapan o camiadır. Futbolu bıraktık, şimdi teknik direktörüz. Teknik direktörlük yaşantımda da yine Galatasaray camiasına en iyi şekilde hizmet etmek isterim. Hedeflerimin arasında orada görev almak olacaktır. İnşallah bunu başarırız."

Hah, işte bak bu adam da Galatasaray'da forma giymiş, diğerleri de.

Peki aralarındaki fark ne? ADAM olmak.

Her iki Hakan da, halen Galatasaray etiketi sayesinde ekmek parası kazanıyor ama hâlâ laf söylüyor. Tabii, futbol oynamaları lazımdı. Senede minimum 1 milyon Euro kazanmaları gerekirdi. Şimdi kazandıkları aylık 40 bin Euro'lar filan kesmiyor.

Helal olsun Ergün sana. Umarım bu kulübe bir daha adım atarsın.

Bu arada Tugay'ın şu anki görevi, sezon başında Ergün'e önerilmiş ama 'daha erken' deyip, kibarca reddetmiş. Tırnaklarıyla kazıya kazıya. Helal olsun Ergün, helal olsun

26 Aralık 2009

Vefa vefa diye ağlayanlar

Galatasaray Kulübü'ne yeni üye olan 583 kişiye berat ve üyelik kartları verildi.

Galatasaray Lisesi Tevfik Fikret Salonu’nda düzenlenen törende kulübe üye olanlar arasında Hakan Şükür, Bülent Korkmaz, Ümit Davala, Arif Erdem, Ergün Penbe, Hakan Ünsal, Hasan Şaş, Tugay Kerimoğlu ve Vedat İnceefe de vardı.

Sanırım kimsenin şikayeti olmaz (gerçi benim bazı isimlere itirazım var) bu isimlere üyelik verilmesine. Ancak neredeyse her gün televizyona çıkıp, gazetelerindeki köşelerinden "Galatasaray'da vefa yok" diye salya sümük ağlayan bu arkadaşların hiçbiri törene teşrif etmemiş.

Tabii neden gelecekler ki, eğer gelirlerse ağlamak için nedenleri kalmayacak. Terbiyesizlik başka bir meziyet. Siz iyisi mi, tam da mevsimi birer bardak boza için. O kulübün üyeliği size fazla...

17 Kasım 2009

At izi, it izine karıştı


Haftalardır Türkiye'de "Elano bu sistemde oynayamaz", "Elano çok abartılmış", "Elano büyük hayal kırıklığı", "Bu muymuş Elano?" teraneleri dönüp durdu.

Özellikle Fenerbahçe maçı sonrası Elano'ya yönelen eleştirilerin dozu daha da artmaya başladı. Hatta iş "Lincoln, Elano'dan daha iyi futbolcu" hadisesine kadar geldi. Hani şu yerin dibine batırılan Lincoln.

Brezilya'nın, İngiltere'yi 1-0 yendiği maçtaki yaptığı asist sonrası ise eleştiriler farklı bir yöne kaydı. "Galatasaray Elano'yu kullanamıyor", "Yedekliğe mahkûm Elano, Brezilya'da döktürdü", "Bu Elano Galatasaray 11'inde nasıl yer bulamaz" denilmeye başlandı.

Tabii bunların dışında bir de Hakan Şükür sorunsalımız var. Her zamanki, 'ırkçı' tavrıyla Elano'nun abartıldığını, değerlerimiz hikâyesi ile sırıta sırıta konuştu.

Sorun Elano'nun Galatasaray'da oynaması, yedek kalması filan değil. Belli ki, birileri rahatsız, birileri Elano'nun tıpkı Lincoln gibi üstüne gidile gidile bezdirilmesinden yana. Arda'ya gerekenler zaten yapılıyor. Sevgilisi, arkadaşları, giyimi-kuşamı, transfer söylentileri ile gencecik bir adamın üstüne yeteri kadar gidilip sinir harbi yaratılıyor.

Arda yetmiyor olacak ki, Elano da, nasibini alıyor, bu saçma eleştirilerden. Arda ve Elano; her ikisi de Türkiye'nin en yetenekli oyuncularından -Arda en yeteneklisi-. At izi, it izine karışmış durumda. Herkes ne yazsam da, bir öncesinden daha fazla saçmalasam derdinde.

12 Ekim 2009

Kimin geldiğinin ne önemi var ki?


Milli takımın başına yerli mi gelir, yabancı mı? İsmi Davut mu olur, David mi? Biz hâlâ bunları tartışıyorsak, zaten ne 2010'a gitmeyi hak ediyoruz ne de 2050'ye gitmeyi.

Plansızlığın plan olarak önümüze konulduğu, kaosun her daim var olduğu bir ülkede yaşıyorsak, Milli Takımın başına kimin geçtiğinin zerre önemi yok.

Günü kurtarma peşindeyiz. İsteyen baksın Fenerbahçe'nin Daum tercihine ya da Rijkaard'a "Go home" seslerini dinlesin.

Devletlerin siyasi iktidarlardan bağımsız, tercihleri doğru ya da yanlış polikaları vardır. Almanya'da Hıristiyan Demokratlar da gelse, Yeşiller de gelse, Sosyal Demokratlar da gelse değişmeyen yüzyıllık politikaları vardır, keza İngilizlerin, Fransızların.

Bu ülkede her siyasi iktidar değişiminde hem de bir ideolojik değişim olmadan politikalar değişir. İşte aynen şu an içinde bulunduğumuz futbol süreci de benzerlik gösteriyor.

Hiddink gelse ne olacak ki? Kuyruğuna teneke bağlayıp yollanmadı mı bu ülkede? Şenol Güneş gelse ne olacak. Bir-iki başarısızlıktan sonra gönderilmedi mi?

Havanda su dövülüyor, bunun başka bir açıklaması yok. Her kafadan çıkan ses, aşağı-yukarı benzerlikler gösteriyor.

Daha birkaç ay önce Bağış Erten'in Tam Saha dergisinde Rijkaard'la harika bir röportajı vardı. Birkaç ay Türkiye'de bulunan bir futbol adamı müthiş yerinde tespitler yaptıştı. Ne diyordu Rijkaard, kendisine sorulan "Galatasaray'da hedefiniz nedir? Avrupa düzeyinde bir takım yaratma hedefiniz var mı? Misal bir Porto, bir Lyon olabilir mi Galatasaray?" sorusuna; "Daha yolun çok başındayız. Bunları konuşmak için çok erken. Henüz elemeler aşamasındayız. Daha sezon başı antrenmanları bitmedi. Takım düzeni oturmadı. Başlangıçta pek çok şey ters gidebilir. Fiziksel ve teknik olarak iyi bir takım yaratmak için zaman lâzım. Yolun başında bir takım için şimdiden çok büyük hedefler çizmek istemem. Ama şunu da iyi biliyorum, eğer iyi başlarsanız, işler de iyi gider. Her gün üstüne koymalıyız, takım ruhunu yaratmalıyız. Bunu başardıktan sonra gerçekten anlamlı bir şey söyleyebiliriz, ama şimdi değil."

Ve en can alıcı tepsitinde "Aslında her şeyden biraz var Türk futbolunda. Ama hiçbir şey tam yok." cümlesi, bugün içinde bulunduğumuz durumu anlatmıyor mu?

Hiçbir sistemi kabullenmeyen, çünkü sistemsizliğin ülkenin her yerine sirayet ettiğini bilmiyor muyuz? Aptalı oynamanın ne anlamı var ki?

İsim mi arıyoruz? Al sana José Mourinho, Marcelo Lippi, Alex Ferguson. Daha sayayım mı? Alınacak iki yenilgide "Jose efendi, burası Türkiye, İngiltere'ye İtalya'ya benzemez" denmeyecek mi?

"Ferguson, senin 'Sir'lüğün ancak İngiltere'de geçer. Burası Türkiye, bambaşka bir ülke." edebiyatı yapılmayacak mı?

Başarının köpeğiyiz çünkü. Alınan sonuç yegâne parametremiz. İki beraberlikte "dahi" yaptığımız adamı üç yenilgide "Yeniköy Kasabı", "Zaten kokainmandı", "B planı da yokmuş" diye etiketleyip, üçbeş çapulcuya malzeme yapmıyor muyuz?

Kimse komik olmasın. Bu ülkenin insanları kazananın yanındadır, kaybedeni alaşağı eder. Hele ki, futbolda daha beterini yapar.

Çünkü hayatın hiçbir alanında plan yapmıyoruz, günü kurtarmanın peşindeyiz. Tıpkı Ceyhun'un, Yusuf'un milli takım forması giydiği gibi; tıpkı hedefleri büyütme aşamasına geldikten sonra 3 şampiyonluk sözü verdiğimiz gibi; tıpkı ülkede herhangi bir alanda başarılı olmuş insanları, kazandığı başarıya pişman ettiğimiz gibi.

Bu zihniyetteki milli takıma ya Hakan Şükür yakışır, ya Bülent Uygun. Tutarsın mikrofonu "Bizim evlatlarımız"dan başlar, "İnancın zaferi"nde bitirir.

24 Eylül 2009

Ahirette görüşmen gereken kişi Esra Elbirlik


Hakan Şükür, bildiğimiz aynı Hakan Şükür. Belli bir dönemden bu yana aynı çizgisini sürdürüyor. Her konuşması, her hareketi yönlendirme kokan, kendi beyin kıvrımlarından geçmeyecek sözler. Yeri gelmişken söylemeliyim, babasını menajer yapan adamı zaten ciddiye almam.

Bugün yine bir dolu zırva ile gündeme oturtmuş kendisini. Ne zaman unutulmaya yüz tutsa yaptığı şeydir, eskiden beri. Ne zamandan bu yana yumurtlamıyordu, o yüzden de konuşuluyordu. Bir dönem daha konuşulmak için yeterli derecede konuşmuş.

Hakan Şükür kendisini Müslüman ve inançlı biri olarak addediyor. Müslüman olmasına Müslüman da, insanlıktan zerre nasibini almamış bir karakter ne yazık ki.

"Galatasaray, 2. Metin Oktay'ı kaldıramazdı" diye buyurmuş, Hakan hazretleri. Metin Oktay isminin aynı cümle içinde geçmesi bile içten içe kendisinde orgazm etkisi yaratıyor. Tüm derdi buydu, onu yönlendiren insanların isteği. Galatasaray gibi bir camianın içine, Müslüman kimliği ağır basan, bir kişiyi yerleştirmek.

Planlar tutmadı, istenilenler olmadı. 'Zor oyunu bozdu' sizin anlayacağınız. Daha önce de söylemiştim bir kez daha söyleme gereği hissediyorum. Hakan Şükür'ün, Galatasaray'daki futbolculuk misyonuna başka sıfatlar ekleme gereği hissedildi.

Kitleleri bu denli heyecanlandıran ve arkasında koşturan sporun içinde, cemaatler yer almak istiyor, bunun lamı cimi yok. 'Böyle değil' diyene, güler geçerim. 10-15 yıl önce mazlum edebiyatı yapanlar bugün artık, milyon dolarlık holding sahipleri oldu. Girmedikleri ve ele geçirmedikleri yerler o kadar az ki. Şimdi kendi deyimleri ile "Fethedilecek bazı kaleler kaldı."

Hakan Şükür, bilinçli ya da bilinçsiz bu kaleleri fethetmeye çalışanların yeniçerisi durumunda. Geçirdiği evrimi gayet yakından gördüğüm ve takip ettiğim için, kendi kapasitesinin bunu bilinçli tercih ettiğini düşünmüyorum.

Sanırım hâlâ hafızalardadır "Kıyma ile mıyma arasındaki fark nedir?" gibi embesil sorular sorup, Akın Sel'le birlikte kahkahalara boğulduğu yıllar. Sözün özü Hakan'ın beyin kapasitesi, fethedilmesi gereken kalelerin olup olmadığına yeterli değil.

Hakan Şükür ve benzerleri, yüzde 99'u Müslüman bir ülkede yıllarca, en kötü mazlum rolünü oynadılar. Hoş, ellerinde bu kadar güç ve para varken, halen aynı şeyi yapıyorlar ya, neyse.

"İnanç da sonunda iyi bir motivasyondur, belki arkanıza aldığınız bir rüzgârdır. Bunlar bile zamanında kamuoyuna çok daha bir farklı şekilde yansıtıldı. Fettullah Gülen’i ise kızlarımla Orlando’ya gittiğim dönemde ziyaret ettim" diyor, Hakan Şükür.

Sanki dinini yaşaması yasaklandı, sanki namaz kılmasına itiraz edildi, sanki zorla ateist bir hayat yaşatılmaya çalışıldı beyzadeye. İsmet Paşa'nın "Namuslular namussuzlar kadar cesur olmadıkça o ülke için kurtuluş yoktur" sözünü çok severim. Bu yüzden de, Hakan Şükür vıdıvıdı ederken, başkalarının susmasını kabullenemiyorum.

Keşke, anlatsalar nasıl zorla namaza götürüldüklerini, keşke anlatsalar oruç tutmaya zorlandıklarını da, şu kamuoyu denen olgu öğrenebilse birtakım şeyleri ama nafile.

Şimdi en kilit cümleye gelelim; "Kendi isteğimle olsa, belki futbolu daha önce bırakacaktım. Onların isteğiyle bırakmış olmak üzdü. Bir de içten vurulmak. Başarılarınızı kıskanan, isminizin camiayı aştığını düşünenler kabul edemedi. Tarihimizde içten vurulmalar çok var, herhalde büyüklerimiz çok tarih okumuş.

Bunları yapanların duygusuz olduğuna, kalbinin, inancının olmadığına, başka kimseyi düşünmediğine inanıyorum. Yüksek yerlerdekilerin kendilerini görmesi zordur. O makamların şatafatı çoktur. Kendinizi görmek zordur, ne zaman ayrılırsınız, o zaman görürsünüz. Burada görmezseniz, ahirette görürsünüz. İşte ben oradaki karşılaşmayı sabırsızlıkla bekliyorum."


Hakan, ahirette birileriyle hesaplaşması gereken en son kişi sen olursun muhtemelen. Evlenmek için tarikat ve cemaatleri devreye soktuğun hatta yetinmeyip dönemin Başbakanı Tansu Çiller vasıtasıyla evlenmeye zorladığı Esra Elbirlik vardı ya. İşte O Esra Elbirlik'le hesaplaşman gerekecek ahirette öncelikle.

Bakalım ahirette, hesabını verebilecek misin bazı şeylerin. Senin gibiler, günahlarının affedilmesi umuduyla kabe benim, umre senin gezip durursunuz ama bazı günahları affetmek insan olmak şartı vardır. Müslümanlık, dininizi öğrendiğiniz ağlak imamların anlattığı gibi değildir, onları peygamberleştirmek hiç değildir.

Adam olsan susardın, ama adam olmadığını 1999 yılında bir deprem sonrasında kanıtladın fazlasıyla. Bırak futbolu, Galatasaray'ı, kariyeri de; nasıl insan olunur onu öğren önce. Git şimdi Orlando'daki ağlak imamın dizinin dibine, günah çıkart.

2 Eylül 2009

Necati Ateş kurban edildi


Biraz önce istatistiklerine baktım Necati Ateş'in. Galatasaray'daki gol ortalaması neredeyse maç başına 0.5'e denk geliyor. Bir forvet için hiç fena sayılmayacak bir rakam.

Sezonlar itibariyle Necati Ateş 2003/04'te 14 maçta 9, 2004/05'te 34 maçta 15, 2005/06'da 28 maçta 18 gol atmış. Toplamda 76 maçta 42 golü var yani. Oynadığı sürenin toplamı 5867 dakika.

Aynı sezonlarda Galatasaray'ın diğer golcülerinden Hakan Şükür 89 maçta 38, Ümit Karan 37 maçta 20 ve Hasan Kabze 30 maçta 14 gol atmış. Sırasıyla bu oyuncuların aldıları süreler Hakan Şükür 7075, Ümit Karan 2186, Hasan Kabze ise 717 dakika forma giymiş.

Rakamlara baktığımızda Necati Ateş, Galatasaray'ın en golcü ismi oynadığı sezonlar dahilinde. Oyunu sürekli dikine oynayan, güçlü yapısı, ince bilekleri ve hava hakimiyeti ile adından sıkça söz edilen bir oyuncuydu.

Galatasaray taraftarı ile arasında anlaşılmaz bir biçimde kara kedi girdi. Ruhsuz futbol oynamak, formasını terletmemekle suçlandı. Önce tribünlerden küfürler edildi, sonra kamp döneminde yumruklu bir kavga ve en sonunda da uçakta tartaklandı. Muhtemelen Necati Ateş ile Galatasaray arasındaki bağların kopması aynı zamana denk geldi.

Kalli dönemi çattı ve Necati kadro dışı bırakıldı. Tabii ki, Necati'nin de bu dönem kilo alması, belinin kalınlaşması gibi kendine bakmamakla ilintili birtakım hataları olmadı değil.



Seyirci ile arasına giren o kalın çizgiyi aşmakta zorlandı. Her televizyona çıktığında bunu üstüne basa basa anlattı. Belki daha narin ve daha zeki bir biçimde yapabilirdi bunu ancak her ortalama Türk futbolcusu gibi davranmayı seçti.

Sonra kiralık dönemleri başladı; Ankaraspor, İBB, Real Sociedad. Transferin son gününe gelindiğinde Galatasaray-Necati Ateş ilişkisi tamamen bitti.

Tabii herkesin kişisel fikri var Necati Ateş hakkında. Benimkiler genel anlamda bana bu yazıyı yazdıracak noktaya geldiğime göre iyi. Ben onu hep iyi anımsayacağım ve taraftarın kurban ettiği bir Galatasaray futbolcusu olarak hatırlayacağım. Ve Necati'yi Olimpiyat Stadı'ndaki gol sevinciyle hatırlayacağım hep.

Her ne kadar kendi hataları da olsa, söz gümüşse sükût altındır sözünü idrak edemese de, Necati'nin hâlâ çözemediğim bir komployo kurban gittiğini düşüneceğim. Birçok kişi bu söylediğime kızabilir ama benim için öyle. Bana bunu söyleten rakamlar ve oynadığı futbol.

Bu da hatıra olsun.

12 Ağustos 2009

Hasan Şaş başkadır, Hakan Şükür başkadır

Hasan Şaş'ın 'Zaman' gazetesindeki röportajı sonrasında Galatasaray taraftarı ayaklandı. Herkes açıklamalara kızgın. "Aziz Yıldırım'ı nasıl över?", "O da Hakan Ünsal ve Hakan Şükür gibi çıktı".

Galatasaray taraftarı Hakan Şükür'ün evrildiği yıllardan bu yana, kendi içinde bir bölünmüşlük içinde. Aslında hikâye ta 12 Eylül sonrasına denk geliyor.

12 Eylül sonrası Türkiye'de ulus devlet anlayışının yerine oturtulmaya çalışılan milli kimliğin "müslümanlık" safsatası zamanla doğru bir kanıymışcasına ülkenin dört yanında, insanlara sinsi sinsi aşılandı.

Menderes'le başlayan, Demirel ve Özal'la birlikte tarikat ve cemaatlerin ülkenin çeşitli kurumlarına sızmaya başlamaları, futbolun da ülkede kitleselleşmesiyle futbola sıçradı.

Spor kulüplerine önce yönetim kadrolarında giren tarikat ve cemaatler, yönlendirmeler sonucunda futbol takımlarının kadrolarında söz sahibi olmaya başladılar. Paranın gücü, 20'li yaşların başındaki eğitimsiz-cahil ve okumamış gençleri de kendi etrafında toplamaya başladı tabii.

Herkes çok iyi biliyor ki, Galatasaray'ın ilk Feldkamp döneminden bu yana takım içinde oluşan -oluşturulan- Fethullahçı kadro, sarı-kırmızılı takımın içinde artık kimin oynayıp oynamayacağına karar veren mekanizmaya dönüştü. Tribünlerle arasını iyi tutan, medyayla sıkı ilişkiler kuran bu futbolcular teknik direktörlerin yollanması konusunda bile yönetimle pazarlığa girişebilir bir güce kavuştular zamanla.

Takıma gelen birçok yabancı futbolcunun erkenden gönderilmesi, takımda şans bulamaması, soyunma odalarında dönen tezgâhlar zaman zaman medyaya da yansımıştır zaten.

2000 yılında kazanılan UEFA Kupası sonrası, kendilerinde sonsuz kredi hakkı gören oyuncular, birer-ikişer Avrupa yolu tutarken, hemen hepsi çiftlik ortamını bulamadıkları Avrupa'dan döndüler. Gidenlerin bazıları, babalarının çiftliği olarak gördüğü Galatasaray'a dönerken, bazıları da kapıların kapanması sonucunda başka yerlere dağıldılar.

Şimdi gelelim esas konuya. Hasan Şaş ve Hakan Şükür'e yani. Hakan Şükür hakkında ne düşündüğümü az-çok yazmıştım zaten. O yazıda cemaatperver özelliklerine değinmeye gerek bulmamıştım ancak şimdi konu "Hasan Şaş da, Hakan Şükür gibi" düşüncesiyle çakışınca belirtmek gereğinde kaldım.

Çünkü Hasan Şaş, asla Hakan Şükür gibi olmamıştır. En azından benim için öyle olmamıştır. Hakan Şükür'e jübile teklif edilirken, Hasan Şaş'a takımdan ilişiğinin kesilmesi, posta yoluyla yapılmıştır. Hakan Şükür 36 yaşına kadar 2 kez takımdan ayrılıp gelmesine karşın, Hasan Şaş -büyük aptallık yaparak- hiç ayrılmamıştır takımdan.

Hakan Şükür, milli takım teknik direktörüyle jip için pazarlığa girişirken, Hasan Şaş pazarlıkların içinde olmamıştır. Hakan Şükür, takımda Fethullah Gülen hareketinin sözcülüğünü yaparken ve takım içinde bir örgütlenme kurarken, Hasan Şaş bu tip bir örgütlenme içinde olmamıştır.

Hakan Şükür, soyunma odasında olup bitenleri, gazeteci arkadaşlarına jurnallerken, Hasan Şaş, basınla arasını iyi bile tutmamıştır, hesap-kitap yaparak. Hakan Şükür, takım içindeki gençleri zorla cuma namazlarına götürürken, Hasan Şaş kimsenin ibadetine karışmamıştır.

Hakan Şükür, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan R.Tayyip Erdoğan gibi siyasi figürler tarafından, Köşk'te ağırlanırken, Hasan Şaş siyasetin içine bu denli girmemiştir.

Hakan Şükür, her şeye kırılırken, Hasan Şaş kırgınlıklarını bugüne dek içine atmıştır. Hasan Şaş, tribünlerden ana-avrat küfür yerken, Hakan Şükür o tribünlerin sevgilisi olmayı başarmıştır, kimliği sayesinde.

Her şeyi üst üste koyacak olmasam bile, benim için Hasan Şaş başkadır, Hakan Şükür başkadır. İstatistiklere, verdiklerine baktığımda terazi kefesi başka ağırlığı gösterebilir ama adamlık sıfatlarına baktığımda Hasan Şaş'ı o teraziye koymam bile, Hakan Şükür'le birlikte.

Sadece şu açıklama bile, Hakan Şükür'ün, adamlık vasıflarıyla Hasan Şaş'tan ayrıldığını gösterir nitelikte: "Kutlu Doğum Haftası'na yakışır bir derbi olsun. Çocuklarımızı, gençlerimizi de Peygamberimiz'in hoşgörüsü etrafında hayata hazırlamalı, yaşantılarımızı ona göre şekillendirmeliyiz. Allah kime nasip ederse o kazansın"

Aktif hayatı devam eden bir futbolcunun, Diyanet İşleri'nin 12 Eylül sonrasında icat ettiği, hiçbir Müslüman ülkede kutlanmayan ve ülkedeki konjonktüre göre günü ve haftası değişen Kutlu Doğum Haftası ile Fenerbahçe-Galatasaray derbisine ilişkin açıklamaları bunlar. Yeteri kadar kirletilmiş futbol denen oyunda, oyun içinde oyun çeviren bir zihniyetin örneğidir Hakan Şükür.

Hasan Şaş'ın bu gönülde kredisi çok vardır. Bitmez, tükenmez. Varsın kızsınlar aslanıma, varsın tukaka desinler...

8 Ağustos 2009

Hakan Şükür sus artık!

Chelsea ve İngiltere Milli Takımı'nın yıldız orta saha oyuncusu Frank Lampard, 37-38 yaşına kadar futbol oynamak istediğini açıklamış.

Bu demeci görünce aklıma ilk gelen şey, Hakan Şükür'ün "Elano ve Keita'lı kadroda yer alsam çok gol atardım, futbolu erken bıraktırdılar" açıklaması oldu.

Hakan Şükür, futbolu bıraktığından -kendisi bıraktırıldığı konusunda ısrarlı- bu yana nerede bir mikrofon ya da kamera görse, bu ve buna benzer bir açıklama yapıyor. Sürekli olarak, kendisine 'vefasızlık' yapıldığından söz ediyor.

Bazen konuşmalarını dinlerken ya da okurken, bugüne dek hiç para almadan oynadığını düşünüyorum. Çünkü açıklamalarının açılımı bu düşünceye denk geliyor.

Hakan Şükür, Galatasaray'ın tarihine mal olmuş, büyük başarılarında imzası olan ve Türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından biri. Bunu kabul inkâr etmek hem haksızlık hem de aptallık olur.

Bu vefa olayı sürekli döner dolaşır Galatasaray'ın başında. Hayır; bilmesek, görmesek, okumasak diyeceğiz ki, "Seneler boyunca bu adamlar üç kuruşa talim etti, asgari ücret altında ezilip gittiler." Nasıl bir vefasızlıktır bu bilmiyorum. Kendine çiftlik satın alacak, altında 3-5 arabayla dolaşacak kadar vefasızlık yapıldı mı sizlere? Bugün hâlâ bir biçimde futbol sayesinde para kazanıyorsa bu adamlar 'Galatasaray' -ya da Fenerbahçe ve Beşiktaş' etiketi yüzündendir.

Ama yok, beyzadem futbolu istediği zaman bırakamamış, bütün dert o. Biraz beyin jimnastiği yapalım. Bu adamlar bir biçimde çalışan mı? 'Evet'. Belli bir ücret karşılığında hizmet veriyorlar. Hakan Şükür'ün futbolcu değil de özel bir bankada, vezne memuru olduğunu düşünelim. Şirket, toplu işten çıkartmalar kararı aldı ve Hakan Şükür'ü de işten çıkarttı. Hakan o zaman çıkıp "Ben daha bu şirkette çalışacaktım. Yapmak istediklerimi tam olarak yapamadan işten çıkartıldım" mı diyecekti. Tabii ki hayır. O zaman bütün dert ne peki? Aradan 2 yıl geçmesine karşın hâlâ "Bu kadroda olsam, çok gol atardım" türevi cümleler sarf etmek çok mu mantıklı?

12 yıl boyunca verdiğin hizmetin karşılığında, bu ülkede kimsenin kazanamayacağı paraları kazanmışsın. Senin kazandırdıklarından öte, Galatasaray ismi senin şu an bile para kazanmana sebep olmuş. Otur yerinde, konuşma. Sus artık. Roger Milla mısın mübarek.

Şu vefa işine artık son verilsin. Her futbolu bırakan bu kelimeyi ağzında sakız etmesin. Kim ne hizmet ediyorsa, eşek yüküyle para kazanıyor. Bu ülkede milyonlarca insan açlık ve yoksulluk sınırında yaşarken, her sene milyonlarca dolar para kazanan adamların "Vefa, vefa" diye yeri göğü inletmesi son bulsun. Futbola devam etmek isteyen de, kendine ya kulüp bulsun ya da sussun. Hakan Şükür eğer 'Hakan Şükür' olarak anılmak istiyorsa susmasının zamanı geldi. Yoksa Galatasaray tarihinde "Büyük Hakan" olma yolunda her geçen gün biraz daha ilerliyor.

Bu yüzden herkes Metin Oktay olamıyor, bu yüzden herkes Vedat Okyar olamıyor, bu yüzden herkes Lefter olamıyor.