
İnsan bazen her gün geçtiği yollarda farklı farklı şeyler görebiliyor, gördüklerine başka anlamlar yükleyebiliyor.
Dün, akşam saatlerinde her zamanki rotamla eve doğru giderken, bazı evler dikkatimi çekti. Her ne kadar 3-4-5 katlı olsalar da, üzerlerinde sıva dışında herhangi bir işlem görmemiş ancak perdelerinden anlaşılacağı gibi içlerine insanların yerleştiği bu evler sanki birer av hayvanı gibi izlenmiş.
Boyası bile olmayan bu apartmanlarda çok ferah yaşamların sürmediğini anlamamak için bir nevi embesil olmak gerekir.
Kafamı kaldırıp, apartmanların tepelerine baktığımda; bu özenle seçilmiş boyasız apartmanların üstünde koca koca baz istasyonlarını fark ettim. Aslında daha önce de görmemiş değildim fakat bu denli 'özenle' seçilmiş olduklarını ilk kez fark ettim.
İçimden kapasitem dahilinde küfür savurdum. Üzerlerinde baz istasyonu olan bu apartmanlar sanki Nazi Almanyası'ndaki Yahudi evlerini hatırlatıyor. Üstlerindeki o garip antenvari yapılar, onların fakirlik belgeleri.
Ellerine geçen, her kuruşun bile değerli olduğu bu insanlara, nasıl hayvan muamelesi yapıldığı ve yaşamlarına nasıl bir bedel biçildiği insana ızdıraptan fazlasını veriyor.
Sonra
'illegal' olduğu her halinden belli olan 1 Mayıs afişi gördüm. Üstünde Mahir Çayan ve Dursun Karataş'ın fotoğraflarının olduğu ve
"Mahir'den Dayı'ya mücadele" yazan afişin, bu evlerden birine asıldığını gördüm.
Fakir edebiyatı ya da ajitasyon peşinde değilim, bunun senelerce kimseye bir faydası olmadığını hep birlikte gördük. Ancak fakirlik bu ülkede milyonlarca kişinin üstünde demirden bir palto.
Yaşananlar paradoks gibi hakikaten. Şimdi bu üç-beş kuruş için hayatlarını hiçe sayan insanların, yani biliçli bir biçimde eğitilmemiş, eğitimden uzak tutulmuş bu insanlara
"Anayasa'yı değiştirelim mi?" diye sorulacak.
Bak şimdi, nereden nereye geldim. Kendi hayatı konusunda bile yanlış kararlar veren bu insanlara bu ülkenin geleceğiyle ilgili bir soruyu niye soruyoruz? Üstelik benim geleceğim konusunda da karar verecek.
Vicdanım başka bir şey söylerken, beynim başka bir şey söylüyor. Her ikisi de, birbirini suçluyor, düşündükleri ve söyledikleri için.
Herkes 12 Eylül Anayasası'ndan yaka silktiğini söylüyor ama 12 Eylül ürünü Kutlu Doğum Haftası'nda konuşma yapmak için sırada bekliyor, 12 Eylül'ün tüm nimetlerinden yararlanıyor.
Dün YÖK konusunda her gün ağlayanlar, bugün YÖK'ü kendi istedikleri gibi kullanıyorlar ve kaldırmak konusunda adım bile atmıyorlar. Bugün hakimlerden, yargıçlardan yaka silkenler, yarın kendi hakim ve yargıçları işbaşı yaptığında
"Benim hakimim, benim yargıcım" diyecek.
Tüm sorun, gücü kimin, ne şekilde kullanacağı kavgasında düğümleniyor. Türbanla okula giremediği için kendilerini zincirleyenler, bugün yine okullara giremezken, sanki hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorlar. Aradan geçen süreçte ne değişti? Tabii ki, hiçbir şey değişmedi.
Filler ve çimen hikâyesi yaşadıklarımızın hepsi. Birileri üstlerde tepişirken, zeminde kalanlar çaresizce yukarı bakıp, aptalca bir biçimde saf seçip, kendi ezilmelerini izliyor. Bir diğeri ezilirken, sadistçe zevk alıp gülümsüyor. Kendi safındaki eziliğinde
"mazlum" edebiyatının inceliklerini ortaya döküveriyor.
Yaşadıklarımızın sonucu bizi nereye götürecek, büyük bir bilinmez fakat içimdeki ses pek ümitvar değil.