17 Haziran 2010

Yeter artık! Sahaya çık


Yarın saat 17.00'de sahada göreceğiz muhtemelen. Artık kalmasını beklemiyorum, kalmasın da bu boktan futbol ortamında.

Türkiye'ye Kewell gibi adamlar fazla. Adnan Sezgin, 'tez' konusu olacak iki-üç adam bulur nasılsa. Bize Carrusca'lar müstehak.

İki kaleci arasındaki fark!





Benziyor mu hiç? Bulduğun ilk siyah kaleciyi Vincent Enyeama diye tanıtmak, gerizekalılığın dikalası.

Ben hayatımda bu kadar aptal şey görmedim. Bilmiyorsan haber yapma, biliyorsan adam gibi yap.

Bu ülkenin en çok tıklanan haber portalı. Ülkenin aynası gibi o rakam. Aptal deryasında yüzüyoruz...

16 Haziran 2010

6. günden aklımda kalanlar

İspanya-İsviçre karşılaşmasıyla birlikte grup maçlarının ilk maçlarını bitirmiş olduk. Bugün neler düştü aklıma kısaca anlatmaya çalışayım.

Şili-Honduras maçı, tıpkı benim gibi pek çok futbolseveri belli ölçüde doyurmuş olmalı. Her ne kadar Honduras kısıtlı yetenekteki kadrosuyla sahaya çıkmış olsa da, Şili futbol oynamak ve gol atmak istediğini açıkça gösterdi. İki Suazo'nun olmadığı maçta en çok küfrettiğim ve en çok "Ulan helal" dediğim adam Alexis Sanchez oldu.

Egoizminden sıyrılıp, yıldızlaşmak için gol atma çabasını gösterdiğinin yarısı kadar takımı adına oynasaydı, gerçekten de büyük bir yıldız olurdu fakat yakaladığı şansların hemen hepsini heba etti. Yine de, kendisini tanıyan tanımayan herkese kalitesini göstermiş oldu.

Her ne kadar 1-0 bitse de, oyun anlamında nihayet futbol izlediğim ender maçlardan biri oldu. Şili'nin oyunu ve galibiyeti, bir sonraki maçta alınan skorla birleşince herkesin kafasında "İspanya çıkamayabilir mi?" sorusunun geldiğine eminim. Çünkü Şili, bu oyunda devamlılık gösterebilirse, İspanya'yı da yenebilir, Brezilya'yı da. Buna şaşırmam doğrusu.

Ne yazık ki, Honduras için olumlu bir şeyler söylemeyeceğim. Bütün bir maç boyunca Şili'nin futbolu karşısında ezildi. Bunda tamamen kadro kalitesi etken roldü. Bu grupta başka bir sürpriz daha olmazsa, 3'te 0 yapıp, evlerinin yolunu tutarlar.

HİTZFELD'İN ZAFERİ

Gelelim Dünya Kupası'nın en büyük sürprizine yani İspanya-İsviçre maçına. İlginçtir, Avrupa Şampiyonası'nda şampiyon olacağına kesin olarak inandığım İspanya'ya bu turnuvada oynamış oldukları iki hazırlık maçını da izlemiş olduğumdan ve içimdeki bir dürtüyle şans vermiyordum.


Buna, İspanya'nın Dünya Kupası geçmişi ve La Liga'daki Real Madrid-Barcelona rekabeti de eklenince çeyrek finalin onlar için son olacağını düşündüm.

Aslında futbol açısından baktığımızda İspanya'nın kötü futbol oynadığını kimse söyleyemez. Topa sahip olma oranları, kazandıkları maçlarda olduğu gibi yüzde 60'lar düzeyindeydi. Pek çok gol pozisyonu buldular ama olmadı.

Olmamasının temel nedenleri, Hitzfeld'in oyun anlayışı, Benaglio gibi bir kaleciye sahip olmaları ve İspanya'nın oynadığı sistem oldu.

Hitzfeld'i tanıyanlar, takip edenler bilir ki; tüm Hitzfeld takımlarının temel önceliği sağlam defans kurgusudur. Bu Dortmund'da ya da Bayern Münih'te hiç değişmedi. Ama Hitzfeld'in, bugün o nefret ettiğimiz futboldan farkı aynı zamanda oyun oynamaya da çalışmasıdır.

Kimse İspanya ve kalibresindeki karşısında sürekli hücum edecek kadar deli olamaz ancak öte taraftan sadece defans yaparak da İspanya karşısında şansınız olamaz. Bu ikisinin dengesi çok önemli. Evet İspanya çok topa sahip oldu ama orta sahada yapılan pasların birçoğuna İsviçreli oyuncular baskı bile yapmadı. Doğrusu teknik direktör olsam, benzer bir davranışta bulunurdum. İspanya'nın tüm derdi zaten yaptıkları paslarla adam eksiltebilmek. Bu oyuna düşmedi Hitzfeld ve olabildiğince pas yapmalarına izin verdi. Ta ki, kendi yarı sahasının, ortasına kadar.

Amma çok sistemsel konuşma yaptım. Aslında sevmem, ilgilenmem de. Derhal kesiyorum burada.

İsviçre çok dengeli bir takım olmuş. Defanslarındaki Stephan Lichtsteiner ve Philippe Senderos 4-3-3'ün panzehiri gibi. Bütün ortaları topladılar. Eren Derdiyok, Gökhan İnler ve Barnetta İspanya'yı az adamla yakaladıkları bütün pozisyonlarda tehlike yarattılar. Ki, bunlardan ikisinden birinde gol olurken, diğeri direkten döndü.

Del Bosque, Torres'i alarak skoru değiştirmeye çalışsa da, bazen şanssız, bazen beceriksizlikten bir türlü istediklerini gerçekleştiremediler.

İspanya'nın Dünya Kupası tarihinden kitap olur. 2010 Dünya Kupası bu kitaba kapak olur mu, olmaz mı Şili maçında göreceğiz. Şimdiden, turnuvanın en iyi maçı olacağını düşünüyorum. Hele ki, hem Şili hem İspanya ikinci maçlarını kazanırsa.

SOWETO'NUN YILDÖNÜMÜNDE BU OYUN YAKIŞMADI

Bugün bildiğiniz üzere 16 Haziran 2010. Bundan tam 34 yıl önce ırkçı rejimin asimilasyon politikalarının önemli ayağı olan Afrikaans (Dutch dil yapısına fazlasıyla benzer) diline, bağlı eğitimi protesto eden öğrencilerin ayaklanması çok kanlı biçimde bastırılmıştı. Bu ayaklanma sonucunda 1000'e yakın insan hayatını kaybetti.

Sadece bugün için farklı bir futbol bekliyordum Güney Afrika'dan ama kıtanın kupaya katılan en zayıf halkası, Uruguay karşısında neredeyse gol pozisyonu bile bulamadı.

Tabii ki, güç dengesi futbol için çok önemli. İki takımı tartıya koyduğunuz zaman terazinin Uruguay tarafı fazlasıyla ağır basıyor ancak bu kadar pasif bir futbol sahaya konmamalı. Bunda, Carlos Alberto Parreira'nın -benim yıllardır iğrendiğim- futbol anlayışının yapısı da mevcut.


Çalıştırdığı hiçbir takımın maçını izlemek için özel çaba sarf etmedim. Çünkü minimum risk, sürekli rakip hatası kollamakla bir futbol stili örgülemek, benim futbolseverliğim ile taban tabana zıt.

Güney Afrika, bu mağlubiyetten sonra 1954 Dünya Kupası'nın evsahibi İsviçre'den sonra ikinci tur göremeyen evsahibi olarak tarihe geçecektir. Eğer, Fransa karşısında bir mucizeye imza atmazsa.

Uruguay, ilk Fransa maçına oranla, rakibinin gücünü de göz önüne alarak daha etkili bir futbol oynadı. Forlan'ın oyununu, Arsenal dönemindeki Henry'ye benzettim. Sahada sınırsız bir özgürlüğü var ve her topu alan onu arıyor. Böyle oynayınca hem arkadaşlarının daha rahat pozisyona girmesini sağladı hem de kendisinin markajını imkânsız hale getirdi.

Fransa maçı sonrasında, "Uruguay'ın ikinci tura çıkacağını düşünmüyorum" demiştim ama büyük ihtimalle yanılacağım. Ancak Meksika'nın yapacağı iki maçtaki skorlar bunda belirleyici olacak.

Unutmadan; Lugano, efendi gibi topunu oynadı, kavga gürültü çıkartmadan. Futbolculuğunu hırsını zaten severim. Şöyle olsun, canımı yesin.

Sonuç itibariyle, bugün futbol açısından doyurucu bir gün olduğunu söyleyebiliriz. Turnuva yavaş yavaş canlanmaya başlayacak. İlk maçlardaki ölü toprağı ikinci ve özellikle üçüncü maçlarda atılacaktır. Bir de, yurdum insanı vuvuzelaya bu kadar kafayı takmadan maç izlese daha iyi olacak. (Aslında şu konuyla ilgili yazacağım yazacağım diyorum ama çok yoğun çalışıyorum şu günlerde o yüzden erteliyorum. Benim tavrım vuvuzelanın varlığının sürdürülmesinden yana, onu da bilmeyen bilsin. Vuvuzelanın sadece öttürülen bir boru olduğunu düşünenler, fena halde yanılıyor. En kısa haliyle söyleyeyim, yüzyıllar boyunca sömürülmelerine karşı bir başkaldırı aracı olarak kullanılıyor. Haa, sesi hoş mu? Bana göre de değil. Ama destekliyorum)

Alttaki kare, Soweto ayaklanmasının en meşhur fotoğrafıdır. İlk gösterilerde hayatını kaybeden 12 yaşındaki Hector Pieterson'a ait. Ayaklanmanın simgesi olan Pieterson, ırkçı rejimin sonunun gelmesini sağlayan önemli etkenlerden biridir.

Ne iğrenç insanlarsınız siz


Her gün kahve içtiğiniz, iki kelimenin belini kırdığınız bir insanın işten çıkartıldığını öğrenmek insana fena koyuyor.

İşten çıkartıldığını o adama söylemeyip, boktan bir medya dedikodu sitesinden öğrenmek daha da bir içine oturuyor insanın. Sabah toplantısında, yaşananlar sanki gayet doğalmış gibi "Aslında pazartesi söyleyecektik" demek ise yavşaklık sınırlarını zorlamakla eşdeğer bir durum.

Oldum olası, şu medya dedikodu sitelerinden hazzetmedim. İnsanların, şirketlerinde olup bitenleri jurnallemesi, her 15-20 dakikaya bir o sitelere girip "Acaba ne olmuş" diye merak etmesi, başlı başına garip ve anlamsız.

Bu piyasada, bu işten çıkartmalarla ilgili en tatsız anılar Sabah Gazetesi'nde yaşanmıştır. İnsanların sabah, kartlarını okuttuklarında o turnikeden geçememelerine şahit olmadım hiç. Ama bu tatsız hikâyeleri bol bol duydum.

Nasıl bir yavşaklıktır; bir insanın işten çıkartıldığını söylemeden, o dedikodu sitesine haber uçurmak. Nasıl bir ruh hali, bunu insana yaptırabilir, aklım ermiyor.

Aylardır sabahın köründe işe gelip, iki kişi ile iki sayfa çıkartmak öyle kolay bir iş değildir. İşten çıkartılan adamın yetersizliği söz konusu değil, iyi çalışmama gibi bir durumu da yok. Ama doğru düzgün tecrübesi olmayan, iki günlük bir karıyı bilmem ne müdürü diye işe alıyorsun. Bir de allanıp pullanıyor, bilmem hangi gazetecilik okulunu bitirdi diye.

Bu iş lanet ve tiksinç bir iş, acımasız hem de çok.

Bu arada, şu medya dedikodu sitelerini yapan ibnelerin, nasıl mideleri, nasıl vicdanları ve nasıl bir kişilikleri var ciddi anlamda merak ediyorum. Hangi orospu çocuğu, birilerinin işten çıkartılmasını 'haber' diye vererek, o işten para kazanır ve hangi orospu çocukları, işten çıkartılan arkadaşının omzuna dokunup "Siktir et" diyeceği yere, bilgisayar başına koşup, kovulma haberini jurnaller.

Ulan ne iğrenç insanlarsınız siz...

15 Haziran 2010

5. günden aklımda kalanlar


Günün ilk karşılaşması olan Yeni Zelanda ve Slovakya maçını aslında iki takım açısından son derece vasat geçeceğini herkesin bilmesine rağmen Stoch'un varlığı Holosko, Sapara ve Vittek'in birleşince farklı bir gözle incelemeye alındı.

Alındı da, bir şey mi oldu? Berbat bir maç, ofsayt bir gol, 7 dakika oyunda kalan Stoch, 1-0'ın üstüne yatmaya çalışan Slovakya olunca, karşılaşmanın tek ilginç anı 90+3'de Winston Reid'in attığı kafa golü oldu.

Eminim ki, birçok futbolsever o gol geldikten sonra bir 'oh' çekmiştir. Rakibininin dünya futbolunda adı yok, 1-0'lık skor üstünlüğü elinde, sen hâlâ nasıl olur da 1-0'la maçı kapatırım hesabındasın. Hah! 'Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olursun' böyle.

Acayip sevindim, hatta Reid'ın golünden sonra işyerinde "Gooool" diye bağırınca garip bakışlara maruz kaldım.

Maçta onun dışında aklında ne kaldı derseniz; birincisi Vladimír Weiss'ın oynama çabası, ikincisi ise Yeni Zelanda'nın bomba kalecisi Mark Paston. Başka bir şey kalmasın mümkünse...

FİL 'DİŞİ'Nİ GEÇİREMEDİ

Öncelikle şu ara başlıktaki Fanatik, Fotomaç zorlamamdan ötürü kendimi kutlayayım...

Benim turnuvada canı gönülden desteklediğim üç takımdan biri Fildişi Sahili. Buna bir de, Ronaldo'dan nefret çizgim eklenince, fanatik bir Fildişili'ye dönüşüverdim maç esnasında.

Karşılaşma, Ronaldo'nun direkte patlayan şahane şutuyla başlayınca "Tamam, bu kez futbol açlığın giderilecek" dediysem de, beklentimin altında bir maç oldu.

Drogbasız kolu kanadı kırık olan Fildişi'nde Keita gibi spektaküler bir adam da, yedek bankında harcanınca tadı tuzu minimum düzeyde bir maç oldu. Aruna Dindane'nin oynadığı bir takımda, Keita'nın mutlak oynaması gerekirdi. Bunu Galatasaray'da oynuyor diye söylemiyorum. Oyuna girdikten sonra nasıl bir dinamizm kattığını izleyenler görmüştür.

Portekiz, oldum olası çok sıkıcı bir takım benim için. Bu sıkıcılık tek bir adamın ayaklarına bakınca, daha da sıkıcı hale geliyor.

Messi, Eto'o ve Ronaldo'nun milli takım düzeyinde bu denli eleştirilmelerinin nedeni aslında yeteneklerinin dışında bir sorun. Kulüp takımlarında, bu adamların hepsinin etrafında kalibre açısından bu isimler kadar olmasa da, bu şahane futbolculara çarpan yetenekte adamlar oynuyor. Bu yüzden de, rakipler tek bir adama odaklanamıyor.

Oysa milli takımlarda böyle bir durum söz konusu değil. Ronaldo'nun yanındaki adamlara bakıyorum; Danny, Liedson, Raul Meireles, Simao. Rakip takımın teknik deriktörü olsam, bu adamların hiçbirine özel önlem almam. Tek bir adama odaklanıp, işime bakarım. Bu yüzden Ronaldo da, tıpkı bu isimler gibi sürekli olarak eleştiriliyor.

Bugünkü Portekiz-Fildişi Sahili maçında Ronaldo'nun kötü oynadığını söyleyemem. Adam maçın daha ilk dakikasından itibaren bütün sorumluluğu aldı. Fakat karşında Toure, Eboue, Demel gibi fizik ötesi futbolcular olunca yapacaklarının bir sınırı oluyor. Portekiz, turnuvaya Ronaldo'nun yapabildikleri sınırında devam edecektir. Daha fazlasını beklemiyorum doğrusu.

Fildişi Sahili, maçın özellikle son 30 dakikasında çok net biçimde galibiyeti kaçırdı. Galibiyeti kaçırdı diyorum ama öte taraftan da, 90+3'te korneri paslaşarak kullanarak 1 puana razı olduğunu açıkça gösterdi. Brezilya'nın, Kuzey Kore maçında aldığı 2-1'lik skor sonrası ben "Kesin grup lideri çıkar" diyemiyorum. Neden mi? Ehh, onu da altta okuyun..

ADNAN SEZGİN VE ADNAN POLAT DÖRT KÖŞEDİR

Günün son maçında Kuzey Kore'nin, grubun keki imajı göz önüne alındığında, muhtemelen kime sorsanız en az 3 fark bekliyordu. Ama beklenen olmadı.

Brezilya'nın 88. dakikada yediği golün gruptaki diğer iki takım açısından çok büyük önemi vardı, tabii Kuzey Kore için de.



Öncelikle, Fildişi ve Portekiz, bu geceki maçtan sonra Brezilya'nın yenilmez bir takım olmadığını, hatta Kuzey Kore karşısında bile çok zor durumlara düştüğünü görünce iştah artışı yaşamıştır. Nasıl yaşamasın ki? Kuzey Kore'nin 9 numaralı oyuncusu Jong Tae Se karşısında fiziken zorlanan Brezilya'nın, kuvvetli bir Drogba karşısında zorlanmaması mümkün mü? Bence mümkün değil.

Elbette Drogba'nın kolu, onun tam performanslı oynamasını güçleştirecektir fakat Brezilya orta sahasının "Kapalıçarşı" gibi rahatça gezilebildiğini görünce ve aklıma Toure, Zokora, Tiene, Tiota gibi fiziki açıdan kuvvetli bile demenin az olduğu oyuncular gelince, Fildişi Sahili'nin 2'de 2 yapıp lider olarak gruptan çıkmasının öyle atla deve olmadığını düşünüyorum.

Brezilya'nın en büyük avantajı Maicon gibi bir kanat bekinin olması. Bu fikrim, attığı golle ilintili değil. Maç boyunca 16'dan sonra saymayı bıraktığım bindirmelerine hiç ara vermedi. İkinci yarı Elano'nun yanına gelmesiyle, o bölgeyi öldürücü bir biçimde kullandılar. Haliyle, rakip de zayıf olunca her iki gol de o bölgeden geldi.

Elano'ya ayrı bir paraf açmak lazım. Yaptığı asist ve attığı gol dışında Galatasaray'da ne oynuyorsa onu oynadı. Sadece istatistik hanesi şişkindi, yoksa oyun açısından ben öyle çok büyük bir fark göremedim. Keita, Arda, Elano üçlüsünden birinin gideceği artık çok açık bir biçimde belli. Bu yüzden muhtemelen maç sonunda Adnan Polat ve Sezgin viski bardaklarını tokuşturup "İlaç oldu ilaç" diye, kahkahalarıyla etrafı çınlatmış olmalı.

İşin şakası bir yana, satılacak oyuncunun Elano olduğunu düşünüyorum. Galatasaray'ın transfer yapabilmesinin tek şartı, oyuncu satması oldu çünkü. (Bu ayrı yazı konusu maçı es geçmeyeyim)

Kuzey Kore, dünyada bu maçı izleyen tüm futbolseverlerde bir sempati oluşmasına neden olmuştur. Hele de, son dakikalarda attığı golle, kendilerine olan güvenleri biraz daha artmıştır. Elbette bu gruptan çıkmalarının mümkünü yok ancak Dünya Kupaları'nın da bu tarafı güzel. Hiç bilmediğiniz, hiç izlemediğiniz, fikriniz bile olmayan takımları izliyorsunuz.

2 numaralı Cha Jong Hyok ile Rooney bozması 9 numaralı Jong Tae Se'yi gayet beğendim. Sadece futbolunun değil ülkenin kapalı kutu olduğu Kuzey Kore'nin maçlarının öyle çok sıkıcı geçeceğini düşünmüyorum ve maç seçenler için izlemeyi öneriyorum.

Not: Elano'nun golünü izlemeyenler ya da kaçıranlar için şu linki vereyim. Golün kendisi mevcut. GOL

Koftiden yiğit


Yiğit başbakan TBMM Grup toplantısında yine esip gürledi. İşin iç politika hadisesi git gide çirkinleşmeye başladı o yüzden o konuya girmeyeceğim.

Söyleyeceğim şey, çok uzun da değil. Irak konusunda, "Medeniyet çöktü Irak’ta? Bir Saddam yok edilsin diye değer miydi bu? Ama ne yazık ki o mantığa göre değdi. O zaman nerede demokrasi. Bir tarafta demokrasi diyeceksiniz, ama ondan sonra anti demokratik ne gerekiyorsa onu yapacaksınız. Ben bunu demokrasi anlayışıma sığdırmıyorum"

Şu cümleyi dinledikten sonra direkt olarak "Atma Recep din kardeşiyiz" dedim. Yahu hakikaten herkesi salak mı belliyorlar anlamıyorum bir türlü.

Irak konusunda tezkereyi TBMM'ye ben mi getirdim? Tezkere Meclis'ten geçmediği için, parti içinde sürek avını ben mi başlattım? Bu tezkere karşılığında milyar dolarlık imzayı ben mi attım?

Lan harbiden bu eleman çok komik. ABD'nin Irak müdahalesine şimdi mi başkaldırıyorsunuz birader? O dönem, Irak'a asker göndermek için takla atmadınız mı siz? Kim iktidardaydı o dönem? Sen başbakan değil miydin? Sen imza atmadın mı o tezkerenin altına? Bilim-kurgu musunuz siz, anlamadım ki?

Dünyanın en aptalca siyaseti bizim ülkemizde dönmeye başladı. Hatta yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Kan siyaseti. Akan kan üstünden siyaset yapmak kadar mide bulandırıcı bir şey olamaz. Şehit cenazelerinden rahatsızsan, şehit cenazesinin olmamasını sağlayacaksın, bu iş bu kadar basit.

Bu ülkede 7 yaşındaki çocuklara kurşun sıkılıyorsa, kimse demokratikleşmeden söz etmesin. Bu ülkede sadece yazı yazdığı için insanlar hakkında tutuklama, hapis kararları çıkartılıyorsa hangi demokratikleşmeden söz ediyorsunuz? Kim için, ne için demokrasi? Senin demokrasin, benim demokrasim mi?

Bırak İsrail'i, bırak Arapları da, daha iki hafta önceki Asya'da İşbirliği ve Güven Artırıcı (AİGK) Önlemler Zirvesi toplantısında İsrail'i kınayabildin mi onu söyle bana? İsrail bu toplantıda neden temsil edildi onu söyle? İsrail'le anlaşmaları iptal edebiliyor musun onu söyle?

Ben hayatımda bu kadar hikâye bir iktidar ve bu kadar koftiden yiğitlik taslayan Başbakan görmedim. Irak'ı işgal eden ABD askerine yardım için Türk askerini göndermek için havada yirmi takla at, aradan 5 yıl geçince ABD'yi kına. İyisi mi, en nadide bölgemize yakalım bir kına...

Ey Aziz Nesin sana geliyorum. Sen ne büyük adammışsın be mübarek...

Taraftarın hastalıklı transfer algısı


Daha 10 gün öncesine kadar, hangi Galatasaraylı'yla konuşsanız, Vince Grella'nın orta sahadaki açığı kapatacağını, mutlaka alınması gerektiğini, Galatasaray'ın işlemez orta sahasına ilaç olacağını düşünüyordu.

Dünya Kupası'ndaki Almanya maçı sonrasında fikirler, düşünceler gündüzden geceye döner gibi yön değiştirdi. Şimdi herkes, "Aman abi Allah korumuş, iyi ki almamışız" diyor.

Türkiye'de futbolcuya, transfere bakış tamamen budur. Hakkında doğru düzgün bilgi sahibi olmadığımız adamları göklere çıkartmaya bayılıyoruz. Son senelerde garip ve anlamsız bir biçimde şöyle bir cümle dönüp duruyor: "Adamın Premier League kariyeri var". Eeeeee, evet var. Bu mudur transferdeki tek kıstasımız. Premier League'den gelen ya da gelecek her oyuncu için yeterli bir argüman mıdır bu?

Doğrusu ben de kabul ediyorum o ligin gayet zevkli olduğunu ama bu kadar büyütmenin bir anlamının da olduğunu düşünmüyorum.

Yeniden Grella özelinde transfer hadisesine dönelim. Daha birkaç gün öncesine kadar 'mutlaka alınması gereken adam' listesindeki Avustralyalı'ya, Almanya maçından sonra çarpı atıldı. Daha birkaç gün öncesine kadar, transfer edilmediği için ağzına geleni söyleyenler şimdi alınmadığı için mutlu.

İşte bu fikir, Türkiye'nin temel sorunlarından biri. Ama sorun, taraftarın böyle düşünüyor olması değil. Kulübün başındaki yöneticisi, başkanı da bu minvale düşünüyor ve hareket ediyor.

Adnan Polat'ın bugünkü Hürriyet gazetesinde bir röportajı var. Stoch için "Gelse Arda'nın yedeği olurdu" diyor. E abicim o zaman niye transfer etmeye çalıştın haftalarca? Neden İngiltere'ye 3 sefer düzenledin? Adama sorarlar? Ben de soruyorum işte.

Bok atmanın da bir kalitesi olmalı. Bok atarken ayakların yere sağlam basmalı. Şimdi alenen bok atıyorsun Stoch'a ama cümlelerinin hepsi havada asılı kalmış.

Türkiye'de ne yazık ki, futbol konusunda herkesin biraz da 'küçümseyerek' sarf ettiği "Sokaktaki adam" tanımlaması, aslında hepimiz için az çok geçerli. Hepimiz "Sokaktaki adam" oluyoruz zaman zaman.

Bu sakat, hastalıklı fikirden aciliyetle sıyrılmak gerekir. Yoksa ülkedeki futbol düzeyinin, her yıl daha aşağılara inmesini izleriz.

14 Haziran 2010

4. günden aklımda kalanlar


2010 Dünya Kupası'nın şu ana dek, beklentilerin altında geçtiği şüphe götürmez bir gerçek. Şu ana dek izlediğimiz takımlar içinde Almanya dışında gösterişli ve etkili futbol oynayan bir takıma rastlamadık.

Günün ilk maçında Hollanda ile Danimarka mücadelesinde her ne kadar favori Hollanda kazanmış olsa da, ahım şahım bir futbol oynadığını söylemek güçtü. Danimarka, rakibi karşısında orta sahaya alabildiğine daraltırken, Hollanda'nın kanatlardan gelmek dışında başka seçeneği kalmadı. Tabii bir de, Sneijder'ın mesafe tanımadan çektiği şutlar vardı.

Bugüne dek, Hollanda'yı hemen herkesin sevmesinin önemli nedeni, futbolu risk alarak oynaması. Ancak turnuvadaki izlediğimiz tüm maçlarda olduğu gibi Hollanda da, minimum riskle maçı kopartmaya çalıştı ve Danimarka adına talihsiz bir golle 3 puanın gelmesini sağladı.

Hollanda'da Van Persie, Sneijder, Van der Vaart gibi oyuncuların beklenenin altında kalması, seyir zevkini düşürdü. Oyunda fark yaratan tek oyuncu, yedek Elia oldu. Oyuna girdikten sonra Danimarka'nın gardının düşük olması da etken oldu oynadığı futbolda fakat yine de sahayı sürekli dikine kat etme çabası takdire değerdi.

Muhtemelen Hollanda'yı favori gösterenler ve kupayı kazanacağını düşünenlerin -tıpkı benim gibi- birçoğunun ümidi kırıldı. Ben o anlamda ümütsiz değilim. İzlediğimiz tüm maçlarda gördük ki, herkes hata kovalayıp gol bulma peşinde.

Danimarka kadrosunun, hatıralardaki Vikingler olmadığı kesin ama yine de, Japonya ve Kamerun maçını gözönüne alırsak, orta sahadaki baskın oyunları, rakiplerine buhranlar yaşatabilir. Yenilmesine karşın Danimarka'nın gruptan çıkabileğini düşünüyorum.

Artık hepimizin kabul etmesi gereken bir şey var ki, futbol fazlasıyla değişti. Öyle gösterişli oyunlar, farklı sonuçlar kolay kolay yaşanmıyor. Hollanda'nın genel kanı itibariyle hayal kırıklığı yaşatmasının sebebi budur. Mourinho'nun İnter'ine alkış tutuluyorsa, bu futbola da herkesin razı gelmesi gerekir.

İLK BÜYÜK HAYAL KIRIKLIĞIM: KAMERUN

Günün ikinci maçında Japonya ile Kamerun karşılaşması, gerek oyun -Kamerun'un oyunu- gerekse de skor olarak bende büyük hayal kırıklığı yaşattı. Doğrusunu söylemek gerekirse, Kamerun'un rahat bir maç alacağını düşünüyordum fakat Le Guen faktörü ve işlemez bir Kamerun orta sahasını hesaba katmamıştım.


Önce Le Guen'den söze girelim. Hep söylediğim şeydir, hiçbir teknik direktöre işini öğretmek gibi bir ukalalık ve aymazlık içine girmem. Fakat daha kalede Suleymanou'yu gördüğüm anda bile içimi sıkıntı bastı. Daha Emena'nın (Özellikle Emena. Tansu Polatkan'a göre ismi Emena çünkü. Neyse yazı sonunda onunla ilgili müjdem var), Alex Song'un neden oyunda olmadığını söylemiyorum bile.

Eto'o turnuva öncesinde Roger Milla'nın kendisine yönelik eleştirilerine sinirlenmiş ve her zamanki şımarık ve mızmız (böyle dediğime bakmayın çok severim) tavrıyla, turnuvada oynamama tehdidinde bile bulunmuştu. Fakat bir gerçek var ki, Milla'nın haklılık payı var. Nedenine gelince; gol atamaması, kulüp takımlarında gösterdiği performansı Kamerun Milli Takımı'nda yansıtamamasından söz edemiyorum. Surat ifadesinde bile o hırsı ve isteği göremiyorsunuz.

Elbette, tüm rakiplerin Kamerun karşısında öncelikli hedefi Eto'o. İşte tam da bu yüzden Le Guen'e kızıyorum. Bu, su götürmez gerçek karşısında neden kontra bir taktikle rakiplerine sağ gösterirken, soldan vuramazsın. Böylesi bir durumda, Emana bulunmaz Hint kumaşı olabilir fakat oyuna sonradan sokarak bir maçın yitip gidebilmesini izliyoruz.

Genel açıdan bakacak olursak, Kamerun'da Assou-Ekotto dışında göze çarpan bir adam yoktu. Ki, Assou-Ekotto'nun maçın en çok top kaybeden oyuncularından biri olmasına karşın. Sorumluluk alarak oynayan ender oyunculardan biriydi.

İzlediğimiz her iki Asya takımında (Güney Kore ve Japonya) en çok hoşuma giden şey; hadlerini bilerek oynamalarıydı. Stil olarak birbirine benzeyen iki takımın temel hedefi, rakibini az adamla yakalayarak sonuca gitmekti. Bu noktada şunu söylemem lazım. Bu anlayıştaki futbolu Japonya'nın, Güney Kore'nin oynaması mazur görülebilir ama bu futbolu İtalya, Fransa oynuyorsa çileden çıkar insan. Karşılaştırdığım takımlar arasındaki futbolcu kalitesini göz önüne aldığınızda, ne demek istediğimi gayet iyi anlarsınız.

Açıkçası, Kamerun'dan hiç ümidim kalmadı ikinci tur için. Bu futbolla ve o teknik direktörle ikinci tura çıkması, benim için turnuvayı kazanması kadar sürpriz olur.

DE ROSSİ SAĞOLSUN

Son maç, skor olarak da, oyun olarak da bütün beklentilerime denk düştü. Hatta şu kadarını söyleyeyim, ilk golü Paraguay'ın atıp, İtalya'nın daha sonra bir şans golü bulabileceğine kadar düşünmüştüm. Neden mi?

Turnuvada bu kadar maçı ve oynanan futbolu izledikten sonra bu işin 'pir'lerinin, farklı bir oyun oynaması sürpriz olurdu. Öte taraftan Güney Amerika elemelerinde önüne geleni devirmiş, ciddi anlamda rakiplerini bayıltan bir Paraguay var.

Paraguay, golü bulduğu dakikaya kadar, rakibinin İtalya olduğunu zerre kadar umursamadı. Sonrasında, çaresizce 90 dakikayı gol yemeden tamamlamaya çalıştı ama olmadı.

Paraguay'ın defansif oynaması için hiçbir sebep yok. Ciddi anlamda iyi forvetlere sahipler. Valdez'den tutun da yedek giren Cardozo'ya kadar, kupadaki birçok takımda bulunmayan forvet zenginliği, onların daha gole dönük futbol oynamasının başlıca nedeni. Ama işte, o skoru koruma hastalığı yok mu? O bir takımın en büyük düşmanlarından biri.

Paraguay'da özellikle Vera'yı acayip beğendim. Orta sahadaki enerjisi, her akında forveti ve kanat oyuncularını yedeklemesiyle ideal bir orta saha oyuncusu tablosu çizdi.

İtalya'ya gelirsek, onlar açısından tatsız geçebilecek bir geceyi kaleci Villar kurtardı. İkinci yarıya kadar futbol adına sahaya hiçbir şey yansıtmayan tatsız, renksiz bir takım vardı.

Bu kötü tablo ikinci yarı Paraguay'ın geriye gömülmesiyle dağıldı. De Rossi, Pirlo'nun olmadığı bir takımda en parlak adamlardan biri olarak göze battı. Ve tabii ki Pepe. Sahada Vera'yla birlikte en beğendiğim iki futbolcu oldu ama Pepe'nin biraz daha ağır bastığını söyleyebilirim.

Benim adıma maçta ilginç olan tek şey, Serie A şampiyonunun tek bir futbolcusunun bile İtalya Milli Takımı'nda oynamıyor olması. Kadrosunda numunelik 4 İtalyan'a sahip olan bir takımın (Biri de devşirme) o ülkenin liginde şampiyon olmasının nasıl bir başarı olduğunu ayrıca tartışmak gerekir.

Sonuç itibariyle aslında iki takım da istediğini almış gibi görünüyor. Slovakya için çok net konuşamıyorum fakat bu Paraguay-İtalya ikilisinin üst tura çıkacağını düşünüyorum.

Not: Hollanda-Danimarka maçında Ömer Üründül'e maruz kalıp, ardından Tansu Polatkan'ın 'eşsiz' anlatımıyla karşılaşmak bir futbolsever adına en büyük 'işkence'. Tansu Polatkan'ın seneye emekli olacağı ve o yüzden bu son turnuvaya istemeye istemeye gönderildiğini söyleyeyim.

Günlük maç tahminleri vol.4


Evet, tahminlerimde son derece başarısız olsam da yola devam ediyorum. Bugünkü maçlar için tahminlerim şu yönde:

Danimarka-Hollanda: Turnuvanın benim adıma en önemli favorisi Hollanda'dan 3-1'lik bir skor bekliyorum. Goller Hollanda adına; Robin van Persie, Wesley Sneijder ve Kuyt'tan, Danimarka adına ise Thomas Kahlenberg'den gelir.

Japonya-Kamerun: Kamerun'un 2-0'lık rahat bir galibiyet alacağını düşünüyorum. Jean Makoun ve Pierre Webo golleri atar.

İtalya-Paraguay: İnim inim inleyen bir maç olur gibi geliyor bana. Hafiften bir beraberlik kokusu var. Sanki 1-1 olur gibi geçiyor içimden. Goller Gilardino ve Víctor Cáceres'ten gelir.

Dünya Kupası'nın farklı yüzü


Dün akşam Almanya-Avustralya maçı oynanırken, Moses Mabhida Stadı'nın otoparkında stadyum çalışanları, maaşlarının yetersizliği yüzünden eylem düzenlemiş.

Polis, göstericileri dağıtmak için plastik mermi ve göz yaşartıcı bomba kullanmış.

Stadyum emekçilerinin talepleri, kendilerine söz verilen maaşın verilmesi.

İlginç değil mi? Bütün bir dünya 50 metre dibinizdeki maçi izliyor ama kimsenin sizden haberi bile olmuyor. Adaletsizlikler, eşitsizlikler, sermaye-emek çelişkisi görüldüğü üzere dünyanın her yerinde yaşanıyor.

Daha güzel bir dünya umuduyla...