30 Ocak 2011

İnsan görünümlü tanımlanamayan canlı: Denyomin


Şu futbol denen oyunu 28 yıldır aralıksız izlerim. Oğuz Sarvan ve şu Bünyamin Gezer'den daha kötü hakemler izlemedim.

Kadıköy'e gelince herifin ruh hali iyiden iyiye değişiyor. O ağzındaki düdüğü başka yerine alması lazım ama ağzım varmıyor.

Bir maçın içine nasıl sıçılır, 90 dakika boyunca izledik. Herifin verdiği hiçbir karar birbirini tutmuyor. Biri el kol sallar kırmızı kartı cart diye çeker, diğeri ana avrat söver öyle yüzüne bakar. Demek ki, makbul olan ana avrat sövmek oluyor. Ya da herifin hoşuna o gidiyor.

Herif hem polis, hem hakem; iki itici meslek ve Bünyamin. Herif hakemlik yapmıyor ODTÜ önünde öğrenciye gaz sıkıyor sanki. Tiksinç bir surat ifadesi, mimikler iğrenç, kendi zaten bir boka benzemiyor.

Hakemliği milleti azarlamak olarak algılıyor ama işte beyin olmayınca o algıdan bir şey çıkmasını beklemek de bizim salaklığımız.

Ah be Bünyamin, ben sana ne diyeyim ki? İnsan olsan küfür edeceğim ama insan vücudunda tanımlanamayan bir canlısın.

Galatasaray Kulübü'nün tapusunun sahibi (!)


Yetersiz...


Yetersiz...


Yetersiz...


Yetersiz...


Yetersiz...


Bir kulübe gelen bütün kalecilerin kötü olma ihtimali nedir? Hepsi yeteneksiz, yetersiz olabilir mi?

Mondragon'dan sonra bir tane kaleci dikiş tutturamamış. 8 yıl olmuş göreve geleli. Belki çok iyi insan, belki melek gibi bir kişilik ama maalesef bir sorun olduğu ortada.

Hafızam beni yanıltmıyorsa 9 tane deknik direktör değişti 2002'den bu yana. Galatasaray'da değişmeyen tek şey Nezihi gerçeği. Kulübün tapusu mu ondadır bilmiyorum fakat kendisi görevi bırakmalı.

Çünkü bu işi beceremiyor. 50 metreden gol yiyen daha kaç kaleci izleyeceğiz bilmiyorum. Kendisi görevde kalırsa, Zapata'dan da benzer bir performans bekliyorum...

29 Ocak 2011

Valla hükümete uydum +24 yazı yazdım, +18 artık kesmiyor


Galatasaray'ın futbol takımı rezaletinin neresinden başlamak lazım pek bilmiyorum. Skibbe'nin gidişinden bu yana tepetaklak bir takım var. Bir noktadan sonra futbolculara kızmak da anlamsız çünkü adamların yeteneği, kalitesi ancak bu kadarını kaldırıyor.

Sivasspor, Konyaspor, Bucaspor ve Kasımpaşa'nın dışında Galatasaray'ın bu ligde yenebileceği takım yok. Çünkü kadrosu ancak bu takımlarla eşdeğer.

Her maç öncesi bir hayal zinciri oluşturuyoruz. Kendi kendimize çıkarımlarda bulunup, hayal aleminden rüya alemine dalıyoruz. "Hagi takımı toparlar", "Herkes artık ayağını denk alır", "Transferlerden sonra her şey düzelir" diye ancak çocukları kandırabileceğimiz türden masallarla eğliyoruz kendimizi.

Ama aptallıkla iyimserliği birbirinden uzak tutmak lazım. Elbette umut bağlayacağız, tamamen vazgeçmeyeceğiz fakat aptallık noktasında da olmamak gerekiyor.

Bu takımın kalecisi var mı? Yok.
Peki defansı nasıl? Bok gibi.
Orta saha iç açıcı mı? Yıllardır berbat.
Golcümüz var mı? O da yok.

E amına koyayım o zaman neye umut bağlıyoruz ki biz? Nedir bize bu güveni veren?
Galatasaray'ın ismi. Öyle değil mi?
Hah! İşte artık o büyüklük yok. Önce bir onu kabullenmemiz gerekiyor. Biliyorum zor oluyor, insan kendine konduramıyor. Kendimden biliyorum, bununla mücadele ettim haftalarca. En sonunda bu gerçekle yüzleştim.

Galatasaray Kulübü ufak ufak maziye gömülüyor. Bunu sadece saha içindeki oyuna bakarak söylemiyorum. Yaşanmış örneklerden yola çıkarak, bunu söylüyorum. Siz şimdi okurken "Siktir lan, o kadar da değil" diyeceksiniz. O zaman şu birkaç haftada yaşananlara bakın.

TT Arena'nın açılışından önce Spor Bakanı, Adnan P'ye (Siz bu P'yi gönlünüzce doldurun.) diyor ki; "Galatasaray Liseliler bizi sevmiyor, bir tepki gelebilir."

Adnan P. bu patlatıyor cevabı, "Merak etmeyin Sayın Bakanım, kale arkası tribünlerinde bizim en çok bağıran (o en çok bağıran diyor ama esası 'beslediğimiz piçler' anlamına geliyor) taraftarlarımız var. Az sayıda gelen tepkiyi bastırır onlar."

Yani Galatasaray Kulübü'nün başkanlık koltuğunda oturan herif, Spor Bakanı'nı biz her şeyi hesapladık mesajı veriyor. Daha da rezaleti, herif korkuyor hükümetten.

Hadi bunu geçtim. Başbakan Tayyip Erdoğan, Galatasaray camiasına kırılmış, üzülmüş. Daha geçen cuma günü televizyonlarda 'kükreyen' Adnan P. Erzurum'a kadar yol alıyor, Başbakan'ın gönlünü almak için. Ehh, adamı götünde sallarlar tabii, sen başkanı olduğun kulübün büyüklüğünü bilmezsin. Zoraki bir el tokalaşması, hepsi o kadar.

Bu da mı yetmedi amına koyayım. O zaman iki yıldır saha içinde verilen hakem kararlarına bak. Verilen kırmızı kartlara, verilmeyen penaltılara, ofsayt gollere, ofsaytla kesilen gol pozisyonlarına bak. Kıçı kırık hakemler Galatasaray'ı siklemiyor bile.

Bugün atılan ilk gol hem ofsayt hem de pozisyonda el var. Maçın 13. dakikasında tam görüş açısında Stepanov, Culio'ya gelen ve bomboş kalacağı topa eliyle müdahale ediyor ama görmesine rağmen vermiyor. Galatasaraylı X futbolcu ağzını açıyor sarı kart, ayağını uzatıyor kırmızı kart.

Biri götünde top durdurur, diğerinin seyircisi "kümeye" diye bağırır. Sözün özü, Galatasaray'ı sikini sallayan yok, anlayın artık anlayın.

Merak etmeyin er ya da geç siz de bu gerçekle yüzleşeceksiniz. Yani Galatasaray'ın büyüklüğünün un ufak olup erimeye başladığını.

Göreve geldiği gün söyledim, "Hagi ile olmaz" diye. Olmaz abi olmaz. Kasmanın anlamı yok. Sabır hikâyelerini filan boşverin. Adam dünün çocuğu değil ki, daha önce geldiğini de biliyoruz. Bursa'yı biliyoruz, Steau Bükreş'i biliyoruz, Romanya Milli Takımı'nı biliyoruz, Politehnica Timişoara'yı da biliyoruz.

Adamın CV'si açık. Olmamış işte. Adam benim yegane futbol efsanem ama teknik direktörlükte dikiş tutturamamış. Herkesten olmuyor, ondan da olmayacak. "Olursa verir misin?" derseniz, "Olmazsa siz verir misiniz?" diye sorarım.

Tamam eyvallah, kadro kötü de ama birader şu sistemde gol atmaya çabalamak da, bir nevi bilim kurgu tadında. Biz defanstan top çıkartacağız da, hızlı kanat adamlarıyla bindirme yapacağız da, topu ortalayacağız da (bak burası en zor kısmı. her şey olur bu olmaz), ortaladığımız top fiziken gitgide küçülen oyuncularımızdan birine gelecek de, gol atacağız.

Lan yemin ediyorum, Adnan P. adam olur, bu dediklerim olmaz. Çağdışı bir futbolla, gol atmaya çabalıyoruz. Boşuna mı, takımın en golcü isminin Servet olması; çağdışılığın daniskasına örnek işte.

Bu sezonu zaten unuttum. Kupayı filan alacağımız hayalini de kurmayın, çok çabuk abondone olursunuz yoksa. Bu futbolla sezonu ilk 10 içinde bitirebilirsek, öpüp başınıza koyun siz.

Unutmadan bu Adnan P'nin ekürisi vardı S. (bunu başa aldım daha eğlenceli şeyler konabiliyor) Adnan, 'Esteban' (anlayan anladı artık demek istediğimi) dünyayı dolaştı transfer yapacak diye. Bir tanesini bile almayı beceremedi. Esteban kulüp parasıyla çatır çatır geziyor, bir tane adam almayı beceremiyor. Gerçi herifin suratı görsem değil futbolcu, kulüp binasının içindeki vazoyu bile vermem o ayrı.

Yazının sonu geldi çıldırdım. Amına koyduğumun takımına golcü lazım alınmaz, orta saha oyuncusu lazım alınmaz. Kanat oyuncusu ala ala havalanıp uçacağız siktiğimin takımına. Yeter ya, bu kadar gerizekâlı olunmaz ki.

Hâlâ Emre Çolak'tan, Aydın'dan medet umuyorsak, neyi konuşuyoruz anlamadım ki....

Son sözüm; Yekta'ya 3 milyon 750 milyon, Stancu'ya 5 milyon Euro veren zihniyeti ta ortasından sikeyim. Kulübü çatır çatır sikiyorlar, taraftarı bastırmak için. Mal gibi izliyoruz.

Şu alınan herifler Harry Kewell'ın tek bacağı ederse, bu futbol denen oyunu bir daha izlemem.

Ufuk mu? Garibime ne kızayım. Onu kaleye koyanın ta amına koyayım ben.

Aslında şu yazı içinde Galatasaray'ın neden ufaldığının şifreleri gizlidir. Spordan Sorumlu Bakanın, Adnan P.'ye söylediği cümlelere bakın gayet iyi anlarsınız olan biteni.

Sokağın zaferi


Bu dünya hiçbir diktatöre ve özentisine kalmaz. Halk her zaman kazanır. Bir başka örneği yoktur. Bugün, yarın, 1 yıl, 3 yıl, 5 yıl...

Yönetenler halka hesap vermek zorunda olduklarını bilmeli. Halkın yoksullaştırıp, zenginleşenler, ya Çavuşesku gibi bir duvar dibine 'mahkûm' edilir ya da hesap verebilecekleri mahkemelere çıkartılıp yargılanır.

Bugün ve yarın arasındaki keskin farkları unutmamak gerekir.

Tunus, Mısır sıra kimin bakalım? Domino etkisi çabuk yayılıyor. Kimbilir, belki de...







28 Ocak 2011

Kürt sorunu değil Türk sorunu yaşıyoruz


Güneydoğu'da çanak anten terörü
Aylardır Doğu'yu, Güneydoğu'yu geziyorum.
Köy köy dolaşıyorum.
***
Evlerin yüzde 90'ında en az 8 kişi bir arada yaşıyor.
Evlerin yüzde 90'ına doğru dürüst yiyecek girmiyor.
Evlerin yüzde 90'ına kitap girmiyor.
Evlerin yüzde 90'ına gazete girmiyor.
Ama o evlerin yüzde 90'ına giren birşey var
Çanak anten!
Ne var bunda?
Şu var: Çanak anten sadece yerli kanalları göstermiyor!
Çanak anten sadece ROJ TV'yi de göstermiyor!
Yüzde 90'na gazetenin kitabın girmediği bu evlerin tamamına porno kanallar giriyor!
Hiçbir şifre, engelleme olmadan... Evdeki ilkokul talebesi de seyredebiliyor, 80yaşındaki dede de... 7 gün 24 saat.
Herkes açık o porno kanallar sayesinde ne mi oluyor?
Eğitim seviyesinin ve sosyal hayatın adeta yerlerde süründüğü bölgede, 70 yaşındaki adam torununa gelinine, 14 yaşındaki çocuk minicik bir bebeğe, öz abisi kız kardeşine, komşunun karısına-kızına tecavüze yelteniyor...
Çoğunlukla da başarılı oluyor.
''Nasıl olsa töre var kimse duymaz''deniyor.
Gerçekten de öyle oluyor. Töre ya tecavüzün, tacizin üstünü örtüyor ya da tam dışarı sızmak üzereyken tacize uğrayan kadının canını alıyor.
Televizyon dizilerini hizaya getirerek toplumu kurtardığını zanneden arkadaşlara sesleniyorum:
Güneydoğu'da büyük bir çanak anten terörü var! Ve bu terör en az diğeri kadar can alıyor. (...)

Candaş Tolga Işık

Dün Posta Gazetesi'nde böyle bir yazı yayımlandı. Gelen büyük tepkiler sonrası yazı internetten kaldırıldı, yazar bugün de köşesinde bir "özür" yazısı yayımladı.

Yazı haddini aşmış, yazar da bunu kabul ediyor fakat sorun yazarın bunu kabul etmesinde değil, böylesi bir düşüncenin filizlenmesinde.

İster kabul edin, isterseniz etmeyin ama Türkiye'de ciddi bir Kürt fobisi yaşanıyor. Ülke sınırlarında yaşanın şeyin adı 'Kürt sorunu' olmaktan çıkıp, 'Türk sorunu'na doğru ilerliyor.

İster muhafazakâr, ister sosyal demokrat isterse de milliyetçi olsun düşünce biçimi hiç değişmiyor. Hepsinin ortak hareket noktası; Kürtlerin insan olmadığı konusunda birleşiyor.

Bunu alenen söyleyemiyorlar, itiraf edemiyorlar ama düşünce tamamen bunun üstüne kurulu. Kürtleri sevmiyorlar, Kürtlerden nefret ediyorlar. Devlet yıllarca bunun üstüne politika yapmadı mı? Bunun üstünden Türkiye'de siyaset yapılmadı mı? Hâlâ yapılmıyor mu?

İster eğri oturun, isterseniz doğru. Bu, Kürtlere asimilasyon politikası uygulandığı gerçeğini değiştirmez. Sistematik ve bilinçli bir devlet politikasıyla Kürtler baskı altına alındı, dilleri yasaklandı, köyleri yakıldı, çoluk çocukları öldürüldü, genç kızlarına tecavüz edildi, aydınları hapishane köşelerine terk edildi. Bunca şeyden sonra karşınızdaki insanların kuzu kuzu oturmasını mı bekliyorsunuz?

Bu yaşanan gerçeklere karşı oluşturulan faşist argümansa, "Trabzon'da, Edirne'de de elektriksiz ve susuz köyler var" gibi aptalca bir düşünce oluyor.

Sorunu salt elektrik, su ve hizmete indirgeyerek, Türkiye'nin doğusunu açık alan Auschwitz'ine çevirenlerin iğrenç beyinlerinden çıkmış saçma sapan ve anlamsız bir savunmadan başka bir şey değil.

Kendinden başka herkesi yok sayan, herkese bok atan, herkese üstten bakan iğrenç bir toplumdan başka bir şey değiliz. Bizim için herkes düşman, herkes Türk'ten aşağıda.

Bir Türk'ün dünyaya bedel olduğunu kabul edip, Türk'ten başka dostumuz olmadığını düşünerek büyüyoruz. Bu kadar faşizan düşünce içinde, haliyle kendimizden başka herkesi düşman olarak görüyoruz.

Yazının sahibine kızmak, fotoğrafın bütününü kaçırmaktan başka bir şey olmaz. Bu ülkede Kürt değil ciddi anlamda Türk sorunu var çünkü. Aynaya bakmıyoruz, kim olduğumuzu bilmiyoruz ve işin kötüsü öğrenmeye de niyetimiz yok.

Anafikirinde "Güneydoğu ensest ilişkinin başkentidir" yazıya gelince...

Çok uzağa bakmaya gerek yok. İstanbul'un göbeğinde takıldığı sosyetik mekânlarda yaşanan kokuşmuşluğa, rezalete bakması yeterli. Tabii görmek isterse...

27 Ocak 2011

Adam olmak


Elbette her mesleğin, her işin en boktan yanıdır insanların işsiz kalması. Son iki günden bu yana Habertürk ve Sabah Gazetesi'nde ciddi anlamda kıyım yaşanıyor. Bunun başka bir adı yok çünkü; tek kelimeyle kıyım.

Bugün Sözcü Gazetesi, buradan yola çıkarak şahane bir manşet yapmış: "Ekonomi süper diyen gazeteler işçi atıyor".

Durum gerçekten de böyle. Gerek Sabah gerekse de Habertürk gazeteleri bu hükümetin en yılmaz savaşçıları ve en büyük destekçileri. Ciner, Akp iktidarında Doğuş Holding'le birlikte en çok büyüyen gruplardan biri. Sabah-Atv'yi konuşmaya bile gerek yok. Bütün halkın cebinden toplanın paralarla alınmış bir gazete.

Sabah Gazetesi'nin medyayı altüst ettiği pek çok konu vardır. Örneğin; eskiden bayramlarda çıkan "Bayram Gazetesi" olgusunu tek başına kırmıştır. Oysa eskiden tüm gazeteciler bayramlarda rahat rahat nefes alırlardı.

Bunun dışında Sabah Gazetesi'nın öncülük (!) yaptığı konulardan biri de, medya çalışanlarının işten atılma biçimine yöneliktir. Sabah gidersiniz, kartınızı okutursunuz ama o kart çalışmaz. Yanınıza güvenlik gelir ve işten çıkartıldığınızı anlarsınız. Sanki bir utanç suçu işlemişcesine bir hisse kapılırsınız.

Habertürk'te daha fazla 100'ün üstünde insanın çıkartılacağı söyleniyor. Keza Sabah'ta da benzer bir rakam söz konusu. Birkaç saniyeliğine de olsa, bu insanların yerine koyun kendinizi. Belki ev almışsınız, belki de araba ya da eviniz için bir ihtiyaç... Bankadan kredi çekmişsiniz ve işten atıldığınızı öğreniyorsunuz. O anki çaresizlik sanırım, yaşanılacak en berbat hislerden biridir.

Tabii bununla birlikte sıranın size de geleceği beklentisi sarar insanı. Aslında işten çıkartmalarda, bir taraftan da size verilen mesaj "Oturun oturduğunuz yerde adam gibi çalışın"dır. Yanı başınızdaki insanların işsiz kalmasına mı üzüleceksiniz yoksa hâlâ işiniz olduğuna mı sevineceksiniz?

Çok aşağılık bir sistem içinde yaşıyoruz. Medyada, inşaatta, markette, tekstilde, taşeronda ya da başka bir sektörde çalışmanız fark etmez. İnsanın kanını emen sülüklerle dolu etrafımız.

Daha ilkokul sıralarında size vaat edilen şey "Oku adam olun"dur. Tek tek okullar biter, üniversiteye gelir sıra. Mezun olmanıza az bir süre kalır ve nasıl iş bulacağınıza dair bir endişe başlar.

İşe başladığınız an sistemin "adam" kavramını takım elbise gibi giyersiniz üstünüze. Bazısına cuk oturur, bazısında at götünde kelebek gibi durur o takım elbise.

"Adam" olmakla bitmiyor her şey. Adam olurken, uslu, akıllı, itaatkâr da olmanız gerekir. Patronların en sevdiği çalışan tipidir çünkü. Sorun çıkartmayan adamlar yani.

Türkiye'de sendikalı gazeteci sayısı, toplam gazeteci sayısının yüzde 1'ine bile denk gelmiyor. Gazeteciler okumuş, bilgi ve fikir sahibi, entelektüel olması gereken insanlardan söz ediyoruz.

Öylesi duvarlarla örülmüş ki etrafımız ve bizlere verilen öğütlere öylesine sımsıkı sarılmışız ki, sendikaya girmeyi düşünmüyoruz bile. Bugün gazetelerde demokrasi ve insanlık dersi veren kimse sendikalı değil. Hatta o akıl verenlerin yönettikleri gazetelere eğer sendikalıysanız alınma şansınız bile yok.

İğrenç, kokuşmuş, berbat bir sistem bu. Akp, CHP, MHP ya da bir başkası fark etmiyor. Herkes bu sistemin destekçisi, herkes bu sistemin bir parçası. Hepsinin koca koca imzaları var bu kokuşmuşlukta.

Adam olmak. 5 para etmeyecek adamların, adamı olmayı çabalamayın. Kendiniz için adam olun. Bu kadarı zor olmamalı.

Sisteme gelince; öyle ya da böyle yıkılacak. Elbette bu kadar kokuşmuşluk bir gün herkesi rahatsız edecektir.

Şu blog-gazeteci tartışmasında neden kıçımı yırttığımı anlatamamıştım. İşte bu yüzden, bunu anlatmaya çabalıyordum. Olmak için çabalayan, uğraşan, emek veren, ter döken herkese eyvallah ama oturduğu yerden olmaya çabalayana ve daha birkaç ayda "Ben oldum" diyenlere siktir git demeye devam edeceğim.

26 Ocak 2011

10 soru 10 blogla haftanın değerlendirmesi


Bu haftadan itibaren belirlediğim 10 bloğa, geçtiğimiz haftayla ilgili birtakım sorular soracağım. Bloglar değişmeyecek ve sabit kalacak. Tabii haliyle sorular değişecek. İtiraf ediyorum ilk haftanın soruları biraz tırt oldu. Şimdiden hem okuyanlardan hem de blog sahiplerinden özür dilerim. Hem yoğun bir hafta geçmesi nedeniyle hem de hafta sonunu ciddi hastalıkla geçirdiğimden ötürü oldu.

Bu hafta şu ana kadar 2 blog sahibinden ses seda gelmedi. Sonuçta yazmak zorunda değiller ve neticede insanların işleri güçleri olabilir. akın yanlış anlamasınlar, gönül koymuş da değilim. Bu haftalık 8 soru ve yanıtla idare ediverin.

Seçtiğim isimlere yönelttiğim sorular genelde kendi takımlarını takip edenlerden oluşuyor ama bundan sonraki haftalarda farklılıklar da olabilir.

Bu vesileyle, kabul eden herkese çok teşekkür ederim. tek tek mail yollayamadım özür dilerim. Ancak vakit harcadığınız ve yanıt verdiğiniz için sağolun.

Gökhan Gönül'ün attığı golden sonra yaşanan sevinci değerlendirir misin?

Tribünsel Sevda: Derin bir oh ve hemen ardından gelen "Acaba yine üzerine yatacak mıyız?" endişesiyle yarım kalan gol sevinciydi.

Bir futbol muhalifi olarak, futbolu seven muhaliflerin Cumartesi günü Taksim'de yaptığı eylem, senin için ne ifade ediyor?

Futbol muhalifi: Hepimizin başına gelmiştir mutlaka: Hani küçükken, tüm yeteneksizliğine rağmen sırf topun sahibi olduğu için ileride (böyle söylenirdi) oynayan bir çocuk vardı. Hatta istediği kişiyi oynatıp oynatmama gibi bir hakkının da olduğunu söylerdi bu sinir hastası çocuk. Belki de endüstriyel futbolun karşımıza çıkan ilk örneği buydu. Artık o veledin yerini topun üreticisi devraldı.
Demek istediğim hafta sonu Taksim’deki eyleme bir de bu gözden bakabiliriz. En basitinden senin de yazdığın gibi “Vip müşteri ve çapulcu müşteri” ayrımı bütün takımlarda yavaş yavaş oturmaya başlayacak. Düşünsenize size “müşteri” olarak bakıyorlar artık. Beğenmiyorsan git kahvede izle maçı derlerse kimse de şaşırmasın artık; çünkü takımlar parası olanı bekliyor.

"O yok, bu yok, ne var lan it?"

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik ıslıklı protestonun ardından futbola siyaset sokulmamalı diye garip bir anlayış tekrardan hortlamaya başladı. Yıllardır kulüp yöneticisinden, oyuncusuna, yorumcusuna kadar spora sokulan siyaseti kimsenin fark etmemiş olması (!) komik.
Mesela bu sözün yerine “futbola muhalif düşünceler (bu topraklardaki hakim düşünceyi biliyoruz) futbola sokulmamalı” deselerdi ben sesimi bile çıkarmazdım. Ne de olsa apolitik bir toplumun en güzel örneği futbol taraftarıdır diye insanları sevindiriyorduk. Yapmayın, etmeyin yahu. Genç beyinlerimizi İddaa için yoğunlaştırmak en doğrusu.

- Gelelim işin sendikal boyutuna: beni en çok sevindiren durum aslında bu. Spor Emek-Sen’in böyle bir işe el atmış olması kendileri için çok önemli.; çünkü sendikanın varlığından haberdar olmayan insanlar bile bu sayede Spor Emek-Sen’i öğrenmiş oldu. Hemen belirtmek istiyorum, bazı kişiler “yahu al siyasi miting olmuş” diyor.
1980 darbesi sonucu oluşturulan anayasa ile sendikaların siyasetle tüm ilişkisinin yasaklandığını biliyoruz da be arkadaşım sendikanın olduğu yerde siyasi fikir olmaz mı? Bu kadar mı uzaksın dünyadan? Bir de utanmadan sağa sola bunları yazdılar. Bütün dünya eylemlerden dolayı yakılıp yıkılırken 300 kişinin (!) yürümesi mi sizleri rahatsız etti?

Not: Galatasaray taraftarına yapılan hakaretler ve sonrasında ortaya çıkan olaylar hakkında yazmak istemedim; çünkü bu konular hakkında yeterince söz söylendi kanımca.

Galatasaray'ın devre arası yaptığı 5 transferden hangisi ya da hangilerinin başarılı olacağını düşünüyorsun ve tabii ki neden?

Çobansalata: Yapılan transferlerin önceki takımlarındaki etkinliklerini ve yeteneklerini gözönünde bulundurarak Galatasaray'ın eksik yönlerine göre Culio'nun en başarılı transfer olacağını düşünüyorum.
Mücadeleden kaçmaması ile iyi bir defansif orta saha, insiyatif alabilmesi ile iyi bir oyun kurucu, sert, isabetli ortaları ve varyeteleri ile gerektiğinde iyi bir kanat oyuncusu olabilmesi itibari ile Galatasaray'ın komple bir orta saha oyuncusu transfer ettiği fikrindeyim.

Taksim'deki taraftar yürüyüşü spora siyaset karıştırmış mıdır? Spora siyaset karıştırılmalı mı?

Jesusalmeyda: Spora siyaset karıştırılır. Lakin bunun hangi platformda yapıldığı durumun mahiyetini değiştirebilir. Stadyumlardaki söylemlere herkesin tepkisi farklı olabilir ama sokakta (mesela Taksim'de) bir olaya tepki veren taraftar bunu tamamen siyasi görüşünden ötürü de yapsa benim çin soprun yoktur. Çünkü spor-siyaset ilişkisi arasında bir sınır olması gerektiğini savunsam da taraftarın ve futbolun siyasetten (en azından sokakta) tamamen izole edilip apolitik bir forma sokulmasını doğru bulmuyorum.

Kewell, Asya Kupası'nda attığı gollerle Avustralya'yı yarı finale taşıdı. Konuşulanlardan yola çıkarak, Kewell'ın gönderileceği söz konusu. Kewell'ın gönderilmesine nasıl bakıyorsun?

Kayıpzamanınpeşinde: Kewell, bir çok kişinin kalbinde şimdiden yer tutmuş bir karakter. Sadece Galatasaraylılar tarafından değil, diğer takım taraftarlarınca sempatik karşılanan bir isim. Şampiyonluk görememiş efsaneler sayfasında kendisine çoktan yer ayırılmış durumda. Kewell’ı bütün olarak ele aldığımızda; çalışma sevdası, futbol oynamaya duyduğu açlık, profesyonelliği, adamlığıyla büyük bir yol göstericidir. Bu yönüyle bir futbolcunun ötesine geçiyor. Futboluyla da eskisi gibi fizik güce sahip olamasa bile futbolun akıl, doğru pozisyon alma yönünü temsil eden bir yetenek.

Kewell’a duyumsadığımız sevgi, futbolu bırakana kadar Galatasaray’da kalması gerektiğini söylüyor. Olması gereken bu aslında. Öte yandan Galatasaray’ın son dönemlerde evrilmeye çalıştığı futbol ortada: Daha fazla fizik güç, daha fazla efor, daha fazla topun arkasına toplu olarak geçiş ve sürekli koşması gereken bir takım! Futbol sistemini buna yönelten bir takımın, daha doğrusu Hagi’nin, bu noktadan sonra Kewell’a nasıl bakacağı çok önemli. Ama her şeye rağmen takımın bütünsel anlamda yoksun olduğu zeka, akıl ve yetenek anlamında o eksikliği dolduracak kalibredeki ender adamlardandır Kewell.. Kewell’ın gönderilmesi bir çok Galatasaray’ı üzecektir.

Zannedersem burada top tamamen Hagi’de. O ‘he’ derse devam, ‘yok’ derse güle güle. Gönlümüz ‘he’ demesinden yana. Hagi bunu demezse, üzülecek, önemli bir değeri kaybettiğini hissedecek çok Galatasaraylı var. Futbol güzellikler oyunu ise Galatasaray önemli bir güzelliğinden mahrum kalacaktır.

Futbolda bu haftanın en önemli gündem maddesi neydi?

Evrenselblok -Kieran-: Futbolda bu haftanın en önemli gelişmesi, Seyrantepe'deki stadın açılışında yaşanan olaylarda, siyasal iktidarın gösterdiği hoyrat tutuma tepki olarak, binlerce kişinin, Spor-Sen kurucusu, eski futbolcu Metin Kurt önderliğinde, Taksim'de toplanmış olması idi.
Merkez medya, gerek toplanan kişi sayısını küçümsemek gerek orada dillendirilen taleplere kendi bültenlerinde yer vermemek yoluyla, binlerce kişinin sesini olduğundan etkisiz göstermeye çalışsa da, en azından blog aleminde, bizlerin böyle bir gelişmeyi yadsıma lüksüne sahip olmadığımızı düşünüyorum. Aksi takdirde, kendi imkanlarımızca yazıp çizdiğimiz bu mecraların, ne alternatifliğinden ne de amatörlüğünden söz edemeyiz diye düşünüyorum.

Peki, çeşiti takımların taraftarlarının, tek bir amaç uğruna toplanması neden önemlidir? Şüphesiz, oradaki taraftarların tek bir isteği vardır: siyasetin, futbolu kullanarak kendine rant kapısını aralamasını engelleyebimek. Bunu engelleyebilmenin de tek yolu vardır ve farklı renkten taraftarlar da bu yöntemi denemişlerdir: Ancak politik bir dil ve birliktelik kurarak, futbolu, siyasilerin deney sahası olmaktan kurtarabileceklerinin farkındadırlar.
Bu yüzden farklı renkten bir çok insan bir araya gelmiş ve ortak bir tepkiyi dile getirmişlerdir. Son günlerin, hatta son haftaların en önemli olayı da, şüphesiz bu toplantı olmuştur.

İkinci olarak, saha içine dönecek olursak; Galatasaraylı biri olarak, ligin en önemli oyuncularından biri olduğuna inandığım Yekta'nın Galatasaray'a transferi benim için çok önemliydi.
Yekta, yetenekleri göz önüne alındığında, merkezde veya kenarda, hemen her bölgede verim alınabilecek bir oyuncu. Çok yararlı olacağına inanıyorum ve bir taraftar olarak Yekta'nın ortaya koyacaklarını sabırsızlıkla bekliyorum.

Belki çok erken bir soru olabilir. Ancak lider Trabzonspor ligin ilk yarısına puan kaybıyla başladı. Bu kayıp, ilerleyen haftalar için takım üstünde bir stres yaratır mı?

Cezasahası: Trabzonspor sezon başından beri hep olumsuzluklardan beslendi. Geç kalınan transferler, Liverpool'a eleniş, Teofilo'nun gidişi, Engin'in Şenol Güneş'e karşı çıkışı... Ve bu olayların hepsinden sonra Trabzonspor'un tökezleyeceği, puan kaybedileceği söylendi. Hatta Manisaspor maçında kendi sahamızda aldığımız mağlubiyet sonrasında...

Fakat bunların hiçbiri olmadı. Şenol Güneş kendi yaptığı yanlışları çok çabuk düzeltirken oyuncularının yanlışlarını da kendi yanlışları gibi sümenaltı etmeyi başardı ve her olumsuzluk Trabzonspor'u daha da güçlendirdi. Ankaragücü karşılaşmasının da böyle bir etki yapacağını düşünüyorum. Şenol Güneş nerede hata yapıldığını görmüştür ve bunları en kısa zamanda düzeltecektir.

Burak anlamsız taraftar tepkisine karşın küsmeyip çok daha iyi bir oyun sergileyecektir. İlk yarıda çok daha olumsuz ve stres dolu anlar yaşanmasına rağmen bu takım hala ayakta ve önünde durabilecek bir güç olduğunu da sanmıyorum. Brozek kardeşlerin de takıma katılmasıyla genişleyecek rotasyon sonrası çok daha keyif veren bir şekilde, özellikle deplasmanda stres yaşamadan yolumuza devam edeceğiz.

Takımın üzerinde stres yaratacak yegane şeyse Trabzonspor taraftarının sabırsızlığı ve her şeyin en iyisini ben bilirim ukalalığıyla karşılaşmayı bir taraftardan çok otorite gözüyle izlemesidir benim gözümde. Trabzon'daki bir kısım Trabzonspor taraftarı bu takımın en önemli stres kaynağıdır ve sezon sonunda o insanlarla aynı şampiyonluğa sevineceğim için biraz burukluk yaşamıyor değilim.

İlk 18'de bile düşünülmeyen Yekta'nın 90 dakika forma giymesini nasıl değerlendiriyorsun?

Eren Loğoğlu: Maçtan bir saat önce açıklanan 18 kişilik maç kadrosunda Yekta yoktu ve Arda ilk 11'deydi. 90 dakika oynayacak fiziksel gücü bulunduğunu gözlemlediğimiz Yekta'nın 18'e ilk anda alınmamasının tek bir sebebi olabilir;

Arda'nın oynamama olasılığı maçtan önce de vardı, eğer oynatılmazsa kalan 17 oyuncudan biri sahaya çıkacak ve bu da bir oyuncusu eksik bir yedek kulübesi anlamına gelecekti. Bunun oyuncu değişikliği olarak yazılıp yazılmadığını bilmiyorum, TFF sitesinden statüye bakmak gerekir.
Sanırım maçın başlamasına belli bir süre kala sahaya girecek oyuncu ve görevliler hakkında bir müsabaka isim listesi veriliyor yetkililere ve bunu değiştiremiyorsun. Kadroların net ortamına düştüğü anda daha liste verilmemiştir muhtemelen.

Bunun aksini düşünmek istemiyorum çünkü 90 dakika sahada kalabilen bir oyuncunun, Arda varken 18'e bile alınmamasının teknik izahı olamaz.

Irzına geçilen ülke

Teknoloji gelişti ya, bizim polis de teknolojinin bu gelişiminden faydalanıyor. Eskiden milletin cebine uyuşturucu koyarlar, sonra içeri alırlardı, o uyuşturucuyu kanıt olarak sunarak.

Şimdilerde elemanlar, Ergenekon sanıklarının telefonlarına el koyup örgüt üyelerinin telefonlarını kaydedip, içeriye tıkıyorlar.

Şu Ergenekon konusuna girmemeyi tercih ettim bugüne kadar. İş öyle bir noktaya geldi ki, yaşla kuru aynı sobaya atılıp yakılmaya çalışıldı. Sonra hadisenin boku çıktı. Her davayı Ergenekon'a eklemlendirip davayı içinden çıkılmaz hale getirdiler.

Bugün Vatan gazetesindeki haber aslında davanın gidişatını değiştirebilecek nitelikte. Genç bir teğmeni alıyorsun içeri, cep telefonlarına, bilgisayarlarına el koyuyorsun, el koyduğun telefonuna örgüt üyelerinin telefonlarını yükleyip, "Senin ne işin var bu adamlarla?" deyip, bunu suç unsuru haline getiriyorsun.

Dedim ya, eskiden cebe esrar atılırdı, bugün milletin 'cep'ine örgüt üyelerinin telefonları yükleniyor.

Benzer bir saçmalık Donanma Komutanlığı'nda ortaya çıkartıldığı belirtilen SUGA ve ORAJ harekât planlarında yaşanmış.

Bu harekât planlarına destek vereceği ileri sürülen iki amiralden birinin 1998 diğerinin ise 2000 yılında öldüğü belirlenmiş. Yani hadiseye bakarak şunu söyleyebiliriz ki, ölü generaller darbe yapmaya çalışıyor ve bu darbeyi destekliyor.

Çok net söyleyeyim, askerin çok da pir-ü pak olduğunu düşünmüyorum. Türkiye'de siyasetin içinde hep var oldular. Darbelerle, muhtıralarla, tanklarla, toplarla, tüfeklerle.

Ancak şu Ergenekon ve Balyoz Davalarında çıkan kokular, ortaya çıkan bilgilerin pek çoğu koskoca bir yalandan ibaret.

Bütün bu davalarda gözaltına alınan ve tutuklananların bilgisayarlarına, cep telefonlarına el konuldu. Tüm bilişim uzmanları ve hukukçular, bilgisayarların yedeğinin alınması konusunda basbas bağırdı ama kimse böyle bir şeye gerek duymadı.

Şimdi görüyoruz ki, milletin telefonlara filan suç unsurları yüklenmiş Emniyet tarafından. Emniyet'in cemaatçi yapılanmanın en büyük saç ayaklarından biri olduğunu, bildiğinizi varsayarak söylemiyorum bile.

Bak özet geçeyim. Türkiye'nin ırzına geçildi. Hem de öyle bir-iki kez değil. Defalarca, hiç bitmeksizin, üstelik hâlâ geçiliyor.

Siyasi iktidarın bu darbe ve darbeciler noktasında samimi olmadığını dünyanın en aptal insanı bile görebilir. Yoksa olmayan darbeleri ve onların planlarının yargılanmasına verdikleri desteği, Çevik Bir, Kenan Evren ya da -Fenerbahçeli lavuğun adı neydi unuttum hatta yazmayacağım- Dolmabahçe Gülü'nün yargılanması için gerekenleri yapardı.

Beyni gram çalışan insanlar bu iktidarın darbecilerle bir derdi olmadığını bilir. Çünkü bunları iktidar yapan güç darbecilerdir. 28 Şubat Akp iktidarının varolmasını sağlayan hamlelerden biridir.

Emniyet-İktidar ve yargı üçgeninde şahane bir oyun oynanmakta. Savcılar, hakimler, askerler, gazeteciler, işadamları, bilim insanları, polisler içeri alınıyor. Hem de ne idüğü belirsiz bir dava yüzünden.

Oysa üstünde adam gibi durulsa ve talimat almış bazı isimler yerine doğru düzgün hukuk insanları şu davayla ilgilense gerçekten de pek çok şey ortaya çıkacak. Ama gidişat, her şeyin biraz daha karanlığa gömüleceğine gösteriyor.

Çok adi ve sinsice hareket ediliyor ama bir taraftan da her şey yüzlerine gözlerine bulaştırıldı bazıları tarafından. Aptallık diz boyu ülkede. Siyasetçisinden, emniyetine, savcısından, hakimine, askerinden gazetecisine kadar aptallığa batmış durumdayız.

Ehh, halk da üstüne düşüne yapıyor aptallık konusunda...

Kanka nedir biri bana açıklar mı?





"Bu iki fotoğraf da ne ola" diye düşünmüşsünüzdür kesin. Düşünenler için hemen bilgilendirme yapayım.

Birinci fotoğraftaki tip, polisin çocuklar için yaptığı bir karakter; ismi "Kanka". Yani Çocuk Polisi. Çekirdekten çocuklara, polisleri sevdirmek için yapılan bir tip. İlk çıktığında da aynı yorumda bulunmuştum, "Kanka diye isim mi olur lan" demiştim.

Tiksindiğim birtakım kelimeler vardır, Kanka da bunlardan biri. Ne hayatımda kullandım ne de kullanan biri ile yan yana durdum.

Neyse ikinci fotoğrafa geçelim. Çift başlı kartalı sembolize eden Universiade Erzurum-2011'in maskotu. Hadiseye bak ki onun da adı Kanka.

Olimpiyat düzenliyorsun, boru değil. Bulduğun isim Kanka. Nedir abi Kanka? Hakikaten bundan daha dangalakça bir hitap biçimi olabilir mi? Bu yaygınlaşıyor ve her tür maskotun ismi oluyor.

Hadi polis koyar. Oradan zekâ beklemediğim için, onların Kanka'sına bok atmıyorum.

Ama sen Dünya Üniversiteler Kış Oyunları düzenliyorsun, ismine daha 1.5 yıl önce polisin maskotunun ismini veriyorsun. Hem de ismi Kanka.

Basitlik diyeceğim yanlış anlaşılacak, sik kafalılık diyeceğim hakaret algılanacak. Yemin ediyorum sike sürülecek beyin yok bunlarda. Kankaymış.

Kanka'nızı sikeyim sizin, embesil herifler. Bu ismi koyan, bu ismi bulan her kimse çift başlı kartal götüne girsin.

Kewell çok büyük oyuncusun...


Asya Kupası'nda finale kadar geldiler. Kewell'ın payı çok büyük. Sezon sonu gönderileceği söyleniyor.
Şu adam ne olursa olsun takımda kalmalı. 10 yabancıdan biri o olsun diyeceğim ama o bizden biri, yabancı değil.

Futbolu, sahadaki duruşu, efendiliği, zekâsı, oyun yeteneği, vs. vs. her şeyiyle, Galatasaray oyuncusu olmayı hak ediyor.

Asya Kupası'nda attığı tüm goller şurada var. İzlemeyenler, izlemek isteyenler şuraya tıklarsa tüm gollerini izleyebilir.

Lan hakikaten, bir oyuncuyu bu kadar sevmedim. Cana da, aynı yolda ilerliyor.